(4) Mescid-i Fetih (Ayasofya), Mescid-i Nebevî, Mescid-i Haram Kurtulmadan, Mescid-i Aksâ Öyle Mi?
5 Ağustos 2017
Tayyar Tercan Yazdı; Ehl-i Sünnet Düşmanlığı!
8 Ağustos 2017

CEMÂAT OLUNMADAN ÜMMET OLUNAMAZ!

Ahmed ZIYÂ

 

Sık sık “safları sıklaşdıralım!” tenbîhini duyar olduk. Tamam sıklaşdıralım sıklaşdırmasına da, kimlerle ve nasıl?

Namaz kılınırken cemaatin safları sıkı tutması çok mühimdir. Yoksa şeytan boş bulduğu yerlerden ferdlere tek tek vesvese verib aralarındaki uhuvvet ve birliği bozar.

Safları sıkı tutmak namazda olduğu gibi cihadda da çok mühimdir. Farklı niyetlerle bir araya gelmiş bir topluluğu dağıtmak ve aralarına fitne sokmak kolay olur.

“Safları sıklaşdıralım” tenbihi en az üç kişilik bir cemâatden başlayıb bir devlet veya ümmet için söylenir.

Söylenir ama tatbiki nasıl mümkün olur?

Sahabi (r.a.) Efendilerimiz bu emri namazda tatbik etmek için omuzlarını aşındırırken, şimdi camilerde “safları sıklaşdırmak” unutulmuş. Seccade desenli halılar da bu emri unutdurmak için yapılmışçasına geniş dokunmuş!. Cemaat saf sıklaşdırmanın değil, kendi seccadesinin ortasında durmanın derdine düşmüş. Günümüzün laik rejim me’muru olan “imamlar”, arkalarındakilere “safları sıkı tutun” demekden bıkmış…

Daha camilerde sıklaşdırılamıyan saflar, ümmet (!) içinde sıklaşdırılabilir mi?

Veya şöyle soralım: Daha camilerde cemaat yokken ümmetden bahsedilebilir mi?

Hani Ümmet? Ümmet nerede?

“Efendim Ümmet-i Muhammed’e dua ediniz de kurtulsun!”

Diyen müridine:

“Evlâdım sen bana ÜMMETİ göster ki, ben kurtuluşu müjdeleyeyim!” 

Buyuran Abdülhakim Arvâsî Hazretleri, acaba neden böyle söylemişdir?

Eğer Allâh’ın Rasûlü Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselâm’a ümmet olunmak isteniyorsa, evvela onun getirdiği Şerîata imân etmek ve ona göre yaşamak gerekir.

Bu da ferdler hâlinde değil, hep birlikde, topdan, cemaat halinde ve “saflar sıklaşdırılarak” yapılmalıdır.

Cemâat hâlinde yapılabilmesi için ise evvela kalbler (itikadlar, niyetler) bir olmalı. Ameller, ancak kalbler bir olduktan sonra bir olur.

Henüz kalbler bir olmadan “safları sıklaşdırmakdan” bahsetmek abesle iştigâl olur. Zira en ufak bir sarsıntıda o saflar dağılmaya mahkûmdur.

Halbuki her ferd diğer ferde kenetlenmiş ve bir bütün olmuş vazıyetde Allâh’ın ipine sarılarak hareket etdiğinde ortaya kuvvetli bir topluluk çıkar. İşte bu topluluğa bizim Şeriatımızda cemâat denir.

Her ferdin kendi başına kalıp kendi çapında hareket etmesi ona hiçbir menfaat getirmeyeceği gibi; Mürşid-i Kâmil Merhûm Ahmed Zıyâuddîn Gümüşhânevî Hazretlerinin, “Câmiu’l-Mütûn fî Hakki Envâi’s-Sıfâti’l İlâhiyye ve Elfâzi’l-Küfri ve Tashîhi’l-A’mâli’l-Acîbiyye” nâm muhalled eserinde bahsi geçen Hadîs-i Şerîf’de bildirildiği üzere zarâra bile sokacakdır:

“ – Bir kimse cemâatle çalışır ve doğru netîceye vâsıl olursa ameli makbul olur. Doğruya vâsıl olmazsa Allâh tarafından afvedilir. Bir kimse tek başına çalışıp isâbet keydederse ameli makbûl değildir. İsâbet etmezse Cehennemdeki yerine hazırlansın.”

Bu hususda Ahyed HÂLİDÎ’nin manzumesini okumak isteyen şu linki ziyâret edebilir: http://www.turkcesi.biz/manzumeler/ahyed-halidi/kar-zarar.html

Cemâat olmanın ehemmiyetini bildirici birçok Hadîs-i Şerîfden yalnızca bir tanesi olan bu Hadîs-i Şerîf’de gayet vazıh bir şekilde bizlere cemâat olmanın ne kadar mühim bir emir, hatta Elmalılı Merhûm Muhammed Hamdi Efendi hazretlerinin ta’bîriyle “ilk fariza-i dîniyye” olduğunu ihtâr ediyor.

Maalesef son Şerîata ittiba’ etmediği halde, onun adını ve ona has mefhumları rahatlıkla kullanan “kulatapış dîni”, bizim olan “cemâat” mefhumunu da bozmuşdur.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’de CEMÂAT ve ÜMMET mefhûmunun ne demek olduğunu Elmalılı Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin muhalled tefsîrinden okuyalım:

“Allâh’a hakkıyla ittikâ etmek ve herhalde müslim olarak ölebilmek için de, evvel emirde habl-i ilâhîye topdan yapışarak, tevhîd üzere ictimâ etmek ve tefrikadan ihtirâz etmek lâzımdır.”

Demek ki bir ferd, Müslüman olarak ölmek istiyorsa, tek başına değil, cemâat halinde yaşaması lazımdır. Bu cemâat de birbirinden ayrılmadan hep birlikde Allah’ın ipine, ya’ni Şerîatine yapışan bir cemaat olmak mecbûriyyetindedir.

“Binâenaleyh evvela tevhîd-i kulûb (kalblerin birliği), sâniyen tevhîd-i ef’âl (amellerin, işlerin birliği), Dîn-i Hakk’ın a’zam-ı erkânındandır (Hakk dînin en büyük rükünlerindendir)

“ – Ben, kendi başıma münferiden dînimi, îmânımı muhâfaza edebilirim” demek tehlükelidir. Kendi başına kalmak isteyen ferdlerin iman ve islam üzere hüsn-i hâtime ile gidebilmesi meşkûk (şübheli) olur. Ferd, cebr ü tazyik altında herşeyini zâyi’ edebilir. Zîrâ yedullahi maal cemâah’dır. Ve dînin dünyadaki en büyük feyzi de bu cemâatin te’sîsindedir. Bunun içindir ki cemâatlerini zâyi’ veyâ perîşân edenler, behemehâl perîşân olurlar. Sevâik-i fi’liyye karşısında, delâil-i ilmiyye ale’l-ekser icrâ-yı hükm edemez.  (c:2, sh:1153-54)

Bu satırlarda ise Merhûm Müfessir, îmânın muhâfazası için cemaat olmanın ehemmiyetini ya’ni neredeyse bütün ibadetlerden önce geldiğini “dîn-i Hakk’ın a’zam-ı erkânındandır” diyerek, açık bir şekilde izâh etmişdir. Aşağıda gelecek satırlarda ise cemâat olmadan cemaatle namaz bile kılınamıyacağını izâh edecekdir:

“Cemâatle ibâdet etmek içün cemâatin teşekkül etmiş olması lâzımdır. Halbûki cemâat kuru bir kalabalık demek değil; rûh-i vâhidle (bir ruhla) hareket edebilen bir hey’et-i muntazama-i vahdâniyye (tek olmuş muntazam bir hey’et, topluluk) demekdir. Binâenaleyh cemâatin teşekkülü bir rûh ve bir mîsâk-ı içtimâîye mütevakkıfdır. Mîsâk-ı İçtimâî ise, henüz içinde bulunduğumuz akd ü mukâvele ile teşekkül edecektir.” (c:1, sh: 110)

Demek ki neymiş? Her müslüman ferd mutlaka “henüz içinde bulunduğu bir akd ve mukaveleye” sâhib olacak. İllâ bir başı olacak. Cemâati kuru bir kalabalık olmıyacak. Cemâat ferdleri mîsâk verdikleri “başlarına” itâat edecek. Böylece muntazam “bir rûh” hâline gelecekler. “Her kafadan bir ses çıkmıyacak”. Her ferd, yanındaki ferd ile birleşerek “ictimâî bir mîsâk ile, hey’et-i muntazama-i vahdâniyyeyi” teşkîl edecek.

Cemâat olmadan cemâatle ibâdet edilemeyeceğine göre, ne nikah kıyılır, ne çocuk yetişdirilir ne boğazdan geçenin helal olması sağlanabilir, ne tabîb-i hâzık-ı müslim-i âdil bulunabilir, ne doğru ilme vâsıl olunur, ne de cenâze kaldırılır. Bunları çoğaltmak mümkün. Hülâsa cemâatle yapılan hiçbir ibâdet İslâm’a göre yapılamaz. Ya “kulatapış dîninin” veya başka bir dinin mensublarına muhtaç olunur.

Allah âdemoğlunu cemâat halinde yaşamak üzere yaratmışdır. Birçok hayvanda olduğu gibi mahlûkâtın en hayırlısı olan insanlar da yalnız yaşayamaz muhakkak kendisine fikir birliği kurabileceği bir arkadaş arar.

Bu yüzdendir ki Türkiye İslâm’a savaş açdığı günden beri onların ta’bîriyle “merdiven altı” cemâatler çoğalmış, kimi cemaat olarak kalmış kimi parçalanmış tek ruh halinde kalamayıp cemâdât olmuş, kimi de çok büyüyerek devlet içinde devlet kurub başına belâ olmuşdur.

Müfessir merhum ÜMMET olmayı CEMÂAT olmaya bağlıyor ve Cemâat olunamadan Ümmet de olunamayacağını şu satırlarıyla apaçık beyan ediyor:

“Beyân olunduğu üzere ümmet, öne düşen, fırâk-ı muhtelifeyi toplayan metbû’ bir cemâat demekdir ki hepsinin önünde de imâm bulunur. Cemâatle kılınan namazlar bu muntazam ve hayırhah tertîb-i ictimâînin tecelliyâtını ifâde eden suret-i mahsûsesidir. Bu suretle hayra da’vet ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’-münker yapacak bir ümmet ve imâmet teşkili, ba’del îmân Müslümanların ilk fariza-i dîniyyeleridir. Bu farizayı edâ edebilen Müslümanlardır ki “ve ülâike hümül müflihûn” hükm-i celili mu’cebince felâh-i kâmile mazhâr olurlar. Aksi hâlde “velâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn” müeddâsı müşkil ve belki müteazzir olur.” (c:2, sh:1154-55)

Şimdi soruyoruz:

  1. Türkiye binbir parçaya bölünmüş vaz’ıyyetdeyken, “İslam âlemi” ile nasıl bütünleşecek? “Safları nasıl sıklaşdıracak”?
  2. “İslam âlemini” teşki ve işgâl eden devletler birbirilerini bir kaşık suda boğmak için fırsat kollarken nasıl “saf sıklaşdıracak”?

Bunlar bir kere biribirilerini tekfir etmekden saf tutamıyorlar ki, ortada saf varmışçasına onu sıklaşdırmakdan bahsediliyor…

Şunu da ilâve etmek isteriz ki, bunların ÜMMET olma gibi bir derdleri yok. Eğer olsaydı evvela Allâhın Sevgilisi Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin Hadîs-i Şerîfleriyle oynamaz, “pirinç ayıklar gibi” Hadîs ayıklamaya kalkmazlardı!

Gözü İSLÂM’da olmayanın hedefi ÜMMET olmaz, olamaz!

Olsa olsa, bütün mefhumlarımızı intihâl etdikleri gibi bunları da intihâl ederek, kendi uydurdukları KULATAPIŞ dîni içinde kullanmak olur.

Hepsi bu… Bundan ötesi muhal…

Merhûm Üstâdımız Necib Fazıl Kısakürek 1974’de “Cemâat” beytinde ne de güzel buyurmuş:

Sözde İslâm… Bir ferdi bir ferdine kaynamaz;

Bu hâlle utanmadan câmide saf saf namaz!

Allâh encâmımızı hayreylesin… Bizlere ÜMMET olmayı nasîb etsin…

 

İntişârı: 06.08.2017 / 00:53:37

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir