Cinsî Şefden “Büyük Nutuk” Olarak Milletin Hayâl Etdiği Fantastik Bir Deneme!
1 Ocak 2011
Hasretiz Üstâdım…
11 Mayıs 2011

Müslümanlık, Âdem Aleyhisselâm’dan beri gelen ve Kıyâmet kopuncaya kadar da ins ü cinnin Yaradan’ına âid devâm edecek MUTLAK nizâm… Mücerred

MÜHİM VE ŞART OLAN, ALLÂH’IN MÜSLÜMAN DEDİĞİNİ OLABİLMEK…

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Müslümanlık, Âdem Aleyhisselâm’dan beri gelen ve Kıyâmet kopuncaya kadar da ins ü cinnin Yaradan’ına âid devâm edecek MUTLAK nizâm…

Mücerred MUTLAK… Gâvurdan geçen kelime ile de söyleyib birilerinin anlıyacağı cinsden ifâde-i merâm etmemiz icâbederse, “alternatifi” olmayan.. ne olmayanı, muhal, mümteni’… “İmkânsız!” demedik ve diyemeyiz, muhâl… Beşerî, felsefî ve izâfî olmakdan münezzeh… Mutlak hakîkât…

Dembokrasi, cumhurlobiyet (republica) ve sonu “izm”le biten yüzlerce (beşerî) ve (felsefî), topyekûn ideoloji, doktrin, felsefe mektebi ve ne varsa, cümlesiyle mukâyese edilemiyecek, edilmesine beşer zihni tâkât getiremiyecek kadar husûsî, noksanlıklardan münezzeh Allâh’ın DÎNİ, Allâh nizâmı… Kurbağacada “düzen!” deniyor… Frenk diliyle sistem!

İns ü cinnin tâbi’ olmakla mükellef, mecbûr, me’mûr ve mes’ûl bulunduğu biricik (îmânî – ibâdî – siyâsî – iktisâdî – ictimâî – hukûkî – askeri – mülkî – adlî – tıbbî – âilevî) mutlak dünyâ kânûnu.. devlet, hükûmet ve  istikâmeti… Dünyâ içün böyle! Ukbâ içün de, îzâh ve mutlak haberler  âtî hakîkatı…

Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve müctehidîn ictihâdlarıyla tekevvün eden ve bu dört delîlinin tamâmıyla da, mücerred (vahye müstenid) bir DÎN… Bir üst paragrafda çerçevesi çizilmeye çalışılan ezel ve ebed arası mutlak hakîkât ve istikâmet… Kendisinden başkasına tâbi’ oluşu yok eden ve eriten yegâne yol, hakîkât ve  çizgi…

1909’dan i’tibâren aşındırılan, silinmeye çalışılan, işte bu dîn… Bunun, yahûdî eliyle, Mûsâ ve Îsâ Aleyhimesselâm’dan sonra bulandırılan ve adını Kur’ânın tesbît etdiği “yehûdiyyet ve nasrâniyyet” olarak alan, eksen kayması ile ortaya çıkarılan ve mecâzî ma’nâda (dîn) denilen şeyler ile ayrılığı apaçık ortada… İslâmiyyet’in, kendisinden ayrılan ve (dîn) adı taşıyan ve Mûsâ ve Îsâ Peygamberlere izâfe edilen yamuk çizgi ve istikâmetlerle berâber ve birlikde bir bütünlük içinde ele alınışı, mutlak sapıklık ve dalâlet… Çünki ilk insandan beri gelen bu DÎN, kat’iyyen tecezzî kabûl etmiyor… “Bölüp parçalarım, bir kısmını alırım, bir kısmını veya işime gelmeyen kısmını dışarda bekletirim veya atarım!” küfr ü hezeyân ve şirkine müsâadesi, mutlak ma’nâda muhâl olan hakîkât… Zarûrât-ı Dîniyyesi (Kıyâmete kadar, olmazsa olmazları veya lâzım-ı gayr-ı mufârıkı) bi temâmihâ ya kabûl edilecek; yahud bir teki kabûl edilmediğinde tamâmı inkâr edilmiş olacak! Ortaklığa ve telbîse zerre kadar müsâade ve müsâmahası muhal tek ve biricik hakîkât! Ona, “kahrolsun!” demeye kadar varan ve bunu “laiklik!” denen bir zehirle sürdüreceğini sanan hastalığın hududlarını tahayyül edebiliyor musunuz?

Yehûdî ve Nasrânîlerin kendilerini Mûsâ ve Îsâ Peygamberlere nisbeti, hakîkatı muhal olan, mücerred lâfta kalan kuru bir iddia… Çünki Kur’ân-ı Kerîm, istisnâsız topyekûn peygamberlerin, biricik dîn olan Müslümanlığı tebliğ etdiklerini ve bu Dînin peygamberleri olduklarını nice âyetleriyle haber veriyor. Hâl böyle olunca, elimizdeki 15 asırlık akâid kânunlarının bildirdiği en ana temellerden biri, bu iki peygamberin, Müslümanlığın ve Müslümanların peygamberi olduğudur… Onlara, kendi (îmân) zamanlarında, îmân edenlerin tamâmı da ancak Müslüman!

Mûsâ Aleyhisselâm’a “Yehûdîlerin peygamberi!” demek, bâtıl ve dalâletin tâ kendisi ve küfrün en şenii… Îsâ Aleyhisselâm’a da “Nasrânîlerin peygamberi!” demek, aynen öyle bir gâvurluk tezâhür ve resmi… Dinden çıkıb mürtedd olmak ve “tecdîd-i îmân ve’n-nikâh!” mecbûriyyetinde kalmak istemeyenler, buna, bir milyon “seçim devresi ve oy perendesi”atmakdan ve o yolda ömür gebertmekden mukâyese edilemiyecek kadar daha çok dikkat etmek zorunda!. Nâmütenâhî bir hayatı ateşe atmanın ne demek olduğunu idrâk edemeyenler, bunu anlamamakda elbetde ma’zur!

“Hoşgörü ve diyalog fitnesi!” ise öyle bir göz külleme ile yol alıyor ki, temelleri yerinden oynatarak, binâyı enkâza çevirmenin peşinde! Hakîkî diye reklâm bombardımanı ile ortaya konulan bir sahtenin peşinde, aklı zerre kadar kullanmadan “uydum kalabalığa!” felsefesiyle akanlar, sürüklenib gidenler, bir heyelân gibi dereye (çukura) yuvarlanıb yok olmada…

 Müslümanlığın (İslâmiyyet’in) Vâzıı, noksan sıfatlardan mutlak olarak (münezzeh) olduğu içün, vahyetdiği DÎNİ de, vâzıına nisbetle o derecede noksanlıklardan münezzeh…

“Allâh’a iman etdim!” dedikden sonra mutlak netîce, şer’î mantığın elinde mücerred böyle…

İşte “İslâm!” bu…

 Bu, İslâmiyyet’in, Âdem Aleyhisselâm’dan beri topyekûn peygamberler elinde ve dilinde tebliğ edilen keyfiyeti…

Bu keyfiyetin karşısına, “mukâyese” ve “alternatif” keyfiyetiyle konulabilecek bir ideoloji, doktrin, beşerî ve felsefî bir bilmem ne çıkarılamadı! Çıkarılamıyacak da… Ne zaman Allâh Azze ve Celle’nin karşısına 2. bir (ilâh) (çalap) (tanrı) (rabb) (diö) (got) (yahve), (nirvana) aynı(dikkat, evet tıpatıp aynı).. kudret, sıfât, esmâ’ ve ef’al ile çıkarılır, o zaman sözümüz olmaz!!! Bu ise mutlak muhâl!

Meşhûr Pascal, bir ömür beynini kemirdi durdu; ve O’nun aynısına ulaşamadı; ve son sözünü hemen ölümüne muttasıl, teslîm bayrağını çekerek şöyle noktaladı:

“-Bana Peygamberlerin haber verdiği ilâh ne ise O lâzım!”

Allâh’sız maarif (kurbağacasıyla millî eğitim) denen dalâlet çukurları, dünyânın her yerinde aynı çukur altı çukur körlükle Allâh’ın tabiatda yaratdığı kânûnlara “Pascal kânûnları!” der; ve bunları görür de… Amma Pascal’a (teslîm bayrağı) çektiren Allâh kânunlarından ve Pascal’ın son sözünü duymakdan, lâ’netli İblis gibi  kaçar!

Neden mi?

“Mukâyese ve alternatif!” muhal de ondan…

Öyle bir çizgi, istikâmet ve keyfiyet ki, vahyinin karşılığı yok!

Mu’cizelerinin karşılığı muhal!

Rabb olarak zikretdiği Allâh’ının eşi benzeri muhal!

Yüzbinlerce peygamberinin iki tanesi arasında bile değil tefrika, bir küçücük (ihtilâf) yakalamak bile muhâlken; en mükemmele yakın deyip taptıkları “dembokrasi” içindeki aynı teşkîlât kazanındakiler bile, biribirlerini, eşşek leşi dişleyen sırtlan sürüleri gibi yemeye mahkûm!

O, öyle bir keyfiyet, çizgi ve istikâmetin sâhibi ki, “melek” dediği mahlûkâtın karşılığı, kendinden başkasında muhâl! 

“Âhıret ahvâli!” gibi bir varlığının karşılığı, karşısındakilerin tamâmında muhâl! (NOT: Nasrâniyet’de de bunlar “var!” diyenler, helecan ve aceleden medet ummasın ve oradakilerin metalik ve kopukluk zincirlerinden ibâret izâfî ve sun’î keyfiyetine; ve yehûdiyyetde ise cennet ve cehennemin bile ancak (dünyâda) varlık sâhibi oluşuna nazar atfetmeden yerlerinden kıpırdamasınlar!)

 “Hoşgörü-diyalog” tuzağının gözbağcıları, “Dinler Târihi!” denen bir ilmin Kur’an’daki kapısından girmeden azledilen (işinden atılan)Bardakoğlu seviyesinden hâmûlelerini püskürtüyorlar; ve mutlak hakîkatla, uydurulanlarını aynı kefede görmek ve kıymetlendirmek cinnetine düşüyorlar ki, cidden gülünç değil, fakat iğrenç!

Kitâb ve Son Peygamberinin karşılığı, karşısındakilerin topunda da muhâl!. Hem öylesine muhâl ki, Son Peygamber Aleyhisselâm nazara alınırsa, “okuma ve yazmasına rastladım veya rastlandı!” diyebilen bir tek mahlûk, henüz mevcûdiyyet âleminde yok!

Karşılığı, evet, muhâl çapında yok! Alâ ekmeli’t-tehâyâ Efendimiz’in (ümmiyyeti), bir tek ve nokta kadar leke taşımakdan münezzeh; ve sütle mukâyesesi de, mukâyesesi muhal bir temizlik ve  beyazlık evc-i bâlâsında

 VE BÖYLESİNE MUAZZAM VE MUHTEŞEM BİR ZÂTIN ELİNDE, 600 KÜSUR SAHİFELİK BİR KİTÂB…

Karşılarındakilerin elinde bunun karşılığı hani?

Nutuk denileninden, kütük denilenine, şiir denileninden roman denilenine, kral denileninden cumbaşı denilenine, orgeneral denileninden paşa veya maşa denilenine, ilâhiyyâtçı denileninden diyânetçi denilenine, prof denileninden moskof denilenine kadar cihânın neresinde ve hani bir mikroncuk karşılığı?. Ve O KİTAB, ümmiyyetin evc-i bâlâsındaki elçininnoktasına kadar hâfızasında!

Şu sayılan sınıflar arasında, yazdıklarını, bizzat kendisi ezberinde tutabilen bir tek mahlûk, ins ü cin târîhinde gösterilsin, görelim!

Hele yazdıklarını, başkalarının da ezberlediği 6 sahîfelik bir kitâbı bulunsun!

Demek ki o KİTÂByazılan değil, vahyedilen bir kitâb! Beşer üstülüğü mutlak! Bu kadar mutlak hakîkatı reddeden, işte onun içün ebedî cehennemde…

Bunu göremediği müddetçe, insanlık biribirini yemeğe vallâhi mahkûmdur, billâhi mecburdur, tallâhi me’murdur! Bunu Allâh Azze ve Celle buyuruyor! Buna rağmen insanlık biribirini aç kurtlar gibi yemezse, Allâhyalan söylemiş olur! Hâşâ… O’nun içün yalan ne kadar muhalse, insanların biribirini yiyecekleri ise o kadar mutlak!

O halde, kim, hangi formül ve çâreden bahsederse bahsetsin, 15 asırlık Ehl-i Sünnet Ve’l-cemaat çizgisinde Kur’ân’ı esas almadıkça inanılamaz!

Kanılmamalı! Saftiriklik edilmemeli…

Akıllı olmalı! Akıl bunun içün verildi…

(İntişârı: 31.01.2011)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir