(9) Oldu Olacak, Ulan Bir Bayram Mesajı Da Bizden!
Tâhir MÂHİR
30 Ağustos 2019
10 Muharrem 1441 Âşûrâ Günü Münâsebetiyle
5 Eylül 2019

 OLDU OLACAK, ULAN BİR BAYRAM MESAJI DA BİZDEN!

(10)

Tâhîr MÂHİR

    

Canlarım, cinlerim, ciğerlerim, cicilerim ve cibilliyeti sağlam oydaşlarım!

Cumhuriyet salakları ile ateistlerinin dediği gibi hakikaten bu sene qurbân bayramı hacca denk geldi!

Ancak 10 Zilhicce’den 20 gün geçince islâmî yılbaşına girdik!

1 Muharrem, İslâm âleminin 1441 yıldır takvim başlangıcı ve yılbaşısıdır!

Ancak Muharrem HILÂLİ’ni görmeden “1 Muharrem” diye i’lânâtda bulunan ehl-i bid’at ısmayılağacılarla DİB’iş başkanı Ali Erbaş Efendi ve bazı kuru kalabalıkların bu şovları,  Şerîat dışı gayr-i meşrû’ bir gösteridir!

Herşeye rağmen bunların olması da, “DÎNÎ mozaimizdeki zenginlikler ve ganîlikler” olarak kabul edilmelidir; çünki dârü’r-riddede öyle bir sistem vardır ki, burada her şey meşrû’dur, ancak şer’î olanlar gayr-i meşrû’dur!

İslâm’a ve Müslümanlara göre Zamanın, Hilâl’in, Muharrem’in ve Hicret’in YARADANI neyi nasıl emretmişse, o, ancak o emre göre olunca hikmet-i vücûduyla varlık sahnesinde olmuş olur! Bunun dışında, kul irâdesinin beş paralık kıymeti olamaz. Bu sapma bazen MÜŞRİKLİĞİN Ebû Cehil ve Nemrutçasına ve Heyâkilcesine hatta cehennemin esfeline kadar uzayıb gider!

Bunlar, islâmî akıl, nakil ve mantığa göredir. Fakat bizim “cum-dem-layk ve layt sistemde” sonuna kadar “Allâh’sızlık hürriyetinin de hürriyeti” olduğu içün, burada İslâm’ın nassları, zarûrât-ı dîniyyesi ile pişti oynar gibi oynamak, çağdaşlık ve “muâsır edeniyet seviyesine” fırlamak içün temel ve ana kânundur!

Anınçün de, dünyânın en ileri tekniği, aya ve güneşe çıkmanın en şaşmaz hesabları bizdedir! Fezâlarda dolaşmanın uzay araçları, gereç ve güveçleri bile, bizim hangarlarda ateşlenme dakîkasını beklemektedir!

Elimizde bugün “uygulanamaz, güncellenmiyen ve ictihadları değiştirilemiyen 14-15 asır evvelki kâdîm ve aslımıza âid vahye müstenid DÎN olsaydı” bunca süper ilerlemeleri nasıl yapabilirdik!?

Bugün lehülhamd, “Mezgirt kızartma süper, hamsi tava süper” diyebiliyor; ve ağız tadı ile deniz ürünlerimizi bile  yiyebiliyorsak hep bu sa’yededir!

“Vira bismillah” deyib av mevsimini bile bu sa’yede açıyoruz; “Yâ Allâh Bismillâh” deyib lâbis-i libâs-ı katrânî papazlarımızın takdirkâr ve vefâkâr ma’sûm bakışları arasında kilise temellerini dahî hep bu sa’yede atabiliyoruz!

*

Baro ve baron arası bir dünyâya sıkıştırılmış Türkiyadaşlarım!

Siz bakmayın 50 küsûr baro başkanının “Millet Evimizde Adlî Yıl Başlangıcını Tes’îd etmemize” katılmıyarak protesto etmelerine! Biz, “adâlete bakarız, ona buna, hiç kimseye bakmayız!”

Dembokrasimizdeki “Ağız İshâli Ölümcül ve Geberimcil değildir!” Sâdece çene yorgunluğu ve zaman isrâfı ile ömrü kısaltır; ve hatta bazıları doğar doğmaz geberir giderler!

Olsun!

Bütün bunlar, Antik Yunan Aklının İfrâzâtı olan “TÜRK DEMBOKRASİSİNİ” yeşertmek, yaşatmak, yakıştırmak, akıştırmak, çakıştırmak ve sıvaştırmak içündür!

Cumhuriyet madamlarından Nâgehanella bile, Ekranlarımızın en “füzel ve süzel” dembokratik lâyık fetvâcılarından oldu! Bir sürü ekran aygırına kök söktürüyor!

Barbar bağırtı yapıyor: “Yargı, Erdoğanist veya Kamalist olamaz, hâlâ hukûk devleti olamadık, memleketde yargı bağımsızlığı ve salgı bezi temizliği yok” diye gümbür gümbür bağırıyor! Barbarca ve hunharca kendisine hırlayan ekrandaşlarına da, “parti kadın kolları ve bacakları” nasıl sıfırlanır, onlara nasıl paratöner olunur ve onlar nasıl korumaya alınır bunların topunu da pek uzmanca gösteriyor!

*

“Adâlet Mülkün temelidir” cümlesinin Hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anh) Hazretlerine âid olduğunu bile bile ve bununla kastedilenin “İslâmî Mutlak Adâlet olduğunu” duya duya, beşerî ve izâfî, uydurma ve kaydırma şeylere de “Adâlet veya Adâlet Abla” diyen, rey’ting ve oy’ting depomuz Sevgili İktidârdaş ve Muhâlefetdaşlarım!

Sizleri bütün mahabbetimle Erbakan Hocamız’ın basması gibi “bağrıma basıyorum!”

Sizin reyting ve oytingleriniz olmasa biz, mesleksiz, işsiz, iktidarsız, politikasız, sihirsiz, fırıldaksız, yalansız, iftirâsız, tezvîrâtsız, yavan ve durağan, adrinalinsiz, (vahyî) bir hayât içinde çatlar ve patlarız!

27 yıllık Şefokrat, 69 yıllık dembokrat hayâtımızı bizlere bahşeden ve bugünki “Çağdaş, Haçlı Kılavuzluğundaki, Fetodaş, Natodaş, Lotodaş, KADEHDAŞ, BARODAŞ, borudaş, Zimamoğlusal, Darbedaş, Kamaldaş, Kavaldaş ulu önderlerimizle kurtarıcılarımıza ne kadar TAPINSAK azdır, revâdır, sezâdir ve cezâdır!

*

Râbiadaşlarım, Aziz Yurtdaşlarım!

Deminki cümleme şunu da ilâve edeyim ki, DİB’işimiz, bu yıl 30 Ağustos Cuma günü, lâyıklık ve atataparlık iktizâsı Cuma hutbelerimizde “Atatürk” adı, Allâh Azze’ye ortak ve nazîr bilinerek zikr-i celî ile ve tarikat-ı cumhûriyye usûl ve erkânı içinde savt-ı bülendâne ve gulgule-i ciğerdâne ile ve Smyrna (İzmir)  marşı refâkat-i garbiyyesi ile dile ve damağa alınamamışsa, bundaki taksîr DİB’iş Başböyüğü Ali’nin değildir!

Alimiz Çanakkale Şehidliğinde ol ism-i meşhûr ve menşûru pek böyyük bir ihtirâmât ve ihtiyârât ve ubûdiyyet içre zikr ü fikreylemiş ve yâdeylemişdir!

Böyle öküz altında buzağı arayan dembokrasi mürtedi fırlamalara i’tibâr etmiyelim!.

Esas olan, “Lâyık, kayık, gayr-ı ayık, layk, layt ve batı normlarına TAPTIRAN bir sistemimizin (cum-dem-layk ve layt) bir çizgide yürütülmesi hatta koşturulmasıdır!

“Bu varsa, gerisi teferruatdır!”

Üstelik Büyükada’da bulunan birinci sınıf ve atadan bergüzâr Atatapar Yahudi vatandaşlarımız, güftesi tıpatıp Kafkas marşından intihâl edilen Smyrna (Simirna=İzmir) Marşını havralarında öyle bir hırs, iştiyâk ve arzu ile yırtarak terennüm ve tecessüm, tecessüd ve tecerrüd, tecennüd ve tecelcül, teceddüd ve tecennün etmişlerdir ki, “Sert adımlarla yer-gök inlesin” inletmeleriyle; ve ırkdaşımız bulunan kurtarıcılar ve paşalar dinlesin deyu cûş u hurûşa gelmiş ve kuduruşa geçmeyi Yahova aşkına prova ve provake eylemişlerdir!

Çok İleri “cum-dem-layk ve layt sistemimizin” temelinde, yehûd ırkının Lozanik-Ankaraik mührü bulunması, onlara, en birinci sınıf, sınıfsız  hukuk ilkelerimizin iliklerimize kadar ürperten tatbîkini de böylece kuvveden fiile çıkarmışdır! Onlar ve ırkdaşı böyyüklerimiz, bugünki pek mes’ûd ve barosal, baronsal, recepsiyonlu, LGBT’li, KADEH’li ve Mort Çatallı günlerimize ermiş bulunmamıza vesîle-i semitizm ile kılavuz olmuşlardır!

Paşa’ya, isim, resim, cisim ve heyâkiline TAPINMA Farz-ı kifâyelerini de, Smyrna (İzmir) marşının kazâya bırakılmadan Ada cemaati tarafından böylece yahudice sadâ ve  edâsı, diğer bütün heykelperestlerimizi de mes’ûliyyetden kurtarmış, tapınma ritüeli onlardan düşmüşdür!

Bu bile “Cum-Dem-layk ve layt sistem-i bâtıliyye ve bâtıniyyemizin” fevkal’âde bir hârikası hatta atasal ve yahvesel bir istidrâcı sayılabilir!

*

Sevgili DİB’işdaşlarım!

İlk DİB’iş Başkanı Rıfât Börekçi, Çörekçi ve Köç.kçi, aynı zamanda Ankara CHP il başkanı idi! Şimdiki Erbaş Ali’nin de CHP Ankara il başkanı olarak sarık cübbe ile dolaşması Ata’ya saygının en basit bir türü ve tüyü iktizâsıdır! Halbuki o, CHP il başkanlığı hatta velediye reisliğinden uzak durmakda, kaçmakda ve kaytarmaktadır; Ata’ya ihânet etmekde, ona hakâretin en açık ve gizlisini hatta suntulusunu irtikâb etmektedir! 

Börekçi hem DİB’iş Başı hem CHP Ankara il başı olur da, “Atanın yaratdığı DİB’işin bugünki başı olan Ali, bu ataizini izlemez, gider fetojenik hâtıraları canlandıracak şekilde, CHP il başı olmayı en baş “görev, türev ve ürev” nasıl kabûl etmez, elinin tersiyle  itib “hastirâtdan” sayar?.

Bu Ali Baba’nın, “Ata Düşmanlığı”na daha fazla tehammül edemeyiz, Orduyu “görev, türev ve üreve” çağırıyoruz! Bu dinci tutum, tulum ve kurum, “kurucu irâdeye aykırı”, “Cumhurçokrasi kazanım, kazınım, kaşınım, katılım ve kalıtımları ile genetik cibilliyete son derece “ikircikli ve incircikli” bir nitelik, Hacı Abduş dil ve gönlünü de, İngiliz anahtarı ile bile sökülemez kılacak kadar ileri bir fanatizma ve fettoşizmadır!

Bu adam ve madamlar Ata TAPISINI sonlandıracak ve hatta, Püsküllü Kadir gibi yıkmaya kıyâm edeceklerdir! 500.000 kişiyi idâm eden Târîhi İstiklâl Mahkemeleri derhâl yeniden kurulmalı, bunun içün “Adlî Yıl ve Kıl” ne varsa bunlar vesîle bilinmeli, Baro ve Baron kim varsa hepsi seferber edilmelidir!

Böyle giderse, bu mürteciler Ata heyâkilini kâidesi üzerinden indirecek, en büyüğü Ulus’dakinin boynuna da İbrahim Aleyhisselâm gibi BALTAYI ASACAKLARDIR!

Son derece korkunç günlere hatta Kıyâmet’e uçar gibiyiz!

Artık buna tehammül edilemez. Sosyal ve soytarısal medyada dolaşan  bir tivite göre, İsrâil bile Ata büstünü dikmiş ve altına da, sadâkât, vefâ, bağlılık, TAPARLIK, taptırılık ve kadirşinaslığını oraya yazacak şekilde şunları hakketmişdir:

“İSRÂİL HALKI SANA EBEDİYYEN MİNNETDÂR KALACAKDIR.”

*

Cumhuriyeti canı pahasına koruyacak vatandaşlarım!

30. Ağustos’da da, ataya bağlı ve minnetdâr kalan sâdece Reis olmuş, 82 milyonun başı olarak Anıtlıkdaki defter-i mahsûsaya iki cümle olarak şunları yazmışdır:

Cumhuriyet’i canımız pahasına korumakta kararlıyız. Milli bekamızı hedef alan tehditlere karşı yurt içinde ve sınırlarımız dışında yürüttüğümüz amansız mücadele bu kararlılığımızın ispatıdır.”

İsrail de zaten, cumhuriyetin kuruluşu içün “ebediyyen minnetdârdır!

Abdülhamid-i Sânî Hân gibi halîfesi olan bir Hılâfet’de, İsrail diye bir devlet kurulabilir mi idi; ve onu ilk tanıyan da Türkiya Cumhûriyeti dışında bir yer bulunabilir mi idi?

Nankör İsrâil, Raiz’in kıymetini bilmeli amma bilemiyor işte!

İsrâil ile ata sevgisinde bu kadar müştereklik ve azamî payda varken, artık İngilizin ortaşark adını takdığı İslâm Coğrafyasında “Yurtda ve cihanda sulh”, kafesde keklik omalı değil midir? Ammâ olmuyor, çünki şu Palestina garibanları bu işin tadını kaçırıyor! “Ver kurtul” deyib Palestina’yı “İslâm’ın en azılı düşmanı Yahudilere” verseler; kendileri de Lût gölünün altına binlerce mağara oysalar ve oralarda çiftçilik yapsalar sanki olmuyor!

BM bu garibanlara erinde sonunda böyle son derece ma’kûl bir teklif getirecek ammâ, buradaki inceliği dile getirib ta’rîf eylemek bugünün Nemrûdî Trump ve Gidenyahu iktidârında gayr-i kâbildir!

Hulâsa Yahudi Diyâneti, Paşa Diyânetinden daha paşacı çıkdı; ve Ankara’yı lazer ışınlı S-400’lerle baraj ateşine tutmuş oldu!

Ankara Ata Diyâneti yani “Adı DÎYANET” kendisi halk dilinde “Dinâyet” olan yer, Yahudi kadar “Atatürkçü veya Kamalist” olamıyor; ve nice câmilerin içi ve dışı, “TAPINCIL ve TAKINCIL” bazı adam ve madamların tasallutu ve taarruzu ile gürültü kirliliği yaşıyor!

Tayyib Reiz iktidârında câmi hareminde nasıl olsa çocuklara futbol da oynatılıyor, ba’dezâ oralarda mihrâbın iki yanında şamdan yerine iki, minberin üst tarafına bir aded büst yerleştirilse, aceba yakışmaz mı? Böyle olursa, bu, ilke, ülkü, tilki ve türkülere sözde değil, özde sadâkat cümlesinden de sayılamaz mı?.

30 Ağustos Recepsiyonuna  Bağçeli, Madam, Aksak Peri v.s. de katıldığına göre bütün parti binâlarının girişine, merdiven ve medhal başlarına, bütün odalara da birer büst yerleştirmiyenler, samîmî atacı değildir; onu istismâr etmektedirler, topuna da yazıklar ve kazıklar ve Kazıklı Voyvodalar olsun!

Samîmî, ciğer ve kalb bölgesinden “Atacı” olan dediğimizi yapar; ve erkekçe ortaya çıkar!

*

Büst, Heyâkil ve tapınaklarda erimiş ülküdaşlarım!

Tayyib Raiz Türkçü ve Piskevitçi Bağçeli ile ortak olalı, AKP omurgası ve misyon, visyon ve tansiyon müştemilâtı sür’atle değişdi!. Denize düşen Piskevit sandığına sarılınca olanlar oldu!

Başkanlarda bir heyâkil aşkı ve meşki lemeân etmiye başladı; ve iş câmi camı-çerçevesine, minber, mihrab ve haremine kadar bulaşdı!

Türkçü Bağçeli’nin “Basın danışman ve dayışmanı” Yıldıray Çiçek, CÂMİ’de İslâmiyyet ve Peygamber Aleyhisselâm ile arası nâmütenâhî açık Paşa’nın adının zikredilmemesinden öyle müteessir olmuş ki, Hıra DAĞI kadar Müslümanlıkları bile burada Türkçülüğe kurban gitmişdir!

Neler mi saçıb savurmuş? Ve şirke müeddî neler savurmuş ve neleri de, Tanrı Dağı kadar TÜKÇÜLÜKLERİYLE Türkgün cerîdesinde bakınız nasıl ünlemiş:

“Prof. Dr. Ali Erbaş’ın başında bulunduğu Diyanet İşleri Başkanlığı yine Atatürk yüzünden tartışmaların odağında. Çünkü bu kurumu yöneten zihniyet Atatürk’ü anması ve ardından bir Fatiha göndermesi gereken hangi zaman olursa olsun Atatürk’ü yok sayarak, Türk tarihi ve Cumhuriyet değerleriyle açıktan kavga etmektedir. Bu kurumda alenen bir Atatürk düşmanlığı yapılmakta ve Atatürk ismi bilinçli bir şekilde yok sayılmaktadır.”

Bağçeli’nin Danışmanı Bağçeli’yi temsil ederek diyor ki, “Ata’ya Fâtiha yok ve Ata, yok sayılıyor? Bu Bağçeli takımı aceba Mozoleye kadar çıkıb orada kıyâma durdukları ve borazan öttüğü zaman, neden Tanrı Ata’nın önünde kendi Fâtihalarını okumuyorlar?.

Bu okumayış, “cumhuriyet değerleri” olarak, hangi “islâmî değerlerle” muvâzî veya şâkülî bir Bozkurt totemidir?

İnsan evvelâ tam okunacak yerde okumaz da, okunmayacak yerde “okuyacaksınız” nânesi yerse, bu işde bir Bozkurt dişlemesi var demekdir!

Bunu Raiz yer mi bilemeyiz de, îmân-ı şer’î sâhibi Müslümanlar yemez!

Mozale’de kendi şamanist Fâtiha’n varsa onu okuyunca, kendi hatmin v.s.’n varsa onu da indirdiğin zaman, sana kimse bir şey dedi mi? Niye taparcasına sevdiğin mevtânın başına kadar gelib bir Bozkurt totemlemesi duâ okumuyorsun? Asıl orda oku, Müslümanın veya DİB’işin câmisinden sana ne? Şaman kültüründeki duâlarını ne zaman Mozalede okudun?

Okumak istedin de it gibi hırlayan oldu mu?

Öküz altında buzağı aramaya bakınız!

Bağçeli’nin temsilcisi devam ediyor:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bunu yapması büyük bir vefasızlık ve nankörlük örneği olmaktadır. Atatürk’ün kurduğu bir kurumda başkanlık sıfatı taşıyacak ve o kurumdan maaş alacaksın, o kurumun sıfatından dolayı gittiğin her yerde kapılar sonuna kadar sana açılacak ama Atatürk’ten bir cümlelik övgüyle bahsetmeyecek ve cuma hutbelerinde cami cemaatini Atatürk’ün ardından bir Fâtiha okumaya davet etmeyeceksin…”

Şu çılğınlığa bakınız, “Her cuma hutbesinden sonra câmi cemaatini, Paşa ardından Fâtiha okumaya da’vet edeceksin!” Etmedin mi “Vefâsız ve nankörsün!”

Bu, akıl ve mantık tutulmasının bin kat ötesinde, şuur, insanlık ve Türklük tutulmasıdır! Bu adamlar taparcasına seviyoruz dedikleri Atalarını zerre kadar sevmiyorlar!

Yahu çocuk!

Sen kabirdeki adamın Fâtiha istediğini, adının anılması peşinde perende atdığını nereden biliyorsun?. Yanına girib çıkdın mı, “ne istiyorsun ne istemiyorsun” diye sordun mu?. Bunlardan zerre kadar haberin yok, mezarındakinin istediğini değil, kendi istediğini onun istediği olarak böyle zorbaca ONA dayatıb mevtaya zorla senin listendekileri yedirib içirmek zorbalığındasın!

Bu ise evvelâ ona çin ve çingene işkercesidir!

Sonra da ona, sunturlu bir düşmanlıkdır!

Üçüncü olarak da ona en iğrenç bir hakâretdir!

Kabirdeki bir adam veya madam veya herhangi bir kişinin ne istediğini bilmeden, dünyada iken ağzından çıkanlara, Fâtiha ve İsra’ sûreleri hakkında ne söylediğini zerre kadar kâle almadan ona zorla “Şunu içeceksin, şunu yiyeceksin, sana şunlar şunu, bunlar bunu okuyacak, şunlar seni (Tanrı yapacak), şunlar seni (mahlûk) i’lân edecek, bütün bunlara sessiz kalacaksın, zerre kadar i’tirâz hakkın yokdur, ne gönderirsek onu alacaksın, buna mahkûmsun” demek, onu kendisinin kölesi, uşağı, bendesi, çomarı ve emireri yapmak değil midir?!

Bu adam ve madamlar, tapıyor görünerek, konuşamaz olmuş toprakaltı Berzah âlemindeki insanları kendilerinin emre âmâde robotları sanmaktadırlar!

Onlara sevmedikleri, hatta nefret etdikleri şeyleri zorla ve zorbaca yedirmek, içirmek, okuyub üflemek, hangi ilkelerde, hangi ülkülerde, hangi hukûkda ve hangi insanlıkda vardır?

Meselâ “Mezarında leblebi ile RAKI içmek” istiyen bir kimse olsa, ona hergün Fâtiha üfürüb zemzem içirmek nasıl işkence ise; Mezarına her gün Fâtihalar Yâsinler gelsin istiyen bir Allâh Dostu’nun kabrine de her gün Binalinin açdığı rakı fabrikalarının şeytan sidiği rakıyı dökmek öylece bir işkence, hakâret ve azılı düşmanlık olmıyacak mıdır?.

Bu nasıl Türkçü, milliyetçi ve şamanist kafa veya beyni olabilir?

Dünya yuvarlağında bu kadar yuvarlanan bir yuvarlak kafa yamru yumrusu olabilir mi?. Mevtâya “Dünya’da sen bize emretdin, şimdi biz sana emrediyoruz, şunları yiyib içecek ve şu duaları, “Araboğlunun şu yâvelerini yiyib içeçeksin” demek, cinnetlik bir hâl değil midir?

Bu nasıl “Cumhur ittifâkıdır, nasıl millet sevgisi taşımak ve TÜRK olmakdır?. Türk düşmanı TÜRK olmanın adı, ne zamandan beri TÜRKÇÜLÜK olmuş milliyetçilik bellenmişdir!

“Vefâsızlık ve nankörlüğün” terâzîsi, maaş almanın bordraları, kimden kaç cümleyle bahsetmenin pusulası, kimin ardından ne okunub üfleneceğinin mîzânı, mozaleye 1000 kere çıkıb da bir Şaman duası yapmıyanların elinde, kafasında, keyfinde, diktasında veya parmaklarında mı olacak!

KENDİLERİNE “Haydut” diyen madama söz geçiremiyenler, Tayyib Raiz’in hass adamı Ali’yi işe başlarken değil de, işler sarpa sarınca ters köşe yapmanın peşine düşmüş oluyorlar ki, “cumhur ittifâkının” oturak yeri de, artık adam taşımaz hâle geldi demekdir!

HDP içün hem “Dağdaki teröristlerin siyâsî uzantısı” derler; hem de onu yaşatır, belediyeleri altın tepsilerle dağ eşkıyâsına dembokrasi âyinleri ile teslîm ederler!

Arkasından da, milliyetçilik ve “Ata adına tapmadın” nâneleri!

Anadolu çocuklarının eşkıyâ ile çatışmalarında hayatlarını kaybetmelerini seyrederler; HDP sürülerinin Kamal Paşa’ya nasıl sövüb saydıklarını hiç dillerine almaz, sonra da Müslüman ecdâdın câmilerinde kimin zikredilib zikredilmiyeceğini bu kafalar ta’yîn ve tesbîte kalkar!

Dayatmacı, diktacı, vur-kır, despot ve zorba kafası… Devam:

“Prof. Dr. Ali Erbaş’ın bu konuda sicili oldukça bozuktur. Geçtiğimiz yıl Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde Atatürk’ü bir anlamlı söz ve bir dua ile anmadığı gibi, bir gün önce azılı Atatürk düşmanı olan yeri geldiğinde Amerikancı, yeri geldiğinde Yunancı, yeri geldiğinde İngilizci olan Kadir Mısıroğlu’nu ziyarete giderek adeta yine meydan okumuştu.”

Tamam, adamın sicili bozuk!

Kimin sicili, neye, kime göre, hangi mîzâna göre bozukdur? Dünyâya gelen peygamberler (Aleyhimüsselâm) ve Allâh Dostları dışında kimin sicili zerre kadar veya cihan çapında bozuk değil? Peygamberimiz (Aleyhisselâm’a) ağıza alınmayacak hakâretleri yapan nice dünyâca meşhûr ve menşûr adam ve madamlar da var ki, DİB’iş Başı Ali’den belki sonsuz kere sicili ve sicimi bozuk ve berbat, barbar ve hunhar!

Bu kafalar “Tapu sicil me’mûrluğuna” kadar işi uzatırlarsa, kendi sicilleri de ruznâmeye geliverir!

Tanzîmât’dan bugüne kadar “Türkçülük-Jrkçılık-jön(Bön) Türk Amerikancı olmayı Püsküllü Kadir’den bin kat daha iyi becermediler mi?

Püsküllü bu noktada kendisini tezkiye etmiş olsa da, bunçülük, İttihatçılık, Turancılık ve Milliyetçilik ayağıyla oyun oynayanlar, yeri geldiğinde Fransızcı, yeri geldiğinde Alamancı, İngilizci veların tezkiyesi bile muhaldir!

Türkçü Dayatma ve Bunaltmasına, Dikta, despotizim ve gaddarlığına bakınız:

“Prof. Dr. Ali Erbaş madem Atatürk düşmanıdır, niçin Atatürk’ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı görevi kendisine teklif edilince “Atatürk’ün kurduğu hiçbir kurumda görev almam” diyememiştir. O görevi kabul ettiysen de Atatürk’ü saygılı olacak, o kurumu Atatürk’ün kurduğunu her fırsatta göstereceksin…”

Mantık ve aklın bu kadar iflâs etmişine pes!

Herkes şunu diyecekmiş: “Ben Ata düşmanıyım, O’nun kurduğu bir kurumda görev almam!”

Bunu kimse demez, halk aç, ekmek derdinde! Bunu, senin ucûbe sistemin: “Atatürk düşmanına O’nun kurduğu hiçbir kurumda vazife vermem!” diyecek! Bunu da evvelâ, adâleti sıfır hukûkuyla hükme bağlıyacak, sonra yırtınacak!?

Neden bunu demiyor da, cumbür ittifâkçıları başda olarak, “HDP, PKK eşkıyâlarının siyâsî uzantısıdır” diye mangalda kül bırakmıyan uydurma milliyetçiler, “Dembokrasi, parti-pırtı, sandık-kandık, rey’ting-oy’ting” diye diye onlara belediye ve arpalıkları peşkeş çekiyor?

Paralamentosunda “Ata sayıb sövücüsü o uzantıları”  halkın parasıyla en yüksek maaş ve imkânlar içinde ve kendilerinden daha fazla sayıda oldukları hâlde, bu Bozkurtlar neden  besleyib azdırıyor ve halkı gerzekmişcesine aldatıyor? Eşkıya Anadolu ormanlarına kadar yakıb yıkacak, Türkçü cicibeylerin derdi ise, “Mezardaki ne der” demeden TÜRK tırpanlamak, DİB’iş Alileri kılıçdan geçirmek olacak!

DİB’iş BAŞI Ali TÜRK değil mi?. TÜRKSE, sen de milliyetçi isen, senin kimliğin de nâmusluca TÜRKÇÜLÜKSE, TÜRK olan Aliyi sevmeye ve kendinden bilmeye mecbursun! Da’van TÜRKÇÜLÜKSE, Türküm diyen herkesi sevmeye mahkûmsun ki, bunu sen îmân esâsın yapmışsın!

DİB’iş Başkanı Ali, “Atatürk Düşmanı imiş” ammâ, Bağçeli takım taklavatı değilmiş! Ali, “Atatürk’ün kurduğu hiçbir kurumda görev almam” diyememiş!

Bu KAFAYA göre memleketde bir tek şahıs vardır ve TÜRK olmanın birinci ŞARTI da, o bir tek şahsı SEVMEK ve ona tapmakdır! Seven Türkdür, sevmeyen Türk değildir; ve dolayısıyla bu vatanda iş yapamaz, dolayısıyla da yaşama hakkı yokdur!

İşte “cilâlı taş devri” kafasının, “Cumbür ittifâkı, dembokrasi, milliyetçilik, türkçülük, ırkçılık, Tanrı Dağı, Hıra Dağı, dokuz kaşık, v.s. ambalajları veya maskeleriyle gizlenen manzarası!

AKP bunları lokomatif yapıb yularına bunlara teslim edince, dembokratik parti-pırtı zâten dökülüb çürümiye müstahık ve mahkûm bir yapı iken, bu sefer büsbütün içi dışına çıkdı! Hacı Abduşlar, Davuloğlu dümbelekler ve Anacan bilmem nesi patlıcan-kabbaklar ve neler nelerle parçalanıb dembokratik mevtâ olmanın eşiğine geldi!…

Bozkurt totemli kafanın son cümleleri:

“Prof. Dr. Ali Erbaş’ın FETÖ sicili ortada iken o kurumun başına getirilmesi de ayrı bir tartışma konusudur. Prof. Dr. Ali Erbaş’ı göreve gelene kadar Türkiye’de pek tanıyan yoktu. Onu göreve geldiğinde ortaya saçılan FETÖ sicili üzerinden tanımış olduk.”

Asıl her hadiseye İslâm penceresinden ve zâviyesinden bakabilmek bir ma’nâ ifâde eder. Bunun dışından her bakış, tâğûtî bakışdır ve zerre kadar kıymeti olamaz. İnsanı “sicili bozuk” yapacak olan, fânî kulların isim, resim, cisim ve heykellerine TAPMAK olduğunu, Kelâm-ı Kadîm’iyle Allâh Azze ve Celle Âdem Aleyhisselâm’dan beri söylerken sen bunu duyma; ve “sicili bozukluğu” izâfî ve i’tibârî beşer ölçüleriyle halka yuttur! Buna aklı başında hiç kimsenin i’tibâr etmesi düşünülemez!

Evet, fettoşist her mahlûkun “sicili de, sicimi de, İP’i de bozukdur!”

Çünki Fettoş, “Paralel devlet” oyuncağından sonsuz kere daha beter, “Paralel DÎN” peşine düşürülerek, CİA sicili ve sicimine dolanmışdır. Bunu göremeyib de, başka ıvır zıvırları “Sicili ve sicimi bozukluğun” sebebi görerek dehhâmeleştirmek, Mutlak Hakîkât karşısında şirkin şirkle cidâli gibi bir abesi çerçeveler, o kadar!

Ali’nin “feto sicilini” on paralık tehlike görenler zerre miskâl samîmî olsaydı, Ali, DİB’iş Başkanı olunca feryâd ü figân eder, o zaman muhâlefet olarak karşı çıkardı!

Câmi gibi ecdaddan kalan ma’bedlerde adı geçecek olan isim, ancak ve sâdece, Allâh Azze ve Celle’nin LÂFZA-İ CELÂL’İ; Rasûlü Aleyhisselâm İLE O’NUN halîfelerinin ism-i şerîfîdir!

Bu, 15 asırdır böyledir. Bu din KÂİDE VE disiplinini bozanların i’rabda yeri olmadığı gibi, ağızlarını açma hakk ve salâhiyyetleri de aslâ olamaz! Din düşmanlığına varan düşmanlığın dışında hiçbir düşmanlık, bunun sonsuzda biri bile edemez!

İslâm Ma’bedlerinin bu mahremiyeti korunamaz ve bu ulvî makamların nezâhet ve nezâketi Türkçü kafasıyla yırtılırsa, o zaman bunun, 1918-22 arasının İslâm ma’bedlerine en iğrenç tecâvüzleri yapan Yunan palikaryasından; ve 27 yıllık şefokraside câmileri ahır yapan; ve oraları rum, ermeni ve yahudilere bile satan “sicili bozuklardan” zerre kadar farkı da kalmaz, kalamaz!

Müslüman, hele adam gibi adamsa ve madam gibi de madam değilse, HAKKI söyler ve suret-i kat’iyyede YALAN söyliyemez!

Allâh Azze ve Celle de, “Qutile’l-Harrâsûn=Kahrolası yalancılar” buyurur… (Zâriyât 10)

Aziz Yurtaş, Ülke ve Ürkekdaşlarım, gölgesinden korkan üç buutlu Gölgedaşlarım!

Bu mîzâhımız ve îzâhımız, mîzânımızı gayr-i dembokratik, gayr-i layk, layt ve kayd, gayr-i garbî, gayr-i harbî, dobra, antiheyâkilci ve Osmanlı tokadı ile karışık hall ü fasletdi ise de, arada böyle mîzâhî mîzanlarımızı da “Hoşgörü ve Coşgörü” içinde sîneye ve sindirmeye çekmeniz, “10 Muharrem hedâyâsı cümlesinden bir çam sakızı” olarak münâsib sayılmalıdır kanaatindeyiz!

Kalın Sağduyu ve Karsuyucakla!

(Mâba’di var)

 İntişârı: 04.09.2019 / 21:31:57

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir