(6) “Kutlu Doğum Ve Paralel Din” Ve Mezhebsizlik Denen “Dinsizliğin Köprüsü!”
21 Mayıs 2014
Keşke Bin Kere “Diktatör” Olsan Da, Öteki Şâibeler Bir Kere Olmasa, Yakışır!
13 Haziran 2014

Merhûm Üsdâd Necib Fâzıl olamaz mı?. Bu adamın dilindeki uydurma ile “geleneksel din anlayışı” denilen ve beğenilmiyen “15 asırlık Allâh Dîni”

MERHÛM ÜSTÂD VE DİLİPAK’IN DÜŞMANLARI!

Ziyâiyye BEKÇİSİ 

 

 

 

Merhûm Üsdâd Necib Fâzıl olamaz mı?.

Bu adamın dilindeki uydurma ile “geleneksel din anlayışı” denilen ve beğenilmiyen “15 asırlık Allâh Dîni” olamaz mı?

“Hemen belirtelim ki, kim, dinin önüne ya da sonuna bir şey ekler ya da ondan bir şey çıkarırsa, kişi eklediği ya da çıkardığı ile baş başa kalır ve din aradan çekilir.” diyen bu adam, “Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî Müslümanların; Nakşî, Kâdirî, Celvetî ve Rufâî Müslümanların” düşmanı olamaz mı?

“Din Allâh’a hastır. Allah, Resul ve Kitap’tan ibarettir..” diyen bu tahrifçi, “Dinimizin kaynağı edille-i erbaadır; yani Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-i Müctehidîndir” diyen Müslümanların düşmanı olamaz mı?

“Bilgisayar üzerinden hadisler, fetvalar, zaman ve mekanla ilişkilendirilerek asimetrik sorgulamaya tabi tutulduğunda birçok geleneksel anlayışlar bir anda anlamını kaybedebiliyor.” diyen bu adam, “15 asırlık dinim hiçbir mes’eleyi çözmekde “anlamını kaybedemez”; varsa, ma’nâ ve  îmânını kaybeden nevzuhurlar vardır; ve ancak, böyle olunca bu dini beğenmiyen ve kendine din uyduran megaloman ve Lüter rûhunda hastalar vardır” diyen Müslümanların düşmanı olamaz mı?

“Bilişim ve Genom teknolojisi, makro kozmoz ve mikro kozmoz, atom ve uzay hakkında bilgiler geliştikçe, geleneksel din anlayışı sorunları anlamak ve çözmekte zorlanıyor..” diyen bu adam, “genomunu, kozmozunu, atom ve uzayını” münâsib yerlerinde konserve yap ve sakla; “geleneksel din anlayışı” diyerek aşağılayıb levmetdiğin 15 asırlık din, Allâh ve Rasûlünün Dinidir; bu mukaddes ve muazzez DÎN tepeden tırnağa bütün mes’eleleri “anlamak ve çözmek” kudretine sâhibdir; ona, bunun tersini (acziyyet) olarak fırlatmak, O DÎNİN SÜBHÂN olan Rabbini ve mübelliği bulunan ma’sum (ismet sıfatı) sahibi Rasûl-i Rusül Aleyhisselam’ı ve onbinlerce takibçisi ulemâyı ve milyarlarca îmân edenini aşağılamakdır; ve bu DÎNİN anlamak ve çözmekde “zorlandığı” değil, asla muhatab alamıyacağı “sorun ve morunlar” ise, bir sürü kefere ve kubur faresinin ortaya atdığı iblisin barsak gazı cinsinden (b.k-püsür) mes’elelerdir” diyen Müslümanların azılı düşmanı olamaz mı?.

Dün (25 mayıs), Büyük Üstâd ve Mücâhid, Ömrünü Allâh ve Rasûlü Yolunda harcamıya ve bu uğurda zındanlarda geçirmiye bile göğüs gererek erkekçe direnmiş Merhûm Necib Fazıl Bey’in 31. Vefat sene-i devriyesi idi. Bugün de 26 Mayıs, toprağa verildiği ve “firâkıyla yandığımız” günün, o kadar sene sonrası…

 25 mayıs 2014’de, işte Büyük Üstâd’ın Hakk’a yürüdüğü o gün, Dilipok’un çalakalem tepelediği laf yığmalarının başlığı şu: “Ey düşmanım sen benim…”

Ve ilk cümlesi:

“Şâir öyle diyordu değil mi: “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın/Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.”

Korkaklar, apaçık “düşmanım şudur” diyemez; tıynetleri iktizası, minder dışında fink atmayı ma’rifet diye kakalar, varsa yutanlar onlara dost yüzüyle “teknik nakavt” cinsi (fâ.işelikler) resmeder!

Vefat etdiği günün 31 sene sonrasında Merhûm Üstâd’a biçilen isim, sıfat, künye ve topyekûn zamir sâdece “şair”… Herhangi bir şâir, adı mechûl, ne rahmete lâyık, ne minnete… Kin, intikâm ve düşmanlık bu kadar mı olur?. İlk cümlemizi şimdi neden öyle yazdık, anlamıyan, bundan sonrasını da hiç anlamaz!.

Çünki yukarıya aldık: “Geleneksel İslâm” diyerek reddedilen bu 15 asırlık Allâh ve Rasûlü’nün ve mâzîdeki o kadar milyarların DÎNİ, Üstâd Merhûm’un da dîniydi; ve o dîn ki, müdâfaası için Üstad’ın, bir ömür boyu her çileyi çekmiye râzı olduğu mutlak hakîkat… Teymiye-Vehhâbiye- Selefiyye ve Lâ mezhebiyye kara ve karanlık çizgisinin sevmediği, İngiliz başda olduğu halde yahudi-haçlı ekmeğine yağ sürmek içün varlık hikmetine sâhib o çizgidekilerin, kırmızı görmüş boğa gibi saldırdığı 15 asrın mutlak  hakikatı…

24 Mayıs cumartesi, Başbakan Erdoğan Köln’de… Hangi politik ve dembokratik niyet ve hesabla ağzına almış olursa olsun, okuduğu Merhûm Üstâd’a âid “GURBET” şi’rinden evvel ağzından çıkan cümle, dış ve zâhir planında Merhûm’a karşı gösterilen edeb ve ahlâk çizgisindedir; ve şöyle:

“Rahmetle, minnetle bir kez daha hatırladığımız Üstâd Necib Fâzıl ne güzel ifâde etmiş…”

Demek ki kuyruk acısı yok; demek ki intikâm almak içün Üstad’ın adını anmamak alçaklığı içinde değil; demek ki Üstâd Merhûm’un olduğu bir meclisde odunluk veya gerzeklik eseri bir çukurluk etmemiş ki, O’ndan okkalı bir (te’dîb edici Osmanlı tokadı) yiyib, kıçının üstüne çakılmamış!. Aksi halde (şâir) der geçerdi…

Yeni Akit denen cerîdede çöreklendiğin köşeden, o gazetenin şeref ve haysiyetine de gölge düşürerek “yazı-çizi” diye Merhûm’a kin kusacaksın; fakat ne tersden bir tecellîdir ki, düşmanına teslimiyet bayrağı çekerek onun ayaklarını da öpercesine kaleminden çıkan (iki mısralık 13 kelimeye) sarılacak, onlar olmasa, “düşmanlığını da, ifâdeni de, hızını da, muhtac olduğunu da ve lâzımın olanla lâzımlığını da” hırlıyarak ağzına almakdan mahrûm ve acz içinde çırpınacaksın!.

İşte, içinde yaşadığımızı zannetdiğimiz cemiyet denen bataklık ve oradaki (vak vak) sadâlarını bile mumla aratan nevzuhûr ve müslüman geçinici topyekûn Abdullah İbni Sebelere, Merhûm Üstâd’ın bir beyt çapında teşhis  ve teşrih masasından atdığı neşter:

“CEMİYET AH CEMİYET, YOK EDİLEN RÛHİYLE,

VE CEMİYET CEMİYET, YOK EDEN GÜRÛHİYLE…”

İşte, dün Humeyni’ye bey’at toplamakdan, Erbakan’a yamanmıya; Ciamaat diyaloglarında Locafendilerle aynı karelerde yalakalık pozları vermekden, Teymiyeci-Selefiyeci ve mezhebsiz oyunları oynamıya ve binbir çeşit akrobasi çizgileri karalamıya kadar, her renge girmeyi kendisine karakter kazıyan bu kafa, şimdi Başbakan yalakalığı peşindedir; ve Erdoğan’ın, bu kabil çevresinden kurtulmadıkça da, encâmının felaketini haber verici manzaralar resmetmekde…

İşte vesika:

Erdoğan’ı bir “istenmeyen adam” ilan etmedikleri kaldı.. Bütün bu çabaları, yazıp çizdikleri ile İslam dünyasında, Müslüman halkların gözünde yücelen bir başbakan var. Öte yandan Erdoğan birilerinin gözünde giderek büyüyen, bir türlü önlenemeyen bir tehdit..” 

Geçmişinde, “ben de diyalogcuyum” diye yazılı vesikalar ortaya koyan adam bugün, “Diyalog ve Hoşgörü” lâğımının patlamasıyla ortalığı ufûnete boğan Locafendi ciamaatının sanki (!) baş düşmanı:

Cemaat sanki bu anlamda, giderek ABD, AB, Vatikan ve İsrail dışında, İslam dünyasındaki feodal yapılar, diktatörlük rejimleri ile yakınlaşmaya devam ediyor. Mursi’ye karşı Sisi’yi destekleyenlerin yanında yer alıyor..” 

Erdoğan’ın işi zor değil, yahudi saçından bin beter zor üstü zor! Şu satırlar, kimi en güzel ta’rif, tasvir ve ciğerlerine kadar da teşhise yarar, zerre kadar basîreti olan anlasın:

“Bu yaşananlar, batıda STK’ların ve Medianın ne kadar bağımsız olduğu konusunda ciddi kuşkuların doğmasına sebeb oluyor.. Batı Mediasının eklemlenmiş gazetecilerden oluşan kurgulanmış bir Media olduğu anlaşılıyor.. Bunlar uluslararası sistemin tetikçiliğe soyunan bir yapıyı oluşturuyorlar.. Türkiye’deki benzerleri gibi Truva Atı görevi görüyorlar. Tetikçilik yapıyorlar, yani çoğu “sahibinin sesi”.. Psikolojik harp dairesinin yayın organı gibi..”

Bu okuduğunuz satırlar, suçunu karşısındakine de sıvayan müşterek suçluların, şecaat arzederken sirkatini tasvirde en şâhâne zekâ perişanlığı!.

Yazının son satırları ise bir “tebrik”

Tabii aynı “bölücü din anlayışını” hortlatan bir uydurma ve sinsilik içinde:

“TEBRİK: Pazar’ı Pazartesi’ne bağlayan gece mübarek İsra gecesidir.. Bu gece bizim için uyanışa, Mekke-i Mükerrememiz, Medine-i Münevveremiz ve Mescid-i Aksamız , Filistinimiz, Suriyemiz, Mısırımız…….”

 Diye, sahibinin sesi olarak salına salına ve mâlik olmadıklarına mâlikiyyet, riyâ, âidiyyet ve gösteriş de püskürterek gidiyor…

O Teymiye-selefiye-vehhabiye ve lâ mezhebiyye kafası içün Kur’an’dan başkası (!) yokdur; ve bu Kur’an anlayışı da, 15 asırlık “Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Müctehidîn”den ibâret edille-i erbaayı reddeden, kuru ve kara kafa çizgisidir… Kitâb’ı, sünnet, icmâ’ ve kıyâs ile anlama ve genişletme cehd, usûl ve îmânına yüzde yüz ters; ve O’nu, gazete dilini anlamıya denk bir basitliğe hayâsızca mahkûm eden; ve Luterci meal ibişliğini “Müslümanlık” diye takdimden zerre kadar sıkılmıyan ve (îmân sancısı) çekmiyen, mekanik ve robot, kafa kalpazanlığı…

“Mi’rac” yok, “İsrâ” var; gerisi “gelenekçi İslâm’ın” lâf kalabalığı” deyişin,  ödlek bir formülle dünyaya i’lânı…

Açalım: Mekke’den Kudüs’e gidiş, İsrâ Sûresi’nin ilk âyeti ile yani Kitab’la sâbitdir; ve münkirini tekfir de vâcib… Bundan sonrası onlarda şöyle yamuk yumuk: “Kudüs’den ötelere gidiş ise hadis ile sâbit ve bunlara inanmak “gelenekçi İslam’ın” işi, bizim değil! Biz, Kitâb’a, Kitâb’ın sünnet, icmâ’ ve kıyâsa gönderen 15 asırlık muhkem çizgisine göre de değil, Lüter mealciliğinin nefse keyif çatan (aklı) ile yani nefs emrindeki akılla inanırız, en doğrusu “inanır görünürüz!” 

Büyük Şehid ve Allâme Mücâhid Merhûm Muhammed Âtıf İskilibî Hazretlerinin “Mir’atü’l-İslâm” nâmındaki akâid kitabının 1332 tab’ının, 37 ve 38. Sahifelerine bakan, 15 asırdır müslümanların hangi ilmî ve îmânî çizgide olub, hangi gâvurluk ve münâfıklıkları reddetdiğini şöylece okuyabilir:

“Cenâb-ı Fahr-i Kâinât Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin mu’cizeleri cümlesinden biri de (Mi’râc)dır.

Mi’râc: Fahr-i Âlem Efendimiz’in irâde ve izn-i ilâhî ile bir gecenin ba’zısında Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan Kuds-i Şerîf’deki Mescid-i Aksâ’ya GÖTÜRÜLMESİ, ORADAN GÖKLERE ÇIKARILMASI, ORADAN DA MUTLAKA CENNÂT-I ÂLİYÂTA REF’ OLUNUB MEKÂNDAN MÜNEZZEH OLAN Hakk teâlâ ile söyleşmesidir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar götürülmesi, Kur’an-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîf ile sâbitdir. Binâenaleyh münkiri KÂFİRDİR.

Mescid-i Aksa’dan semâvâta çıkarılması ve oradan MUTLAKA cennât-ı âlyâta ref’ olunması HADÎS-İ MEŞHÛR ile sâbitdir. Binâenaleyh münkiri MÜBTEDİ’ VE DALLDİR YANİ SAPIKDIR.” 

Lüterci Mealcilik, Allâh’ın Dîni’ni basitleştirmek ve sıradanlaştırmak iblisliğindedir… Al ve aç bir zibidinin meâlini, işkembene göre sık dur!. 15 asırdır gelen (BİLEN-EHİL-MÜTEHASSIS) silsile ve otoritelerini bir kalemde çiz at; ilim yerine cehli, îmân yerine küfrü konuşdur;  hem de ağız ishâli olmuşcasına, entel ve dantel nonoşluğu veya ibişliği ile… Büyük Âlim, Mücâhid ve Şehîd-i Mübeccel Merhûm Muhammed Âtıf Efendi Hazretleri’nin satırları bir daha ve dikkatle okunarak, Mi’râc ta’rîfi, “meşhur hadis” buyuruşu, (ki bazı ulemâya göre bu sınıfdaki hadisler de mütevâtir hadisler gibi hüküm ve haberleri ile zarûrât-ı dîniyyeyi ortaya koymıya kâfîdir), “mutlaka” kelimesi ve “SAPIK, DÂLL, MÜBTEDİ’ kelimelerine dikkat ve tefekkür…

Anınçün, o edille-i erbaa dışına fırlıyan kuru ve kara kafa çizgisi, “Mi’rac gecesi” demekden korkuyor, ürküyor ve kaçıyor; onun yerine “İsrâ gecenizi” deyib, arkasından da yağlama ve müslümanlardan görünme faslına geçiyor: “Bak ben, ne kadar içden ve sâhiblenerek Mekke-i Mükerrememiz, Medine-i Münevveremiz ve Mescid-i Aksamız , Filistinimiz, Suriyemiz, Mısırımız…… deyici dümen ve fırıldaklar peşindeyim!”… Türkçesi, “gelenekçi Müslümanlardan  çok farklı ve yevmî ve şeytanîleşmiş politikanın göbeğinde ve tam içinde bir religionun müntesibiyim, artık ötekinin hükmü kalmadı, sıra bizim meallerden Luter kafasıyla düzdüğümüz uydurma ve icadlarda…” mesajını veriş…

İsrâ oluş, Mi’râc’ın zaten içindedir; fakat isrâ, mi’râcı kuşatmaz!. Bu hâliyle de adam, mu’cizeyi makaslama ve Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’dan beri gelen15 asırlık hüküm, îmân ve ma’nânın dışına fırlatma cinâyetinde… İskilibli Merhûm’un, “dâll, sapık, mübtedi’ yani ehl-i sünnet dışı” dediği çukur noktasında oluş!

Truva atları ile, bu atların gem ve dizginleri kimlerin elinde, bunları görmek ve uyanmak da, MÜSLÜMANLARIN vazifesi…

Mealci kuru ve kara kafa odunları olmak, işkembe ifrâzâtının kokularını misk gibi içe çekmek kolaydır; ancak Müslüman olmak öyle değil…

Bu vesile ile, Merhûm Üstâd Necib Fazıl Bey ile alâkalı (Ahyed Hâlidî Bey)in bir manzûmesini de buraya almak isteriz…

HASRETİZ ÜSTÂDIM… 

Ahyed Hâlidî

Gidişinle, gurbetin hasret acısı kaldı,
Erişir mi figânım pâk rûhuna Üstâdım?
Firâkınla anladık, “gönüldaşda” feryâdı;
Hasretiz, şirki imhâ îmânına Üstâdım…

Îmân, tebliğ ve cihâd, güzelin en güzeli,
Sendeki sır ve cehdin, buydu muhkem temeli!
Hakk’dan vazîfeydi hem, sende hizmet emeli;
Hasretiz, Rab’den lütuf som dehâna Üstâdım…

Eserlerin, îmân ve mutlak fikre rehberdi,
Makâle, fıkra, nesrin, önümüzde fenerdi!
Çile’ndeki nazmınsa, rûhumuza ta’lîmdi;
Hasretiz, kalemine (kılıcına) Üstâdım…

Tâğût mahkemesini üç cümlede susturan,
Politik şeytanları ihtârıyla durduran!
Sağır, dilsiz, kör puta, dâim meydan okuyan;
Hasretiz, o erkek ve merd sadâna Üstâdım…

Devrin altı şirk putu, seninle oldu tahrîb,
Üç kelime bir cümlen, bir orduydu muhârib,
Hazer bilmez mücâhid, sendin da’vâna sâhib;
Hasretiz, şimşek çakan komutuna Üstâdım…

“Îmân öfkesi!”
derdin, köke bağlardın bizi,
Biricik gâyen, yolun, oldu Rasûl’ün izi!
(Sünnet ehli) olmaya raptetdin kalbimizi;
Hasretiz o öfkene, tâkâtına Üstâdım…

“Vîrân olası hâne!”
elbet sende de vardı,
“Evlâd ü ıyâl derdi”, altı nüfûs bir başdı!
Ne mülkünde bir binâ, ne kat, ne yat telâşdı;
Hasretiz, hissendeki o rızâna Üstâdım…

Nasıl boğuşmakdı o, şirkin en başı başla,
Kopilleri havlarken, zehir yedin hep aşla,
“Ciğerinden kan çekdin!”, gözün durmadı yaşla;
Hasretiz, nâsiyenden okunana Üstâdım…

“Ham softa kaba yobaz”
, seni sevmez kaçardı,
Tüm sapıklık kolları, seninle haklanırdı!
Sen gitdin kudurdular, kâtilleri şımardı;
Hasretiz, kısâs hükmü infâzına Üstâdım…

Hazret-i Fârûk gibi, “çöpe atdın” mâzîni,
Ancak, “kedi ve köpek!” bulur orda kendini!
İblis soyu ne anlar, seni ve HAKK çizgini;
Hasretiz, emsâl olan o hattına Üstâdım…

Nice hormonlu koflar, kendini “Üstâd!” sandı,
Sun’î ğurûr, ucuble, ömürleri de yandı,
Ne aşk ne vecd tadanlar, kalpazanlara kandı;
Hasretiz, o yüce, dik duruşuna  Üstâdım…

Sağlığında susdular, kısıp kuyruklarını,
Eğerlerdi önünde, riyâkâr başlarını,
Sen göçünce atdılar, kahpece taşlarını;
Hasretiz, nâmert çarpan hâtırana Üstâdım!

Îmânını yaşatmak, hedef yiğit gençliğe,
Büyükdoğu Mektebi, yolumuzdur dinçliğe,
Bırakanlarsa seni, varacakdır hiçliğe;
Hasretiz, yanıyoruz, yandığına Üstâdım…

Bilemedik kadrini, geçdi gitdi ömrümüz,
Hizmetkârın olmaya veremedik günümüz!
Şefâatin umarız, yandı bitdi dünümüz;
Hasretiz, Âhıret’de kanadına Üstâdım…..

 

(İntişârı: 26.05.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir