(3) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
18 Temmuz 2020
Ayasofya Hitâbesi
Başmuallim
21 Temmuz 2020

FÂTİH’İN VAKFİYE ŞARTLARI TAM TATBÎK EDİLMEDEN, AYASOFYA GENE ZINDANDA ZİNCİRLİDİR!

(4)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

53) On kitabının takrîben dokuzu hıristiyanlıkla alâkalı olan şimdiki DİB Başı Erbaş Efendi de, “Dinlerarası Diyalog ve Medeniyetler İttifâkı” içün en mükemmel bir kafa yapısı taşıdığından olsa gerek, DİB’in başına o muhteşem ve “görkemli” fabrikasyon sarık, sırmalı ve ince işlemeli zarif kaftan ve orta boy top sakalla (şey sakalı) arası sakal-ı şerîfiyle getirilmiş olmalıdır!. Kendisi de “Allâh Azze ve Celle’nin EVLERİ” olan câmiler hakkında, 15 asırdır takarrür ve taayyün etmiş ta’riflerin dışında, lâtincesiyle  “eksantrik=alışılmışın dışında acâib” bir ma’nâyı, câmi kelimesine giydirmek istemektedir!. Feto denilen Pensil Kardinalinin KADİP (Külürler arası Diyalog Platformu) denilen bir tâlî teşkilâtını kimse diline almaz!. Sarıklı Politikacı Ali Efendi’nin, vaktiyle oranın idâre hey’eti a’zâsı olduğunu da sâdece saray bilir! Ancak nedense bilmez gibidir, ancak, vardır “Yüksek bir hikmet!”

Kendilerinin daha pek çok yerde ismi geçerse de, “Feto’nun siyâsî ayağını, bacağını, etini budunu” diline alanlar da, işin sâdece salatası, kafatası ve şamatası peşindeler! Ayaklar, bacaklar, kadın kolları ve yollarına kadar her şey biliniyor olsa da, buna (politika) demişler, ona güvenen mutlaka bir gün yolda kalır!

İşte politikacının sarıklısı, Sayın ve Mayın Erbaş Möhderem, şöyle nutuk buyurmaktadır:

“Ayasofyayı en güzel bir şekilde ve insanlığın hayrına kullanma noktasında elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Süreç içerisinde öyle zannediyorum ki, onlar da bugün göstermiş oldukları bu tepkiden vazgeçeceklerdir. Çünki insanlığın mîrâsı olduğu içün Ayasofya, câmiye dönüştürüldüğü zaman bu özelliğini kaybetmiyor ki. Bugün Sultanahmed, Süleymaniye câmileri de aynı özelliği taşıyor. Dolayısıyla aralarında bir fark yok.”

Buyrun, size bir müslimanın içine taş gibi oturacak ve hazmı muhal, tam beş aded, İtalyancasıyla “mostralık=göstermelik, nümûnelik” cümle! Hangisini düzelteceğiz dersek, beşini de teşrih masasına yatırıb îcâbına bakmamak, (açılış ve saçılış hengâmında) ziyâde vefâsızlık olur!

54) Evvelâ “câmi” neye denir, bunu vuzûha kavuşturalım ki, hiç kimse bulanık suda balık avlayıb bizim karşımıza “Kahraman Avcı” edâsıyla efelenib, (Kurtlar Vâdîsindeki) sırtı hiç yere gelmez adamın rolünü oynıyarak “Her atdığımı onikiden vurub hedefleri deviriyorum veya dört dörtlük lâyıkım” efsânesiyle çıkmasın!. DİB reisi de olsa cihân raizi de olsa, herkes İslâmiyyet’deki CÂMİ’ kelimesinin ne olduğunu öğrenib bilmelidir! İlmin yaşı-başı-başkanı-taşkanı ve yaşkanı olmaz! 90 yaşında bile olunsa, insan 5 vakit nemâz-ı cümhûriyyesini MERKEZ veya salâtîn (sultanların yaptırdığı) mesâcidde vecd ü istiğrâk içre edâ bile etse (!) oralarda “cümhûriyet imamlığı” da yapsa, tam 100.000 kişilik ruhbân (Din Görevlisi) sınıfına RAİZ bile olsa, gene de “Câmi ne demekmiş” suâlinin cevâbını yani (kurbağaca yanıtını) bilmelidir! Evet, ilmin yaşı-başı ve aşı olmaz, insan hakîki (uydurma değil) ilim yolunda, îcâbında (aşı)ndan  oynaşından bile, hatta “Tatlı veya beleş maaşından” bile vazgeçebilmelidir! “Onlar Gazzâlî gibilerin işi bize işlemez” dememelidir!

Ammâ bugün, her reşid T.C. vatandaşı, aşkile ve şevkile şöyle desin isteniyor:

“Halka mûsikî ziyâfetleri çeken ve onları rûhânî âlemlere ve hayallere sevkeden Diyânet tv’lerde “Gazzâlî yerine kâim GAZELHÂNÎ’lerimiz, makâm ve usûl bilerek uşşak ve beyâtîyi çok güzel icrâ eden hâfızlarımız, yarışmacı ve çalışmacılarımız, jüri-joli adıyla oralarda kaşerlenmiş ihtiyar kurtlarımız bile var! Hüküm ve kânunlarla (Şeriat’la) uğraşmak mezhebçilerin işi! Bize, ekmek arası köfte gibi Kur’an arası mûsikî tilâveti yeter! Hüküm, kânûn, helâl, haram, îmân ve küfür işleri, Böyyük Raiz’in dediği gibi “Bu zamanda uygulanamaz”, bize güncellemeci, dört dörtlük lâyık, böyyük Raizler lâzım!”

 Yurt, yoğurt ve süt kardeşlerimiz böyle derlerse, “Şeriat isterük” gibi bu zamanın “güncellemesi ve mezhebsizlemesinde” yeri yurdu ve sarayı olmıyan ham hayallere dalmaz, rahatları bozulmaz, en basitinden kuyruğuna iti-miti takmadan, üç-beş ritüelle kolaycacık ve beş vakit ticaretle kasayı kârla kapatırlar! Hatta bunlara bile hiç lüzûm kalmadan “Müselmanım elhamdülillâh” da deseler, bu her şeyi içine alacak ihâtasıyla, hiçbir musallâ vizesine bile ihtiyac kalmadan, doğrudan doğruya cennet-i a’lâya da hakk ve istihkak kazanmış olabilirler!..

55) Sadede şürû’ eyledikde..

Câmi’ arabçada “cemea kökünden iştikâk etmiş kur’ânî bir kelimedir.” Istılahda (Fransız diliyle literatürde) ne imiş, bunu her sarıklı-sarıksız başkanlara hatta saray sözcülerine kadar KALIN-İnce herkes bellesin ki, hiç kimse bulanık suda balık avlama açıkgözlüğüne düşmesin!

Cin Sûresi 18. Âyetin meâl-i âlîsi şöyledir:

“Ve hakîkât, mescidler, hep ALLÂH İÇÜNDÜR. O halde Allâh’ın yanında başka birine duâ etmeyin.” (Elmalılı,c. 8, s. 5398)

Mescidler, görüldüğü gibi mücerred “Allâh içündür..” Kiliseciler, müzeciler, mezeciler, turizmciler,  frezeciler, lâyıklar, kayıklar, güncellemeciler, mezhebsizlemeciler, Ali Şerîatîciler, Kamalolâikocular, statikocular, Fetocular, Totocular, Papacılar, Popocular, Lotocular, moskofçular, maocular, palikaryalar, evangelistler, politikacılar, ham softa kaba yobazlar, uykucular, uyurgezerler, kültür mîrascıları, mirasyediciler ve bilmem kimler” içün değildir, aslâ da olamaz… Her kılığa girmeden eğer Ayasofya’ya “câmi’” denecekse, onu on kılığa da sokarak değil, merdçe ve adam gibi ve müslümanca “Câmi’ hâline getirmek” şartdır… Zâten zencirle bir CÂMİ’dir de, sokak ağzında “Câmi’ yapılacakmış” diyelim! Çek perdeyi “câmi” de, kaldır perdeyi teslisci-testisci hıristiyanlara “kilise” olsun, bassınlar istavrozu! Doldur turist denen bitli-butlu aylakları, “müze yapdım” de… UNESCO yahudilerine yap bir reverans, “Dünyâ Kültür Mîrâsının Kostantaniyye Acentasıyız” de… Nerde görülmüş böyle câmi?. Batı kafalı iç Fransızların diliyle “Tiyatro sezonuna girib, sahneler perdelerini  açıyor!” demek, manzaraya her bakımdan tam oturmuş olmaz mı?. 

Fâtih Cennetmekân’a da dön:

“Beli Sultânım! Emriniz olur, Vakıf şartnâmenize tam, evet, dört dörtlük lâyıklığımız gibi dört dörtlük sadâkatle bağlıyız, her maddene bihakkın uyacak, duyacak, bakacak, bulanacağız!”

De; ve“İcâbına da bakıver!”

Cihân târihinde böyle bir tiyatro sahnesi acebâ hatt-ı üstüvâdaki (ekvatordaki) Buşman ve Pigme kabileleri arasında bile görülmüş müdür? Bunun ebedî mes’ûliyyeti daha dünyâda bile kendisini göstermeye başlarsa, hiç kimse suçu (fay hatlarına) v.s.’ye yüklemiye kalkışmasın!

Çünki Allâh Azze ve Celle’nin, Kur’ân, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Fukahâ’nın ne buyurduğu apaçık ve 15 asırdır ortadadır. Hiç kimse, dembokratik ve politik te’viller, kıvırtmalarla, mes’eleleri sulandırmak içün kulp takmamalıdır. Allâh Azze ve Celle’nin kelâmı üstüne söz söyliyen her hangibir iki ayaklı “müslümanım” derse, buna bir müslüman sâdece “Hadi ordan iblis” der! Diyemiyorsa, diyemediği içün o da, kendisine beğendiği başka bir din veya tapınsalizm arayabilir!…

 56) Allâh Azze’nin âyeti, işi orada da bırakmamış, “Mescidler (câmiler) Allâh İÇÜNDÜR” dedikden sonra, “ORADA ALLÂH’DAN BAŞKASINA DUÂ EDİLEMEZ” buyurmuş… Câmi’, içinde, ikonalara, fresklere, putlara, heykellere, resim ve tasvirlere, mahlûkâta, atalara, matalara, meleklere, cinlere, azizlere, lezizlere, turist kancıklarının bacak ve kucaklarına, şunlara ve bunlara da duâ ve nazar edilen yer aslâ olamaz!… Evet, olamaz! Mescidler, bunlardan kat’iyyen münezzeh ALLÂH AZZE’nin BİRER BEYTİDİR, EVİDİR…Orası mücerred (TEVHÎD) yeridir. “LÂ İLÂHE….” denilib, bütün muharref ve uydurma religionların, teslisli ve testisli Vatikanik-Homongolik-Sübyankolik kardinâle dinlerinin, bir eksiksiz bütün beşerî dinlerin ve ideolojik inançların, v.s.’nin KAT’İYYEN REDDEDİLDİĞİ MÜCERRED ALLÂH EVLERİ-BEYTLERİDİR… Ayrıca oralar, ins ü cinne, heykel, put, mozole, papa, patrik, şıh, şah, âyetulla, kral, başkan, şu veya buna yalvarılan, istimdâd ve ibâdet edilen yerler değildir ve aslâ da olamaz… Oralar, mücerred ALLÂH Azze ve Celle’ye (İBÂDET ve DUÂ EDİLEN) pek husûsî mekânlar, ALLÂH EVLERİDİR… Purosöför Erbaş, bilmem ne  Tv kanalına “Dîn, mezheb ve ırk ayırımı yapmadan, Ayasofya bütün insanlığa hızmet edecekdir” derse, bu Kur’ân-ı Azîmüşşanla tersleşmek ve ona dikleşmek demek olur!. Câmi’, bütün insanlığa değil, mücerred “Allâh’ın EVİ-BEYTİ-HARÎMİ olarak, sâdece ve yalınız ALLÂH Celle adına, MÜSLÜMANLARA âidiyyet ifâde eder!”

57) Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin muhalled tefsîrine bakalım:

“Mescid, secde  ile namaz ve  ibâdet içün tahsîs olunmuş olan yerlerdir.” (s.5407)

Yani câmiler, bir tek istisnâsız, istavroz çıkaran teslisçilerle, testis çıkaran bitli-butlu yarı üryan turist ve sâir müşrikînin seyrengâhı veya mesîre mahalli değildir… Câmi’, müslümanların “Harîm-i İsmetidir!” Müslümanın hânesi nasıl onun “Harîm-i İsmeti”, nâmus ve şeref mekânı ve her kemnazardan mahfuz ise, oraya ehlinden başkasının giremediği masuniyyet ocağı ise, CÂMİ’ de, ALLÂH Azze ve Celle’nin  BEYTİ-HÂNESİ-EVİ olmak hasebiyle, sonsuz kerre daha ismeti hâiz bir HAREM’dir… ORAYA EHLİ OLMAYANDAN BAŞKASI    Gİ….  RE ….  MEZ… Sokulursa, mutlak ZULÜM ve TECÂVÜZ addedilir, o kadar!

58) Oraya abdestsiz ve hayızlı MÜSLÜMAN bile giremezken… Hiç kimse Câmi’ denilen mukaddesimizi, politikasına uydurarak ma’nâlandıramaz; ona istediği keyfiyeti yükliyerek mes’eleyi zıvanasından çıkaramaz; Câmi‘ kelimesinin ifâde etdiği ma’nâyı “Tiyatrolaştırmaya” doğru sürükliyemez… 15 asırdır câmi’ ne ise, odur; bu hususda Şerât mütehassıslarından başkası konuşamaz. Konuşursa, dîni tahrîb ve tahrîf ruznâmeye girer! Koskoca Osmanlı Müfessiri Merhûm Muhammed Hamdi Efendinin satırları dururken, Ankara cumhûriyetçi ve lâyıklarının yapdığı, câmi’leri tiyatrolaştırmakdır… Müfessir Merhûm’un buyurduğu ta’rîfi tekrâren gözlere sokarız:

“Mescid, secde  ile namaz ve  ibâdet içün tahsîs olunmuş olan yerlerdir.” (s.5407) 

Bu ta’rîf içinde tiyatro icâbı olarak câmi’, müze, kilise, UNESCO’ya kültür mîrâsı, bilmem kimlerle kimlere koalisyon yaptıran,  câmiyi 15 asırlık câmi’ ta’rîfi dışına süren, en küçük bir kapı aralığı bile yokdur! Câmi’, kendisinde 24 saatin bütün dakikalarında “Secde ile namaz ve ibâdete TAHSÎS olunmuş” ALLÂH EVİ-BEYTİ demekdir… Yarım saatden 5 vakit namaz 2,5 saat yapar. 24 saatin gûyâ 2,5 saat câmiliği  olan, 21,5 saat câmiliği alınan ve bu 21,5 saat de, hıristiyana, turiste, ateiste, cenâbete,  UNESCO’ya, kamaliste, LGBT’cilere; ırz düşmanı, kâtil, şu veya bu mahlûka, hulâsa her cins insana veya insan dışı uzviyete (organizmaya) TAHSÎS edilen yere “AYASOFYA CÂMİ-İ KEBÎRİ” aslâ denilemez… DİYENLERİN TAMÂMI DA, YA MES’ELENİN İNCELİK,  HASSÂSİYET VE ŞER’Î VECHESİNİ HİÇ BİLMİYEN CÂHİL BIRAKILMIŞ KİŞİLERDİR; VEYA,  İNSANLARA SAHTEKÂRLIK YAPAN POLİTİKA SİHİRBAZLARIDIR…

İşi, tahkîrin zirvesine çıkararak cıvıtanlar, “Dünyâ Kültür Mîrâsı” diye, mevzuu, islâmîliğin ötesine ve tersine çevirenler, ebediyyen mes’ul olacaklarını kat’iyyen unutmasın ve İslâm’a dönsün ve hizâya girsinler! Mâbedlerimizin mehâbeti, vekârı, mahremiyyeti, masuniyyeti, ulviyyeti, kudsiyyeti, izzet ve şerefi ve hâtırası, hiçbir devlet ve hükûmet tarafından göz ardı edilemez… Aksi halde bunun ilâhî faturası çok ağır olacakdır!

59) Câmi’, “Örfde ehl-i İslâm’ın ma’bedine mahsusdur….. Yahûd ve Nasârâ havra ve kiliselerinde Allâh’ın gayrine de dua etdiklerinden dolayı, müslümanlara ihlâs ile emrolunmuşdur.” (s.5408)

Gayr-i müslimler yani insanlara, heykellere, ikonalara, fresk , tasvir, resim, put gibi elleri ile yapdıkları beş para etmez şekil ve maddelere  veya kral, reis, hükümdar, âyetulla, papa, foto, oto, feto, ins ü cin gibi şeylere pereştiş edenler, her mekânda bile “Allâh’ın gayrına dua eder” yani yalvarır, “Bizi sen kurtardın, sen olmasaydın bilmem ne olurduk” gibi pek zırva, budalaca ve müşrikçe yakarışlarda bulunur lar! Böylece, Allâh Azze ve Celle’yi reddeder, Ebû Cehil’in izinde ve ilkelerinde olduklarını beyândan aslâ uzak kalamazlar… Eski Mısır Fir’avnları ve Kadîm Yunan’da da, Sfenks denen insan veya koç başlı aslan gövdeli heykellere tapınıyorlardı!. Bugün Türkiyâ’da bile, bu putperest devirlere özenerek (heykellere) tapınan milyonlarca insan, elit, entel, dantel, politikacı ve idâreciler görülmektedir…

Halbuki mescidler (cevâmi’), mutlak sûretde mücerred Allâh Azze ve Celle’ye ubûdiyyetde bulunulan, içinde Alâh’dan gayrıya tapınılmayan en küçük şirk unsuru, ikona, fresk, tasvîr, heykel ve madde bulundurmıyan Allâh Azze EVLERİ demekdir… Aksi halde BURALARA, ADI SULTANAHMED, AYASOFYA, VE SÜLEYMÂNİYE DE OLSA, CÂMİ’ DEMEK, ANCAK GÜNCELLEMECİ VE İSLÂM’DA REVİZYONA KIYÂM EDEREK ONU BEŞERÎLEŞTİRMEK PEŞİNDEKİ KESÂN NEZDİNDE MÜMKİNDİR…

60) İslâm’daki Câmi’ (mescid) kelimesinin 15 asırlık ma’nâsını politika hesâblarına kurban etmek; veya yeni uydurma ta’birle “güncelemeye kalkışmak”, İslâmiyyet’e konkunç bir ihânet ma’nâsını tazammun eder… DİN ve diyânet işlerini, bir asırdır o darbe-heybe anayasalarının beyân etdiği “Lâyıklık ilkesi DOĞRULTUSUNDA yürütmek” peşinde olanların, bunun, İslâmiyyet içün kat’iyyen  bâtıl ve muhâl olacağını bilmeleri şartdır… Kendi dinleri ne ise, meselâ dembokrasi, cumhuriyet, lâyıklık ve kamalizma olabilir, bunu “Anayasalarının, babayasalarının hatta Anaavrat ve madam yasalarının layıklık ilkesi doğrultusunda yürütmeleri” pekâlâ mümkindir… Ancak İslâmiyyet Allâh Azze ve Celle’nin irâdesi, ilmi, kudreti, kelâmı netîcesinde ortaya çıkan bir din-i mutlakdır. Bunun, “Herhangi bir beşerî anayasa emrinde yürütülmesi”, Hâşâ Allâh Azze ve Celle’yi KULLARINA TAPTIRMAK gibi bir cinneti doğurur… Herhangi bir beşerî irâde ile takyîd edilerek kayıtlanan İslâm, o andan i’tibâren Allâh Azze ve Celle’nin DÎNİ OLMAKDAN ÇIKAR… Çünki bu, onun boynuna kul irâdesini ZİNCİR olarak takmak demek olacakdır ki, bu din buna aslâ müsâade edemez… O zaman o, hemen İslâm olmakdan öyle bir çıkar ki, kul uydurması bir din hâline gelir! Bugün Türkiya’daki din böyledir; İslâm değil, böyle kul emri ve irâdesine tâbi’ sun’î (uydurukça yapay) bir beşer dînidir. İslâmiyyet’in “câmi’” dediği ma’bedleri ile, bu yapay, tapay, sapay ve papay dinlerin ma’bedleri nasıl  aynı kabûl edilebilir?…Herkes, tepelerdekilerden eteklerdekilere kadar, “Câmi ne demekdir diye suâl mi olur” demeden, irtidâd vasatlarındakini değil, İSLÂMİYYET’deki (CÂMİ’) nedir, bunu, ULEMÂMIZIN satırlarına göre yeniden öğrenmekle mükellefdir!.

Bunlar bilinsin, herkesin rengi tam görülsün; ve bulanık suda balık avlama politikaları ile on milyonlarca insanın îmânı ve aklı ile tiyatro oynanmasın!

 61) Bir başka tefsîr de aynı âyet-i kerime içün şöyle yazar:

“Ma’bedlerini putlar ile dolduran müşrikler, Allâhu Teâlâya değil, o putlara secde etmek denâetinde bulunuyorlar da bunun farkına varamıyorlar.” (Ö.Nasuhi, c.8, s.3866)

Görüldüğü gibi, neresinden bakılırsa, mescid (câmi’), mutlak sûretde İslâmiyyet’e mahsusdur; müzelik, kiliselik, havralık, kültür bilmem neciliği, bilmem ne mîrası, UNESCO güdümünde sürüklenen, herhangi lâyık bir devlet ta’kîbinde olmak gibi v.s.’den, en küçük iz ve eser taşımayan  İSLÂM ma’bedlerine verilen isimdir…

1924’de, İslâmiyyet’i lâyık cumhûriyyetin şekillendirmesine bırakmak üzere kurulan DİB, kendisinden evvelki geçiş devrinde kurulan “ŞER’İYYE VE EVKAF VEKÂLETİ” başına getirilen Muhammed Vehbî Efendi Merhûm’un “Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân” nâm tefsirinden de mescidin (câmi’in) ne demek olduğunu öğrenebilir:

“Mescid-i Şerîfe giren bir kimsenin bu âyete imtisâlen, TEVHİDLE GİRMESİNİN SÜNNET OLDUĞU Fahri Râzî’nin cümle-i beyânâtındandır.” (c.15, s. 6191) 

Câmilere “Tevhidle girmek” demek, oralara ancak müslümanların girmesi demekdir. Zîrâ müslümanlar dışında kalan ins ü cinnin tamâmı, bir istisnâsız ehl-i tevhîd değil, ehl-i şirkdir. Müslüman olmıyan bir tevhidsizin oraya girmesinin Allâh Sevgilisi (Aleyhisselâm’ı) rencîde edeceği, binnetîce Kahhâr-ı Zülcelâl’in de gadabını celbedeceği îzâhdan vârestedir… 

62) 15 asırdır İslâm mescidlerine gayr-i müslimler girmemiş-girememişken, cumhûriyet devrinde mescidlere hürmet diye bir şey bırakılmamışdır! Buraları ahır yapmakdan, yıkmakdan, satmakdan  kiraya vermelere, müze-meze yapmalara kadar ismetleri ve masuniyetleri ile oynanmış, mescidlerine yapılan binbir türlü hakâretler üzerinden, Mukaddes Allâh DÎNİ İslâm ayaklar altına alınmışdır… İslâm mescidlerinin “harîm-i ismeti”, lâyık dembokratik cumhuriyet telâkkîleri karşısında, akla havsalaya sığmıyacak kadar tahrîb edilmişdir. Bu cumhûriyet telâkkîsi zamanla inişli çıkışlı bir grafik çizse de, ana omurga, bugüne kadar islâmî mescid (câmi’) telâkkîsinin dışına çıkarılmış, ibâdethâne sıfatı törpülenirken, bitli-butlu, kirli-terli, teslisli-testisli turist denilen müşriklerin ayakları altına serilen seyrangâh ve mesîre yerlerine çevrilmişdir… Câmilerimize (mescidlerimize) hükümrân edilen bu zorba ateist telâkkîler netîcesinde, el’ân Ayasofya da, diğer bütün mesâcid gibi bu çarpık telâkkînin elinde ve işgâlinde bulundurulmaktadır… Yalınız Ayasofya’ya değil, hiçbir mescide “Tevhidsizlerin=Gayr-i müslimlerin” girmesi câiz değildir. Bu hususda “DİB YÜKSEK Gurulları veya konsilleri” hükmünün, Âyet, Hadîs, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Fukahânın önüne geçirildiği bir asra yakın zamandır, bin esef ki, manzara, İslâmiyyet’e hâkim olarak, ona hükmederek, onu tahrîb, tahrîf ve rencîde ederek ikrâh ve zorlama ile yürütülmektedir… İslâm Hukûkuna göre mescid kânûn ve kâidelerini bilvesîle öne çıkarıb gözlere soktuğumuz içün, bunu işlerine gelmez görüb iblisleşerek, bize “Ayasofya’nın câmi olmasını istemiyor” iftirâsını atanlar, dünyânın en mübtezel, mülevves, şerefsiz Allahsızlarıdır. “Bu da böyle biline!.” Biz, Ayasofya’nın vakfiye şartlarına göre zincirlerinin kırılıb zındandan çıkarılmasını ve hürriyetine kavuşturulmasını da’vâ ediyor; “Tiyatroya” çevrilerek insanların îmân ve aklı ile  de alay edilmesinin, sonuna kadar karşısında duracağımızı cihâna beyân ediyoruz…

63) Yukarıdaki 53. Maddede, sarıklı politikacı ve DİB Başı Bay Ali’nin 5 cümlesinden bahsetmişdik. Bunlardan bir ve ikinci cümleler de şöyle idi:

“Ayasofyayı en güzel bir şekilde ve insanlığın hayrına kullanma noktasında elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Süreç içerisinde öyle zannediyorum ki, onlar da bugün göstermiş oldukları bu tepkiden vazgeçeceklerdir.”

Bu son derece talihsiz ifâdenin birinci cümlesiyle kaçıncı kere i’tirâf edilmektedir ki, “Ayasofya’nın açılışı, câmi’ yapılışı” gibi sloganlar, sâdece zevâhiri kurtarmak içün ortaya atılan politik ve hakîkatı aslâ olmıyan kupkuru lâf u güzâfdan ibâretdir. “Açış ve cami’e tahvilde” samîmî olan bir politikacının, mülkiyeti Fâtih Cennetmekâna âid bir vakfiye içün “insanlığın hayrına” gibi bir ta’bîri ağzına alması çok ciddî ve kat’iyyen afvedilmez bir taksirdir… Makâle serîmizde onlarca defa temâs etmişizdir ki, Ayasofya, “Aslâ insanlığın veya bir başka şeyin hayrı içün” değil, mücerred “İslâmlığın HAYRI” içün vakfedilmişdir… Bu kadar derin bir aymazlığı başka nasıl îzâh edebiliriz, ifâde sıkıntısı çekiyor ve tenkîdimizin kıvamından rahatsız olub adâletsiz adâlete koşmıyacaklarını bilseydik, ibâreyi tam oturtur ve gediğine tam yerleştirirdik!

Türkiya Halkı ile İslâm coğrafyasını bu kadar açık i’tiraflarla aldatmak, inanılır bir şey olamaz…

64) İkinci cümle olan:

Süreç içerisinde öyle zannediyorum ki, onlar da bugün göstermiş oldukları bu tepkiden vazgeçeceklerdir.” Lâfıyla da, pek safça (!) bir i’tirafda bulunularak,  ortaya şunlar dökülmüş olmaktadır:

“Biz, Ayasofya’yı o kadar “İnsanlığın hayrına” kanalize edeceğiz ki, orada “İslâmlığın hayrına” oluş, pek sönük kalacak! Dolayısıyla bunu gören haçlı Avrupa, ABD, papalık, Putin, Patrik, yunan kopili (yunanca sokak çocuğu demek) ve Mareva’nın kocası, Sofia ve Kostantinos’un babası ve YENİ DEMOKRASİ partisinin RAİZİ Kiryakos Miçotakis ve Ortadoks dünyası, içdeki muhâlefet ve maklûbeciler gibi, bize bugün acılarını, sancılarını, sızılarını, ağrılarını, sıkıntılarını, sızıntılarını gönderen canlarımız, hatta ve hatta “Hoşgörü diyalog ve Medeniyetler İttifakı” içinde can ciğer olduğumuz eski dostlarımız, hassaten Abant ictimâ’-i Haltettiniyye’sinden Karaman’laşmış tanışlarımız bulunan FETTÔŞİYYÛN ve Haşhâşiyyûn tâifesi bile,  pek memnûn olabileceklerdir!. Dolayısıyla da, bugün gösterdikleri aksül’amelin yersiz olduğunu, telâşa kapılmalarının fuzûlî bulunduğunu anlıyacak ve bizlere müteşekkir kalacaklardır! Çünki tapılınan ikonalar, freskler, resimler, tasvirler bilmem neler ve neler, bütün ihtişâmı, “görkemi”, “kutsallığı”, “kutsanmışlığı”, “takdîs, teslis ve testisli” bütün güzelliği ile muhâfaza edilecekdir! Hatta o kadar ki, hiç beklemedikleri bu harükul’âde candan ve kandan verilerimiz karşısında bizlerden belki de (özür) bile dileyeceklerdir! Çünki onların taptığı o ikona, fresk, sfenks, resim ve tasvirlerin güzelliği dillere destandır!”

65) Laikliğin me’mûru Erbaş devam eder:

“Hatta onlar o kadar “güzeldir” ki, bunu bendeniz değil, pek sayın Purosöför Saray sözcümüz KALIN arkadaşım söylüyor! Yani, kendisi KALIN olsa da, İNCE, güzel ve sarkık bıyıklı Purosöför İbrahim KALIN mı KALIN Arkadaşımız!… Kendileri Ali Şerîatî’nin de hayrânıdır! Sarâ-yı Şerîfimiz böyle çok kıymetli sözcüler, gözcüler, danışman ve yakışmanlarla ağzına kadar da doludur! Ne mutlu bize ki mutluluğun zirvesine tırmanmış olduğumuz hâlde, Türküz, fakat ırk, din, diyânet, hayâlet, inanç ve mezheb farkı asla tanımayız! O Şeriatî ise, kitabında şu cümleye yer verir: “Allah=Hodâ, yek Janus-i hakikî est=Allâh gerçek bir Janus’tur.” (Muhammed’i Tanıyalım, 1988 baskısı, s.151) Janus ise eski putperest Romalıların putlarından birisidir… Bizim Diyânet Yayınevlerimizde bile bu Şerîatî’nin kitabları ekmek içi balık-köfte gibi hızla tüketilmekde ve aslâ virüs yaymadan; ve üstelik, fizîkî (sosyoteolojik) mesâfeyi de edâ ve senâ ederek!. Şerîatî’nin kitabları bizim oralarda bütün yurtdaşlarımıza, sınıf, inanç, mezheb, din, diyânet, ırk ve gurk farkı gözetmeden, tam bir “Sosyal cinsiyet eşitliği” içinde takdîm edilmekde ve yok satmaktadır!”

66) “Şimdi Ayasofya kubbeli semâlarına kafalar kalkdığı zaman nümâyân olan o “Tapılınan putların güzelliğini”, Purosöför KALIN Arkadaşımız “İkonaların güzelliği” olarak değil de, “mozaiklerin güzelliği” olarak, şu muhteşem sözlerle ortaya koymakda ve cihânın gözbebeğine, bakınız “dört dörtlük laikler” gibi nasıl saplamaktadır:

CNN İnternational’e (18/7/2020) târihinde verdiği beyânâtında noktasına kadar, Saray Sözcüsü İbrahim Kalın’dan muhteşem ibâre:

“Bu mozaikler, Hz. İsa, Meryem Ana ve diğer Hristiyan kişilikleri tanımlayan güzel mozaikler.”

Buradan sonra biz devâm eder ve deriz ki:

Bir Saray sözcüsü, bu kadar usta politik ve kurnaz olabilir! İkona gibi fresk, tasvîr ve resim gibi ortodoksların tapındığı dînî ritüellere “İKONA” demiyor da, “mozaik” diyor! Bay KALIN bu kadar İNCE AYAR yapmasını bilmeseydi o (sözcü ve gözcü) makâmına hiç getirilir miydi?. Sandıksal ve sıradan halk ve hatta cumhuriyet entel ve dantelleri bile, mozaik dendiği zaman, çimento içine küçük mermer parçaları katılarak yapılan, şu inşaatlardaki zemin veya merdiven döşemelerini anlar!. Halbuki İKONA, Ortodoks mezhebinde, duvar ve kubbelere rekzedilen ve kendilerine TAPILAN DÎNÎ TASVİRLERDİR!… Onlara Tapan ortadokslar, onlardan kendilerine “mucizeler” akdığına inanırlar!” Tabii onların (mucize) dediği şeyler de fizikötesi şeylerdir ammâ, İslâmdaki ma’nâsıyla aslâ değildir. Mu’cize, İslâm’da Peygamberân-ı Izâm (Aleyhimüsselâm) Hazerâtından sâdır olan ve mücerred Hakk Teâlâ’nın izni ve yaratması ile vücûd bulan hârikalardır. Ortadokslarda ise onlara izin veren ve yaratıcı, “Oğul ve Ruhû’l-Kudüs de dâhil üçlü tanrı koalisyonudur!” Ve aynı tabiatüstü hâller, onların “aziz”, Bay KALIN’ın “Hıristiyan KİŞİLİKLER” dediği kesandan da sâdır olmaktadır…

AKP uyanıkları, ikona yerine mozaik diyerek, halk nazarına sıradan basit bir malzeme vererek, onların aksül’amelini (uydurukça tepki ve tekmesini) asgarîye indirme peşindedir!  Hatta “Dinler Târihi” ile meşgûl olmamış “Cumhûriyet dîni entel ve dantelleri, milletvekilleri, din görevlisi ruhban sınıfı” bile, (mozaik ile ikona) arasındaki farkı aslâ bilemezler! Şerîatî gibilerin eserleri ile onların rahle-i tedrîsinden geçen ince-kalın (sözcü ve gözcü) uyanıklar, üzerine basa basa “mozaik” diyor da “ikona” demiyor!. KALIN ammâ, İNCE ayar diye buna denir!

Bu kadar KALINSAL ince ayarlar bizim de gözümüzden kaçarsa ayıb olur tabii! Ankara İlâhiyât ve ilhâdiyyatında “Dinler Tarihi ve San’at târîhi” gibi en önde ve en el üstünde (!) tutulan ve “Diyalogçuluk ve Mediyetler ittifâkı” içün elzem olan dersleri takib etmiş olanlar ve bizler, bunları KALIN arkadaşdan daha acîzâne,  fakîrâne, belki ârifâne iyi biliriz ki, “Kazın ayağı öyle değil böyledir” deyû fikr ü beyân eylemek cür’etinde bulunuyoruz!.

Taksîrâtımız olmuş ise, ikonaların yüzü suyu tahkîrâtına bağışlana!… Âmeeennn!

(Mâba’di var)

İlk intişârı: 20.07.2020 / 21:06:56 (tt)

2 Comments

  1. Talebe dedi ki:

    Es selamu aleyküm ve Rahmetullahi ve Rahmetullahi.hocam yüreğinize kaleminize saglik olsun inşaAllah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir