Bir “Dinlerarası Diyalog”cunun Ağzından Noel Baba…
Ali EREN Hocaefendi
24 Aralık 2018
-1- Noel, Yılbaşı, Silvester Ve Mîlâdî Takvim Rezâleti
Ahmed ZIYÂ
25 Aralık 2018

GENE ÖDÜL, GENE AYNI NAKARÂT!

Mehemmed SAFFET

 

19/12/2018 efrencî takvimi günü, “2018 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” böyyük merâsimi de, Külliye-i Tayyibe’de, yani  cumhûriyyet Sarây-ı Hümâyûnun’da icrâ edildi!.

2 gün sonra  (21/12/2018)de de “Necib Fazıl Kültür ve San’at Ödülleri!”

Ödülistan olmaya doğru bir hamle!

İkisinde de “Yerli ve millî” olan kırıntılar aradık, bulamadık!

Bunun en başında da, yâdedilen zât-ı âlî’nin, zerre kadar incinmemesi neyi iktizâ etdiriyorsa, buna riâyet şartdır. Bu yoksa, “vefâ, ihtirâm ve sadâkat ara ki bulasın!”

Bu da yoksa, “dostlar alışverişde görsün, at martini Debreli Hasan dağlar inlesin” der geçilir!

Başkan, Cumhurbaşkanı, Ümmetin Lideri, Ülülemr, AKP Reis-i Umûmîsi, sâbık BOP Eşbaşkanı gibi bir nice ve yüce sıfatlardan biri veya birkaçı ile anılan Receb Tayyib Paşa, 19’daki “güdül” veznindeki ““ödül” merâsiminde, habere göre dedi ki:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin son bir asrının siyasi ve sosyal alanlar yanında kültür ve sanat açısından da büyük kırılmaların yaşandığı bir dönem olduğunu belirterek, “Bu süreçte dilimiz öylesine büyük bir değişime uğramıştır ki, dedeler torunlarıyla sağlıklı iletişim kuramaz hâle gelmiştir.”

Beli Reis!

Aynen böyle oldu ve politikacıların %99,99’zu, Merhûm Üstâdımın ta’biriyle “Kurbağaca’nın” en uydurukcasını kullanmakdan utanmaz ve hatta arlanmaz hâle geldiler/getirildiler, çarmıha gerer gibi de gerildiler!

Korkunç bir dil katliâmı yaşadık ve el’ân da yaşıyoruz!

Üstad Türkçe olmayıb rezilce ve kepâzece uydurma kelimelere “Kurbağaca” adını takar; onları böyle “ödüllendirir” ve onları diline alanın dilini, (…..) arısının sokmasını temennî edecek kadar da onları zavallı görür ve onlara acırdı!

Meselâ “süreç” demez, “devre” derdi!

“İletişim” demezdi, “Sıhhatli anlaşma kuramaz” derdi…

“Mükâfât” kelimesi dillerden tükürürcesine atılıb da yerine “ödül” güdülü getirilince, bununla “torunların dedeleri” acebâ ne kadar memnûn olacakdır?. Çanakkale şühedâsı ayağa kalksa da onlara “Size ödül vereceğiz!” denseydi, acebâ bunu, “Size ölüm vereceğiz!” şeklinde anlamazlar mıydı?.

Ödül, en husûsî ve birinci ma’nâsı ile, gâlib gelen pehlivana verilen inek, koç ve at gibi şeylere verilen bir isimdir!. Bunu, bin yıllık Türk hançeresindeki “mükâfâtın” yerine çakanlar, hangi (Şeflik) devrinin hasretini çekenlerdir?

Üstad Merhûm, kısa ve uzun heceli kelimelerin hakkını vermekde âdil davranır, hiçbirinin hakkını yemezdi… “Alâmet-i Fârika” mı diyecek, fârika’nın birinci hecesini aslâ kısa okumaz, (FÂ) olarak medd-i tabiisiyle okurdu… Aksi hâlde ortaya TÜRK lehçesi değil, başkalarının ağzı çıkar; onların bozuk dili TÜRKÇE olmuş olur, bu da kelimelerimizin emânet silsilesine ve onlara ciddî bir hakâret kabûl edilirdi!.

“Dedeler, böyle dili olan torunlarını görselerdi, onlarla sıhhatli anlaşma kuramaz” ve fevkal’âde münfail ve müteessir olurlardı!

Paşa:

“Aynı şekilde müzik zevkimizde, çok ciddi değişimler yaşanmıştır.”

Demiş…

Beli Reis!

Bu “Değişim” değil de “Değişiklikler”, müsbet tarafa mı, menfî tarafa mı olmuş, bu neden mechûl?

Meselâ Merhûm Üstad’ım asla “Değişim”  uydurukçasını diline bulaştırmaz; “Dedesi” gibi “Değişiklik” derdi!.

Müteveffâ Ecevito, öyle bir kurbağacaya mübtelâ idi ki, Dedesi Daday’lı Merhûm Mustafa Şükrü Efendi Hazretleri gibi Medîne Kadısı bir zât-ı şerîf ile aslâ aynı dili kullanmazdı!. Dangalak vezninde “olanak”, kısırlık vezninde “olasılık” ve sâir yüzlerce kurbağaca kelime, onun dilinde vırak vırak öter ve zıplardı!

Her Baş adamın dilinde bir gariblik mutlaka olur, hiç biri “Dedem beni anlar mı, ben de torunumu acebâ anlıyacak mıyım” kaygusu taşımazdı!

Ta’birler de öyle bir yamuk yumuk hâllere düşürülürdü ki, Kayserili Hacı Abdulla “Seçim sath-ı mâiline” demez; “Seçim sath-ı mahalline” derdi!. Türkçe’mize dili zor dönerdi!

Ah, bu torunlar!

Bir zamanlar “Receb Tayyib Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaz” diye kürsüleri yumruklayan, şimdilerde ise Külliye’den neredeyse hiç çıkmıyan “İttifakçı ve Türküm doğruyum andçısı Bağçeli’nin” ise, “Piskevit” deyişi pek meşhurdur!.

Ah dedeler, dedeler, nineler ve neler ve neler!

Zât-ı Devletlerinin de “Ba’de harabi’l-Basra” ta’birindeki harab kelimesini mecrûr yerine madmum okuması, yani “Ba’de harâbü’l Basra” olarak kıraat buyurmaları da, bir luğa hatâ-yı azîmi olarak hâtırımızdadır!.

Ah, “Dedeler ve torunlar!”

Ah, bu “Dayışman ve sıvışman” veznindeki “Danışman” denen ve Müşâvir geçinen arpalık oburları ah!

Ne ise, bu noktadan hemân sıyrılalım ki, “Bir dokun bin ah işit kâse-i fağfurdan” noktasına gelib batmıyalım!

Eğer “Dil tard olursa”, o dilin sâhibi olan “Millet” de tard edilmiş olur!. Dil devrimi de işte tam bunun içün yapıldı; mukaddes ve muazzez Kelâm-ı Kadîm’in “Elifbâ’sı” da bunun içün tard edildi; ve yerine, Yunan piçlerinin dilindeki “ALFABE-TA”  kazığı çakıldı!

Bu nokta, “N.Fazıl K. Ve S. ödülü” kısmında daha geniş ortaya döküldü ve rahatsız etdi!.

Klâsik Türk Mûsikîsi hizmetkârı Prof. Nevzat Atlığ Bey’in de hâzirûn arasında bulunub, Üstâd Merhûm’un şiirlerinden birkaçının gûya bestelenmiş olarak okunmasına, nasıl tehammül etdi, bravo!. Batı’dan araklama usûller, valsler, akapella koro züp.elikleri içinde ve Mas.n Münir Nurettin’in sokuşturduğu (Piyano) denen beyin tokmakçısı refâkatinde okunan arabesk-acemesk ve zırtomesk arası şeyta.lıkları ve dahî menşei ve nesebi mechûl ilâve gürültüleri, yani “mûsikî kusurlarını” duyar duymaz, “Klasik T. Mûsikîsi Pîri Nevzât Hoca’nın” nasıl krize yakalanıb hastahânelik olmadığına bakarak, ne kadar sevinib göbek atsalar azdır!.

Ne o?. Üstad’ın şiirleri “notaya aktarılmış!”

Nota’ya değil de, sanki Nato ve Feto’ya iltisaklı hâle getirilmiş!

Kaş yaparken göz çıkarmalar devri!

Evet, işte, “Dedeler ve torunları!”

“Sakarya Türküsü” notayla HANÇEREYE kazık gibi çakılınca, haç’a gerilmiş gibi olmuş!. Itrîler, Dede Efendiler ve Hacı Ârif Bey’ler iyi ki görmüyor bu manzaraları!

“Dedeler torunlarını” iyi ki görmüyor ve iyi ki duymuyorlar!

Selîmiye’nin karşısına Mescid-i Dırarlar dikmek Merhûm Sinân’ı ne hâle getirirdi ise; bu erkekli dişili, modernizma artığı ve piyano denen beyin tokmakçısı manzara da, yaşayan “Torunların Dedelerini” bile, kim bilir ne hâle getirmiye yetmiş ve artmışdır!.

Bu Batı Mûsikîsinin mümessili piyano denen beyin tokmakçısı, iki nota arasındaki iki ses kısırlığı ile, KADÎM TÜRK MÛSİKÎSİ’nin mümessili (Kânûnun) iki nota arasındaki 9 muhteşem sesine rağmen, neden ona ve ecdâda tepeden ve kibirle baktırıldı?.

Cevabı olan varsa, söylesin; ve “Aslına”, onu inkâr etmeden cevabını arz eylesin!

Ağzını açmaya edeben mecâli kalmışsa…

Şef denen orkestra sopasızı, neden en önde ve o beyin tokmakçısı Piyano denen gürültü makinesinin başında sahneye karargâh kurdu; ve Başkumandan edâsıyla, Klasik Türk Mûsikîsinin Kânûnuna ve ecdâda ve o hâtıfî sadâ-yı nesîmînin erbâbını uhrevî âlemlere uçuran  ve Allâh Azze’nin yaratdığı o muhteşem tellerden yaratılan sadâya neden meydan okudu?.Hem de denizde kulaç atmayı tedâî etdiren el kol hareketleri ile…

Hani “Torunlar dedelerini anlamalıydı!”

Kim kime, dum duma!

Mas.n Münir Nurettin’in Klasik Türk Mûsikîsine Alfabe-ta gibi sokub çakdığı Haçlı Batı’nın BAŞ enstrümanı ve o beyin tokmakçısı gürültü makinesini, hangi Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi dinlese, mest ü harâb mı olacak; yoksa hâkile yeksân mı?

O ITRÎ ki, o muhteşem segâh tekbîrin bestekârı… O Buhûrîzâde Mustafa Itrî Çelebi, Başkan Bey’in ve Prof. Nevzat PÎR’in “DEDESİ” makâmında değil mi; onlar da “TORUN” rahlesinde sayılmaz mı?

“Klasik Türk Musîkisinin Müdâfaa Pîri Prof. Dr. Nevzat Atlığ Beyefendi”  bu beyin tokmakçısı piyano denen gümbürtü makinesinin, meydana, meydan ağası gibi dikilişi karşısında “Pirliğinin pireliğe” inkılâbını hissetdi ise,  aldığı “ödülü” içine nasıl sindirebildi?.

Bu pirlik, Püsküllü Kadir’in, Şekspir’i  PÎR ilân edişi cinsinden bir (pirlik) olmasın!

Paşa’dan haber şöyle:

“Giyim-kuşamdan yeme-içmeye kadar her alanda bu sıkıntının emarelerine şahit olabiliyoruz. Kültür sanat dünyamızın kuraklığının en başta gelen sebeplerinden biri de budur” değerlendirmelerini yaptı.”

“Giyim kuşama kadar ortalık kuraklık” ile kavrulur hâle bile gelebilmişse, o zaman “Yerli ve Millî” olunamamışdır; ve buna rağmen “olanları çokmuş” gibi gösterici geçmiş beyanlar şimdi ne olacak?.

Bu beyânların da “okkasına kaç para vereceğiz” noktasına gelinmişse, buna, alıcı ve yiyiciler cevab versin der geçeriz!

Zat-ı Davletleri:

“Bu süreçte dilimiz öylesine büyük bir değişime uğramıştır ki, dedeler torunlarıyla sağlıklı iletişim kuramaz hâle gelmiştir.”

Deyû fermân buyurunca, dedelerimizi ne kadar düşünüyorsak ve onlara ne kadar bağlı isek; torunlarımızın da bizi o kadar bile düşünmiyeceklerini ve bize bağlı olamıyacaklarını düşünüb, mükedder olmalı değil miyiz?!

İşte bu, milletden ulusa inkilâp edişin netîcesi!

Kısırlaştırılan bir mâzîden, ancak, hadım edilmiş bir istikbâl fırlar, o kadar!

 

İntişârı: 24.12.2018 / 15:54:15 (tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir