(2) Ayasofya’yı, Meyhâne De Yapsanız Fâtih’in Câmisidir!
12 Temmuz 2020
(2) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
13 Temmuz 2020

FÂTİH’İN VAKFİYE ŞARTLARI TAM TATBÎK EDİLMEDEN, AYASOFYA GENE ZINDANDA ZİNCİRLİDİR!

(1)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

  1. Ayasofya müze değildir. Hiçbir zaman da müze olmamış ve yapılamamışdır. Zihni ve idrâkleri İslâm vahyinden nasibsiz hiçbir ferd, hükûmet ve devlet, onun ne olduğunu kavrama ve takdîr etme sırrına eremez, erememişdir…
    Ayasofya, islâmî hükûmet idâresi içinde bizzat yaşamayan veya bunun ne olduğunu idrâk etme seviyesine eremeyen hiçbir politikacı veya onun me’mûrunun takdîr hududları içinde ele alınamaz…
  2. Ayasofya, kubbesinden temeline, müze denilen kazmalarla yıkılmış olsa, dinamitlense, berhevâ edilse, oradaki hakîkât gene câmi hakîkatı, toprak gene câmi toprağı, hava gene câmi havası, hüzün gene câmi hüznüdür… Çünki İslâm Şeriatında orası (VAKIFDIR); her şey “VÂKIFIN ŞARTI ŞÂRİİN NASSI GİBİDİR” HÜKMÜ İÇİNDEDİR. Fâtih Cennetmekânın vakfiye şartları, ALLÂH Azze ve Celle’nin âyetle sâbit hükümleri kadar kat’iyyet bildirir… Beşerî akıl, vakıf medeniyetini künhünde (özünde) taşıyan İslâm’ı, bu cihetiyle idrâk seviyesine bile aslâ çıkamaz…
  3. Vakfiye şartlarını tatbîk edecekmiş havası basmak ayrıdır, hakîkaten tatbîk ise çok daha başkadır…“Bugün alınan karar, Fatih’in bedduasından kurtulmamızı sağlamıştır” diyerek lâfız planında kurtulmuş görünmekle, hakîkaten kurtulmuş olmak da çok farklıdır… Burada biricik ölçü, “Vakfiye şartlarının, Fâtih Cennetmekân Hazretlerinin Şerîatına göre tam tatbîkidir” ki, güncellemeci, sulandırıcı, reformist, ve Bardakoğlu’nun bizzat i’tirâf ederek “revizyonistiz” dediği Diyânet’in ve tâbi’ olduğu tahrîfçi layık sistemin buna muvaffak olacağına, biz, yüzde bir ihtimâl vermiyoruz! Zâten dünden beri yoldaki işâretler bunu isbatlamaktadır… Aşağıda gelecek…
  4. Ayasofya’yı hiç kimse câmi olmakdan çıkaramamışdır. Ancak onu ibâdete ve ezanlara yasaklamış, işkence altına alarak parya eylemiş, forsalığa, kürek mahkûmluğuna çarptırmışdır! Âyet mu’cibince, 90 yıla yakın “Allâh’ın isminin anılmamasına ve oraların harâbiyyetine sebeb olduklarından en büyük ZÂLİM” olunmuşdur… Ayasofya, Belde-i Tayyibe’nin kalbi olarak Kıyâmet’e kadar “Ayasofya Câmi-i Kebîri’dir”, bu sıfatı ondan almak muhaldir! İlâhî hüküm ve Ayasofya’nın (kaderi) budur, echel-i cühelânın zu’mu ve küfretdiği gibi “kader değişir” değil, Kâdir-i Zülcelâlin ilmi değişmez…
  5. Ayasofya, kıymet ve ulviyyeti sebebiyle, onu ibâdetden ve ezan-ı şerîf’den mahrûm ederek işkenceye tâbi tutanların, Osmanlı’dan intikâm alma merkezidir! Haçlı Batı hesâbı ve localar adına ve Lozan fısıltıları ile, Ayasofya’dan intikam… Sonra onun vakfedicisi Fâtih’den, sonra onun devleti Osmanlı’dan, sonra o devletin şûbesi olduğu Medîne Merkezli Peygamber devletinden, sonra O Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’dan… Ve en nihâyet, “Arz u semâ devletinin müstakillen Mâliki” ALLÂH Azze ve Celle’den…
  6. Ayasofya, işte bu silsile üzerinden, haçlı Batı ve locaların ALLÂH düşmanlığında mebde’ ve mihrâk noktası… İşkence cebhesi gûyâ, Ayasofya Câmi-i Kebîri’nden intikâm alarak, O’na küfrederek, O’nu tanımıyarak, “şirki gâlib kıldık” demeyi tahakkuk etdirmişlerdir!!! “Allâhsızlık, ALLÂH üzerine hükmetdi” demenin, gûyâ şeytânî bir ısyân ve tuğyânı!…
    Ayasofya, Müslümanların ATASI Fâtih Cennetmekânın Rabbine tevekkülden ibâret irâdesinden başka hiçbir beşer irâdesini tanımıyacak kadar ulvî, cihâna meydan okuyacak kadar da cesûr ve celâdetli bir  ma’nânın sâhibidir! Yani O, mukaddes bir VAKIFDIR… Vakfın ne olduğunu bilmiyenlere, mevzuu anlatmak alabildiğine müşgil!
  7. Ayasofya, beşer uydurması hiçbir “adâlet ve hûkuk” sistemi içine sığmayıb, topunu da patlatacak kadar yüce bir kudreti elinde tutar… O, ancak “VÂKIFIN ŞARTI, ŞÂRİİN NASSI GİDİR” buyuran, mutlak bir “adâlet ve hûkuka” muhatabdır… Layık hukuk içinde onu yaşatmak muhaldir…
    Ayasofya üzerinde hiçbir ferd, hükûmet, devlet veya Global ittifak çetesi tasarruf hakkına sâhib olamaz. Hiçbir irâde, “Ben, benim imzâm” diyerek, “Ayasofyayı şuradan şuraya getirdim” diyemez, böyle bir imtiyâz taşıyamaz…
    Ayasofya gibi dünyâ çapında bir mazlûmun evvelâ HAKKINI gasbet, sonra onu İÂDE ediyor gibi görününce de, “Sana hakkını verdim” de! Bu bir gözbağcılıkdır…
  8. Sonunda bereat edecek mahkûmun 86 yıllık zından hayâtına âid zararı kim, nasıl telâfî edecek? Bunu ağzının ucuna alan bile yok! Hatta neredeyse şöyle deniyor: “Sana hakkını verdim, seni zındandaki zincirlerinden kurtardım, öyleyse bana diyet borcun var, artık benim istediğim kılığa girmelisin ve süslenmelisin! Ve dünyânın gözüne, benim istediğim gibi görünmeli ve bana çalışmalısın!”
    Ayasofya, hakîkaten ve mücerred Allâh içün zındandan kurtarıldı mı?. Müslümanlık îmânı, ahlâkı, şecaat ve hûkuk telâkkîsinden zerre kadar haberi olan olsaydı, bugünki yavan şamatalar, göz küllemeler, sihirbazlıklar yerine, mes’ûliyyetinin ağırlığı altında ezilerek, ağlayıb inleyen kalbler ve gözler görmemiz îcâbederdi…
  9. Ayasofya, 1930’dan beri üç-dört yıl “tamirât” bahanesi ve 1934’den sonra da “sahte imzalarla”, resmî gazetede i’lân bile edilmiyen kararnâmelerle, sahte imza (!) atmanın (ölüm) demek olduğu bir şeflik devrinde, 90 yıl ibâdetden ve ezanlardan uzaklaştırılarak, işkenceye, zındana ve zincirlere neden mahkûm edilmişdir? Bunun mürtekibleri hakkında “cürüm ihbârını”, MÜLKÜN SÂHİBİ FÂTİH CENNETMEKÂN nereye, nasıl yapacakdır? Hümeze ve Lümeze gürûhu içün Hutame nasıl hazırlanmışdır; ve bütün bunları da’vâ edecek bir hükûmet ve devlet irâdesi bugün olmadığına göre, mes’ele ve mes’ûller silsilesi “Mahkeme-i Kübrâ’ya” mı kalmışdır?!
  10. Ayasofya, bir asırlık gayr-i İslâmî yani gayr-i meşrû’ bir vasatın, vatan sathındaki her icrâatı gibi, fıtrat dışı bir hayat ve hükmün gadrine uğramış bir mazlum değil midir?!
    Bu mazlûmun dilinden anlamıyanların, zombileşmiş idrâklerle cûş u hurûşa gelerek, politikacılar güdümündeki “avam basitliği ve idrâksizliği” ile ve beşerî hukuk sahteliğiyle manzarayı bir şova çevirmelerinin, kıymete değer herhangi bir ma’nâsı olabilir mi?!
    Ayasofya, nasıl 90 yıllık bir işkencenin altında inletilmişse, Atamız Fâtih’in vatan toprakları da aynı işkence altında ve Haçlı Bâtı güdümünde, kültür emperyalizminin dembokrasi tanrısına tapdırılmakda değil midir?!
    Fâtih Cennetmekân’ın Ayasofya’sı gibi inleyen bakıye bir coğrafya, Mescid-i Nebevî’den Mescid-i Aksâ’ya kadar, Ayasofya’dan da beter bir işkence ve hicrân içinde boğulmakda değil midir?! Bunları görecek göz ve yakalayıb kıvranacak idrâkler nerede?
  11. Ayasofya değil sâdece zincirli olan, bütün Osmanlı câmileri de, dünyânın dört bir tarafında, “Anayasaların laiklik ilkesi doğrultusunda işliyen resmî dâire ve diyânetlere zincirlenmekle” bir başka esâretin altında değil midir?… İslâmiyet’i dört delîline dayandırmıyacaksın, fakat “Lâyıklîk ilkesine” göre tanzim edeceksin, bu da İslâmiyet olacak ve bunu da “müslümanım” diyenler yiyecek! Nüfusun da %99’u müselman kalacak! Buna göre, adı diyânet olan yerin elindeki Müslümanlık mıdır, tâbi’ olduğu lâyık dembokrasi midir? Ve Ayasofya da buranın eline verilib yatırılacak, bu da “Vakfiye şartlarına uymak olacak!” Böylece Ayasofya açılmış ve 86 yıllık LÂ’NET de kalkmış, her şey güllük gülistanlık olmuş olacak!!!
  12. Ayasofya, Atamız Fâtih Cennetmekân’ın vakıf şartlarını, ŞÂRİ-İ HAKÎM AZZE VE CELLE’nin nassı (âyetle sâbit hükmü) gibi görmeyen idâre ve irâdeler elinde kalacaksa, esâret gene son bulmamış, zincirli zından hayâtı devâm ediyor demek olmıyacak mıdır? Vakfiye şartlarında, “Namaz vakti ikonaları (put ve şirk âletlerini) kapatın, sonra açıb kilise ve turist eğlendirme mekânı yapın ve benimle dalganızı geçin!” diye bir madde var mı?
    Ayasofya içün mu’teber olan keyfiyet, sâir bütün Osmanlı câmilerinde de aynen mu’teber değil midir? İslâm ile zerre kadar alâkası olmadığını anayasalarıyla i’lân eden politik ve İslâm’sız sistemlerin, İslâmiyyet’in bir tek noktası hakkında bile söz söyleme HAKK ve salâhiyyeti olabilir mi?…
  13. Ayasofya’nın “açılışı” diyerek yapılan şovlar, mevcûd politika ve politikacıların, Ayasofya üzerinden politik bir güç gösterisine inkılâb ederse, bu, Ayasofya istismârına dönmüş bir çirkinlik olmaz mı?… ABD’sinden, İngiliz ve yahudisine, Moskof ve Yunan palikaryasından bilmem ne patriğine kadar üç-beş gavura karşı girişilen omuz kabartmalar, hakîkaten ve rızâ ile niyet noktasından ele alındığında, böyle bir çirkinlikden alabildiğine uzak durulamıyorsa, yapılanlar, en küçük bir kıymet ifâde edebilir mi?…
  14. “Ayasofya’ya zulüm ve zından devâm etmeli” diyen Anadolu’daki aşşağılık İngiliz zihniyeti, en aşşağılık şirk ve cibilliyeti ile “Sultanahmed de müze yapılmalıdır” herzesi ve hezeyanları savurabiliyorsa, o vasatda bu, “Biz câmi görmek istemiyoruz, topu da müze yapılmalıdır” ma’nâsına gelmiyecek midir?. Din ve vicdan hürriyeti palavraları sıkanların, İslâmiyyet’i nasıl şamar oğlanı yapmak istediğine bu kat’î bir delîl sayılmıyacak mıdır?!. Buna haketdiği cevâbın yüzdebirini veremiyen bütün parti-pırtılarıyla batıtapar dembokrasi; ve susarak bunları (tasvib) makâmında olanların, İngiliztaparlıkda da ötekilerle aynı beraberlik içinde oldukları, gene bütün parti-pırtılarıyla her an isbatlanmakda değil midir?!
  15. Ayasofya içün, târihçi müsveddesi A.Anatapalı veznindeki iktidâr yakalı ve yalakalı adam, (10/7/2020) günü A-Haber’de, Ayasofya’nın turist emrinde oluşuna en küçük bir halel gelmiyeceği te’mînâtını ifâde içün, “Sultanahmed de zaten müze” deyince, bu bile, mes’eleyi ele alanların gerçek niyetlerindeki iğrençliğe bir hüccet olmıyacak mıdır?! Ve cenâbetliğin zirvesinde bir pislik içindeki bitli-butlu “turist” denilen ve o üç parasına bin zilletle  tamah edilenler karşısında, aşşağılık duygularını fışkılamakdan hayâ edilmiyecekse, bu memleketin “Ayasofya derd ve şuurunun derekesini” cihân da görüb, “Bunların niyeti içe Fâtihçilik oynamak; dışdan da, gûyâ mukaddesleri olan câmileri üzerinden bitli-butlu turist parası dilenmek” dedirtmiyecek midir?!
  16. Dünyadaki lâyık ve dembokratik sistemler, hangi Müslüman devletin devamıdır? O zaman kendisini kimin devâmı bilecek ve “Aslım şudur!” diyebilecekdir? Şahısların böyle bir sistemi benimseyerek, bu sistem içinde kendilerine bir ASL bulmaları da fiiliyât ve hakîkât değil, sâdece bir tevehhümdür! Dolayısıyla böyle bir sistemin, Müslümanlığa, müslümanlara, târihe, Osmanlı ve Selçuklu Sultanlarına ve ASLINA zerre kadar hürmetinden bahsedilebilir mi?. Bahsedilebilseydi, İslâmiyyet’e âid namaz ibâdeti ve ma’bed âdâbı karşısında, buraları bitli-butlu, pisli-kirli, cenâbet-necâset o turist denen bazı mahlûkâtın ayakları altına SERMELERİ ve ÇİĞNETMELERİ mümkin olabilir miydi?!. Vakıf şartları bu ibtizâle cevâz vermekte midir?
  17. Ayasofya’ya, Fâtih Cennetmekân zamanında câmi ve müslümanın ibâdet âdâbına riâyet cümlesinden olarak, cenâbet turistler yarı üryan hâlde, oralara nasıl giremiyordu ise.. ma’bedlerimizin harîm-i ismeti, ibâdet hâlindeki müslümanların hudû’ ve huşûları içün, son derece hassâsiyetle insî leşlerin ayakaltında dolaşmalarından nasıl muhâfaza ediliyordu ise.. bugün de bu irâdeyi çiğniyenler, “vakıf şartlarını ihlâl ile” vakfiyedeki “Lâ’neti müstahık” olmıyacaklar mıdır?.
  18. Hulasa, nasıl, vahyin tesbîti olan ezân-ı şerîfden “Türkçe, yunanca, moskofça, ingilizce veya herhangi bir gâvurca ezân çıkması muhalse”, Câmiden de müze ve kilise, şu, bu çıkmıyacağı o kadar bedihîdir! 18 yıl “Türkçe ezân okutuldu” demek ne kadar saçma ve “Ezan 18 yıl YASAKLANDI” demek ne kadar doğru ise; “Ayasofya da müze veya kilise yapıldı” demek o kadar saçma ve “Ayasofyada ibâdet ve ezân-ı şerîf yasaklandı” demek de o kadar doğrudur!
  19. Bakara Sûre-i Celîlesinin 114. Âyet-i kerîmesi: “Allâh’ın mescidlerini içlerinde Allâh’ın ismi anılmakdan meneden ve harab olmaları zımnında  çalışan kimselerden daha zâlim de kim olabilir…… bunlara dünyâda bir ZİLLET var, bunlara Âhıret’de AZÎM BİR AZAB VAR!” 1930’dan beri (34’den değil) tam 90 yıl ibâdet ve ezân-ı şerîfe YASAKLANAN bu CÂMİ-İ KEBÎR, âyet-i kerîmenin bu müthiş tehdîdine rağmen zındanda zincirli tutulmuşdur! Bu 90 yılın bütün hükûmetleri, politikacıları, ins ü cinni, Allâh Azze’nin bu tehdîdi altında yaşamışdır! Vakıf şartları Fâtih Cennetmekân Hazretlerinin irâdesine tam uyulmadan tatbîk edildiği takdirde, bu tehdîd devâm edecekdir ki, uyulacağını beklemek de, yoldaki işâretlere bakılınca son derece safdillik olacakdır!
  20. Çünki Saray cenâhından atılan bir twitter aynen şunu beyân ediyor:
    “İnsanlığın ortak mîrâsı olan Ayasofya, yeni statüsüyle herkesi kucaklamıya çok daha samîmî, çok daha özgün (aslî, orijinal) şekilde devâm edecekdir.”
    Bu ibâreden apaçık anlaşılmaktadır ki, Ayasofya vakfiyesi, bir takım ortaklarla ve Fâtih Cennetmekân Hazretlerinin irâdesi dışında bir “statü” ile, müslümanım diyenden hıristiyanına, müzecisinden mezecisine, ateistinden homoistine, turistinden kuliscisine kadar “Herkesi kucaklayacak”, orta malı yapılacak, vârisi ve mûrisi belli olmıyan “İnsanlığın mîrâsı” olacak; uydurukça “özgün” kelimesinin ifâdesiyle de “kilise orijinalitesi” muhâfaza edilecekdir! Fâtih Cennetmekân’ın îmânına göre, artık ondan alınıb “İnsanlığın mîrâsı olarak hem câmi, hem kilise ve hem de müze” olarak bir TESLÎS keyfiyetine sokulacak, böyle bir karışıklık ve bulanıklık içinde başka statüde forsa olmaya devam edecekdir… İç tiribünlere “câmi” gösterilirken, dışarıya kilise ve müze “statüsünde” aksetdirilmeye çalışılacakdır… Bu da “Egemenlik” olarak sandığa aksetdirilecek, “Vesâyet zincirlerini kırdık, ne de çok kuvvetli ve muktediriz” mesajı verilmiş olacakdır!…
    Gûyâ “müzelikden çıkarılışına” karşı çıkan düvel-i mülhidînin de, iç ve dış tiribünlere nasıl oynamakda oldukları; ve Ankara ile, dışarıya sızdırılmıyan hangi projelerin yürütülmekde bulunduğu, mechûlümüz olan işin asıl can damarını teşkîl edecekdir!….
  21. Şurası kat’iyyen iyi bilinmelidir ki, İslâmiyet dünyâyı (Dâr-ı İslâm ve Dâr-ı harb) olarak kat’iyyen ikiye ayırır. Hanefiyye’de müftâbih olan kavil (kendisiyle fetvâ verilen hüküm), imâmeynin kavli olub, Ahkâm-ı şer’iyyenin yani “Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Müctehid İmamların vaz’-ı ilâhî olan bütün hükümlerinin tatbik edildiği yerler Dârü’l-İslâm”, edilmediği yerler Dâr-ı Harb olarak kabul edilir… İki dârın da hukûku bazı noktalarda değişik olub, fıkıh mütevvenâtımız bunu, bütün tafsîli ile münâsebet gelen bahislerde kitâbet eylemişdir.
  22. Osmanlı, Kânûnî Cennetmekândan 1922’ye yani Vahidüddin Merhûm’un hicretine kadar üçbuçuk asır Dâr-ı İslâm’ı inişli çıkışlı yaşamışdır… 1908 meşrûtiyeti ile Ahkâm-ı şer’iyye tâmâmen kaldırılamasa da, geminin kaptan köşkünde dümeni eline alanlar ittihadçı mason çetelerdi… Lozan direktifleri ile de, Cumhuriyetle beraber “Ahkâm-ı İslâmiyye”, kademe kademe tamâmen bir-iki senede sür’atle kaldırılmışdır. Şeyhülislâm Büyük Allâme Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin “Hılâfetine şeytan bile güler! Ankara’nın ta’yîn etdiği adamdan halife olmaz. Bunun hılâfeti gayr-i meşrû’dur.” buyurduğu Abdülmecid Efendi denilen soytarı, Ankara’dan ta’yinli olarak ve âmiri tarafından birbuçuk seneye yakın, Dolmabahçe’de (manken) olarak kullanılmışdır! 1924’de de, âmiri tarafından bir hafta içinde vatanını terk zorunda bırakılmış, palas pandıras kovularak, Avrupa’ya atılmışdır… İhânetinin cezâsı, amelinin cinsinden olmuş bulunan mûmâileyh, yani Senaryo îcâbı Dolmabahçe’de geçiş devrinin göstermelik mankeni olarak kullanılan bu “alafranga” adam, Fransa’ya yerleşmiş, birilerine köp.klik ederken, Vahîdüddin Merhûm ile de gâvur illerinde mücâdele ve itişmekden zerre kadar hayâ etmemişdir…
    Netîceten, kademe kademe Ahkâm-ı Dîniyye tamâmen kaldırılmış, Nice Abdülhamîd Cennetmekân devri ulemâsının beyanlarına ve eserlerinde yazdıklarına göre de “Dâr-ı İslâm’dan tamâmen çıkılarak, Berâet-i Zimmet Asıldır kânûnunun işlemez olduğu bir dâr” peydahlanmışdır!
  23. 1924’de hılâfetin lâğvı ile yerine kurulan DİB’iş Başkanlığı, Prof, Müteveffâ Mümtâz Soysal’ın dediği gibi “Dînin cumhuriyet ilkelerine uygun olmasını sağlayan bir kurumdur!” Bu “anayasal kuruma”, Soysal’ın dediği vazîfe yüklenmişdir. Bu cümleden olarak, kurulduğu günden i’tibâren, “Anayasanın laiklik ilkesi doğrultusunda çalışmak” emri altına alınmışdır!. 96 yıldır adı gene “İslâm” olan öyle bir dîn îcâdetmişdir ki, ortaya çıkan yeni dîn, İslâm’daki “Dâr-ı İslâm’ı” devâm etdiriyor havasına girmişdir! Çünki içerdeki “Müslümanım” diyen kalabalıklara kendisini kabûl etdirmek, bu yolla onları pasifize etmek kolay olacakdır! Aynı zamanda onların dinlerinden de, 14 asırlık “Dâr-ı Harb” telâkkîsini silmiş; veya o dârı, halka, dâimâ Türkiyâ hududları dışında göstermiş olacakdır!
  24. Bugün halkın Ayasofya’nın “açılışı” diye bayram havasına girib bazı mekânlarda abuk manzaralar çizmesi, yalaka medyanın yavelerden ibâret haberleri, politikacıların 96 yıllık bu ince ayar aldatmalarla, iç tiribünlere oynamasındandır! İçe “İSLÂM”, Dışarıya karşı da, dâimâ “Laik Demokratik Cumhuriyet” pankartı açılmaktadır!
    Politikacılar, nerede ne işlerine gelirse, bu iki pankartdan birini açmak, hatta bazı zamanlar daha çok katakülliler çevirmek suretiyle, değişik ve mütenâkız ifâdeler kullanmakdan aslâ kurtulamazlar! Sebeb-i yegânesi de içe karşı başka, dışa karşı başka, üçüncü olarak da ne için ve ne de dışın bildiği üçüncü-beşinci şıklar ki, işlerine hangisi gelirse ona göre konuşmak… Bunun içün de, sözlerinde devamlı bir aldatıcılık hâkimiyyeti vardır; ve bu, beşerî sistemin yapısından doğan bir zaruret olub, bundan kurtulmaları da imkânsızdır! Halk irfân ve idrâkinin nice kataküllileri yakalaması mümkin olmadığından, politikacılar durmadan zikzaklar çizerek günlerini böyle sihirbazlıklar ile geçirir ve yeni seçimlerin tarihleri ile tesellî ve tatmîn bulmaya çalışırlar!!!
  25. Yukarıda 20. Maddeye aldığımız “İnsanlığın ortak mîrâsı.. yeni statü.. herkesi kucaklamak.. kucaklamanın çok daha samîmî, çok daha özgün (aslî, orijinal) şekilde devâm etmesi..” gibi mesajlar, Batılı müttefiklere verilen rüşvet-i kelâm olsa da, bunlarla (statünün) ne olacağı apaçık ortada olsa gerekdir!
    Tabii içeriye de şu mealde mesajlar verileceği ve verildiğinde kimse şübhe edemez:
     “Sen kimsin yahu, bu benim egemenlik sorunum! Bu benim toprağım! Fâtih’in kapı gibi vakıfnâmesi var! Biz Osmanlı torunuyuz! “Diriliş Ertuğrul’u, Payitaht Abdülhamîd’i” boşuna mı durmadan oynatıb “damarlarımızdaki asil kanı” cevelân etdirib duruyoruz! Halkımız ne istemişse o olacak, başkası olamaz! Halk bizim, biz de onunuz! Halka hızmet Hakk’a hızmetdir! Men sabera zafera!
    Biz büyük bir devletiz, bizim egemenlik hakkımız önünde sen kimsin Miço?. Biz çoook Piço’lar ve Feto’lar da gördük! Bizim ufkumuzu ve insan sevgimizi, hoşgörümüzü, ittifak rûhumuzu, diyalog hasretimizi sen hayâl bile edemezsin be.. Biz çağ açıb çağ kaparcasına besmeleyle kilise açar, kilise inşâ eder, tamir eder, çiçek gibi ortaya çıkarırız! Sen Atina’da bir tek câmiye bile tehammül edemiyorsun! Sen kimsin, nesin, necisin? Geçin bu “üzüldük, büzüldük, süzüldük” ağızlarını!”
    Ey Amerika! Sen de aklını başına al, halkının boğazına çökme, kiliselere gidib (ameeenn) çekip, adam olun! Topunuz da bizim (maskelerle) yaşıyorsunuz! Biz olmasak topunuz virüs ve demokrasi şehidi olacaksınız! Kiliseleriniz bomboş, biz, Sultanahmed’i bile ağzına kadar doldurduk, şimdi sıra Atam Fâtih’in Ayasofya Câmi-i Kebîri’ni doldurmakda! O da doldu mu, her altı ayda bir, başka Ayasofyalar arayıb bulacak ve onların minârelerinden de “Yâ Allâaaah bismillâh” deyib, gürül gürül ezânlar okutacağız! Bizim Büyüklüğümüz ve egemenliğimiz karşısında, atlarımızın özengilerini öpeceğiniz günlere aylar kaldı!”
    Ve… 24 Temmuz’da, yeni STATÜSÜ (cami-kilise-müze) teslisi olan, “dinler bahçesi, dinler arası diyalog ve dinler arası ittifaka ve dört hakk dine” adanan  zavallı Ayasofya’da, Fâtih Cennetmekân’ın Vakfiye şartları hüngür hüngür ağlar ve inlerken, Ayasofya’nın zincirleri kırılacak; ve O, bütün azameti ile Zındandan çıkmış olacakdır!!!
  26. Mevzuun Ayasofya ile alâkasına bir başka zaviyeden bakacak olursak, artık Türkiya’da Fâtih Cennetmekân zamanının, hatta Abdülhamîd Merhûm’un İslâmiyyeti’nden eser yokdur, kalmamışdır, bırakılmamışdır… Halk, 15 asırlık İslâmiyet’i değil de, maarif, matbuat, üniversite ve devlet kademelerindeki bir asırlık mezhebsiz, telfikçi, reformist, kamalist, darbeci, mason, ateist, partici, güncellemeci ve İslâmsız adamların 96 yıldır inşâ etdiği bir dine kaydırılmışdır… Bu cumhuriyet, dembokrasi ve laiklik parmaklarında îcâd edilen din, hâkimiyetine aldığı Türkiyâ’yı, içdeki halka, kendisini dâimâ “Dâr-ı İslâm” göstermiş ve onları Şerîat’ın “Dâr” mefhûmundan sökmüşdür… Böylece bugün, nice akîdevî ve fıkhî hükümlerin alabildiğine câhili bile değil de echeli hâline getirilen ehâli, mübhemler, muğlâklar, vehimler, bulanıklıklar arasında sıkışıb kalmış, hakîkatı bir türlü göremez olmuşdur! Bu da, bulanık suda balık avlamakla hayâtiyet kazanan politikacı esnafının gözlerini parlatmakda, onlara velî ni’metleri olan sistemi yaşatmayı birinci vazife olarak yüklemekde ve makamlara kuruldukça da ellerini zevkle oğuşturmalarına ve tatlı tebessümlerine yol açmaktadır!

(Mâba’di var)

İlk intişârı: 13.07.2020 / 10:41:16

2 Comments

  1. Davud dedi ki:

    İhtiva ettiği mevzuda, efkârımızı dillendiren, ufkumuzu açan, efrâdını câmî ağyârını mânî pek műkemmel, műdellel bir makâle.

    Allah kaleminize kuvvet, őmrűnűze bereket versin!

    Bu makâle bir risâle olarak tab dilip daha geniş çevrelere ulaştırılması âcizâne temennîmizdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir