Başvekîl’den Değişmez Tabu: Anayasal Dîn İnancı!
16 Ocak 2017
(3) Bel’am Ve Çömezlerin Müfessîr Ve Şeyhülislâm Düşmanlığı!
25 Ocak 2017

BEL’AM VE ÇÖMEZLERİN MÜFESSÎR VE ŞEYHÜLİSLÂM DÜŞMANLIĞI!

(2)

Ahmed SELÂMÎ

 

Zaman zaman, Osmanlı ulemâsından bazı Zevât-ı Kirâma, cumhûriyet çocuklarının tebelleş olarak onlara iftira ve uydurmalarla erâcif sıçratdıklarına şâhid oluyoruz… Bir ara Cübbesi kendinden meşhur bir şarlatan, Büyük Müfessir Muhammed Hamdi Efendi Merhûm ile Şehîd-i Mübeccel Büyük Âlim İskilib’li Merhûm Muhammed Âtıf Efendi Hazerâtına dil uzatdığını ekranlarda görmüş ve diyeceğimizi demişdik!..

Şimdilerde de yeni bir mollacık türedi; ve o da bilmem neyin hangi ocağındansa, Şeruçak cinsi bir nevzuhur, bu da Büyük Şeyhülislâmımız Merhûm Mustafa Sabri Efendi ile Büyük Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendileri diline doladı; ve abuk sabuk uydurma ve iftirâlarla, elinde hiçbir senet sepet olmadan; ve karîha-yı  kerîhesinden fırlatma yâvelerle meydanda savrulmaya başladı!

Zamanımızda Osmanlı ulemâsı kalmadığından, ortalığı bir takım yalaka ve falaka hasretlisi “hoca (!) müsvedde ve bozuntuları” istîlâ etmiş vaz’iyyetdedir… Evvelâ, bunların en mümeyyiz ve fârık vasıflarını hulâsaten ta’dât etmekde fâide mütâlâa etmekdeyiz. Bil’âhara asıl mevzû’a intikâlimiz daha muvâfık olacakdır:

1) Bu makûle nevzuhûr cumbokrasi kalabalıkları gerçek hocaları görmedikleri içün; ve onların tedrîsâtından da geçmediklerinden; ve üstelik  laik=ateist ve cumbokratik rejimlerin mekteblerinde iyice zehirlendiklerinden dolayı, “îmân, edeb  ve haddi bilmek” noktasında, hele Selef-i sâlihîn ve Osmanlı ulemâsına ihtirâm ve bağlılık husûsunda, alabildiğine edebsiz ve terbiyesiz, son derece nankör ve nasibsizdirler…

2) Selef ulemâsının gıybetini yapan ilâhiyatçı ve DİB’çi fâsık-ı mütecâhirlere muvâzî olarak, bunlar da, bilhassa son asır Osmanlı ulemâsından ve Akâidde İmam Şeyhülislâm Merhûm Mustfafa Sabri Efendi ve Dâhî Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazerâtını ve benzeri zevâtı, alenen ve zerre kadar edeb ve hayâ tanımadan “GIYBET” ederler… Böyle nankör nevzuhurlar nerelerden ve nasıl, kimin projesi olarak üremiş ve türemişdir, bu, cidden milletçe çok iyi bilinmesi şart olan bir mes’eledir!…

3) Aynı sebeble, bu hoca kılıklı eşirrâ’nın “bilim ve biçimleri”, çürük çarık, derme çatma ve “icâzetli Osmanlı hocaları”  ile de mukâyese edilemiyecek kadar köksüz ve iğretidir!. Ve (Ehl-i Sünnet) çizgisine bağlılıkları da ya hiç yokdur; veya sâdece dilde olub, kalbleri son asrın “oryantalist ilâhiyâtçı çömezlerinin”  veya Yardakoğlu kafalı “mezhebsiz revizyonistlerinin” ıvır zıvır kitab ve fikirleri ile halt edilerek karmakarışık olmuş, çöplük gibidir!..

4) Bu nevzuhurlar, “Laik dembokratik cumbokrasinin” içinde,  kendilerini bu bataklıkdan muhâfaza edememişler; tam tersine mevcûd parti-pırtılardan birisinin veya ekseriyyetle de iktidarların aşırı ve dengesiz, külüstür dalkavukları olmuşlardır! Bu ise onların gözünü kör etmiş, yalakası ve yalaması oldukları şahıs ve müessiselerin inadçı birer tetikçisi ve kabadayısı kesilmişlerdir…

5) Dolayısıyla îmânlarını gâib ederek ya mütereddid, mütehayyir ve müzebzeb bir hâle düşmüşler; ve beşerî rejim ve sistemlerin maaşlı köleleri olmuşlardır; veya pek azı zaîf îmanlı kalarak suspus hâller iktisâb etmişler ve kendi kendilerinin gölgeleri olmuşlardır!..

6) Bu nevzuhûrlar, “İmân ve akâid esasları” gibi en temel ve ana islâmî ilimlerin ehemmü’l-ehem mevkı’lerini takdir edemediklerinden, bütün kâr getirici mesâîlerini “arabça bilen adam” olmaya  hasrederek bol bol âyet ve hadîs okuyub, kendi mercimek akılları ve şeytanlaşmış nefisleri ile bunlara matlûb olanın ve rızânın tersine (usûl) dışı indî ve keyfî ma’nâlar vererek, bunları, istedikleri şahıs, parti-pırtı, grup ve kliklerin meddahlığı istikâtinde ve mes’ûliyyetsizce, Allâh’dan korkmadan, alçakça ve hayâsızca kullanırlar…

7) Bunlar, biraz da papağanlıkları ve makineleşmiş otomatik çenelerine güvenerek, bu lâf püskürükleri ile câhil ve saftirik halk tabakalarına kendilerini “âlim, hatta allâme” olarak kakalama hinliğini de becerirler!. İçlerinden, kendilerini “İmâm-ı A’zam’lardan”  daha ileri, parlatılmış ve ehil “müctehid, müceddid, fakîh, velî, asrın yıldızı, madamlı mahallerin yaldızı”  olarak hayâl eden megalomanlar bile çıkmışdır!. Böylece ortaya, 1. Sınıf, “Hoca, pırasasör, müşâvir, başkan”, ve; su katılmamış hakîkî (bel’amlar) sınıfı, yani DİB Başının ağzıyla “Dîn görevlileri”; Kelâm-ı Kadîm’in beyânı ve tesmiyesiyle “Ruhbân Sınıfı” peydahlanmışdır!..

8) İhlâs ve samîmiyyetlerini gâib etdiklerinden, eski olgun, şahsiyetli, pâdişahlara bile eğilmeyen o vakûr Osmanlı ve hatta Selef ulemâsını bile her fırsad buldukça “gıybet, yalan ve iftirâlarla” aşağılayarak, milletin onlara olan bağlılık ve teveccühünü, echel, bîedeb ve dalkavuk kendi şahısları üzerine çevirmek içün, her türlü fazîha ve denâeti işlemekde bir beis görmez olmuşlardır… Bir kısmı “ehl-i sünnet” hüviyetini bile reddederek iyice raydan ve îmandan fırlamış; diğer kısmı da “ehl-i sünnet” lâfzını inhisarlarına alarak, bunu 15 asırlık “ehl-i sünnetin” rota, pusula ve omurgasını sapdırmakda kullanır hâle gelmişlerdir…

9) Bu nevzuhurlar “îmân, edeb ve haddi bilmek” noktasında pek zaaf içinde olduklarından, hubb-ı câh illetinden kurtulamaz, şöhret ve ikbâl budalalığı da bunu ta’kib eder!. Bazıları ileri derecede tanınmak ve meşhur olmayı hedeflediğinden “zemzem kuyusuna siymek” gibi metodlara bile tevessül eder; ve sırf bu hedeflerine vâsıl olmak üzere akla-hayâle gelmiyecek her türlü şarlatanlık ve soytarılığa bile iltifatdan çekinmezler… Yeter ki herkes, bunları konuşsun ve bunlardan bahsetsin!

İşte bu nevzuhurların karakterlerini, bu 9 maddede hulâsa ile tesbit edebiliriz. Bu “bilgin ve allâmelikleri kendilerinden menkûl”  ve “zerdûz palan vurulmuş” echel-i cühelâyı, kalemimizi meşgûl eder hâle getirmek; ve onları muhâtab almak ciddî bir ıstırab vesîlesi olsa da, bu gibi haşerâtın mâzîde olduğu gibi âtîde de müslümanları saptırmak, yoldan ve raydan çıkarmak içün akla gelmedik şeytanlıklar uyduracakları bedâhaten ortadadır!. Bu i’tibarladır ki,  istikbâldeki müslümanları bunların üzerinden îkâz etmek ve müteyakkız bulunmalarını te’mîne çalışmak; ve hele bazı (prototip) mevkiindekileri ise iyi tanımak ve dün olduğu gibi bugün de bunları tam teşhis ve teşhîr etmek, kendisinden aslâ fâriğ olamıyacağımız vazîfemizden birini teşkîl edecekdir… Bu kabil haşerâtın ümmetin îmânında açacakları rahneler muhakkak olduğundan, bunların mel’anetliklerini asgarîye indermek de ancak bu dînî vazifenin îfâsı ile mümkin olabilir!..

Bazı sinsi ödleklerin, isim vermekden korkarak “Ben hazır elbise dikerim, kime uyarsa o giyer”  tarzındaki meydandan kaçışları, bizim tarafımızdan çürük bir mazeret ve aldatmaca olarak görülür!

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 24.01.2017)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir