(1) Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Kuddise Sirruh
12 Şubat 2012
“İslâm Kadınlarının Hürriyeti Erkeklerden Daha Ziyadedir!”
14 Şubat 2012

MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞ­DÂDÎ HAZRETLERİ

KUDDİSE SİRRUH

-2-

 

Mevlânâ Hâlid, Tahran’dan; Bistâm, Harkan, Semnân ve Nişâbur’a geçti. Geçtiği yerlerdeki evliyâyı, şiirleriyle medheyledi. Ariflerin kutbu Bâyezîd-i Bistâmî’nin kabrini ziyâret ettiği zaman meşhûr bir kasîde söyledi.

Sonra Tûs (Meşhed) şehrine gitti. Orada, on iki imâmın doku-zuncusu Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmâm Ali Rızâ’nın türbesini ziyâretinde de, çok güzel bir kasîde okuyarak onu medheyledi.

Mevlânâ Hâlid, Ahmed Nâmıkî Câmî’nin kabrini ziyâret etti. Onu da Fârisî bir kasîdeyle med­heyledi. Buradan Afganistan’a geçti. Hirat’a uğradı. Hirat’ın bü­tün âlimleri, fazîlet sâhipîeri, ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-i Hıratî (Hirevî) de vardı. Bu zât sonradan Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebesi oldu. Her şehirden ayrılırken; âlimler, vâli ve kumandanlar ve halk ona âşık olup, saatlerce yola uğurladılar. Kandehâr, Kâbil, Peşâver âlimleri­nin suâllerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı. Peşâver’de çok hürmet ve tâzimle kar­şılandı. Âlimler onun üstünlüğünü tasdik ve ikrâr ettiler. Sonra Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî’yi (rahmetullahi aleyh) ziyâret etti. Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın on üstün talebelerindendi.

Mevlânâ Hâlid; burada başından geçenleri şöyle anlatır:

“-Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyâda, Şâh Abdullah-ı Dehlevî haz­retlerinin, yanağımdan tutup beni kuvvetle kendine çektiğini gör­düm. Sabahleyin Mevlânâ Senâullah’ın huzûruna gittiğim zaman, daha rüyâmı anlatmadan;  

“-Kar­deşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî’nin huzur ve hizmetlerini câna minnet bilmeli, huzur ve hiz­metinde bulunmayı, sana vâd olunan nîmetlere kavuşmaya se­bep bilmelisin.”  

dedi. Daha sonra o kasabadan ayrıldım. Hindis­tan’ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhûr Cihânâbâd’a geldim.” 

Aylarca süren uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra tam bir se­nede Dehli’ye (Cihanâbâd) ulaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazret­leri Dehli’ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, sefer­deyken yanında bulunan şeylerin hepsini, fakirlere dağıttı. Sonra Hindistan’ın en büyük velîsi ve büyük İslâm âlimi, Şâh Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna kavuştu.

Abdullah-ı Dehlevî, onu tale­beliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi. nefsine zor geldi. Derhal nefsine;

“-Eğer mübârek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden kaçarsan yerleri süpür­ge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm.”  

diyerek hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiç­bir düşünce gelmedi. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile karşı­laştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş’a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ’nın tasavvufta pek yük­sek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücâhede ve çe­tin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûrunda beş ay ça­lışıp sohbetleri ve nazarlarıyla bü­yük velîlerden olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına kavuştu. Vilayet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün esrâr ve mânevî üstünlük­lere kavuştu. 

İrşâd Vazîfesinin Verilişi

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri;

“-Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât’a git! Oradaki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur.”  

buyurunca, Mevlânâ Hâlid hazretleri;

“-Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin sığı­nağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler.”  

diye arz etti.

“-Sen, memleketine git. İrşâd ile meşgul ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vere­yim, iste yâ Hâlid!”  

buyurdu.

“-Din için dünyâlık isterim!”  

dedi.

“-Git, her istediğini verdim!”  

deyip;

“-Yo­lun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk’a gönlünü vermiş, ölü gibi hareket­siz durup, Hakk’ın sevgisine dal­mış şerefli bir zât var. Ona selâ­mımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!”

buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid’i uğurladı. Sonra;

“Hâlid bürd”,

yâni

“-Hâlid herşeyi aldı gö­türdü.”

buyurdu.

Mevlânâ Hâlid, o velînin ol­duğu beldeye gelince, yerini sor­du. Uzaktan gösterdiler. Bulundu­ğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid’i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve deh­şet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu git­ti. O zâtın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını mu­rakabeden kaldırıp; “Aleyke ve aleyhisselâm.” buyurdu. Sonra;

“-Ey Hâlid, senin fütuhatın ve irşâdının yayılma yeri Bağdât’tır.”

de­yip, tekrar murâkabeye daldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Muhammedi denizine gö­mülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Haktan ve O’nu murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı.

Mevlânâ Hâlid Şîrâz’a, ora­dan İsfehan’a sonra Hemedan’a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allâhü teâlânın emirlerini ve yasakla­rını hatırlatması güzel âdetlerindendi. Bu şehirlerdeki va’z ve na­sihatlerini duyan îtikâdı bozuk kimseler ona kötülük yap­mak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mev­lânâ Hâlid’in heybeti sebe­biyle korkup bir şey yapa­madılar. Sonra Senendec’e, oradan da 1811 (H.1226) senesinde vatanları olan Süleymâniye’ye gitti­ler. Bütün âlimler, fazilet sâhipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk se­vinç ve neşe ile onu karşı­lamağa çıktı. Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet bura­da kaldıktan sonra Bağ­dat’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri­nin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâni­ye’ye dönerek ilim öğret­meye ve talebe yetiştirme­ye devam etti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye’den tekrar ayrılıp Bağdât’a gitti. İkinci defâ Bağdât’a teşriflerinde, çok kimseler kendi­sine talebe oldu. İrşâd nûrları, gün gibi her tarafı aydınlattı. Bağdât’ta en önce kendisine talebe olan, Bağdât müftîsi Seyyid Ab­dullah Hayderî Efendi idi. Bu Müftî, Vâli Saîd Paşanın yardımıyla, İhsâiyye, Isfahâniyye Medresesini tâmir ettirip, Mevlânâ Hâlid’e arz etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri ora­ya yerleşip ilim ve edeb neşret­meye başladı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için çalışmaya başladığı günlerde, Bağdât Vâlisi Saîd Paşa, ziyâret- lerine geldi. Birçok âlimin sessiz, başları önüne eğik, hizmetçiler gi­bi edeple huzûrunda otur­muş olduklarını gördü. Mevlânâ Hâlid hazretleri­nin heybetini görünce, diz çöküp titremeye başladı. Mevlânâ Hâlid’in celâl hâli gidince, Saîd Paşanın tit­remesi geçti ve duâ iste ­di. Mevlânâ Hâlid-i Bağ­dâdî hazretleri ona duâ edip;

“-Kıyâmette, herkes kendi nefsinden suâl olu­nur. Sen ise nefsinden, yâni kendinden ve emrin altında olanların hepsin­den suâl olunursun. Hak teâlâdan kork! Çünkü, se­nin için önünde öyle bir gün vardır ki, o günün korku ve dehşetinden ev­lâdına süt veren analar, evlâdını unuturlar. Hâmile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün. Onlar sarhoş değil, ancak Allahü teâlânın azâbı çok şiddelidir.”  

deyip, nasîhat buyurunca, Saîd Paşa yine titremeye başladı ve yüksek sesle ağladı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Bağdât’ta kalıp İslâmiyeti anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra memleketi olan Süleymâniye’ye döndü. Orada kendisi için bir dergâh inşâ edildi. Bu dergâh­ta insanlara va’z ve nasîhat edip talebe yetiştirdi.

Süleymâniye’deyken, Bezencîler’den silâhlı iki yüz kişi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazret­lerinin öldürülmesine karar verdi­ler. Cumâ günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında bekleme­ye başladılar. Cumâ namazı kılın­dıktan sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî haz­retleri, her zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu si­lâhlı kişilerin Mevlânâ Hâlid haz­retlerine kötülük yapmak niyetin­de olduklarını anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mescidin kapı­sından çıkıp, bu silâhlı ve kötü ni­yetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu, öldürmek için gelenlerden bâzısı nâra atarak kaçıştı, bazıları da yüzüstü düşe­rek perişân oldu. Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gi­bi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların ço­ğu;

“-Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında heybetli bir arslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.”  

dediler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’ta ilimle ve in­sanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olduğu sırada, onu hased eden inkarcılardan birisi Bağdât Vâlisi Saîd Paşaya bir mektup ya­zarak Mevlânâ Hâlid hazretlerini şikâyet etti. Mektup yalan ve iftiralarla doluydu. Hattâ Mevlânâ Hâlid hazretleri küfürle ithâm edi­liyordu. Mektûbu okuyan vâli, si­nirlenerek mektubu yere çarptı ve;

“-Sübhânallah! Eğer hazret-i Şeyh Hâlid de müslüman değilse, müslüman kimdir? Bu mektubu yazan ya delidir veya Allahü teâlâ onun basîret gözünü kör etmiştir. Bunun sebebi de o kimsedeki aşırı haseddir. Allah’a sığınırız, Al­lah’a sığınırız.”  

dedi.

Bağdât’taki âlimlere bu mek­tuba bir reddiye yazılmasını em­retti. Halle Müftüsü Muhammed Efendi bu mektuba bir reddiye yazarak bozuk fikirlerini çürüttü. Bu mektubu Bağdât âlimleri de tasdik ettiler. Daha sonra hatâ et­tiğini anlayan iftirâcı iddiâlarından vazgeçip Mevlânâ Hâlid hazretle­rinden özür diledi ve affedildi.

Hocası Abdullah-ı Dehlevî Hazretlerinden Gelen Mektub:

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri karşılaştığı güçlükleri hocası Abdullah-ı Dehlevî’ye bir mektupla arz edince, hocası ona yazdığı mektupta şunları buyuru­yordu:

“-Mektubuma Rahman ve Rahîm olan Allahü teâlânın şerefli is­miyle başlıyorum. Allahü teâlânın sevgili kulu mübârek Mevlânâ Hâlid! Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü. Tepeden tırnağa kadar kusurlu olan bu fakîre, her an ziyâdesi ile gelmekte olan Allahü teâlânın nimetlerine şükür ve hamd etmek yazıya ve söze sığmaz.

Siz, istifâde etmek isteyenle­re yardımcı olunuz. Onlar da em­redilen zikir ve diğer vazifeleri ye­rine getirip, saâdetlerini bunlar­dan bilsinler. Büyüklerin yolunu inkâr edenlerle görüşmesinler.

“-Hocana kötülük edenle iyi olur­san, köpek senden daha iyidir.” 

sözü meşhûrdur. İmâm-ı Rabbânî hazretlerine îtirâz edenlerden uzak olunuz. Âlimler ve ârifler söylemişler ve yazmışlardır ki:

“-İmâm-ı Rabbânî hazretlerini se­venler, mümin ve müttekîlerdir. Ona buğz edenler münâfık ve şa­kilerdir.”  

İslâm memleketleri hazret-i Müceddîd’in feyzleriyle dol­du. Ve bütün müslümanlara, hazret-i Müceddîd’in nîmetlerine şü­kür ve hamd etmek vâcib oldu.

O memleketin âlimleri, şerif­leri ve âmirleri mübârek varlığınızı nîmet bilip sizden istifâde edeler. Size tâzim ve hürmette kusur etmeyeler, muhâliflerinize, size sû-i kasd edenlere ve sizi çekeme­yenlere mâni olalar. Bu fakîr, bun­ları nasîhat yollu yazdım. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem;

“-Din nasihattir.”

buyurdu.

Allahü teâlâ, sizi, Şâh-ı Nak- şibend’in, Müceddîd-i elf-i sâ- nî’nin ve kalbimin kıblesi Mirzâ Sâhib’in halîfesi etmiştir. Hiç kimse sizin yerinizi alamaz. Sizin eliniz, benim elimdir ve sizi gör­mek, beni görmektir. O uzak yer­den buraya gelmeye kalkmayın. İhtiyâç yüzünü bu tarafa çevir­mek ve kalb ile hatırlamak yeti­şir. Allahü teâlâ kendi rızâsına ve Habîbine uymaya muvaffak eyle­sin! Âmîn.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine düşman olan ve karşı çıkanlardan pekçoğu onun güzel ahlâkı ve kerâmetleri karşısında insafa gelip büyüklüğünü kabûl ettilerse de bâzıları aynı hased ve muhâlefetlerine devâm ettiler.

Âlim ve fazîlet sâhibi olan Şeyh Ali Süveydî, büyük muhaddislerden (hadîs âlimi) idi. Hadîs-i şerîf senedlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihân etmek maksadıyla, Mevlânâ Hâlid hazretlerine geldi. Müsâfeha esnâsında bir hadîs-i şerîf okudu. Mevlânâ hazretleri de bir hadîs-i şerîf okuyup otur­dular. Aynı zât, Kütüb-i Sitte’de yazılı hadîslerden üç hadîsi senedleri ile, imtihan yollu okudu. Mevlânâ hazretleri de, bu hadîs­lerin asıl senedlerini sahîh olarak okuyunca, hemen Mevlânâ Hâlid hazretlerinin ellerine kapanıp, kal­bine gelen imtihan düşüncesin­den tövbe ederek af diledi. Son­radan ilim meclislerinde;

“-Mevlâ­nâ en büyük velîlerden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir de­niz, biz ise bir damlayız.”  

derdi.

 

(İntişârı: 12.02.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir