Tenâkuzlar Çukuru Mu, Fikir Fâhişeliği Mi?
3 Şubat 2015
(2) Şevket Eygi Bey’in İcâzeti Yoksa Da, (İzni) Varmış! Üstelik, Tasavvuf Mistik Boyutmuş!
13 Şubat 2015

Efrencî (8.Şubat.2015) tarihinde yazdığı bir yazısında, Millî Gaz. ve Vahdet cerîdeleri muharriri Mehmed Şevket Eygi, “kerameti kendinden

ŞEVKET EYGİ BEY’İN İCÂZETİ YOKSA DA, (İZNİ) VARMIŞ!
ÜSTELİK, TASAVVUF MİSTİSİZMMİŞ!

(1)

Mehemmed SAFFET

Efrencî (8.Şubat.2015) tarihinde yazdığı bir yazısında, Millî Gaz. ve Vahdet cerîdeleri muharriri Mehmed Şevket Eygi, “kerameti kendinden menkûl zamâne şeyh efendileri” gibi döktürmiye başladı!

Okuyalım: 

“DİNÎ konularda Ehl-i Sünnet  akaid ve ilmihal kitaplarında mevcut olan, İslam’ın iki kere iki, eder dört, temel ve tartışmasız  gerçeklerini sık sık yazıyor, hatırlatıyorum. Bunları yazmak için icâzet sahibi olmak gerekmez. Kaldı ki, bendenizin son devrin büyük zatlarından birinden alınmış  bir iznim vardır. Kendisine otuz beş yıl kadar önce sormuştum: “Efendim, bu fakir haftalık gazetemde Müslümanları beş vakit namaza, farz namazları cemaatle kılmaya ve bunlar gibi dinî emirlere uymaya davet  ediyorum. Bu konuda bana izin var mıdır?..”  Olur, yazabilirsin demişlerdi…  Malum olduğu üzere, İslam dininde, sahih=doğru bir itikattan sonra ikinci temel emir beş vakit namaz kılmaktır. Üçüncü emir Ramazanda oruç tutmaktır. Dördüncüsü zekatını Kur’ana, Sünnete,  Şeriata, fıkha uygun olarak vermektir… İslamın temel ahlak kuralları da  vardır: İstikamet (doğruluk dürüstlük)… İhlas… Yalan söylememek… İftira  ve  gıybet etmemek… İffetli olmak, zina etmemek…  Lüks ve israftan uzak durmak…  Şu fesat ve fetret devrinde  elime  yazma imkan ve fırsatı geçmişken dinin temel emirlerini, yasaklarını, öğütlerini tekrarlamakta sakınca olmasa gerek. Dinî konularda kendi  re’y  ve  hevam ile yazı yazmaktan hayâ ederim.  Necdîler, Mutezilîler, reformcular itiraz ediyorlar. Onlar firak-ı  dalle mensubudur, etsinler. Bendenizi bağlamaz. Ehl-i Sünnet ulema ve fukahası içinde Necdîliği hak bir fırka olarak gören ve gösteren  tek şahıs bulamazsınız.”

Eygi Bey’e sanki sâdece saydığı fırâk-ı dâlle mensubları “i’tirâz” ediyordur da; bütün ehl-i sünnet tâifesi tasdîk ve tahsîn ile peşine takılmışdır!. Bu kabil kurnazlıkları yiyen yer, ancak tecrübeli müslümanlar yemez, ağız ve burunlarını da pisletmezler!

Bizler de (ehl-i sünnet) olarak bu zâtın sakat taraflarını yıllardır görüyor ve buradan kendisini ikaz ediyoruz. Ancak “hasta ifâkât buldu!” demeye bir türlü muvaffak olamadık; bu gidişle de aslâ olamıyacağız! Çünki tevâzu’ perdesi altındaki kibir ve inat, insana ne kusûrunu gösterir, ne de yamuklukdan dönme fazîletini tatdırır!

“Ehl-i Sünnetim” diyerek ortaya bir takım bid’atlar ve sakatlıklar atmak, “selefîyim, vehhâbîyim, teymiyeciyim sôfîyim, câferîyim, ehl-i beytciyim, dar-ı harbciyim, bilmem neciyim!” diyenlere kadar, nice dâlâlet ehli tarafından kullanılan bir taktik ve şeytânî bir usûldür!

Ehl-i Sünnet Akâid kânun ve kavâidini yani “zarûrât-ı  dîniyye” denilen esasların velev bir tekini inkâr veya onlarda şekk ve şübhe, Müslümanlık’la alâkayı derhal keser. Bütün ulemâ-yı ehl-i sünnet, “ÎMÂN, bir mu’cibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise sêlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir!” buyurur… 

Eygi Bey, devrin o Büyük Zâtına: Müslümanları beş vakit namaza, farz namazları cemaatle kılmaya ve bunlar gibi dinî emirlere uymaya davet  ediyorum. Bu konuda bana izin var mıdır?..  Olur yazabilirsin demişlerdi…” deyû kitâbet eylediklerine göre, o mübarek izni, namaz kılmak ve bunun da cemaatle kılınması içün almış! Fakat iş bunlarla kalmayıb gitdikce genişlemiş ve bütün İslâm’ı da kuşatarak “bunlar gibi dînî emirlere uymaya davet etmiye” kadar genişlemiş; ve biraz yukarıda görüldüğü gibi 2. Kademede “i’tikâdı, namazı, orucu ve zekatı da” içine alacak şekilde hudud iyice taşmış!. Sonra iş, daha da genişlemiş, bütün ahlâk ve ahlâksızlık (memduh ve mezmum ne varsa) bunlara kadar…

Derken, Eygi Bey’in böylece, “eline yazma imkan ve fırsatı da geçince”, tut tutabilirsen, “dinin temel emirlerini, yasaklarını, öğütlerini tekrarlamakta sakınca olmasa gerek” noktasına kadar o mübârek “İZİN” almış başını gitmiş!.

Gerçi at izinin it izine karışdığı böyle bataklık bir vasatda her kafadan bir yahudi boynuzu öttürülürken, Eygi Bey’in sessiz kalması yakışık almaz, şık da kaçmazdı hani!

Öyle anlaşılıyor ki, Eygi Bey, bu hâliyle, her dînî mevzu’da yazıb çizmiye ve fetvâ vermiye (iftâ müessesesinin postnişîni olmıya) hakk u salâhiyyet kesbeylemiş görünüyor!  

Eygi Bey, bendenizin son devrin büyük zatlarından birinden alınmış  bir iznim vardır. Kendisine otuz beş yıl kadar önce sormuştum: Efendim, bu fakir haftalık gazetemde Müslümanları beş vakit namaza, farz namazları cemaatle kılmaya ve bunlar gibi dinî emirlere uymaya davet  ediyorum. Bu konuda bana izin var mıdır?..  Olur yazabilirsin demişlerdi…” deyû cihâna i’lânâtda bulunduklarına göre, o “son devrin BÜYÜK ZÂTINI” neden hazfeder; ve bektâşi sırrı gibi de saklar? Saklamaz da açık ederse, diyelim ki 10 grub cemaatden 9’u, “haaa, bizim Efendi Hazretleri değilmiş, boş ver!” deme ihtimâli taşır ve onların nazarında Eygi Bey’in o mübarek “İZNİ” gayr-i mu’teber  mi addedilir!?

Veyahud, Eygi Bey, o, “devrin Büyük ZÂTINI” bektâşi sırrı gibi saklar da “gâiblerin malı gibi tütsülerse”, o zaman, bilfarz bütün o 10 grub cemaat, “yahu bu BÜYÜK ZÂT bizim Efendi Hazretleri olmasın, gâliben odur!” gibi “hüsn-i zân” örtüsüne bürünüb gene o hüsn-i zan yatağına da yatarak, cumhur cemaat o “mübârek İZNİN” peşinde Eygi Beyi “iftâ müessesesinin BAŞ MÜFTÜSÜ” olarak başlarında mı taşır?!

Evveliyâtında Galatasaraylılık, derken selefîlik, bir ara saûdîlik, sonra antierbakânîlik, bir ara “Demirel müslümandır” deyicilik, âhıren “alevî kardeşçilik”, ba’dehû “ehl-i sünnet muhâmîliği”, dahî “İslâm Demokrasiciliği” ve dahî “asıl cumhuriyetçi bendenizim” tütsücülüğü, el’ân dahî “imam-ı kebir veya halife” mübelliğliği olan böyle “çeşitlilik erbâbı” bir zâtın, o mübârek “İZNE” istinâden her türlü elvân-ı muhtelifeye bulanarak, nice nice kelâm-ı kibâr eylemesi, bu devr-i dilârâ-yı cumhûriyyeye pek de yakışan bir âlî keyfiyet bilinse yeridir!

Bektâsî sırrı gibi sakladığı o “BÜYÜK ZÂTIN” kim olduğu üzerinde de tahminler yürütülebilir; ve böylece, Eygi Bey’in ism-i şerîfi de nice meclis-i müslimînde ziyâde zikre medâr olub 7 ceddine Fâtiha’lar, Yâsinler ve Hû Hû’lar da ihdâ edilebilir!

Herkese, 40 yıldır bir mürşid-i hakîkî bulmalarını tavsiye etmesine rağmen, “size şu BÜYÜK ZÂTI veya şu böyyük zevâtdan birini tavsîye ederim” diyememek; ve kendi intisâb etdiği bir zât varmış gibi yapıb onu da aslâ ortaya koyamamak gibi azîm bir esrâra dahi mâlikiyyeti, bu âdemi iyiden iyiye “fizikötesi-mistik” bir ruhâniyyet ve keyfiyete büründürmektedir…

O “Büyük zât”, eli altındaki dişilerle dünyanın câzibe ve şeheviyye merkezi olmayı, tv denen fitnevizyonu ile bihakkın yedinde tutan “Kedicikler Potronu” A.Hoca nâm kişiden “dua ve himmet” istirhâm etme derecelerine kadar seyr-i sülûk-ı (şey..nîde) kat’-ı merâtib eyliyen müteveffâ Şeyh-i Kubrusî Cenabları olabilir mi?..

Ne de olsa, baygın bakışları, kallâvî sarığı ve İngiliz havalı nâm-ı şerîfiyle, elini öptürenlerdendi!

O değilse, acebâ, İskenderpaşa Câmii Şerîfi İmam-Hatibliği de yapmış Merhûm Muhammed Zahid Efendi Hazretleri midir?

Eğer öyle ise, bizler de açıkgözlük eyliyerek dengine getirib vakt ü zemânında böyle bir “izinnâme” neden koparamadık?

“İki izinnâme bir icâzetnâme yapar!” diyerek, daha bir “çeşitlilik” arzeden ve DİB benzeri bir “alo” hattıyla işliyen iftâhâne binâ eyliyemez; ve başımıza da, nice entelektüel mürîdân u tirîdân devşiremez miydik?!

Eygi Bey terceme etdirdiği “Berâetü’l-Eş’ariyyîn” nâmındaki kıymetli kitabın (1414-1994) tab’ının başına, adı, müstear adı ve imzasız üç takrizimsi yazı koymuş!. İmzâsız yazının 13. Sahîfeye müsâdif kısmından i’tibâren, İbni Teymiye ve peşindekilerin sapıklıklarını 6 maddede hulâsa etmiş ve 2. Maddede ise şunları yazmış:

 “- Tarikatları ve tasavvufu inkâr ederler. Halbuki tasavvuf İslâm’ın mistik boyutudur. (Bizden: Oha! Çüşş!) Bütün islâmî fütuhatda tasavvuf faktörünün ve gücünün büyük yeri ve rolü olmuşdur. Tasavvuf islâmî bir çeşitlilikdir. Çeşitlilik Ashâb-ı Kiram arasında da vardı.”

Tasavvuf ve Asr-ı Seâdet ıstılahları arasına 2 kurbağaca ta’bîr de Eygi Bey’den: “MİSTİK BOYUT ve ÇEŞİTLİLİK!”

“Binbir ÇEŞİT Mağazası!” soyundan, suyundan ve huyundan bir uydurukça hezeyânı…

İşte “O Büyük zâtın İZİN verdiği”, icâzet olmasa da yarı icâzet yerine kâim, o meşhur izinnâmenin kerâmeti!. Artık at da nasıl atarsan at; ve sık!. Leş kargalarını bile o tarafından güldürecek şekilde “Tasavvuf, İslâm’ın MİSTİK boyutudur; islâmî bir çeşitlilikdir” de, salla git!. Nasıl olsa “O Büyük Zât” Rahmet-i Rahmân’a kavuşalı efrencî 1980’den bu yana “35 sene olmuşdur!” O kapı gibi icâzetnâme yavrusu İZİNNÂMEYİ geri alıb, “ne halt ediyorsun bre nâbekâr!” diyecek hâli ve imkânı da yokdur!

Ümmet diye bir nesne de, zaten nâmevcûd; ve ortalıkda “höt” diyecek ne adam gibi adam, ne de madam gibi madam kalmışdır! Meydanlardaki yüzlerce cübbeli–cübbesiz, himmetli-himmetsiz nice  soytarı da, işine geldiği gibi işkembeden ahkâm keser olmuşdur!. Bunlar atıb tutarken, hem de “İZİNNÂMELİ” bir zât-ı âlikadire sus pus olmak; ve “İslâm’ın gerçeğini” kalem cihâdıyla 7 kıt’aya duyurmamak, hiç olacak iş midir?

Lâtince “MİSTİK” nânesi, İslâm tasavvufunu bırakın izah etmeyi, onun tırnağını bile içine alabilecek bir mefhum olabilir mi?

Bilâhare icâbına bakarız! Hem de Merhûm Üstâd Necib Fâzıl Beyin birkaç paragraflık sopasıyla…

Batsın gâvurun mistisizmi!

İnsanın, “devrin o Büyük Zâtından İZİNNÂMESİ” olunca, şöyle yazması da büyük bir EDEB ve TEVÂZU’ eseri olsa gerekdir:

Dinî konularda kendi  re’y  ve  hevam ile yazı yazmaktan hayâ ederim.”

Haçlı felsefesindeki “mistisizm”, İslâm tasavvufuna da nasıl “boyut” ve soyut olurmuş, o “hayâ” da bunun neresinde gezermiş göreceğiz! 

Üstelik, bu işin tahkîkini yapar ve o “izinnâmenin” deline deline hangi kalbura döndüğünü; ve içine de nice (mistiklikler ve pisliklikler) almıya başladığını görmiye çalışırız Vesselâm!

(Mâba’di var)

(İntişârı: 11.02.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir