-4- Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
Zıyâiyye BEKÇİSİ
6 Ocak 2019
-6- Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
Zıyâiyye BEKÇİSİ
11 Ocak 2019

HAÇLI YENİ YILINA GİRİŞDE KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARANLAR, HATTÂ MİL ÇEKENLER!

(5)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

.

Akit ceridesinin çakma Üstadlarından, evvel zaman kalbur saman içinde iken ve 1980’li yılların başında, Şii başı Humeyni’ye bey’at toplayan; ve Fettoş Hocfendisi ve meşhûr kamalist ve Eygi’nin “Rahmetlilerinden” ve yoldaşı Müteveffâ Toktamış Ateş v.s. gibi adam ve madamlarla “Fikir özgürlüğü aşkına” aynı karelerde “Tavîl” endâm u endâzesini sergileyen; “Hılâfet, islâmî bir müessese değildir” fetvalı (!) yazı-çizileriyle fezâlarda uçuşlar yapan; bir zamanlar, “Ben de diyalogcuyum” diye fermanlar döktüren; ve Abant platformalarının sâbık gözdesi A. Dilipak “Üstadın”, hatta “Üstâd-ı A’zam’ın”, yılbaşı tebrîkâtı ise, adamın ta ciğerine ve RÛHUNA nüfûz edecek kadar edebî, ebedî, kelâmî, hikemî, bedii, sırrî, inşâî ve beliğ mi beliğ olarak (31/12/2018) târîh-i efrencîsinde topyekûn mesâha-yı sathiyye, i’tikâdiyye ve şahsiyyesi ile şöyle idi:

“Hırstiyan yurttaşlarımızın Noellerinin Ruhulkudüsün ruhaniyetine bağlı olanlar için esenlik vesilesi olmasını temenni ediyorum. Gelecek günler ise, inşallah Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olanlar için hayrolur!”

Rûhu’l-Kudüs’ün rûhâniyyeti!

Yani, Kudüs rûhunun rûhâniyyeti!

Peh peh!

Ne lâf ama!

Böyle tebrik, ta’zîm, ta’zîz, takdîs, tekrîm, tahsîn, tasdîk ve hatta vaftiz iltifatlarına gark olmayı, Vatikan Dövleti BAŞKANLIK Sarayındaki Möhderem Peder Papa Hazıritleri duysa, Akit’in “Üstâd-ı A’zam’ına”  tahsîsât-ı mestûre cinsinden tahsîsât-ı kardinâliyye teklîfine bile sarılamaz mı?!

Üçüncü sınıf çakma “Üstad”lardan ve iflâh olmaz zehirli dilini Hazret-i Osman-Ali (Radıyallâhu Anhüma)ya kadar saplayan Püsküllü Kadir gibi bu beşinci sınıf (çakma) Üstâd Abdürrahman Çelebi de, kıymet-i harbiyesi kendinden menkûl yeni ve patenti de kendisine âid uydurma ta’birlerle piyasa yapmaya başladı!.

Neymiş, “Hıristiyan yurttaşlarının Rûhu’l-Kudüs’ün rûhâniyyetine bağlı olanları içün, NOELLERİ, ESENLİK vesîlesi olmalı” imiş!. Bu abes cümleye bağlı olarak gelen ikinci cümle ise, Hıristiyanlar dışındakiler içün tasrih, tavzih ve ta’yîn edilmediğine göre, gene onlara râcî olacakdır ki şöyle:

“Gelecek yılbaşı veya noel günleri Allahın rızasının tecellisine vesile olmalı, o Rûhu’l-Kudüs’cü hıristiyanlar içün HAYIRLI olmalıymış!”

Ah şu gözü kör olası “Hoşgörü-Diyalog” fitnesi ah!

Bir bulaşdın mı kanser hücreleri gibi kökünü kurutmak adamın iflâhını kesiyor!

Bâtılların bu kadar “Tahsîn ve takdîr” edilişinin Şerîat-ı İslâmiyye’de hangi tarihde dile alındığı vâki’ olmuşdur?. Böyle kafadan veya işkembeden atmalarla ortaya nasıl bir “DÎN” çıkar; ve bunun vebâli altında kalacak olanların encâmı nasıl sürünme manzaraları çizer? Akıl, îmân, rûh ve zekâ seviyesi muayyen olanlar içün bu ne nasibsizlikdir!

Şu en büyük, en temel ve en şümûllü islâmî kânûn ve kâide olan “Ta’zimi vâcib olanları tahkîr; ve tahkîri vâcib olanlara ta’zîm küfürdür. Milel-i sâirenin bayramlarına iştirâk ve tebrîk” ebedî hasârete sebebdir cümlesindeki hakîkata îmânlar bile bugün güme gitmiş, hevâlar ilâh edinilmişdir!. Kelâm-ı kadîmin butlânını ve dalâlini isbât edib takbîh, tahzîr ve tahzîl buyurduğu dinlerin bayramlarını ve onların islâmî hakîkatları tekzîb ve takvîl eden (iftira atan) karakterlerine RAĞMEN, onları senâ edici beyanlar, onları yüceltirken İslâm’ın Mutlak hakîkat oluşunu örtmek (küfretmek) ma’nâsını tazammun eder, apaçık ortaya koyar!

Bu tip alîl ve sakîl ipsiz sapsız, abuk sabuk beyanlar, kariînin (okuyanların) i’tikadlarını HAKK’dan bâtıla tahvîl eder ki, “Hem dâll ve hem mudill oluş” işte tam da budur…

“Ruhul-Kudüsün ruhâniyyetine bağlı olanlar içün noelleri ESENLİK vesîlesi olsun” deniyor da, bağlı olmıyanlara neden “ESENLİK, Allahın rızası ve hayırlar” dilenmiyor?

“Ruhu’l-Kudüs rûhâniyyetine BAĞLI” olanlar, Hakk yolda mı olmuş oluyor? Hâşâ…

Bunlar, Müslüman mı kabûl ediliyor, yani “HAKK yolda” olub da “TEBRÎK, RIZÂ VE DUÂYI” müstahak mı olmuş oluyorlar? Hâşâ… İslâm’ın Kitâb, Sünneti ve İcmâ’ı ile alâkası olmayan “Ruhul-Kudüs’e” i’tikâdın, “Hıristiyan i’tikâdına göre ona BAĞLI” olanlara te’mîn etdiği zerre kadar hasene, sevâb, hayır, rızâ ve menfaat düşünülemiyeceği bedâhaten ortada değil midir?…

İslâmiyyet’e îmân, “îmânla küfür, Hakk ile bâtıl ve mü’minle kâfir arasında hiçbir sınır tanımadan”, dembokrasiye iman gibi bir şey mi zannediliyor?.Îmân ve i’tikâdı bulanan adamlar, “telbîs” çukuruna düşerek “küfrü îmâna bulayaınca”, bu adam ve madamlar içün, artık İslâm’a “Hizmet” ve “Da’vâ sâhibi olma iddiaları” muhâl olmıyacak mıdır?

Üstelik, “Üstâd Dilipak’ın” cümlesinde geçen “Esenlik” esintisi de, bize Kamal Paşa’nın cenâze namazını tedâî etdirdi, hatırlatdı!.

Malumdur ki, cenâze namazı kılınmıyacakdı. Hemşiresi Makbûle hanımın aşırı telâş ve vâveylâsı üzerine bir “sus payı” olarak, Dolmabahçe Sarayındaki müstahdemler ve sâireden alelacele ve emr-i vâki’ ile 15-20 kişilik bir cenâze namaz ekibi teşkîl edildi!. O senelerde Kelâm-ı Kadîm’in “Türkçe Tercemesi” ile namaz kılma çılgınlığı vardı!. Abes ve pek ateistce bir şeydi ammâ gene de vardı; ve imam Şerâfettin Efendi, “Tanrı Uludur”larla tekbirler (!) ala-vere, dala-vere, gûyâ cenâze namazını edâ (!) etdi; ve nihâyetine gelince de selâm verecek!

Verdi: “ESENLİKLER sizin üzerinize!” bir sağa, sonra bir de sola!!!

Başlarken “Errr kişi niyyetine” dedi mi, sonra da “Mevtâyı nasıl bilirsiniz?” suâli geldi mi, 5816 henüz müteveffâ olmadığı içün bunların cevablarına erişemedik!. Makbûle Kadın da bu renkli ve marazî manzaranın hakîkatini bilse ve böyle “Tanrılı, esenlikli ve esintili” bir ritüelin islâmî değil de, isyânî olduğuna ilm ü irfânı kifâyet etse idi, M. Baîdulla’nın namazını seslendiren Merve Kavakçı Kadınfendi gibi o da belki ağasının namazını (!) kendisi kıldırır ve Şerafettin’i de “Cenâze alâkasından” azlederdi!..

“Çakma Üstâd” Abdür’ün, Rûhu’l-Kudüs’cü hıristiyanlara “ESENLİK vesîlesi” deyişi, bize bu manzarayı tahattur ve tedâî etdirdi!

Esenlik, uydurukçacı veya kurbağacacıların dillerinde peydahlanan mürtedd ve mürtekib bir kelime olub, Türkün 1000 küsur yıllık “sıhhat, âfiyet ve selâm” kelimelerini katletmek üzere sermâye yapılmışdır!

Burada bir parantez daha açalım ve dün akşam (1/Cemâziyelevvel/1440) yani efrencî takvimle (7/Kânûn-ı Sânî=Ocak/2019) saat 21.00’den i’tibâren Akit ekranında, “Çakma Üstâd Dilipak’ın” üstadlayıcısı (Bülend Deniz) nâm bir genç adamla, Dilipak’ın “Diyalog” cinsi bir programı vardı!. Burada da epey çamların gövdelerine yeni bilenmiş baltalar sallandı; ve reçineleri yürek dağlıya dağlıya aşşağılara süzülüb iniverdi!

Bülend Bey’in “Üstâdı” o kadar insâniyyetperver (hümanistdir) ki, hıristiyan ve yahûdîleri nerede ise bir takdis ve vaftiz etmediği kaldı!. Meğer bu meretler, Kur’ân-ı Azîmüşşân’a RAĞMEN, ne de kıymet-i harbiyesi olan Âdem Aleyhisselâm veledleri imiş!. Dembokrat politika cambazları “Dîn, dil, mezheb, ırk farkı gözetmiyeceğiz” diye leyl ü nehâr zikretdikçe, ekran mütefekkirlerinin (!) meşgaleleri de, % 99’uyla bu idhâl ve yalan politika ve ona esâret olmuş; ve gazete entel ve dantelleri de Fettoş cenâhı gibi “DİN-MEZHEB farkı gözetemiyecek kadar “Dinlerarası diyalog” asitleri içinde erir hâle gelivermişlerdir!”

Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri öyle bir Medîne devleti kurmuş ve hangi dinden olursa olsun o Âdem çocuklarının öyle hakkları varmış ki, Bülend Beyfendi Oğlumuzun Üstâdına göre bu devlet “İslâm devleti değilmiş!”

Böyyük Üstad’a karşı çok ayıb, kayık ve kayıb olacak ammâ, gel de bir “Çüşşşşş!” çekme…

Cehâlet, cumhûrî menşe’li ve “Hoşgörü-Diyalog” vizeli olub, dembokratik nânelerle de sosu içirilince, pek çağdaş, çok modern ve iyi güncellenmiş  ve Baîdulla’lı “Medîne Vesîkası” cinsi ve cibilliyetinde tezâhür eyliyor!

“Medîne Vesîkası” olur da, ondan a’lâ “İlk yazılı ANAYASA” mı vücûd bulur!?. “Anayasa gibi muhteşem bir mukâvele ile “Vatandaşın” devlete karşı hakkları te’mînât altına alınınca” , ortaya “İptidâî bir Din Devleti” çıkması yakışıklı ve şık olur mu hiç?. “Böyle MEDİNE Dîn devleti olmak, modern, eşitlikçi, hürriyetçi, hümanist, feminist, ezmânın tagayyürü ile durmadan zırt-pırt değişmeye ve güncellemeye batgın ve baygın, lâyık, kayık, cumhuriyetçi ve demokrat”  bir dîne hiç yakışır mı!?.

Haçlı Avrupa’nın oryantalist (Şarkiyatçı) gâvurları, Anadolu ilhâdiyatçı, Denaatçı ve Entel-dantel diplomalı echellerine öyle bir kılavuzluk yapdılar ki, burunları (….)dan bir türlü kurtulmuyor!. Yukarıda saydığımız şeytânî sıfatlar, “Beşerî devlet Sistemlerine” âiddir. Allâh Azze ve Celle’nin (vahy ü tevfîkâtına) müstenid ve O’nun  edille-i erbaasına dayanan sistemindeki devlet, bu beşerî sıfatlardan kat’iyyen münezzehdir. Bu sübhânî Dînin devlet şeklinde “Anayasa, vatandaşlık, eşitlik, eşek hürriyeti, fikir anırtısı, gavur devletlerle ittifak adı altında onlara teslimiyyet, v.s. gibi binlerce iblislik” aslâ olamaz, bu muhaldir…

Oryantalist çömez ve dalkavuklarının hedefi, la’netli bir aşşağılık duygusu içinden, dinlerinden utanmak; ve bunu, İslâmiyyet’i “Beşerileştirerek” telâfî etmekdir!. Bu da Yehûdiyyet ve nasrâniyyet gibi “Muharref Din” i’câdından ve mürteddlikden başka bir halt olamaz… İslâmiyyet’in, aslîyyetini edille-i erbaası ile 15 asırdır muhâfaza edişi, Haçlı dünyası ile dâhildeki ilhâdiyyatçı, denaatçı ve Entel kuyruklarını herşeyden ziyâde kudurtan temel sebebdir…

Haltettin Karamanlis bile Allâh’ın âyetlerini iblis gibi yamultub “Bu da Kur’ânın demokratik tarafı” diye kütük gibi kitablar yazarak, “Oryantalist çömezlerin en kıdemlisi” rütbe ve sıfatıyla, İslâmiyyet’i içden bozmanın ıkınışında değil mi?. “4 hakk din vardır” deyişler; “14-15 asır evvelki hükümleri bugün kalkıb uygulayamazsın, İslâm güncellenmelidir, sünnîlik tehdiddir, mezhebler bölücülükdür, ictihadlar değiştirilmelidir, Kur’an tek kılavuzumdur, Kitab kâfîdir, v.s.” gibi toptancı beyanlar; ve bunların dışındaki binlerce “Kur’an’da bu, bu, bunlar yokdur!” gibi yüzlerce zarûrât-ı dîniyyeyi inkâr gâvurlukları ve yahudileşmeler, bu biricik HAKK dini ortadan kaldırmaya ma’tûf, ALLÂH AZZE’ye karşı en büyük TERÖR değil midir?..

Fettoş ve şebekesinin en büyük cür’mü bu iken, bu, hiç ön plana çıkarılıyor mu?. Çıkarılamaz, çünki politikanın temeli Lozan’da bu istikâmetde atılmış; “BAYAR’IN TA’BİRİYLE BATILILARA LOZAN’DA SÖZ VERMİŞLER, BELLİ BİR ZAMAN İÇİNDE İSLÂMİYYET ANADOLU’DAN SİLİNECEKDİR; BUNUN BAŞ TAKİBÇİSİ DE BAYAR OLACAK; VE ONDAN SONRAKİLER DE ONU TA’KÎB EDECEKLERDİR!”

Zavallı Anadolu Etrâk ve Ekrâd halkı, parti-pırtılı bir sarmalla kuşatılmış; ve fâsid bir dâire içinde anafora yakalanmışcasına her sene en kıymetli varlığı dîninin aşındırıldığından habersiz; kırk satır mı kırk katır mı hesâbıyla 13 fırkadan (şiadan) birinin hizbi içine preslenerek ve şeytânî dedikodular içe içe ve ömrünü de böyle asite yatırarak, her saat erimeye mecbûr kılınmışdır!

“Üstâd-ı A’zam Dilipak’a göre gâliben, Medîne’de Peygamber-i Zîşân Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri’nin te’sîs buyurduğu o devlet “İslâm Devleti” olmayınca, ki bunu söyledi; ağleb-i ihtimâl îmâ yoluyla da (Hâşâ) “Laik Demokratik Hukuk ve Cumhûriyet Devleti” idi demek istedi… “İslâm devleti değildi”yi ağzından kaçırır kaçırmaz, cümlesinin sonu, çölde kaybolan dere gibi tırslayıb yok oldu!

Bülend Beyfendi Oğlumuzun “Muhterem Üstâd-ı Azîzi Dilipak”, pek sivri, nâdirâtdan ve pek derin fikirlere gebe ve “orijinalitesi” yüzde yüz “yerli ve millî”,  mevadd-ı ecnebiyyesi sıfır, damıtılmış (!) cümleleriyle, “Yeni, hatta yepyeni, hiç kimsenin duymadığı ve rü’yâsını bile görmediği bir ŞEYLER üretib üfliyerek”, kâriîn-i kirâmının muhayyile ve tasavvurâtını tehyic de ederek, onlara, en müstesnâ fikir ziyâfetleri ikrâm etmenin lütufkârlığında görünüyordu!…

İyi amma adam veya madam kim olursa olsun, ona sormazlar mı:

Yahu Yoldaş! Yarasa gibi gözsüzlüğü bırak, işin ehlini dinle! Koskoca Allâme ve bu işin mütehassısı Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Müfessir Muhammed Hamdi ve Büyük Şehid Muhammed Âtıf ve bütün ehl-i Sünnet ulemâsı Efendiler (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmâin Hazerâtı) meâlen ve topyekûn BUYURUYORLAR Kİ:

“Medine’de kurulan bu devleti, Hâce-i Kâinât Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri te’sîs buyurmuşdur; ve bu bir DÎN (İslâm) DEVLETİDİR; Kıyâmet’e kadar kurulacak bütün İslâm Devletleri de, bu Medine Merkezli ŞERÎAT-I GARRÂ-YI AHMEDİYYE Hükûmet-i Rabbâniyyesinin Allâh’ın ARZINDAKİ ŞU’BELERİDİR.”

Aman Allâh’ım!

İnsan ekrana çıkar da, bu kadar mı dağıtır?

Lâf u güzâf kendi mihverinde 5-10 tur atdıkdan sonra, döndü dolaşdı, Kudüs mes’ele-i iğtişâş ve herc ü mercine veya yahûdî saçı-sakalına dönen dipsiz kuyuya müntehî oldu!. Ne imiş, “Kudüs’ün hıristiyan canlar içün kıymet-i fevkal’âdesi dînî değilmiş, Îsâ Aleyhisselâm’ın doğduğu yer olmasından dolayı imiş!”

Üstadlayıcı genç oğlumuz ise tam bu noktada 12’den vurma helecânı ve delikanlılığı ile tetiğe dokunmaz mı:

“Aynı zamanda Üstadım, Hazret-i Îsâ’nın öldüğü yer!”

O Üstad Abdurranmân Çelebi, destekçisini köstekler ve hiç bozar mı, bu olacak iş mi?

Gerçi o, nakarât hâline getirdiği “Söylediklerimiz, hatta söylemek zorunda bulunub da söylemediklerimizden de hesâba çekileceğiz” gibi çok entel ve dantel lâflar etse de, “Hazret-i Îsâ ölmüşdür” gibi Kelâm-ı Kadîm’i TEKZÎB eden bir hükm-i küfrî karşısında meskût kalmayı; veya duymamış numarası çekmeyi “Maslahata” ziyâde muvâfık görüb hiç müdâhale etmedi!. O sadece bol bol “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” ta’bîri mu’cebince meskût kaldı! Rezâleti, hiç tashîh krizine yakalanmadan, KERİZ mevki-i âlîsine çakılı farzetdiği Akit tv’nin mücâhid ve müstesnâ “TEMÂŞÂ EHLİNE” yâvelerini dinletmeye devam eyledi!

Ya, “Bunun hesâbını ukbâ’da bir şekilde yolunu bulur hâllederim!” diye düşündü; veya o dahî Püsküllü Kadir’in bir konuşmasında, hâşâ “Hazret-i Îsâ içün öldü” deyişine müşâbih, böyle bir i’tikâd-ı dalâle kâil!

Akit cemâat-ı İslâmiyyesi dahi, el-ân, hangi hâl ü keyfiyet üzredir, bunu da kestirmek BEŞERÎ iktidârımız hârici bulunuyor!

Derken mevzu’ Ukrayna, Rusya ve Fener arasındaki patrik krizine geldi!. Bülend Beyefendi Oğlumuzun “Üstâdı” buna da son derece pratik bir hâl tarzı keşfetdi ki, Ortadoks DÜNYASI üç gün üç gece bayram etseler azdır! Müthiş teklîf hulâsaten şöyledir:

“Bütün geçmişdeki KONSÜLLER gibi dünya çapındaki ortodoks seçmelerinden, İstanbul’da büyük bir KONSÜL toplamalıdır. Bunu da, bu işin reisliğini de Türkiya Başkanı Tayyib Bey yapmalıdır!. Kendimize müslüman olmamalı bizim müslümanlığımızdan bütün insanlara dinlerini özgürce yaşamaları içün fırsadlar hazırlamalıyız!.

İstanbul Ortodaks FORUMU yapılmalı, CB’nımızın HİMÂYASİNDE ŞERİATLARINI YAŞABİLMELERİ içün, bizim, bunların hakk ve hukuklarına sâhib olmalarını te’min etmemiz lâzımdır…

Devletimiz buna müdâhil olmalı, Türkiya’ya temsilciler da’vet edilmeli, konferans toplanmalı, insânî sorun olarak beni başkalarının sorunları da alâkadâr etmelidir. Bu, Fatih konferansı olarak Fâtih’de yapılmalı, yeniden târîhi uyandırmamız gerekiyor…

Babam dahi olsa zâlime karşı çıkmalıyım, Tâif’e giden Peygamber gibi olmalıyız, Çinle de iyi alâkadar olursak bütün Çin müslüman olur…

Hıristiyan topluluklara da sâhib çıkabiliriz, İranlı mollalar da din kardeşimiz……..”

Üstad-ı Akit ve vakit, böylece bütün ciddî projelerini; ve insanların rü’yâda bile görseler inanamıyacakları kadar muazzam fikirlerini; o kendine hass arada ıslık çalan hıtâbet-i lâtîfânesiyle  ve Bülend Beyfendi Oğlumuzun aralara girib çıkarak “Espirili destek atışları ve hayrân bakışları” arasında ve son derece hârika bir “Performansla” sürdürdü; ve kelâm-ı üstâdânelerini, en nihâyet, hasret çekeceğimiz bir hafta sonrasına “değin” hıtâma erdirdi!

Oh!

Elhamdülillâh!

Dünyâ varmış!..

“Rûhu’l-Kudüs” mes’elesinin de yarım kalan, dînî, ilmî ve kısmen târihî vechelerine, âtîdeki nesillerimize ibret, nasîhat ve gerçek ma’lûmâta vesîle olması gâyesiyle, mütehassısı ULEMÂMIZIN satırlarından iktibaslar yaparak ve nasibse, müteâkıb makâlemizle devam edeceğiz!

(Mâba’di var)

 

İntişârı: 09.01.2019 / 13:01:21

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir