Gene Ödül, Gene Aynı Nakârât!
24 Aralık 2018
Mîlâdî Yılbaşı Hristiyânî Kıymet Olub İslâm’a Savletdir…
31 Aralık 2018

KELÂM-I KADÎM’İN “AKLETMEZ MİSİNİZ?” DEYİŞİNE, “ÖDÜL”DEKİ  KÜLTÜR VE SANAT NASIL GİRER?

Mehemmed SAFFET

Receb Tayyib Paşa 19 Aralık 2018 Târîh-i Efrencî’sinde ve  Saltanat-ı Cumhûriyyenin Külliye’sindeki “Ödül” Merâsiminde:

“Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bize defalarca, ‘Akıl etmez misiniz?’ diye hitap ederek, gitmemiz gereken yolu orada gösteriyor. Diğer hususlarla birlikte kültür sanat alanındaki kısırlığı aşmak için yapmamız gereken budur; yani aklımızı kullanmamız, geçmişten ve bugünden gereken dersleri çıkarmamızdır.”

Demiş…

Bu ibârede geçen “kültür ve san’at”, Kur’ân-ı Kerîm’de sınırları çizilen ve Allâh Azze’nin RIZÂSINA mâsadak olan bir nesne midir ki, Cenâb-ı Hakk, bunların dirilib kuvvetlenmesi içün “aklı işletmeyi” o mıntıkaya da emretmiş olsun!

Hangi, nereli, nasıl, kime âid “Kültür ve San’at???”

xMenşei Haçlı Avrupa olan ve adına “Kültür ve san’at” denilen nesne, Kelâm-ı Kadîm’in küllî kâidelerine baş kaldıran hâli ile, bugün, kendisini tezkiye edecek edille-i şer’iyyeden aslâ bir delîl bulamaz!.. Hatta en basit “selîm akıl” bile, bunlara zerre kadar bir derece takdîr edemez… Tanzîmât’dan beri ivmesi gitdikçe artan bir hızla Haçlı Batı kıymetlerini, “San’at ve kültürünün” bütün damarlarına kadar şırınga ederek, kan grubu ve genleri de dâhil her şeyini değiştiren bir tufândan sonra, kimin, hangi “Kültür ve san’atı” bahis mevzu’u edilebilecekdir?

Devekuşu olmaya lüzum yok!

Görmediğimiz zaman, nasıl göründüğümüzü saklamak sanki mümkin olacak!

Sanatçı ve san’at maskesi altında işlenen şenâat ve denaatlara sıra gelirse, bu bir insanlık yüzkarası olarak mutlak bir tel’îni bile hakeder;  ve dile alınması bile insanlık suçu sayılabilir!..

Ecdâdındandan tevârüs etdiği (San’at ve kültür kıymetleri), her şeyine kadar yasak yemiş bir memleketde, daha ortada kendine gelmiş, mecrâını bulmuş bir millet yokken; ve dembokrasi ile biribirini yamyam gibi yemeğe de başlamış ve san’atçısı “Darbe-Heybe ve sûikasd” tiryâkiliği peşine düşmüş şu vasatda, hangi “San’at ve Kültür!?”

Söylenmek istenen, güdül veznindeki “ÖDÜL” ile taltif gören “san’at ve san’atçı” denilen kişilerse, bunları Kur’an-ı Kerîm adına (Tezkiye) ederek takdir ve tahsine medâr gösterecek bir mîzân da, elimizde ve şu andaki dünyâda bulunabilir değildir!

O zaman, Allâh’ın Kelâmı’nı (rahat) bırakmak şartdır!

Ve ona, i’tibârî, insiyâkî, izâfî, enfüsî, âfâkî, nefsî ve gayr-i islâmî kıymetlere sâhib beşerî amel ve muâmeleleri zorla tasdîk makâmını vermek; veya bütün bu beşerîlik kıymetlerini Kitab üzerinden Allâh Azze’yi, te’yîd ve tasdîk edici bir mevkîye çakmak, nâmütenâhî bir yanlış ve sapmayı ortaya koyar…

Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle, “Kelâm-ı Kadîm’inde Akletmez misiniz?” buyururken, “Diğer hususlarla birlikde kültür sanat sahasındaki kısırlığı aşmak içün yapmanız gereken budur” diyerek; bugün “ödül” alan san’at dallarını, “Allâh, kültür ve sanat içün akledin” diyor denilebilir mi?.

Denilemez!

Hangi tefsir, Kur’an’dan neşv ü nemâ bulmayan 72 buçuk milletin âfâkî ve i’tibârî (subjektif) kültür ve sanatları içün, “Kur’ân-ı Azîmüşşân AKLEDİN DİYOR” diyebilmişdir?!. Ancak, Haltettin Karamanlis gibi müctehid-i ahırsamanlar, Kur’ân-ı Mübîn’i her modern mezhebsizliği tervîc eden, sıradan bir konservatuar nizamnâmesi zannederek, yine her zamanki hoşgörü ve diyalogçu tabiat-ı sâniye hâline gelmiş fıtratları ile, şeyâtînü’l-insin gözüne girmek içün, yine bir takım yâveler ve hezeyanlar savurabilirler!

Receb Tayyib Paşa, bunlardan ve arpalık böceği hâline gelmiş “Dayışman ve danışman” makûlesi kesândan mutlaka uzak durabilmelidir!. Bu tip dayışman ve danışman sürüleri, iki cihanda da insanın başını belâya sokarlar!!!

Kelâm-ı Kadîm, kendisindeki hakikat ve hikmetleri, “aklederek, düşünerek, tefekkür ve tezekkür ederek,” daha yakından kendinize (kalbinize, aklınıza) yerleştirin, îmânlarınızı çelikleştirin şeklindeki tavsiyesini, şiddetle ve sık sık yapar ki, bununla “Kültür ve san’at” istikâmetini değil; “Ankebut ağı” gibi çürük ve zaîf îmânlara sâhib olursanız, az bir dünyâ metâına dîninizi satar hâle gelebilir ve ebediyyen helâket ve hasâretden kurtulamazsınız; Allâh Celle’nin varlığı ve birliği ve kudreti ve sair sıfatları içün akletmezseniz=(istidlâlde bulunmazsanız), bu farzı edâ edememiş olur, “encâmınız ebediyyen cehennemdir!” meâlinde istikâmet emreder…

Kelâm-ı Kadîm, sübjektif değerler olan ve her kavmin kendisine hass bulunan “Kültür ve sanatını” teşvîk kitâbı olamaz. O bundan münezzehdir. Hatta hangi kavme âid olursa olsun, Allâh Celle’nin “irâde, rızâ ve hâkimiyyetine” mübâyin (ters) “Kültür ve san’at”, Kelâm-ı Kadîm’in kat’iyyen “Küfür, şirk, haram, mekrûh, müfsid” diyerek yasakladığı memnûât kademeleri içerisinde kendisini bulur…

Müctehid ve müfessir olmıyanların, kendi akılları seviyesinden Kur’ân-ı Azîmüşşân’a indî, nefsî ve âfâkî ma’nâlar vermeleri, Allâh Kelâmı’na ta’zim, îmân ve takdîse kat’iyyen gölge düşürür…

Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri’nin şu birkaç cümlesi bile, âkil olanlara çok Hakk, Hakîkât ve Hikmet çakar:

“Vehm ü hayâlin şi’rî edebiyyâtında hiçbir hakîkata intibâkı olmıyan ve bigayr-i hakkın ibda’ nâmı verilen ve kuvve-i vâhimenin gelib geçici bir lâhza-i kâzibesini okşıyarak insanı bir ân içün ve bir daha tekerrür etmemek şartıyla çarpıb geçen boş müeddâlarında (ma’nâ ve mefhumlarında) bir zevk-i tesellî aramaya alışmış ruhlar, Kur’an’ın bütün fıtrata mir’ât (ayna) olan nazm-ı bedîinde i’câzkâr bir yükseklik duymazlarsa, bunun sebebini, zevk-i fıtrîleri ve AKILLARININ, havâiyyât içinde iflâs etmiş olmasında aramalıdırlar. Bu gibiler HAKKI, hep acı diye telâkkî etmiş; ve AKLI, Hakk’a vüsûl içün bir âlet tanıyacak yerde, onu, Hakk’ı redd ü ibtâl ile mağlûb edebilecek gaddâr bir silâh gibi kullanmak istiyen zâlim müşriklerdir.” (c. 1, s.570, tab’, 1936)

İki asırdır Haçlı Batı Müşriklerinin şirki, bu memlekete binlerce nefrin ve esef ki, son derece şeytânî yollarla “Hatta kültür ve san’at” perdesi altında sokuşturulmuşdur… Tefsîr sâhibinin fevkal’âde fasih ve beliğ buyurduğu gibi (aklın) hangi hikmete mebnî yaratılarak ins ü cinne bir mevhîbe-i ilâhî ve en büyük bir ni’met olarak ihsânı, mevkii ve mevziinden aslâ saptırılamaz; aksi hâlde bu “Hakk’a vüsûl değil Hakk’ı redd ü ibtâl” gibi bir felâket-i azîmeyi ortaya çıkarır; ve bu millet bakıyesi, büsbütün helâk olur gider… Allahümm(e m)ahfaznâ!

“San’at ve kültür” Hakk’ın teftîşinden çıkdığı an, “Gezizekâlı Gerzeklerin Aklı yani Feto-Nato kafası” yani terörist, Haçlı kuyruğu ve fitne çukuru bir akıl ortaya çıkar ki, onun da artık meslek ve meşrebi “Darbe-Heybe ve Demdeme” olur!. Bu hılkat garîbesi mahlûkâtın burunlarına da, kan kokusundan başka bir koku gelemez!.

Günümüzde de bunun isbatı apaçık ortada olub, arena gladyatörü dörtlü şeytan, iktidarsızlıklarının kısırlığı içinde boğulduklarından, ehâlinin bütün mukaddesleri ile boğuşdukları gibi, kendi dembokratdaşlarına kadar da her yere, kan ve ölüm bulaştırmanın vahşîliği peşindeler!.

Haberi bile iğrenç:

“Demokrasiye ulaşamazsak belki lideri ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki de başka liderlerin yaşadığı kötü sonları yaşayabilirler. Mustafa Kemal dışında kim Rusya‘ya döndüyse iktidardan gitti. Adnan Menderes randevu aldı, ihtilal oldu. Süleyman Demirel aynı şekilde kuzeye döndüğü zaman ihtilal oldu. Bakalım darısı kimin başına?”

Görüldüğü gibi mücerred ve umumî ifâdesiyle “Kültür ve san’at” ne yüceltilmeye ne de cüceltilmeye lâyık bilinse bile; Mutlak Hakk ile mukayyed olmadığı zaman, eşkıyâlığa ve  politik ideoloji çirkablarına inkilâp etmesi kaçınılmazdır!

Misâlimizde de sarîhan görülmektedir ki, haçlı Bâtıl Batı’dan (idhâl) edilen “Kültür ve san’at”, bugün, Devlet-i Ilmâniyye ve Hökûmât-ı Tayyibâtın başında püsküllü bilmem ne gibi dolaşmaktadır!.

Sarayın teşvîk edeceği “Kültür ve san’at”, Hakk’ın rızâsına müntehî olmaz da, müşâvir kılıklı müctehid ve fakîh taslağı bir takım zibidilerin akıl hocalığında yol alırsa, hakk’ı bâtılın (telbîsi) şeklinde de ehâliyi zehirlerse, bunun mes’ulleri ve zehirlenenlerin encâmı ebediyyen hasâret ve felâket olacakdır!

Tekrâr beyân ederiz ki, Müslüman, Kitâb’a ve edillemize mutâbık “Harsiyât ve San’at” içün “evet”; mübâyin ve ters ıvır zıvırlar ve şeytânîlikler içün “hayır” demek mecbûriyyetinde olan tevhid ehli demekdir…

“Kültür ve san’atı açarsak”, bugünün anlayışına göre, heykel ve bale yapmak, cemevinde devran dönmek, recebsiyon-resepsiyon kültürleri v.s. gibi binlercesi de “kültür ve sanata” dahildir!. Kur’an-ı Hakîm, haram ve hatta küfre müeddî olan nice “san’at ve kültür rezilliği” içün bize, “akletmemizi istiyor” demeyi, herhalde kimse kimseden isteyib bekliyemez!!!… Burada “akletmek”, mücerred “haram ve küfürden kurtulmak, Allâh Azze’nin irâde ve hâkimiyyeti” istikametinde bir (akletmek) olacakdır o kadar!

Kur’an-ı Mübîn nazarında “İsrâf, hevesât, şehevât, nefsâniyet ve fısk u fücûr ve küfriyâta müeddî olan, bugünün san’at ve san’atçı anlayışı” Kitâb-ı Kadîm’in “Akledin” emrinden bir hisseye zerre kadar sâhib bilinemez;  böyle bir telâkkî kat’iyyen merduddur…

19 Aralık 2018 târihinde Külliye’de takdîs edilen “Târih ve Sosyoloji, sinema, müzik, fotoğraf ve şiir” gibi san’atlar, dayandıkları temel felsefe i’tibâriyle, Kelâm-ı Kadîm kavâidi ile kendilerini aslâ mukayyed bilmeyen, tamâmen vahiy dışı ve beşerî ölçüler elinde vücûd bulan bir takım meşgalelerdir!..

Binâenaleyh, bunların hevâ ve hevesâtdan, şeheviyyât, lehviyyât ve telâ’ubdan sâlim kalarak, bunlar içün “akletmeyi” Kitab’ın teşvîk etmesi, O Kitab içün mutlak bir tenâkuz olur ki, O, bundan kat’iyyen münezzeh ve müberrâdır…

Darbe ve ölüm tehdidleri hatta “Güncellemeci Tayyib Paşa’nın ayaklarından asılacağı” imâsında bulunacak kadar san’at ve san’atkâr mefhumlarına uzak, burnuna Feto-Nato ve kan kokuları gelen kesânın; hatta bazı terör bataklığındaki baldırıçıplakların, “Güzel, doğru ve iyi San’at” gibi kıymetli ve memdûh meşgâleleri olamaz; onların yapdığı ve yapacağı, bunları, nefs ü hevâ ve şehevât ü şekâvetin emrine vermek ve birer maskeli tuzak hâline getirmekdir…

Ecdâd dilinde “Sanâyi-i Nefîse” olarak yer eden güzel san’atlar, mücerred Allâh Azze ve Celle’nin (Rızâsını) tahsîle medâr olan meşgâlelerdir… Bunlar bile: 1) İsrâfı, 2) Nefsâniyeti azdırmamak, 3) Aklı, Rabbin vücûb-ı vücûduna erdirici hikmetler taşıması şartı ile meşrû’ olabilir ki, kendilerine Kitab-ı Mübîn’in “Akletme” emrinden hisse ayırabilsinler!

Hüsn-i hatt, ebrû, hakkâklık, oymacılık, çini, mermer ve cam sanatları, mîmârî, mûsikî, edebiyât ve resim, v.s. gibi hepsi de, beyân etdiğimiz ölçü ve hududların içinde meşrû’ olub; “Akletmez misiniz” istifhâmında mündemic emre muhâtabdır; aksi takdirde ve bunların dışında “akletmez misiniz, düşünmez misiniz, tefekkür etmez misiniz” gibi ne kadar istifhâmî emirler varsa, bunların muhâtabı olamazlar!

Hele kültür de, daha mahallî ve kavmî husûsiyyetlerin  tahdîdi ve sıkılığı noktasında, san’atdan çok daha keskin hududlara mâlikdir. Kavmî ve mahallî âidiyyetlerin tamâmı da, Fransız hançeresinden kopyalama “Kültür” kelimesiyle ifâde etdiriliyor ki, bunu “harsiyât” gibi ittihadçı îcâdı bir kelime ile de ifâde etsek bir şey değişmez; bütün bu mefhûmun içine aldığı her şeyin de, müslüman nazarındaki meşrûiyyeti, bunların da şer’î delillere muvâfakat ve mutâbakatını şart kılar…

“Sanat dünyâsı” dediğimiz bugünün hey’et-i ictimâiyyesi, o kadar kendi kendisi olmakdan çıkmış, Kelâm-ı Kadîm ile alâkasını o kadar kesmişdir ki, bunların ağızları bile daha telâffuz planında dînî bütün değerlerden kopukluk resmeder; ve “san’atkâr” bile diyemezler de, kapkaççı dercesine “sanatçı” lafzını sıvarlar…

“Sanat halk içündür veya sanat sanat içündür” gibi yavan ve boş, ateist bir felsefenin çukurundan yakasını kurtaramamış adam ve madamların, “güdül” veznindeki “ödül” makûlesi şeylerle yemlenmesi, Allâh’ın Kitâbı’nda katiyyen ma’kes bulamaz…

Bütün varlığı ve ihlâsıyla, “SAN’AT, ALLÂH İÇÜNDÜR” diyen san’atkârlar varsa, onlar, Kitab-ı Mübîn’in “Akletmez misiniz?” istifhâmî emrine ancak kitâbî çizgide muhâtab olabilirler?

“Zaten bizim istediğimiz de bu!” denilerek, açıkları kapatma cihetine gitmek de, hiçbir isâbet ve meşrû’ ma’zeret ortaya koyamaz!

O zaman da deriz ki:

“Madem ki güdül vezninde ödül diyerek çizgi ötesini mükâfatlandırıyorsunuz, bu takdirde, nâkıs ve kifâyetsiz gördüklerinizi takdir ve takdîse lâyık görmeniz vâkıasındaki iki yüzlülüğünüz, sizi tekzîbe kâfîdir!”

Haber şöyle devamdadır:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mehmet Âkif Ersoy’un Mısır’dan Türkiye’ye döndüğünde Beyoğlu’nda kaldığı dairenin kamulaştırılarak, müze-eve dönüştürüleceğini belirterek, “İstiklal Marşı şâirimize âit pek çok eser ve şahsi eşyanın da sergileneceği bu müze evinin bilhassa gelecek kuşaklara üstadı daha yakından tanıma ve anlama imkânı vereceğine inanıyorum” açıklamasında bulundu.”

Abdülhamîd Cennetmekân Hazretlerine “Hayvan, kâfir, ödlek, zâlim, korkak, herif,  Ey sefil, nekbet, zelîl etdin, hacîl etdin, sefîl etdin, rezîl etdin, ne mel’ûnsun ki rahmetler okutdun ruh-ı iblise, Mısır’ın en muhteşem Üstadı Abduh, Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamîd, adam mı cin mi nesin, Değil mi korkudasın var kabahatin mutlak, Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek, Otuzüç yıl bizi korkutdu Şeriat diyerek, Bir alay zâbiti kestirdi sebeb şer’-i Şerîf, Ah o Yıldızdaki BAYKUŞ ölüvermezse eğer, v.s. ve  bilmem ne” diye köprüaltı ağzıyla sövüb sayan ve bunlar da onun mısraları değil de uydurukçasıyla “Dizeleri” diye telâffuz edilen bu adama ve onun azılı düşman olduğu Büyük Sultâna da aynı sevgi-saygı gösterisinde bulunmak…

Üstâd Merhûm Necib Fâzıl’la, “Beni Stalin yaratdı” diyen ve ölürken bitişik odada dişisiyle bir aygırın oynaşdıkları vâkıası gibi en rezil alçaklılları bilinen N. Hikmetofun, aynı kefelere konularak, Üstad gibi “Ona da Türkiya’nın ihtiyâcı olduğundan” bahsetmeler, acebâ hangi tür tenâkuzları vesîkalar!?. Ve bunların, hangi tür samîmiyyetle zerre miskal alâkasından bahsedilebilir?. Bunlar da, bahs-i diğer olarak cevâbına intizâr edilen mühim sualler olsa gerekdir!.

Saddam gibi, hem İbrahim Aleyhisselâm’dan yana, hem de, Saddam’ın, devâsâ heykelini dikdiği Fir’avn Hammurabi’den yana olmak, dembokrasi ahlâkı olarak acebâ nereye konulur da oranın altını üstüne getirmez, bunu da “akletmek” gerekir sanırız!

Paşa demiş ki:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, bir yandan geçmişteki değerlerine sahip çıkarken, diğer yandan da bunların izinde yeni kültür ve sanat insanları yetiştirmek mecburiyetindedir” sözleriyle konuşmasına devam ederek….”

Hem gelenekçi sünnîleri, hem de geleneksiz ve köksüz modernist, mezhebsiz ve telfikçileri memnûn etmek üzere îcâdedilen formüllerdir…

Paşa’dan son cümle:

“Küresel düzeyde dolaşıma girecek eserler üretecek kültür ve sanat insanlarının yanında olmayı, en başta gelen görevimiz olarak görüyoruz.”

1928 yılından i’tibâren 1000 yıllık ELİFBÂ’mızı forsa olarak anbara indirib hapseden ve Yunanlı gâvurun ALFABE-TA’sını kaptan köşküne çıkaran bir zihniyet mi “Dünyâ çapında eser üretecek?”

“Küreselcilerin” gözüne girmek içün ne kadar perende ve takla atarsa atsın, dedesinin mektublarını bile okumakdan âciz bir “sanatçı kalabalığı”, ortaya bir eser değil, esercik bile çıkaramaz; Metin Akpınar ve benzerlerine özenirlerse, darbe ve heybe derdine düşerler; CB’larını ayakdan asma planları ile yatağa girer ve rüyalarını da gebertmeler, kan akıtmalar, ipe çekmeler süsler!

Ve o “küresel ve emperial” tanrılar, Türkiya ehâlisi “Onların Dînine girinceye kadar bu ehâliden RÂZI OLMIYACAKLAR”; terör şebekeleri ve Feto eşkıyâları ile bu millet bakiyesi halkdan intikâm almaya devam edeceklerdir…

(Mâba’di var)

İntişârı: 26.12.2018 / 15:59:09

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir