(4) Dib’iş Başı Ne Demek İstiyor Veya “Dünyâ Kadınlar Günü!”
Tâhir MÂHİR
10 Nisan 2019
(1) Oldu Olacak, Ulan Bir Bayram Mesajı Da Bizden!
11 Ağustos 2019

ASIL MÜKÂFÂT, ERBAŞ ALİ’YE DEĞİL; HAYRETTİN’E VERİLMELİYDİ!

Tâhir MÂHİR

.

DİYALOGÇULUĞUN MÜRÎDÂN VE TİRÎDÂNININ ANA ÇİZGİSİ…

Beştepe’nin “Diyalog İşleri Başkanlığına=DİB”na getirib çakdığı (Erbaş Ali) nâm umum müdür, sosyal medyada hoşça vakit geçirmek içün zirvelerden esib gelen bir lütuf oldu!.

Zirve’den zırvaya tatlı bir ikrâm!..

Erbaş’ın 11 kitabından çoğu, “Hıristiyanlığın geçmişi, geleceği, silsilesi, sülâlesi, ibadeti, ibâheti, isâeti, ruhâniyyeti, ruhbâniyyeti,  himmeti” soyundan falan filân şeyler!. Fettoş medya ve matbuâtı, Abant konsülleriyle ve Vatikan bilmem ne yer altı dostluklarıyla da  40 yıl, “Dünya semâvî dinlerin birleştirici soluğuna muhtaç” demeyi,  küfr ü şirkinin mihrâk noktası yapmış; ve İslâmiyyet’i bu maskeler altında dünyâdan kazımak istemişdi!.

Diyalog fitnesinin en ana gâyesi, Mutlak Hakîkat ve Son Şerîat’ıyla İslâmiyyet’i, en az yehûdiyyet ve nasrâniyyet ile müsâvî kılmak; O’nu, (Mutlak Dîn) olmakdan çıkarıb, diğer muhârref ve beşerî dinler seviyesine indirmek; sonra da, Müslümanlık’ı ve Peygamberini sonsuz kere –hâşâ- “Sahte” iftirâsıyla tanıdıkları içün, daha aşağılara itib i’tibardan düşürmek ve yok etmek…

ŞİA VE VATİKAN İÇÜN YAVUZ SELÎM CENNETMEKÂN NE BUYURDU?

Yavuz Selîm Cennetmekân Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretlerinin “İslâmiyyet’in en baş iki düşmanı Şia ve Vatikandır” buyuruşu unutulduğu içün, bu millet, millet olmakdan çıkdı; ve “ULUS=İbrânice sürü” hâline getirildi… Dembokrasi ile de “uyuz” hâline getirilib târih sahnesinden silinmek isteniyor…

“Ulus’un” yarısı, PKK partisini yanına alan anaç ve kokaç partiyle terörün destekçisi; asla ve köke bağlılığı olmayan diğer yarısı da (!) gûyâ o terörün köstekçisi!. Böylece de “Bekâ mücâdelesi verilecekmiş!..” Bu manzarayı ortaya çıkaran dembokrasinin “içine ve her zerresine edeceksin” denmediği müddetçe de, “Allâh Azze’ye karşı olan asıl ve nâmütenâhî terör aslâ görülemez!”

Binnetîce, asıl ve her terörür rahm-i mâderi bu la’netli terörü kahretmek içün zerre kadar politikacı şeytanların kılı kıpırdamazsa, “bekâ-hebâ-vebâ” diye sayıklarken, küfre fedâ kaçınılmaz; ve  ademiyyete mahkûmiyyet de, kat’î bir son olacakdır…

Evet.. Şia ve Vatikan…

“Aslını inkâr edenlerden olmamanın çâresini” söyledik, o kadar!

İslâmiyyet’i yeryüzünden silib atmak, global çetenin Vatikan ve acem dîni eliyle yürütdüğü, dünyâ çapında bir proje… Bunun içün de Anadolu’da, yahudi-haçlı “Dostluğuna=Onların dînine girmeye” şiddetle ihtiyâc vardır!. Ve bu, iki asırlık temel politika ve proje hattı…

MEDENİYETLER, CUMHUR, MİLLET, İLLET, ZİLLET  İTTİFÂKI DERKEN, ŞİMDİ DE “TÜRKİYE İTTİFÂKI!”

İşte böylesine bitmez tükenmez “Yehûdi ve nasrânî aşkı”  ki, en az 96 yıldır gitdikçe karasevdâya döner, koyulaşır ve kıvâmı gitdikçe artar!. Bu, “DİB’işçi ve İlhâdiyyatçı, Fettocu, ittifakçı” ve resmî çevrelerdeki “Medeniyyetler ittifâkı” gibi şeytanlıklarla ve gaflet veya dalâlet sâikasıyla yol alır, azar ve dehhâmeleşir…

Fakat gözlerden ırak tutularak, görülemiyecek hâle getiren “ruznâme değiştiricilikleri”, insî şeytanların bir başka taktiğidir!

 “Cumhur ittifâkı bilmem millet ittifakı” boğuşmalarından, bunca boğazlaşmalardan sonra da, sanki elde sihirli değnek varmış gibi şimdi de mücerred lâf çapında “Türkiye ittifakı!!!”

Seçim denen gözboyamalarla bütün fırıldak, lâf ve fiiller iki senedir “Mükemmel bir buğz, adâvet ve kahra” işliyecek; sonra da “Bir anda bunları unutalım, kuzu kuzu geçinen kardeşler olalım; Türkiya ittifâkı içinde birlik olub işi tatlıya bağlıyalım!” faslı, sihirbaz torbasından çıkarcasına memleketi sulh ve sükûna kavuşturacak!.

DÜNYÂ ÇAPINDA TEK TAPTIKLARI KANCIK PUT: DEMBOKRASİ!..

Seçimlerine kadar öyle bir sahtekârlık furyası ki, dembokrasileri sanki ishâl olmuş; ve her yere bulaştırıb kokutmuşdur!. Sabık başvekîl ve TBMM (600 tanr.nın başilâ.ı) Binali bile, bu işi beğenmedi; ve “Murdar=Mülevves, haram” diyecekken, kendi mahallî ağzı ile “Mındar” dedi ve levmetdi!.

Rum olduğu hakkında neşriyat bile yapılan Ekrem ise, “Veri tabanı, bilmem vermez tavanı istihbârat vesîkalarını” define ele geçirmişliği ile alelacele ve ilk icraat olarak başlatıb, bunları hangi patronlarına arz edecekse, o da böyle bir yangından mal kaçırma telâşında… “Ya YSK, İstanbul seçimlerini yenileme kararı alır, mazbata KEKLİĞİ kafesimden uçar; ve sudan çıkmış balığa dönerek son nefese doğru gidiverirsem” sendromu!

“Ve… herşey, HER HALTI YEDİRDİKLERİ dembokrasi adına…”

Kendisine tapınıldığı içün, Allâh Azze’yi beğenmedikleri bu kadîm yunan dîni, Merhûm Üstâd’ımın kalemiyle ve dört cümlelik hacmiyle:

“· Hırsıza, yankesiciye, kaatile göre, polisin bulunduğu yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.”

“Şu halde demokrasya, her bâtılın tek tek hayat hakkı ve oluş hürriyeti aradığı bir zemin olduğuna göre, bu bâtıllardan her birinin gözünde, öbür bâtıla yer verildikçe eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.” (İdeolocya Örgüsü, 16. Tab’ı, s.502)

Bayat hamsi fiatına, herşeyin en ucuz ve kokmuşu; ve bir de en “lezzetlisi”  şimdi piyasada!..

DOSTLUK, NİFÂK, İRTİDÂD İÇÜN KELÂM-I KADÎM NE BUYURUR?

Halbuki Elmalılı Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri, müslümanla münâfığı tefrîk içün, şu muhalled HAKK kânûnu gözlere sokar ve buyurur:

“Yehûd ve Nasârâyı evliyâ (Dost) ittihâz etmek, böyle nifâk gibi bir maraz-ı kalbîden neş’et eder ve İRTİDÂDA DÂÎ OLUR.” (Tab’-ı Evvel, cild 3, s.1714)

“İRTİDÂDÂ DÂÎ OLMAK…” İslâm ile alâkanın, dinden tard yiyerek sona ermesi…

Politikacı ve kuyruğundaki kalabalıkların, son derece hafife aldıkları, hatta zerre kadar kâle almadıkları, iki cihan ebedî felâketine batış keyfiyeti; veya, sonsuz ateş yaftasını boyunlara geçiriş vesîkası…

Bugünün “Dindâr müslümanıyım” diyenleri bile, beğenmediği âyetleri “geç bunu” diyerek gûyâ “Kur’an îmânına” sâhib!. Bazı DİB’işçi, beleşçi, İlhâdiyatçı ve politikacı bozuntuları “Bir âyeti inkârla İslâm’dan mı çıkılırmış?” kâfirliğini reklâm ediyor. Sanki bu, 1980 ihtilâli ile uydurulmuş işkenceci Evren Anayasasıdır!.

Bir tek âyet-i Kerîme’yi yok sayan, Kelâm-ı kadîm’in tamâmını yani bütün âyetleri YOK SAYMADAN, o bir tek âyeti de yok sayamaz… Bu, cüz’ün üzerinden bütünü yok saymakdır… Umûmî kâide odur ki, “İslâmiyyet, tecezzî (bölünme) kabûl etmiyen bir bütündür…”

“Allâh’ın varlığı ve birliği dışında herşey tartışılabilir” diyen müteveffâ ve Kürt vatandaşlarından Özal da, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” demişdi!. Anayasa gibi 1789 model bir motor, bin yerinden darbe de yese, nihâyet beşerî bir irâde ve düzmedir, birşey olmaz!.. Ancak “Allâh’ın varlığı ve birliği dışında herşeyi tartışdın” mı, ortada din kalmaz; üstelik, “Allâh’ın varlığı ve birliği” de, din kalmayınca o da buhar olur, uçar gider!. Beyân etdiğimiz gibi “İslâmiyyet, tecezzî kabûl etmiyen bir bütündür” şeklindeki ana ve temel kânûna îmân edilmediği zaman, ortaya, Müslümanlığın istediği Müslümanlık değil; şunun bunun; Özal, Evren, politikacı, partici, pırtıcı, DİB’işçi, ilhâdiyatçı, oryantalist çömezi ve bilmem ne ve ne, milyarlarca kesânın nefsi ve keyfi, hevâ ve hevesi “Müslümanlık” olarak (!) ve şeytanlıkdan ibâret bir nesne olarak çıkar!..

Reformist, revizyonist, mezhebsiz ve “Kur’an bize yeter” diyen DİB’iş, İlhâdiyat, süfliyyât ve Politika cambazları da, işte tam bunun peşindeki iblisler!

İslâm, kul irâde ve hevâsına göre şekillendiği zaman, netîcede, gene kul, kula TAPMAYA başlar, ona TAPMIŞ olur!. Bugünki manzara da aynen ve tıpatıp budur… Parti-pırtı ve politikacı kuyruklarının bir türlü (anlıyamadıkları) en ana ve temel nokta da, işte tam da bu…

Halbuki Allâh Azze ve Celle, Âdem Aleyhisselâm’dan beri yüzbinden fazla Peygamberi ve nice kitab ve suhufu, mücerred, “insan insana tapmasın da, bana kulluk edib, benim sonsuz irâde ve hâkimiyyetim önünde eğilsin; zulüm de böylece ortadan kalksın, adâlet hâkim olsun” diye beşeriyyete göndermişdir!. Bugün eski (putperest-heykelperest câhiliyyeden) bin kere daha berbat modern bir câhiliyyeye batan insanlık, biribirinin kanını, iliğini, emeğini, imkânlarını ve alın terini öyle bir sömürüyor ki, üstelik de bunları “dembokrasi, hürriyet, kadın hakları ve bilmem ne günü ve ne bayramı” gibi narkozlamalarla devam etdiriyor!

İşte, Bâtıl Batı’yı kıble ittihâz etmenin (Hakîkatın diliyle irtidâda dâî oluş) hikmeti ve hükmü…

Kâzım Karabekir’in hatırâtına bakılırsa, orada, cumhûriyetin bidâyetinde, Kamal Paşa’nın Anadolu ehâlisinin dînini “Hıristiyanlık yapmak istediği” de yazıyor… Hani bazı ipini satmış ve südü ile kanını karıştırmış kamalist Kristin sürüleri, “Falankes olmasaydı adın Agop olacakdı!” diyorlar ya, demek ki bir bildikleri var, bunu da tersden ifâde ediyorlar!.. Sanki “Keşke adımız Agop olsaydı” diyecekler de, bunu, altını üstüne getirerek söylüyorlar!..

LOZAN İŞGÂLİ VE EN BÜYÜK ŞİRK…

Lozan’da verilen söz ne idi; ne demişdi mason birâderlerden Şef-i sâlis Cim Bayar, şunu:

“Biz Lozan’da Batılılara SÖZ verdik. Türkiya’dan belli zaman içinde Müslümanlık’ı kaldıracağız. Bunun baş takibçisi ben olacağım. Benden sonrakiler de beni ta’kîb edecekler!”

Müthiş…

Dediği üzere işler ve âsâyiş berkemâl!..

Yehûd ve Nasârâ dostluğu, Allâh Azze’nin Kelâm-ı Kadîm ile sâbit kat’i haram ve yasağına, bir vechesiyle de küfür hükmüne rağmen, hiç durub dinlenmeden devâm ediyor!. 1924’de “DİB=Diyalog İşleri Başkanlığını” kurdular. Şâkulî olarak “Hıristiyanlığa geçmenin belâlı olacağı” anlaşılınca, bunu tedrîcî olarak yani zamana yayarak yapmanın, daha hoplatıb zıplatmadan (Muvâzî=Paralel) olarak tahakkuk etdirilmesi kanaatine vardılar; ve bu şıkkı tercîh edib, bu minvâl üzere harekete karar verdiler…

“Diyalog İşleri Başkanlığını=DİB”’i de, millete, “Diyânet-i İslâmiyye İşleri Riyâseti” olarak çok güzel yedirdiler!. Ehâlimiz de gözünü kırpmadan ve 95 yıldır maa’l-âfiye yemekde berdevâm…

Zehirlenerek bertarâf edilen Akseki; ve 8 ayda istifâ mecbûriyetinde bırakılan Nasûhî Efendi merhumlar istisnâ edilirse, “Diyalog İşleri (DİB) Başkanlarının” tamâmı da, Ankara politikasının sarıklı papağanları olarak iş görmüşdür ki, başka bir şıkkı düşünmek de bu rejimde mümkin olamaz!..

Türkiya’nın “Hıristiyanlaştırılması”, Global Çete’nin bir projesidir; ve bu, dünyâ çapında irtibât, ihbârât, icraat, zehriyât ve sevkiyâtı olan, çok mühim ve kadîm bir İngiliz hedefidir… İslâmiyyet’in başı olan Hılâfetin mücerred koparılması kâfî görülemezdi. Bunu, Türkiya’nın (Hıristiyanlaştırılması = Nasrânîleştirilmesi, Tanassuru) ta’kib etmeliydi… Aksi halde, yani İslâmiyyet var olduğu müddetçe, Haçlı Batıl Batı emperializmasının dünyâyı sömürüb, etini, kemiği ve iliğini gövdeye indirmesi aslâ mümkin olamazdı… Çünki Tefsir satırları ile dünyânın gözü önündedir ki, “En büyük zulüm ŞİRKDİR! Vahye dayanmadan yeryüzünde adâletin tahakkuku da MUHÂLDİR!”

 İşte bu iki temel kânûn kabûl edilmeden, müslüman olmak da aslâ mümkin olamaz… Politikacılar kendi işkembelerinden ne kadar seytânî İslâm ta’rif ve îzâhı getirirlerse getirsinler, bunların tamâmı da beş para etmiyen, tahrîf ve tahrîb kalıbıdır; indî, i’tibârî ve izâfî soytarılıklardır ve dolayısıyla keenlemyekündür… Bir eksiksiz topu da, Vahiy karşısında YOK HÜKMÜNDEDİR!.

“HOŞGÖRÜ VE DİYALOG-MEDENİYETLER İTTİFÂKI”

Her şeyden evvel, “Ben Laik dembokratik bir cumbokrasiyim” diyen bir rejimin herhangi bir mahallinin “İslâmiyyet” hakkında bir tek kelâm etme hakk ve salâhiyyeti kat’iyyen yokdur ve olamaz… Yehûdiyyet ve nasrâniyyet hakkında zerre kadar ağzını açamıyan bir rejimin, İslâmiyyet’i, her hükûmete göre başına sarıklı bir politikacı dikerek şekillendirmeye kıyâmı, o dîne en ağır darbe, hakâret, tasallut ve tecâvüzdür. Binlerce nefrin ki, bu tecâvüz ve cinâyet, cihânın gözleri önünde 95 senedir işlenmekde olub, halkı da bununla iyice narkozlamışlardır!

İşte “Hoşgörü ve Diyalog-Medeniyetler ittifakı” furya ve dalgası, bu menfur ve iğrenç işin kuvveden fiile çıkarılmasıdır. Bu, 1960 haçlı seferini yapan Batı’cı eşkıyâlar yani (tetikçiler) eliyle hızlandırılmış; adı geçen İngiliz projesinin  tatbikine,  bu haçlı işbirlikçileri yeniden daha hızlı (azmetdirilmişler)dir…

1963 YILI NELERİN BAŞLANGICI OLDU?

1963 mühim bir târihdir… Efgânî-Abduh mason şirketinin Türkiya acenta müdîri Bayrettin’in, bu târihde, İst. İslâm Enstitüsü’nden mezûniyyetini görüyoruz. Daha talebeliği sırasında bile birileriyle yakın temâsı olduğu, kendi satırlarından anlaşılmaktadır.

Dikkat:1963, aynı zamanda Fetto denen yahudinin de, Graham Fuller denen ABD ajanı ile tanışıb keşfedildiği târih!..

1963, işte böylesine iyi seçilmiş bir târihdir ki, “Diyalog” projesi hem resmî olarak Karaman ile, hem de gayr-i resmî olarak Fetto denilen  DİB’iş vâizi üzerinden (Çift dikiş sağlamlığı) ile yürütülmüşdür!. 1963’de, bugünki “DİB=Dilalog İşleri Başkanı Erbaş Ali” ise, daha 2 yaşında bir bebekdir!. Karaman 29, Feto ise 22 yaşında…

Fettoş da 1963’den i’tibâren, AKP’ye varıncaya kadar bütün partilerle öylesine palazlanır, öylesine “Möhderem Hocfendi” yapılır; iltifatı öylesine altın fıçılarıyla muvâzene edilir hâle gelir ki, bundan, 1975 masonunun başı göğe erişir; ve meğer kendi mürîdân, tirîdân ve kulları arasında da böylece, “Kâinâtın İmâmı” tanrılığına dayanmışdır!.

8/3/2014 yılında, Fettoşizma’da gördüğü küfr ü şirk ve dalâletler yüzünden ondan yüz çeviren Lâtif Erdoğan, A-Haber tv’de konuşur; ve Fettoş’un ona söyledikleri, şeytânlığın evc-i bâlâsı veya en son doruk noktasıdır:

“–Allâh ile konuşdum, bana, varlığı Hazret-i Mu…..d içün yaratdım; senin içün de devam etdiriyorum!”

Cihân târîhinde bu kadar azgın ve tuğyânkâr hezeyân savuran bir Allâhsız görülmüş müdür?. Lâtif Erdoğan bunu 2014’de (15 Temmuz Haçlı Seferinden) 2 yıl, 4 ay ve 12 gün evvel cihâna i’lân etdiği hâlde, bu “anası yahudi babası ermeni mason vâiz” hakkında, AKP, DİB’iş, İlhâdiyât Pırasasörlerinden ve ehl-i tarîk veya torik çapulcularından, bir tek “Ne oluyoruz, bu ne tuğyân, bu ne kudurmakdır!” demeyi bırakın; bir  tek “ah, öf, vah, pöf” iniltisi veya sesi duyan olmuş mudur?.

Kahhâr-ı ZülCelâl Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’ye bunca hakâret kuduruşu önünde susan mübtezel dünya; ve politikacı ve müslüman geçinici sürüler, Fettoş’un (İngiliz, Yahudi, AB, Vatikan ve ABD cilâlı çatallı kazığı) 15 Temmuz’da saltanat-ı fir’avniyyelerine batınca öyle bir cıyakladılar ki, hâlâ rahatlamış değiller; ve hâlâ daha Fettoşist vahşî  avı; sürek avından bin beter devam edib gidiyor; ve Pensil baykuşu da 2. bir kalkışma içün, Anadolu’muzu kana bulamanın ötüşleri ve zırıltılarıyla tv’lerden kana doymazlığına devam ediyor!

Bu memleketde müslüman kim; “müslüman görünen” münkir ve soytarılar kimdir, iyi görülmeli ve ona göre bu memleket, yeniden ve 1100 yıllık ecdâdın çizgisinde adam gibi (madam gibi değil) müslüman olmalıdır… Aksi hâlde bugünki (intihab=seçim) belâsı bile, ilâhî bir cezâ olmanın çok daha ötesine fırlar; ve Lût kavminden beter bir âkıbet, muayyen merkezleri ve bölgeleri ibretlik hâle çevirebilir!…

Fettoş’un ağzından çıkanlar, nemrutların, fir’avnların, şeddatların, hâmânların, Ebû Cehillerin; decâcile, cebâbire, zaleme ve heykellerin; tâgût, cibt ve dembokratların; lâyik ve seküler putperestlerin ağzından bile çıkmış mıdır?

Masonik Ecevit ve Sülü’ye evvelâ “Deccal”, sonra Sülü’ye “Söz Sultânı” yağlaması yapan; sonra, Büyük İslâm Âlimi Medîne Kâdîsı Dadaylı Merhûm Mustafa  Şükrü Efendi Hazretlerinin torunu Cücevit içün ise, “Âhıret’de O, ilk şefaat edeceğim olacakdır” diyerek kendisini “ŞEFΔ  gören; ve islâmî edeb ve hassâsiyet hududlarını cihânın gözleri önünde târ u mâr eden; Kelime-i Tevhid’den Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin Kâinât’daki en ŞEREFLİ ve AZİZ ismini tard eden; Allâh Habîbinin, vâlidelerimiz olan ezvâc-ı tâhirâtı  içün “Onlar onun sırtında KAMBUR gibi bir şeydi” diyecek kadar O’na buğz ve adâvetde çukurlaşan bir (Dîn istismarcısı şarlatandan), bu “ulus”, devleti ve hükûmeti ve topyekûn unsur ve uzuvları ile  cüzzamlıdan kaçar gibi, hatta bin kat daha âcilen kaçacakken, ona tam tersine sarmaş dolaş olmuş; ve belânın en korkuncundan birisi de böylece patlak vermişdir…

Anınçün bugünki Feto mücâdelesi “saltanat mücâdelesi” olmağla, gözümüzde beş paralık hüküm ve kıymeti yokdur ve olamaz. Allâh Azze ve Celle’nin irâde ve hâkimiyyetini tanımayan adam ve madamların mücâhede ve mücâdelesinden de bahsedilemez; Müslüman içün kıymeti hâiz biricik (mücâdele) ve (mücâhede), mücerred Allâh içün olandır ki, gerçek bir müslüman da, “Benim hayâtım da memâtım da Allâh içündür” der, başka bir tek kelâmı buna ekliyemez ve kendisinden başkasına böylece kul olma şerefsizliğine düşemez…

Henüz fırsad fevt olmamışken, amel ve fiillerine bir kıymet kazandırmak istiyenler, bugüne kadar kaçan fırsadları ve zararları telâfî etmek hidâyetine ermişlerse, bu “ulus’u” millet hâline getirmek içün Allâhsız maarifi ecdâdın Allâhlı çizgisine sokar;memleket çapında bunun seferberliğine girişir; CHP’lileşme çukurunda erimekden tevbe-i nasûh ile ve şiddetle kaçar; aklını ve îmânını bulmak içün BÜYÜK kapının kulu olmak dışında hiçbir kul irâde ve hâkimiyyeti tanımadığını kâinâta îlân eder; ve böylece de samîmiyyetini isbât yoluna girer…

Aksi hâlde, istikbâlden emin olmak içün hiçbir sebeb meşrû’ olarak gösterilemez; ve “Türkiye İttifâkı” gibi dostlar alışverişde görsün çalkalamaları sâdece politikacı masalı olarak kalmaya devam edecekdir…

DİNLER ARASI DİYALOĞUN PÎRİ, FETTOŞ MU HAYRETTİN Mİ?

Hayrettin, devlet me’mûru ve akademisyen olarak en kıdemlileri ve bu “Diyalog işinin de pîri” sayılmaya hepsinden daha çok hakk sahibi sayılmalıdır!. Bu işi ilk başlatanın kendisi olduğu, aşağıdaki kendi satırlarında apaçık ve dehşetle görülecekdir.

Bakınız bütün bunların isbâtı, “Dinlerarası Diyalog Nedir?” nâm kitabında, Hayrettin’in bizzat kendisi tarafından nasıl yapılıyor:

“…çoğu okumuş yazmış aydın insanların diyaloglarına çok katıldım. Abantı kastediyorum. Ve benzeri, oralara da katıldım. Kezâ bunun dışında Türkiye’de farklı gruplar arasındaki diyaloglara da katıldım. HATTA BU DİYALOGLARIN YAPICISI OLDUM. YANİ BÖYLE BİR DİYALOG MEVCUT DEĞİLDİ. BEN ONUN YAPICISI OLDUM. Farklı gruplar vardı. Müslümanlar 4-5 grupdu. Ad saymaya lüzum yok. O ZAMAN VÂİZDİM. İLK BU İŞE TEŞEBBÜS ETDİĞİMDE KADIKÖY MERKEZ VÂİZİ İDİM. 1960’LI YILLARDA. Türkiye’de mevcut olan, İstanbul’da da temsilcileri bulunan 4-5 grup vardı. Onların en ileri gelen vâiz ve hatiblerini yani kanaat önderlerini BİR ARAYA GETİRMEYE KARAR VERDİM. YAKIN ARKADAŞLARIMLA KONUŞTUM, İYİ OLUR DEDİLER. BU DİYALOG TOPLANTISI 2-3 SENE SÜRDÜ, ÇOK YARARLI OLDU. HALA ONUN YARÂRI DEVÂM EDİYOR.” (1. Baskı, Haziran 2005, s. 63, Nesil Matbaacılık.)

Evet, en kıdemli diyalog şeyhi, apaçık “Şehy benim” diyor:

“Böyle bir diyalog mevcud değildi. Ben onun yapıcısı oldum…. Çok yararlı oldu. Hâlâ onun yararı devam ediyor!”

Çok kalın kafalılarla, bu (diyalog) fitne-i azîmi ve gâvurluğunu iyi anlamak istiyenler, yukarıdaki 18 cümleden ibâret iktibâsımızı birkaç kere daha, kıraat ve zikr ü mütâlâa edebilirler!.

Kimi, kimden evvel kim, hangi dünyâ merkezinden GÜDÜYORMUŞ; şimdi anlaşıldı mı acebâ?. Bazı insî şeytanlar vardır ki, hınzır gibi anlasalar da, gene de anlamaz (!) lar!!!

Karaman, İstanbul İslâm Enstitüsünden 1963’de mezun olanlardan. En göz dolduran 3 talebeden birisi!. Diğer ikisi ise DİB’iş içün yani idâre (bürokrasi) ve politika içün yetiştirilen Tayyar Altıkulaç; diğeri de, Akâid bahislerini hâlletmek içün vazîfeli Bekir Topaloğlu… Hayrettin’in, anlaşamayıb sonra uzaklaşdıkları dünürü… Hayrettin ise Fıkıh babından işe el atacak ve hâlledecek en gözde vazîfeli!

Bir başka vâkıa da şu ki, aynı sene, yani 1963’de, masonların, İstanbul’da ismi mahfûz üç kişiye (!) mezûniyet mükâfâtı olarak (altın saat) hediye etdikleri görülüyor, duyuluyor ve yayılıyor!..

İsmi mahfuz o üç kişinin ikisi pırasasörlük; ötekisi de milletvekilliği ve bilmem ne başkanlıklarına kadar rütbelere garkedilmişlerdir…

MASON SARIKLILAR VE MEZÂHİBİN TELFÎKİ!

Karaman’ın “Mason Sarıklılara” olan sevgi, mahabbet ve merbûtiyyeti ise, Cemalettin Efgânî, M. Abduh ve Reşid Rızâ üzerinden 85 yaşında olduğu bugünlere kadar bütün terâvet ve nefâsetiyle devâm edib gelmişdir!.. Öyle umulur ve temmennî de edilir ki, Ukbâ’da da, çok sevdiği o kabil zevât-ı kesân ile haşr ü neşr ola, ebediyyen sevdiklerinden ayrılmaya!

Hatta Reşid Rızâ’nın “Mezâhibin Telfîki” nâm ifsadkâr ve ısyankâr (Ehl-i Sünnet) düşmanlığı yapan kitâbını sâdeleştirerek, 1974’de, Dönme Raşel’in eşi Ecevit’in, koalisyon muâvini Müteveffâ Erbakan’ın âlî himmetleri ile alelacele ve el altından basılıb, bütün DİB’iş müesseseleri ve imam mektebleri, ilhâdiyât ve enstitü gibi yerlere postalanmışdır!.. Hatta bir ara mevcûdu kalmayınca, Hayrettin, kendi şahsî kasa ve kese hesâbıyla bu “Ehl-i Sünnet Muhâlif ve  Muârızı”  ifsâd kumkuması kitâbı bastırmış ve tevzi’ etdirmişdir… Şimdi (Yeni Şafak) gibi iktidâr (!) organı AKP gazetesinde köşe yazarlığı yapmakda; ve kendisini (erz.l-i ömründe), “Referandumda EVET demek farzdır” kabilinden dembokrasi, parti ve sandık fetvâcılığı; ve Beştepe’lere akıl hocalığı yapmak gibi şeylerle oyalayıb meşgûl etmektedir!.

Demek istiyoruz ki, “Diyalog” gibi İngiliz ve Vatikan projesi olarak 1924’lerden beri pek çeşitli eller, etiketler, devrim ve taktiklerle yürütülen projenin Türkiya ayağındaki (Şövalyelik) rütbesinin en ziyade hakedeni, birinci derecede ne Feto ve ne de yeni DİB’iş=Diyalog İşleri Başkanı Erbaş Ali’dir!..

Bu rütbeyi, bileğinin hakkı ile 59 senelik muazzam gayretleri netîcesinde almaya HAKK kazanan bir tek (Racül-i ılmâniyye ve telfîkiyye ve cümhûriyye) varsa, o da, yukarıdaki kendi satırları ile de kat’iyyen sâbitdir ki, 1960’ların sâbık vâizi Hayrettin’dir…

BİR TALTİFNÂME Kİ, EN ÇOK KİMİN HAKKIDIR?

Tiwitter’de yeni “DİB’iş=Diyalog İşleri Başkanı Erbaş Ali” içün  yerinde bir taltifnâme hazırlıyarak neşreden Z. Hanım’ın bu takdirnâmesini biz, aynen, hatta daha da genişletilib ıslâh edilerek adı geçen sâbık vâize de lâyık görmesini taleb ve ricâ edeceğiz!..

Adı geçen taltifnâme aynen şöyledir:

“-Papa J. Mario Bergogli’ye,

 -Dünyâ Kiliseler Birliği’ne,

 -Fener Rûm Patrikhânesi’ne,

 -Ermenî Kilisesi’ne,

 -Süryânî Kilisesi’ne,

 -Anglikan Kilisesi’ne,

 Ömrünü “Dinlerarası Diyalog”a, “Hıristiyânlık Teolojisi” hakkında kitâblar yazmaya, hümanizmaya ve hizmete sarf eden Diyânet İşleri Reîsi Bay A. ERBAŞ’ın, Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık, v.s. hiçbir ayırım yapmadan “Üstün Hizmet Ödülü”ne ve “Vatikan Devleti Nişânı”na lâyık görülmesinin; “İtalya, Alamanya, Rusya “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile taltîf olunmasının; âyinlerde isminin okunmasının; en yakın “yortu”da “Azîz” ilân edilmesinin; “Kardinallik” seçimlerinde aday gösterilmesinin gâyet lüzûmlu olduğu kanâatindeyiz!”

Dünyâdaki bilcümle mazlûm, mevkûf ve mahkûm garîbân milletlerin; ne yiyeceğini ve nasıl ilik sömüreceğini bilemiyen emperiallerin; ve bir yerlere boynundan bağlanmayı “Bağımsızlık” diye halklarına yediren bütün “Çağdaş, uygar, uysal, utsal, putsal, kutsal, lâyik, yerli, millî ve ciddî ve gayr-i ciddî” devletlerin; ve âlî derecâtdaki tüm sultânî tepe ve sarayların bilgilerine…

İntişârı: 24.09.2107 / 23:23:58 (tt)

2 Comments

  1. burak dedi ki:

    Bu diyalogcular, “Sen onların milletine tâbi oluncaya kadar senden ne Yahudiler ne de Nasranîler asla hoşnut olmazlar.” mealindeki Ayet-i Celîleyi gayet iyi biliyor olmalı ki, bütün gayretleriyle, her türlü söz ve fiileriyle, kafirlere hitaben “Biz sizlerdeniz, bizden hoşnut olun.” diye bas bas bağırıyorlar. Gayeleri İslâm milletinden olmak değil. Gayeleri Yahudiyi ve Nasranîyi hoşnut etmek. Yoksa Yahudiden ve Nasranîden olduklarını ispat için bunca gayret, bunca uğraş, bunca didinme, bunca yırtınma niye?
    Muhterem Hocam, Allah Azze ve Celle sizden razı olsun, istifade etmek nasip oldu.

    • amir dedi ki:

      Allah cümlemizden razı olsun karındaşım!
      Bahsetdiğin ayet-i kerime mu’cebince “Biz sizin dininize girdik, yani Dembokrasi Dinine iman etdik, bizi kendinizden bilin ve razı olun!” demenin peşindelir. Bu ayeti sana hatırlatan Rabbimize hamd olsun!Selam ve dua. Rabbimize emanetimiz ol…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir