25) Mu’cizât
31 Mart 2021
27) Mi’râc
4 Nisan 2021

HAVÂRIKIN ENVÂ’I

 

Hârikulâde olarak vücûda gelen hâdise ya İslâm’dan sâdır olur veyâ kâfirden sâdır olur. İslâm’dan sâdır olduğu takdîrde eğer peygamberden sudûr ederse o hârikaya (mu’cize) denür. Eğer peygamber olmayan başka bir kimseden sudûr ederse bakılur. Eğer şer-i şerîfin tamâm ahkâmını kendi nefsinde tatbîk ve icrâ eyleyen bir zât-ı âlîden bir hârika zuhûra gelürse ana (kerâmet) denir ki o kimsenin ind-i sübhânîde derecât-ı âliyeye, velâyet derecesine vâsıl olduğunu gösterir ve eğer şer-i şerîfe mütemessik olmayan ba’zı mecnûn ve âciz kimselerden sâdır olursa o hârikaya da (meûnet) denir ki maîşetlerini tedârik etmek üzere taraf-ı ilâhîden anların yedlerinde yaradılmışdır. Yoksa bu hârika anların ind-i sübhânîde derecât-ı âliyeye, velâyet mertebesine vâsıl olduklarına ve nezd-i ilâhîde makbûl âdemler bulunduklarına delâlet etmez.

Kâfirden sâdır olduğu sûretde dahî düşünülür. Eğer da’vâsına muvâfık olarak bir kâfirden bir hârika zuhûr ederse ana (istidrâc) denir. Firavun’un duâsıyla Nil suyu yukarıya doğru akdığı gibi ki küfür ve zulmün son noktasına vâsıl olub da son derece azâba dûçâr olmasıçün taraf-ı ilâhîden ba’zı kâfirler yedinde bu yolda hârikalar yaradılur ve eğer da’vâsının aksine olarak bir kâfirden bir hârika zuhûra gelürse ana (ihânet) denir. Müseylemetü’l-Kezzâb’ın bir kimsenin kör gözünü iyi yapmak üzere duâ eylediği zamân sağlam olan gözünün dahî kör olması gibi.

Bir hâdisenin hârikulâde olmasında esbâba mübâşeret edilmeyerek husûle gelmesi şartdır. Esbâb-ı mahsûsaya mübâşeret sebebiyle vücûda gelen garâibden olan şeyler ya sihir ve yâhûd bir nevi’ san’atdır. Sihir hârikaya şebîh garîb bir hakîkat olub hârika değildir. Zîrâ o esbâb-ı mahsûsaya her kim mübâşeret ederse sihir denilen hakîkat vücûda gelmek üzere âdetullâh cârî olmuşdur.

Fahr-ı Kâinât Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz’den başka bi’l-umûm peygamberler kimi taraf-ı ilâhîden kendilerine bi’l-fiil vahyolunan kitâb ve şerîatla, kimi de ayruca kitâb ve şerîat vahyolunmayub kendinden evvel nâzil olan diğer peygamberin kitâb ve şerîatını teblîğ etmek üzere me’mûr olarak herbiri husûsî bir kavme peygamber gönderilmişler ve bu da’vâlarında doğru olduklarını isbât içün mu’cizeler ızhâr, hârikulâde şeyler vücûda getirmişlerdir.

Fahr-ı Âlem Hazreti Muhammed Sallallâhu Aleyhi Vesellem ise taraf-ı ilâhîden kendisine nâzil olan Kur’ân-ı Kerîm ve Şerîat-ı Cedîde ile bi’l-umûm insanlara ve hem cinlere peygamber gönderilmişdir.

Fahr-ı Kâinât Efendimiz kırk yaşına erince üç şey da’vâ etmişdir. Biri kendisinin Allâhu Teâlâ tarafından mub’ûs peygamber olduğu, ikincisi zamân-ı saâdetlerinden kıyâmete kadar gelen kâffe insanların ve umûm cinlerin peygamberi olduğu, üçüncüsü de peygamberlerin sonu olub kendisinden sonra bir daha yeni bir şerîatla yeni bir peygamber gelmeyeceğidir. Peygamber-i Zîşân Efendimiz pek çok mu’cizeler ve hârikulâde şeyler ızhâr ederek bu da’vâlarında doğru olduğunu isbât eylemişdir. Binâenaleyh Hazreti Peygamber’in bu da’vâlarının üçünde de doğru olacağını cezmen i’tikâd etmek Ehl-i İslâm üzerine farzdır. Bu da’vâlardan birini inkâr eden kâfirdir zîrâ bunu inkâr peygamberi ve Kur’ân-ı Kerîm’i ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb demekdir. Bu ise küfürdür.

Fahr-ı Kâinât Efendimiz’in mu’cizâtı pek çok olub büyüğü ve şimdiye kadar bâkî kalan ve kıyâmete kadar da bâkî kalacak olanı ancak Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Hazreti Muhammed’in Kur’ân-ı Kerîm’den başka vukûa gelen mu’cizâtı ve sâir peygamberlerin bi’l-umûm mu’cizeleri zamânlarında alâ melein nâs zuhûr etmiş ve yine o zamânda gâib olub gitmişdir.

Kur’ân-ı Kerîm her asır ve her zamânda husemâsını meydân-ı muârazaya da’vet ederek üzerinden bin üçyüz otuz iki sene mürûr eylediği hâlde şimdiye kadar husemâsı tarafından ana muâraza eden bulunamamış ve yine hâlâ o da’vâda bulunduğu hâlde kimse ana muâraza edemiyor ve anın en kısa bir Sûre-i Celîlesi’nin mislini meydâna getiremiyor binâenaleyh Kurân-ı Kerîm’in Allâh kelâmı ve mu’cize-i âliye olduğu zamânımızda bile her şahıs içün bi’l-müşâhede sâbitdir.

Kur’ân-ı Kerîm’in mecmûu altı bin altıyüz altmışaltı âyet olub bunlardan

Sûre-i Celîlesinin mikdârında Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyeti ve yâhûd bu mikdârda üç âyeti ayrı ayrı mu’cizedir. İşte bu mikdârını meydâna getirmekden insanlar ve cinler âcizdirler. Şu hâlde Kur’ân-ı Kerîm’in mecmûu bir mu’cize olmayub belki iki bini mütecâviz mu’cizât-ı bâhirâtı müştemildir. Binâenaleyh Seyyidinâ Hazreti (Muhammed) Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz’in mu’cizâtından iki bini mütecâvizi zamânımızda mevcûd olub şimdiye kadar misli getirilemeyerek (aslâ tebdîl ve tahrîfe  uğramayarak dâimâ hasmânesini meydân-ı muârazaya da’vet eylediği hâlde enzâr-ı âmmede bâkî kalmışdır ve va’d-i ilâhî muktezâsınca tâ kıyâmete kadar da böylece bâkî kalacakdır. İnsanlar ve cinler ne anın mislini getirebilirler ve ne de tebdîl ve tahrîf edebilürler. Çünki Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde

“Kurân-ı Kerîm’i ancak biz azîm-i zîşân inzâl eyledik. Ve anı tahrîfden, ziyâdeden, noksândan biz muhakkak hıfzederiz.” (Sûre-i Hicr, 9. Âyet-i Kerîme)

[Mir’atü’l-İslâm, Büyük Şehîd İskilibli Muhammed Âtıf Hocaefendi, 1332 Baskı, sh: 33-37]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir