O, “Ne Güzel Emir” (Sultân) Ve Fâtih…
29 Mayıs 2017
Ayasofya’yı Susturmadaki Sır…
30 Mayıs 2017

FÂTİH’İN DA’VÂSI

VEYA

O ATAMIZ NE İDİ?

 

Ahmed SELÂMÎ

[İstanbul’un Fethinin 520. Yılını tes’id etmek maksadıyla 29 Mayıs 1973 Salı günü Milliyetçi Öğretmenler Derneği tarafından M.T.T.B. konferans salonunda tertib edilen “Fetih Gecesi”nde gazetemiz muharrirlerinden Ahmed Selâmî Toscuoğlu “FÂTİH’İN MEFKÛRESİ VEYA O ATAMIZ NE İDİ?” mevzuunda Fâtih’in yüksek şahsiyetinden mufassal bilgi vermiş ve hulâsaten şöyle konuşturmuş.]

Şimdi pek moda: Adam istismar etmek. Adamları, oldukları gibi göstermenin değil de, görülmek istenen şekillerin ve keyfiyetlerin elinde allayıp pullamak… Bir Mevlâna vardır ve hümanistlikden hippiliğe kadar ne görülmek isteniyorsa o yapılır! Bir Yunus vardır, bir mü’min, bir peygamber tutkunu, bir velî olmanın dışına çekilir ve bozanlar elinde ozan olur! Daha niceleri… kimi, kiminin elinde burjuva olur; kimi kiminin elinde proleterya… Kimi tanrılaştırılır, kimi kadîm Mekke putlarını geçercesine ortaya, meydana dikilir!. Bütün bunlar ölçüyü kaçırmaktan oluyor. Bütün bu hercümerc,vahyi bırakmanın yani birliği, tevhîdi tepmenin ve yerine insan zihni denilen ve üzerinde “muhtelif şekerleme” yazan karton kutuları oturtmanın eseri… “Fikir” adı altında insan zihninin azıları arasından alınan gem; ve netîcede de, vahy denilen dizginden boşanan kafalar… İşte bu, Türkiye’nin de bir cüz’ü bulunduğu dünyanın manzarasıdır. Enfüsîler dünyâsı… Bu hâliyle dünyâ, bir terkîbi değil, ölümde görülen çözülme, parçalanma ve dağılmanın varlığını ortaya koyuyor. Şu hâliyle dünyâyı bir ölü kabul etmek zorundayız. Demokrasi dünyâsı, bu meyyitin sağ tarafıdır. Marx’ist cenah da sol taraf… Yanılmıyorsak biz de, bu iki taraf arasında sıkışıp kalmış bir nesneyiz!. “Evet, müslümanız!” derken, bir tarafdan da “Arap sosyalistiyiz” demeleri; “evet müslümanız!”derken, bir tarafdan da ateistleşmelere varıncaya kadar bir çözülme, bir parçalanma ve bir gruplaşma ortaya koyucu bir nesneyiz!

Sisli, bulutlu da olsa, biz, dünyâyı böyle görüyoruz. İşte böyle bir vasatda, kimi kiminin nazarında put olup Bâbil kulesi kadar cüsse kazanırken; aynı ana-babanın öteki çocuğu gözünde put değil bitkadar küçücük bir nesne oluyor!

FÂTİH’E NASIL BAKACAĞIZ?

Tabiî ölü bir dünyâda Fâtih denildiği zaman veya o dünyânın Türkiye denilen bir tarafında (29 Mayıs 1973) Salı günü Fâtih’i anlatmaya toplantılar hasredildiği zaman, vaz’iyyet, yukarda arzettiğimiz keyfiyetden farklı olacak sanılmamalıdır. Bugünün 29 Mayısları da “FÂTİH” icâdetme festivalleri hâline getirilmişdir!. Kimine göre bir kumandandır o!. Atillâ gibi, Cengiz gibi, bilmem kim gibi!. Kimisi içün Fâtih, ırk demekdir!. Kimileri içün, ahfâdı Türkiye’den kovulmuş olan bir Osmanlı sultanı!. Ba’zı nutuk sâhiblerine göre de mâcerâperest!. Ba’zılarına göre de, seferlerini arâzi koleksiyonu yapmak içün sürdürmüş bir toprak ağası!. Masonlar içünse Fâtih, tabiî çok daha farklı çizgiler taşır…

Acaba Fâtih ne idi? Fâtih neci idi? Bizi evvelâ, işte bu suâlin cevâbını verebilmek meşgûl edecek. Biz, “O şu idi” diyecek değiliz. Yoksa biz de, onu olduğu gibi göstermiş değil; görmek istediğimiz gibi allayıp pullamış ve şekillendirmiş oluruz. Biz, yukarıdaki suâlimizi Fâtih’e soracak; “Ne idin?” diyeceğiz. Cevâbı o Soylu Fâtih’e verdireceğiz. Çünki tarih, O’nu falan yerde dindâr, filân yerde dinsiz; falan yerde vatan ve nâmus kurtarıcı, filân yerde ırza geçici kaydetmiyor!. Tek hatda sâhib O… Ve biz Fâtih’i, Fâtih’e tanıtdırma yolunda, yüzlerce belki binlerce vesîkadan, onun 5 beyitden ibâret şu mısrâlarına mürâcaatdayız:

“İmtisâl-i câhidu fillâh olupdur niyyetim,
Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretidir gayretim.”

Soylu Fâtih, Atamız Fâtih, Gâzi Mehemmed Hân Aleyhirrahmeti ve’l-gufrân Hazretleri böyle söylüyor. İşte Fâtih: “Ben buyum, başka bir şey değilim” diyor. Diyor ki büyük devlet başkanı Fâtih, “Niyetim Allâh’ın emrettiği cihaddan başkası değil.”Dîn-i İslâm içün çalışmakdan başka da gayreti olmadığını buyuruyor. Yer yuvarlağında, benim dediğim değil; Allâh’ın dediği olacak demekdir bu. Hâkimiyyet de, bilâkayd ü şart Allâh’ın demekdir bu. Bu demekdir ki: Ben, mutlak adâletin (sosyal mosyal adâlet değil ha!) evet mutlak adâletin yani İslâm hâkimiyetinin mübelliği, tatbikcisi ve mücâhidiyim… İsteseydi “demokrasi”derdi. Haberi yok muydu Sokrat’dan, Aristo’dan, Eflâtun’dan?!. Son asrın içimizdeki modernist şarlatanlarının bile bilmediği Yunanca, bildiği 7 lisândan birisiydi… Bugün nice 20’nci asır irilerini, ellerine tutuşturan kendi lisanlarındaki yazıları bile kekelemeden okuyamaz görüyoruz!. İsteseydi sosyalistlik derdi. Kadîm İran târih ve felsefesinin komüncüleri ile iştirâkiyyecilerini, âile ve mülkiyet tanımazlarıyla tercümelerinden değil; gene bildiği o 7 lisândan biri olan Farsça orijinallerinden okumuşdu…

FÂTİH NE DİYOR?

Atamız Soylu Fâtih, “İslâm” diyor… İsteseydi otokrasi derdi, bürokrasi derdi, şefokrasi derdi!. Veya bir (izm) uydururdu! Marx’izm gibi, Leninizm gibi…. Ve kendini put eder; kulun, kula kulluğu rejimini kurardı… Nefsini, ihtiraslarını, egosunu tatmin içün yapardı yapacağını. Bunun içün o da bir düzen kurardı. Yapamaz mıydı?.. Tabiî yapamazdı… Çünki Allâh’a inanıyordu, öldükden sonra hiçliğe namzet olduğunu nutuklamıyor, bilâkis “hesâbim nice olur!” diye dört dönüyordu… İşte bunun içün, rum mimar da’vâcı sandalyasına otururken; O, maznun mevkiinde ayağa kalkıyordu!. Ve kendi yaptırdığı medreseye ancak imtihandan geçerek talebe kaydolabilme hakkını kazanıyordu… Bugünkilerse, bu inceliklerde gizli gerçek nizam ve ıslâhatdan habersiz, adâlet ve maarif reformu peşinde!.. Gülünç!

İşte “İmtisâl-i câhidu fillâh” diyen Soylu Fâtih ve bugün… Ve işte Fâtih’in ağzındaki o “El adlü esâsü’l-mülk” deyiş; ve onu süs eşyâsı halinde ve “adâlet mülkün temelidir” şeklindeki bozuk bir tercümeyle ve adâletin zerresi peşinde olmadan duvarlarda sallandırış!. Banknotun hakîkisi ile kalpı arasındaki farkı, birileri hâlâ göremiyor ve kalp paranın istifi peşinde!

FÂTİH’İN İSTİNÂDI

Alacağımız ikinci beyte bakınız:

“Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemekdir niyyetim.”

Niyete bakınız efendim niyyete! Evet, ne olacakmış ehl-i küfr serteser kahreylenince? Şu olacak: O adâlet var ya adâlet, parti patırtı adı olan adâlet değil; nebâhat, semâhat, âtıfet kabilinden hâtun adı olan adâlet de değil; gazete adı veya sandviç büfesi adı olan adâlet hiç değil; bir Rum mimarla ayakdaki soylu bir sultânı muhâkeme eden adâlet… İşte o adâlet, yeryüzü denilen yuvarlağı bir nûr mahfaza hâlinde içine alıvermiş olacak…

İşte o Soylu Fâtih, bunun içün ehl-i küfrü serteser yani başdan başa kahreylemeyi ister. İyi ama bu kahreyleme işini ne ile yapacakmış Atamız Fâtih? Bileğimle demiyor. Îmânsız ve rasyonalist 20’nci asır mürtedleri gibi aklımla da demiyor. Entrika, dümen, yalan-dolan, atmaca, göz boyama, kulis denilen dedikodu, iftirâ, nâmerdlik ve bunlar gibi düzinelerce rezâili politika sanan gürûh-ı medeniyye (!) usûlleriyle de yapacağım demiyor… “Fazl-ı Hakk  u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile” diyor. Allâh Azze ve Celle’nin fazlı ile diyor. Bir de ve’si var. Veee, himmet-i cünd-i ricâlullâh ile… Erenlerin himmeti…

Tabiî öyle bir Mehmed’dir ki o, çocukluğu, 20’nci asırlı birilerinin ve kimilerinin çocukluğu gibi, teslim edildiği İngiliz veya Fransız mürebbiye kızların elinde ve kucağında paçavra gibi, en azından çimdiklenmekle geçmez! Onun terbiye edicileri Akşemseddîn gibi bir bâtın hükümdarı ile, Molla Gürânî gibi bir zâhir başbuğudur… Ve işte Fâtih, ehl-i küfrü, “himmet-i cünd-i ricâlullâh ile”kahreylemeyi düşünür… Bu iş, günümüzde nasıl acaba? Bu iş yüzseksen derece ters işler olduğu halde ve tâ birbuçuk asırdır şöyle:

Küfr-i garb u zillet-i cünd-i şeytanullah ile,
Ehl-i küfrü serteser tâceylemekdir niyyetim.”

 Evet, işte 1908 darbesinden sonra vaz’iyyet bu. Soylu Fâtih’imizin mısrâları şöyle devâm eder:

“Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,
Lutf-i Hakdandır hemân, ümmîdi feth ü nusratim.”

Yüce Hâkân, Müslüman Oğuz soyunun pırıl pırıl evlâdı Fâtih,“istinâdım peygamberlere ve velîleredir” diyor. İngiliz’edir demiyor, Ortakpazar’adır, Amerika’yadır, mason localarınadır, Moskova’yadır, Telaviv’edir demiyor!.. Feth ve nusrat ümmidim, yalnız Allâh Azze ve Celle’nin lutfundadır diyor. Buyurun, hürriyet ve istiklâl buna derler. Allâh’a îmân buna derler. Buna derlerMüslüman olmak diye, Allâh’dan başkasına kul olmam demenin ma’nâsı işte budur…

ALLÂH YOLUNUN BAĞLISI

Fâtih’den devâm:

“Mâl ü cân ile n’ola olsam cihanda ictihâd,
Hamdenlillâh var gazâya sat hezârân rağbetim.”

Bu beyit, Allâh ve Rasûlü yoluna bağlanışın aşk, vecd ve samimiyet derecesini, hayır tutkunluk derecesini, belki sevdâlısı oluş ifâdesini vesîkalıyor… Büyük ve Soylu Fâtih’e bakınız, Allâh yolunda malı, canı, varı-yoğu ile öylesine kan ve ter dökerek çalışmaya can atmakdadır ki, bu çalışmasına mekân olarak da (cihânı) seçiyor… Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı değil; dünyâyı da değil; cihânı… Ayı, Güneşi, Jüpiter’i, Neptün’ü, Uranüs’ü ve bilmem nesiyle bütün cihânı… Bu, Fâtih Mehmed’in (i’lâ-yı kelimetullâh) içün gözüne kestirdiği mekândır… Allâh ve Rasûlü’nün hâkimiyyetini adım adım tatdırmak istediği sâha… Bu beyit bize, “müslüman geçinmenin!”değil, “Müslüman olmanın!” îzâhını yapıyor.

Soylu Fâtih, “Müslümanlık budur!” diyor… Mal ve can ile ictihaddır; yani, son gayretle cehd gösterib çalışmakdır diyor. Cihanda ictihad diyor, Cihanda sulh demiyor!.. Pineklemek demiyor yani…

“Hamdenlillâh var gazâya sat hezârân rağbetim” diye de hemen ilâve ediyor. Gazâya yani mücerret i’lâ-yı kelimetullâh içün yapılacak harblere yüzbin rağbeti olduğunu da, Allâh’a hamdederek beyân buyuruyor…

“Ol Mu….med mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,
Umarım gâlib ola a’dâ-yı dîne devletim.”

Bu beytiyle ise, Mukaddes Allâh Nizâmı İslâm’a düşman olanlara, devletinin gâlib olacağından emindir. Ama bakınız, bunda da istinâdı, EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER… Rûh yüceliğine bakınız, gâlibiyyetini nefsine değil, Peygamber Aleyhissalât ü vesselâm Hazretlerine bağlıyor…

Mühimdir: Biz de Atamız Soylu Fâtih’in izinde yürür ve deriz ki, Feth-i mübînin gerçek Fâtih’i de, EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBERDİR… Fâtih’i, Büyük Fâtih yapan, mücerret fetih hadîs-i şerîfidir. Meselâ bir Ankara’nın fethi için veya Selânik’in fethi için bir hadîs yok, ama İstanbul için var… Bu hadîse ve İstanbul’un fethine bakan bir vicdan, Peygamber Aleyhisselâm’ın buradaki mu’cizesini pek açık göremesin, bu mümkin değil… İşte büyük Fâtih, nihayet peygamber mu’cizesinin, üzerinde tecellî etdiği kumandan… İşte Fâtih’i, Büyük ve Soylu Fâtih yapan sır…

Ve işte, Fâtih de Fâtih diye yırtınan bizler… Mühim olan yırtınmak değil; Fâtih’in izinde olmak. O’nun da’vâsında eriyebilmek…

Her 29 Mayıs’da, toplantılar, konuşmalar yapmak da mühim değil. Bunlara Fâtih’in ihtiyâcı yok. Biz muhtâcız. Ama, işimizi, fi’ilimizi, Fâtih’in da’vâsına göre yürütebilmek için muhtâcız…

Fâtih’e tâbi’ olmak, onun izinde olmak, insanı Allâh’a götürür. Çünki O, Allâh’ın Rasûlüne lâyık ve O’nun izindeydi… Fâtih’e lâyık evlâtlar olmaksa, Rasûlullah’a lâyık olmayı ve O’nun izinde olmayı netîce verir. Bu ise mutlak kurtuluş ve fetih… Gerisi boş mu boş…

29 Mayısları, haçlı bâtıl batının standartları ile ve bir karnaval havasına çevirerek, Soylu Fâtih’in (îmân ve İslâm) anlayışı dışında, tes’îd etdiğini sananlar, Üstad’ın teşbihiyle “bal kavanozunu dışından yalayarak bal yediğini sanan” ve dillerini bir ömür boyu bu manzara içün harcayarak karışlık boya kadar sarkıtan ve yalama eden, demokrasi ve cumhûriyet ahmakları… Hormonlu bâtıl batı politikaları önünde aşşağılık duygusuyla sekiz gibi kıvrılarak,“aslını inkâr edici!” partizan modernizma sürfeleri…

Ufuk, (6.6.1973)

(29.05.2013)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir