(1) Merhûm Büyük Üstâdı Yâdederken…
24 Mayıs 2021
(2) “Atatürk’e Kâfir Denemez” Derken, Allâh Azze’ye: “Âyetin (Kitâbın) Yasak” Demek…
10 Haziran 2021

“ATATÜRK’E KÂFİR DENEMEZ” DERKEN, ALLÂH AZZE’YE: “ÂYETİN (kitâbın) YASAK” DEMEK…

(1)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

“Atatürk’ü şükranla anmayı üzerimize kim vâcib kıldı?”

Akit gibi AKAP üzerinden cumputrasiye bağlı ve sık sık ona îmân tazeleyen, “tenâkuzlar içindeki” ve sünnî geçinen bir gazetenin, gene dempokrat yazarı Kenan Alpay,  29 Mayıs’da Ayasofya’daki  merâsimde konuşan bir DİB me’mûrunun uğradığı linç harekâtını mevzû’ edindi!

Şii Câferîlerden ve Hazret-i Muâviye Radıyallâhu Anh Hazretlerine aşırı düşman olub “Şam vâlisiyle ölünceye kadar mücâdele edeceğim” diyen” ve Merhûm Ömer Nasûhî Efendi’nin “ASHÂB-I KİRÂM HAKKINDA MÜSLÜMANLARIN NEZÎH İ’TİKADLARI” nâm eserini (reddiyesini) yazmasına vesîle olan müteveffâ  “Şemsettin Yeşil” denen adamın eserlerini, aylardır bol bol reklâm etmekden ÇEKİNMİYEN bu gazetede, Alpay neler yazmış görmekde fâide var…

Hareminde “İmparator sâhasına” Müslümanın ayak basamadığı ve duvarlarında ikonaların sırıtdığı ve UNESCO ile lâyık-kayık irâde ortaklığına de boyun eğdirilen ve üzerinde Fâtih Cennetmekân Hazretlerinin vakfiye şartları aslâ yerine getirilmeyen, böyle olmasına rağmen “CÂMİ OLARAK AÇILDIĞI” yalanları dünyâyı kaplıyan ESİR ve FORSA AYASOFYA’mızda, bir hatim merâsim yapılmış… Mustafa Demirkan adında emekli bir DİB me’mûru da, Bakara Sûre-i Celîlesi’nin 114. Âyet-i Kerîmesini meâlen diline alıb bazı şeyler söylemiş!. Bunun üzerine kamalist vesâyet şebekeleri hep birden ayağa kalkıb “Atatürk’e hakâret edildi, kâfir denildi, lâ’netlendi” gibi yâveler ve iftirâlarla tozu dumana kaldılar, memleketin huzursuz huzuruna tuz ruhu dökdüler!

Rabbe havâle…

Tabii maksadları “öküz altında buzağı aramak” veya başka ta’birle “Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekdir!” Veya “Ali’yi sevmek değil, Ömer’e küfretmek!”

Zira DİB me’mûru kişi Kamal Paşa’yı hiçbir şekilde ağzına almamış olmakla beraber, sâdece âyet-i kerîmenin, “Allâh’ın zikrini yasaklıyanlarla mescidleri harâb edenleri en ZÂLİM kimseler”  olarak tavsîf buyurduğunu beyân etmişdir… Me’mûr kişi buradan hareketle de, şefokrasi devrinin zihniyetini “zâlim ve (kâfirlerin) devri” olarak tel’în edince “Vesâyet-Verâset-Vekâletçi modern velîahdlar ve memleketin tapusunu gûyâ her zaman ve mekânda kıç ceplerinde taşıyanlar cebhesi”, hemen gocunub, demek ki yaraları da varmış ki, mu’tadları veçhile KORUMALI Kamal paşa’yı hemen ruznâmeye taşıyıb, taşlanmış ve tecâvüze uğramış gösterdiler!

Ateizmaları ve İslâm nefretleri içün istismâr etdikleri ve totem gibi telâkkî eyledikleri Paşa’yı, hemen TABU da yapıb, o DİB me’mûrunun önüne diktiler; ve “Sen, bizim ATAMIZA KÂFİR DEDİN, LÂ’NETLEDİN” diyerek bir bardak suda fırtına kopardılar… Halbuki âyetde “kâfir” kelimesi değil, “zâlim” kelimesi geçmektedir; “kâfir” kelimesini, durumdan vazife çıkaran Me’mûr Bey zammeylemişdir! Gerçi zâlim kelimesi küfrü de içine aldığı yerler vardır. Çünki her kâfir nefsine zulmeden olsa da, her zâlime kâfir denilemez. Ber veçhi âtî îzâhı yapılacak…

Vesâyet ve TABU cebhesi, nedense âyetde zikredilen zâlim kelimesini hiç dile almamış, kâfir kelimesini köpürtmüşdür!. Ve tv’lere, Bağçeli, Kılıçdarzade ve etrafındakilere, madam gibi politikacılara, barolara, yazar-çizer ve ağzı olub da konuşanlara, hatta ishâl-i fem olanlara kadar her yere bu kelime sıvanmışdır!.

Halbuki (zulmün ihâtası) çok daha geniş ve korkunçdur. En büyük zulmü Kelâm-ı Kadîm ŞİRK olarak beyân buyuruyor. Merhûm Müfessir Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin kaleminden bunu, ber veçhi âtî  iktibâs edeceğiz… Her zulüm şirk değişe de, her şirk zulümdür. Buradaki umum-husus münâsebetini Türkiya echel ateistlerinden (İslâmsızlarından) bekliyecek değiliz. Ancak, avam dilinde “Kâfir” ve “Gâvur” kelimeleri daha ürkütücü olduğundan, onlar, infiâle sebeb olmuş olmak içün, kasd-ı mahsusla bunu seçmekde ihtisas sâhibi de olmuş sayılırlar!.

Halbuki, harbî olmıyan veya kitâbî kâfirler (bugün şirke bulaşmamışı yok gibidir), münkiri oldukları “islâmî hukuk” içinde yani Dâr-ı İslâm’da Müslümanlar kadar ve 5 noktada (Dîn, can, akıl, nesil, mal emniyetine) tam sâhib bulunurlar… Zımmîye en küçük haksızlık hâlinde, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm: “Âhıretde Onun bizzât kendilerinin müdâfii olacağını” beyân buyurmuşlardır…

MÜ’MİNE KÂFİR, KÂFİRE MÜ’MİN DİYEN MÜSLÜMANA İSLÂM, “MÜRTEDD” DER.. 

97 yıldır bu memleketde vahiy yasak, nefse tapan akıl ise âmir olduğu içün, herşey biribirine karışmış, beşerî sistemler (şirk), her şeyi altüst etmişdir. Bu kargaşadan nasîbini almıyan da onbinde bir kalmışsa, şükretmek lâzım! Çünki nice zarûrât-ı dîniyyeyi inkâr eden gâvur bile, sıkışınca “Müslümanım” diyebildiği gibi; niceleri de bunca inkârlarına rağmen kendilerini “Müslüman” zannetmektedirler! Meselâ alenen Allâh, Peygamber, Kitâb düşmanlarını; sonra Âhıret Hayâtı, Kader, Melek, gibi mes’elelere taallûk eden hususları inkâr eden nice “KÂFİRLER” yani İslâm’ın dışında olanlar, her gün her yerde pek mebzûl bulunabilmektedir. Zirâ sistem, lâyık-seküler olub, Hâlık’ın irâdesi dışındadır; ateizmanın önünü ve yolunu her vesîle ile açarken, İslâm’ın önünü ve yolunu her fırsadda tıkamaktadır… Allâh ve Sevgilisi Aleyhisselâm’ın düşmanlarını bile sevmek, hatta onlara secdeler etmek bile son derece olağan işler hâline gelmişdir. Allâh ve Sevgilisi Aleyhisselâm’a düşman olanlardan geçilmediği hâlde, bunlara bile “kâfir” demek kimsenin aklına gelmese de, “İSLÂM İ’TİKÂD ESASLARI” yani İslâmiyyet’in olmazsa olmaz temel (usûl) kânunları, bunları kat’iyyen müslüman kabûl etmemektedir…

Şevket Eygi de kendi şahsî akâid usûlüne (?!) göre “Türkiya’nın %99’u veya bilmem ne kadarı SOSYOLOJİK Müslümandır” nânesi yer, kâriînini de saptırırdı!. Matürîdî veya Eş’arîlikde, böyle uydurmalar aslâ olmamasına rağmen… %99 nânesi yiyen politikacılar da, bu noktada kuyruklu yalanlarını politika icâbı kullanmadan edemezler!.

 Demek isterler ki: 

“Bunca Müslüman, “bu noktada küfür var, haram var” demezken, sana ne oluyor ki bre dinci sen, bunları-şunları istemeye kalkışıyorsun?. Gelenekçi seni, otur oturduğun yerde! Güncellemeden, reform ve revizyona uğratmadan, 14-15 asır evvelki hükümleri kalkıb bugün uygulayamazsın, %99 hâlinden memnun, kes ulan sesini!”

Herkes sussa ve sesini kesse de, ne yapalım ki hakîkat sesini kesmiyor; ve Kıyâmet’e kadar da “Lâ İlâhe” demeyi “illâllâh” demeye takdîm ederek, tâğutların topunu (bir eksiksiz) nefy ü redd etmiye devamda bulunacakdır. Çünki mutlak Kudretin mutlak kânunu böyle… Bunun önüne “Koruma Kollama ve Dallama Kânunları” gibi binlercesi bile geçemez… Müslüman, hakîkaten, beşerî sistemlerin önüne koyduğu o beşer eli değmiş ve bikri îzâle olmuş uydurma dinlere değil de, Allâh ve Sevgilisi Aleyhisselâm’dan gelen (mutlak dîne), her şeye rağmen, her dünyevî mahrûmiyyete rağmen ve mevadd-ı ecnebiyyesi sıfır bir din olarak inanmak istiyorsa, ancak ona ve mutlaka  ona inanacakdır; bu işin ikinci bir şıkkı kat’iyyen muhâldir…

Kamalizma istiyor ki, halk, kamalizma dili ile konuşub, İslâm’ın dili ile konuşmasın, konuşamasın!. Kimseye “Kâfir, müşrik, dinsiz, münafık, zındık, mülhîd, v.s.” denmemeli; ammâ velâkin, 15 asırlık Müslümanlığın îmân edenlerine “Gerici, softa, yobaz, üfürükçü, hurâfeci, çağdışı, dinci, v.s.” denilebilmelidir; böylece de Kamalizma ateizması yaşatılırken, İslâmiyet günden güne yok edilmelidir… Eşitliklerinin adâlet veya adâveti de  sâdece bundan ibâretdir!…

Türkiya’da emel strateji, 1923 Lozan kolonlama ve  programlamasından sonra budur…

Türkiya halkının gözden kaçırdığı en mühim nokta, kamalizmanın taktiğidir. Kamalizma, tepeden inme devrim, çevrim, evrim, darbe, muhtıra veya ihtilâllerini, 1923, 24, 25, 26, 28, 31, 34,1937 olmak üzere  bilhassa 15 yıla sığdırılarak, 8-10 kademede sür’atle yapılmışdır. 1924’de (1. Hılafet Lâğvedilmiş, 2.  Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti lağvedilerek Diyânet İşleri Başkanlığı Kurulmuş, 3. Tevhid-i Tedrîsât Kânunu ile Şer’iyye Vekâleti v.s.’ye bağlı medrese ve mektebler kaldırılarak, Maarif vekâletinde tevhîd edilmiş bir merkezde (toplanmış)dır.

DİB, KAMALİST DEVRİMLERİN ÖZ MAHSULÜDÜR!

Yani Diyânet İşleri Başkanlığı, KAMALİST DEVRİMLERİN en mühimlerinden birisi olub, İslâmiyyet’in kaldırılarak yerine “Diyânet” adı altında resmî bir dâirenin bu isim altında kurulmasıdır. Bu kurulan yer, İslâmiyyet’in tatbîkini değil, onu, “imam, müftü, vaiz, din görevlisi (ruhban sınıfı) ve ma’bede münhasır (onlara mahsus) bir keyfiyet iktisâbına” tahvîl, tenzîl ve mecbûr etmek gâyesi ile kurulmuşdur.

DİB denilen yer tamâmen iktidârdaki veya iş başındaki veya öyle görünürdeki  idârenin EMRİNDE “anayasal ve lâiklik esasları üzerinde”  resmî bir dâiredir. Âmirleri ne derse, o, onu yapar; metbû’u, edille-i erbaa ve bunun emretdiği nebevî makâm aslâ değildir. O kadar değildir ki, şu cavid-19 denilen masalın binbir ilmî, tıbbî, politik fırıldak, yalan, soytarılık devrinde.. ve insanları, dünyâ çapında uydurulmak istenen “yeni dünyâ düzeni” içün kobay faresi yapan “Küresel Mafyaların” alabildiğine aşağıladığı bir devirde, “nebevî tedbîr ve tevekkülü” zerre kadar aklına bile getirmeden, “aşı” denen ve dünyâ çapında yüzlerce ilim adamının da “aşı değildir, ne idüğü belirsiz, test edilmemiş, te’mînâtı verilemiyen ve bunun içün de mes’ûliyeti alınmadan vurulan; ve bu mes’ûliyyetin resmen ve imzâ tahtında vurulana yüklendiği, dolayısıyla aslâ güven vermiyen bir mâyi’dir” dediği; tertîb ve terkîbi de tam bilinemediği hâlde, insanların bunu, ALLÂH Azze ve Celle’nin emâneti olan vücudlarına almadığı zaman, onların, “Kul Hakkına Girecekleri, dolayısıyla Hesâb GÜNÜ hesâba çekilecekleri TEHDÎDİNİ sallayıb savurarak ve insanlara vehim ve KORKU aşılayarak” böyle safsatalara ve hurâfelere sarılan; ve enjektörle zerkedilen o mâyii vücûduna almıyan insanları Allâh Azze’nin irâdesine karşı gelerek “En büyük haramlardan biri olan KUL HAKKINA TECÂVÜZDEN KAÇINMAYAN” mücrimler gibi gösteren; böylelikle aşı olmayı ALLÂH AZZE ve Celle’nin ve İslâm Dîninin bir EMRİ ve bir FARZI gibi gösteren, böyle şeyler uydurmakdan zerre kadar çekinmiyen ve Allâh korkusunu bu derece kâle almıyan bir keyfiyetin sâhibi… İşte politika emrindeki DİB’in hâl-i pürmelâli budur…

Dolayısıyla cumhuriyet, latin harfleri, İsviçre medenî kânunu ne kadar kamalist devrimlerin ana temelleri ise, DİB de o kadar kamalist bir ana temel, devrim ve müessesedir… 1924’den bugüne geçen 97 yıl içinde kamalizma: 1) Diyânetli kamalizma, 2) Diyânetsiz kamalizma olarak zamanımıza gelmiş bulunuyor…

1) Diyânetsiz kamalizma: Bu, nihâî noktada, idealde erişilecek kamalizmadır… Asıl varılmak istenen nokta burasıdır. Diyânetli olan, Prof. Mümtaz Soysal’ın dediği gibi “Dinin, cumhuriyet ilkelerine uygun hâle gelmesini sağlayan bir kamalizma kurumudur.” Soysal’ın bu tesbîtinde olduğu gibi diyânetli kamalizma nihâî gâye değil, ona götüren, arada vasıta (araç) ve muvakkat bir kademedir…

2) Diyânetli Kamalizma:     Bu, hemen yukarıda beyân etdiğimiz gibi diyânetsiz kamalizmanın nihâî hedefe gidişde, kendisi içün kullandığı bir vâsıtadır. (Diyânet ve aşı ile alâkalı makâlemize de bakılabilir.) Asıl Kamalizma, bu ikinci şık kamalizma ile kendisini, halka alıştırmaya, ısındırmaya, sevdirmiye ve kabûl etdirmiye çalışır…

Netîceten deriz ki, Türkiya’daki mücâdele İslâmiyet ile kamalizma arasındadır… Bunu, DİB me’mûru Mustafa Demirkan ile Kamal Paşa arasında bir mücadeleye tenzîl etmek, son derece yanlışdır. Bunu, diyânetsiz kamalistler bu şekle indirerek, ferdî planda korku ve sindirme taktiği peşindedirler. Ankara ve İzmir barolarının DİB me’mûru hakkındaki suç duyurusu doğrudan İslâmiyyet’e saldırma yerine, bunu bir şahıs üzerinden ve istismâr etdikleri Kamal Paşa vâsıtası ile yürütmeye ma’tufdur. CEHAP  sözcüsü F. Öztırak’ın “Ayasofya Camii’nde Devlet ricâlinin önünde, bir defa daha Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e lâ’net okundu. Bu suçtur, bu büyük bir rezalettir” demesi, beyân etdiğimiz bu taktiği apaçık isbât eder…

HÂDİSE, TAMÂMEN ÇARPITILARAK, TAHRÎF EDİLEREK, HUZÛRU BOZMAK ÜZERE ELE ALINMIŞDIR…

 Görülüyor ki:

  • 1) Mustafa Demirkan isimli DİB me’mûru “Kamal Paşa’nın” isminden aslâ bahsetmemişdir.
  • 2) Diyânetsiz kamalistlerin dediği gibi “Paşa’ya lâ’net okundu” deyiş tam bir iftirâdır, bu kat’iyyen vâki’ değildir. Maksad, kânunla korunan ve kollanan Paşa üzerinden ortalığı olabildiğince tedhiş ve infiâle sevketmekdir. Fevkal’âde çirkin bir tahrîkdir…
  • 3) Yaygara ve tahrikâtın altında, Allâh’a ve Onun âyetlerine olan Diyânetsiz kamalizma tecâvüzünü, “Yavuz hırsız ev sâhibini bastırır” formülü ile mücerred “Kamal Paşa’ya” imiş gibi göstermek rezâleti yatmaktadır.
  • 4) CEHAP, MEHAP, madam İPE partisi ve baroların: “Bu suçdur, bu büyük bir rezâletdir, lâ’netleme vardır, bu adam hâindir meczubdur” gibi  sövüb saymaların altında, şefokrasi dili kullanılarak, diyânetsiz kamalizma klasiği bayat ve sallama bir taktik yatar… Madam da Para-lamento grubunda sıkılmadan: “Atasının câmide imam tarafından lâ’netlendiği” iftirâsını sıvadı ki, böyle bir iftirâyı insan olan uyduramaz… DİB me’mûru zât, ağzına “lâ’net” kelimesini almamışdır… Türkiya’da insanlık ve ahlâk, işte bu kadar ölmüşdür!
  • 5) İşte cumputrasi!. Bu adam ve madamlar ittifâklar uydurub memleket idâre edecek! Diyânetsiz kamalizmanın madam cebhesi de bu hâldedir. İnsan dediğin düşmanı karşısında bile merdçe, yamulmadan ve iftirâdan uzak durur. Bunların asıl hedefi, o kendilerini dağlıyan 114. âyet üzerinden ALLÂH, KUR’ÂN ve İslâmiyyet’dir…Bazılarının,utanmadan orada burada öpüb başlarına koydukları, işlemeli kılıflar içinde duvara asıb göz külledikleri Kitâb, yani Allâh Azze ve Celle’nin kelâmı… Fakat onlar, diyânetli bir me’mûrun şahsında, onun üzerinden yürüterek, asıl o âyeti linç etme irtikâbı peşindedirler… Böylece halk üzerinde, baskı, tedhiş ve sindirme icrâ etmek; bir yandan da politik rakiblerinin önünü kesmek deneniyor!. Politika ve politikacı çürümüşlerin, kendilerini sıfırlıyacak âyet ve nassları  hayat hakkından mahrûm bırakmaları, bu tezgâhların 97 yıldır ana hedefidir…
  • 6) Diyânetli kamalizma ise, mücâdeleyi hiçbir zaman “İslâm-Kamalizma” hâdisesi olarak ele alamaz. Bunlar, ötekiler kadar dişli ve mütecâviz olamadığı içün, hep müdâfaada kalır ve İslâmiyyet’i değil de, şahıs plânında kalıb onları müdâfaa peşine düşer gibi yaparlar!… Son hâdîsede ise ya kulaklarının üstüne yatmış; veya cılız seslerle mıymıy edib durmuşlardır…
  • 7) İşte hâdisenin bam teli burasıdır… İki taraf da, kamalizmadır, ancak diyânetsizler, diyânetlilere tepeden bakar; onların, kendilerine daha yakın olmalarını hatta verecekleri ta’limâtlarla işleri yürütmelerini isterler. Diyânetliler, Müslümanlarla diyânetsizler arasında tampon kalmak istediklerinden oldukça hımbıldırlar! Dîne daha cesur kafa-kol atamayıb, gevül-güvüllerle ve güncelleme ve sinsi tahrifler ile yol almayı yeğlediklerinden, diyânetsizler bundan sıkıntıya düşer;  ve onların, daha şefokratik usûllerle tam ateist bir devrimci olarak dîne saldırmalarını arzu ederler!
  • 8) İslâmiyet’in üzerine, yumuşak “reformlar-revizyonlarla” ve fürûâtdaki güncellemelerle yürünürse hedefe varılamıyacağını, “İslâm denen hurâfelerden, Arapçılıkdan, Araboğlunun yâvelerinden, İkra’ bismi safsatalarından, gökden indiği sanılan dogmalardan” kurtulunamıyacağını tokmaklar dururlar!. Bütün felsefe, yazı ve sözleri ile “Atatürk olmasaydı yeniden yaratılamazdık, bizim içün ba’sü ba’de’l-mevt olmazdı” demeyi, en temel inanç olarak benimsemişlerdir!… Diyânetlileri,  bir nevi kaş çatarak durmadan bu istikâmetlere kamçılar; ve böyle bir dirilişe hatta bu yolda her türlü zorbalığa zorlamak isterler…
  • 9) Pek ecâib bir nokta da, diyânetsiz kamalistler içinde “İslâm düşmanlarına buğz ve adâvet içinde” olan bir tek adama rastlanmaz; islâmî esaslardan birinin müdâfii bir adam ve madam’a ise, hiç ama hiç müsâdif olunmaz… Bunlar, tam ateist, pozitivist, determinist ve İslâm muârızıdırlar… Dîn, dil, âile, târih, hûkûk, adâlet, kadın-erkek, cinsiyet, cibilliyet ve varlık anlayışları, bin yıllık Müslüman Türk îmân ve telâkkîlerine yüzde yüz tersdir, haçlı batının Fransız ihtilâli ve ansiklopedistlerinden veya felsefecilerinden idhâl ve taklîdîdir…
  • 10) ANCAK, diyânetli kamalistler içinde kamalizmin cumhûriyetine, demokrasi ve lâikliğine, ideoloji ve diyânetine, bazı paşalarına, şiddetle veya yumuşakça sâhib çıkanlar pek sebildir!. Daha?. Bazı ashâba ve târihi büyük hükümdâr, kumandan ve şahsiyetlere saldıranlar, dîn (İslâm) tahrifçilerine, bazı  ateist felsefeciler ile uydurma puroflarına yalamalık edenler yok değildir!. Cumhuriyetçi ağlâline (gravatına), bidâyetdeki tanzîmatçı fesine; bidâyetdeki, Merhûm M. Sabri Efendi’nin ta’bîriyle “Şeytanın bile hılâfetine güldüğü Abdülmecid Efendinin Kamal Paşa tarafından ta’yin edilişini” meşrû’ gören târihçi müsveddeleri yok mudur?. Bazı partilere, bazı parti başlarına, ehl-i tasavvuf geçinen bazı soytarıların İslâm anlayışına, v.s.’ye   sâhib çıkan püsküllü Kadir gibiler bu cihândan gelib geçmemiş midir?. “Mustafa Kamal aleyhinde konuşmak CÂİZ DEĞİLDİR” diyerek, bunu, ŞERÎATIN ef’âl-i mükellefinindeki hâram, mekruh veya müfsidâtı içine sokan Cübbeli-Cübbesiz,  sakallı-çakallı mürîdân hatta tirîdân soylu adamlar ile madamlar; Feto tâifeleri gibi her kılığa girenler ve îcâbında “Diyânetçi Kamalist” olmayı çok güzel becerenler bile, piyasalarında, inlerinde, barınak ve sığınaklarında, dünyanın her köşesinde pek mebzûl değil midir?…
  • 11) Hulâsa: Diyânetsiz kalmalistleri bütün endâm ve endâzeleri ile heman tanımak çok kolaydır da, diyânetli kamalistleri tanımak tam tersine o kadar zordur! Bazen o kadar zordur ki, Paşa aleyhinde masaları yumruklamalarına bakılınca, onlar hakkında insanın: “Hâzâ anti-kamalist, son hücresine, son zerresine kadar.. rakı ile değil de, hâşâ zemzemle bir hafta vaftiz edilmiş” diyesi bile gelir!..

“ALLÂH ÂDIN ZİKREDELİM EVVELÂ!”

DAHÎ GELSİN FETAVÂ-YI CÜBBELÂ!

Bu ana çerçeveyi iyice tesbît etdikden sonra, artık bâlâda zikretdiğimiz Akit yazarı K.Alpay’ın satırlarına geçebiliriz.

 Müşârünileyh, yani tv’lerdeki KAÇAMAK AKAP yiğidi,  yazısına şöyle başlıyor:

“Süleyman Çelebi merhum “Mevlid” olarak bildiğimiz “Vesiletü’n-Necad” isimli eserine (malum olduğu üzere) “Allâh adın zikredelim evvela / Vâcib oldu cümle işte her kula” mısralarıyla başlar………Sadece “Mevlid”in giriş bölümünde bütün mü’minlere her durumda Allah’ın adını anma, her işe Allah’ın adıyla başlama ve bitirme yönündeki vacibin ülkemizde nasıl bir modern-seküler zorbalıkla bağlamından saptırıldığına dair bir hususa değineceğiz bugün…………………”

Denilmek isteniliyor ki, Müslümanlar içün Kamal Paşa’yı her yerde, hutbede, yolda-belde anmak diye bir şey olamaz, onlar “Allâh adıyla, yani kendilerini yaradan ve sonsuz ni’metler vermiş bulunanın ism-i azîzi ile her işe başlar; işte Süleyman Çelebi Merhûm’un MEVLÎD dediğimiz muhalled eseri bunun delîlidir!”

Halbuki Merhûma varıncaya kadar bu işin delîli, edille-i erbaadır… Her ne ise, doğru yazmış ama eksik eksik ve çok zaîf kalmış… Sonra da devâm etmiş:

“Cuma hutbelerinde ve ulusal bayramlarda Atatürk’ü hayır ve şükranla anmak İslami açıdan caiz midir, değil midir?.”

Bu da câlib-i dikkat pek mühim ve medenî ve cumhûrî ve aklî bir sual. Bu suâle cihân dolaşılsa bir tek kişiden başkası, rızâ-yı eflâke ve hökûmât-ı cümhûriyyeye ve kavânîn-i ılmâniyyeye mutâbık ve muvâfık aslâ cevâb veremez! O da, “Mustafa Kamal aleyhinde konuşmak CÂİZ DEĞİLDİR” diyen Cübbeli allâme ve dahî Kubbeli kavvamedir!.  

HÂŞİYE: Cübbelânın fetavâ-yı nâriyeleri gibi cumhûrî, cüderî, zührevî, tuhûrî, siyâsî, buhûrî, sahhârî, yevmî, asrî her cins ve genusa, spesies ve hatta clasise uygun, cinsî ve cibillî, her tür içün evvelden okunmuş yâsîn ve fâtihalar gibi her endâma şak diye oturan, fabrikasyon-formasyon ve atmasyon hatta fırlamasyon bir cevâba, cihân on kere turlansa aslâ rastlanamaz!…

Mûmâileyh, son derecede “ihlâs-iflâs ve hannâs” üzre îmâl etdiği bu fetvâlarını, hapse girib de Fetö’nün, makâmât-ı mehdiyyet ve melekûtdan kendisini selâmlıyarak onu iliklerine kadar ürkütmesi ve sallayıb dallamasından ve ihtizâza ve incizâba sevk-i tabiisi ve def’-i gayr-i tabiîsinden sonra, bir mevhîbe-i Mehdiyyet eseri olarak şekernâk vücûd-ı mürîdâne ve tirîdânelerinde lerzân ve lemeân hâsıl olmağla, vecd ü istiğrâk hâlât ve derecâtına dahî kat’-ı merâtib eyleyüb, meleke-i mehdiyyet keşfiyâtından bir hisse-i rûhânî dahî ahzederek, tenâsuha dahî lüzum hâsıl olmadan yeniden ışıklar içindeki yeryüzü gülistânına avdet eylemiş; ve orada sekînete kavuşarak niam-ı arz u semâ içre hûri ve gılmanlara dahî lâzımât ve ihtiyâcât kalmadan karargîr eylenmişdir!..

(Bu son paragrafın sırr u esrârına cidden ve hakîkaten ve teberrüken ve şifâen vâkıf olmak ihtiyâc ve hatta ihtilâcına düşenler dahî, ol cübbelâya terceme içün mücerred ol cübbelâ-yı çüşbelâya re’sen ve resmen mürâcaat edeler…)

Sadede şürû’ eyledikde, şiici müteveffâ Şemsettin Yeşil’in hergün kitablarını reklâm eden Akit cerîde-i diyânet-i kemâliyyesinin muharriri ALPAY zât-ı şebâbetleri eydür:

“REZERVLER, NATO ZİRVE VE ZIRVASI, BİDEN, SİNOVAC, BİONTECH, İDEOLOJİ, SEKÜLER KÜLTLER.. NİHÂYET CESÂRET VE FERÂSET…”

Kıraat eylemeye devâm:

“Merkez Bankası rezervlerindeki 128 Milyar $ yerinde mi, değil mi? NATO zirvesinde Erdoğan-Biden görüşmesi Türkiye- Amerika ilişkilerini gerecek mi, yumuşatacak mı? Aşı sıramız gelse de Sinovac ve Biontech’i geçip yerli aşıyı mı bekleyelim?…………..Bu ülke ve topluma tasallut eden resmi ideoloji ve seküler kültler meselesini ahlaki ve hukuki, siyasal ve toplumsal açıdan açık bir biçimde tartışıp halledebilecek donanım, cesaret ve feraseti göstermeye mecburuz.”

Görülüyor ki, diyânetliler, korkak adımlarla “Hayır ve şükranla anmak islâmî açıdan câiz mi değil mi” diyerek; ve bunun yanına bir takım mes’eleleri de dolgu maddesi yaparak; “Bu mes’elede, doğrudan İslâmiyyet’e tecâvüz var” diyemeden, hâdiseyi şahıs planında (Demirkan-Paşa çerçevesinde) ancak kenar mahallesinden ele alabilmektedirler! Bu, diyânetsiz kamalizmanın sâhasında kalmak, bir nevi ona tâbi’ olmak ve onun çerçevesi dışına bir mikron taşamamak ve çıkamamakdır!. Diyânetsiz kamalizma, “koruma kânunu ile korunan Paşa’nın arkasına sığınarak, otomatikman kendilerini de korudukları düşüncesiyle” işi, daha dişli ve şahıs planında yürütmenin kabadayılığında ve rakısal taktiğindedirler!.

Diyânetli kamalizma, dediğimiz gibi diyânetsizlerin cür’eti önünde dik duramıyor, duramaz da… On kere “iktidârız” diye günde 5 vakit ve her hoparlörlü kamalist-ezandışı ezanlardan sonra kendini iknâ terapisi de yapsa, bu hakîkât değişmez… Çünki (vesâyet-velâyet-vekâlet ve verâset) ne kadar “kalkdı” da deseler, AKAP ve lideri, koluna giren Bağçeli ve Perinçek olmadan ayakda duramıyor; ölmeden Tahran-acem-şii-ayetulla-mut’a ve mut’asiyon ziyâretine gidib oralara yüz süren Şerbakan gibi zinhâr desteksiz dikilemiyor!.. Böylece, “diyânetli kamalizmanın” başrollerinde oynamanın mecbûru bulunuyorlar!…

Diyânetsiz kamalizma da ne yapsın, “Başa geleni baş çeker” deyib, Raiz Bey’in okuduklarını Kur’an yani hâşâ “Araboğlunun yâveleri” değil de, otuziki dişini sıkıb: “Uşşak giriş ve devam edişli ve hicaz kararlı, Ayasofya Hâfızlık hâtırâsı olarak ve klâsik Türk san’at müziği niyetine” dinlemek ve “mest ü handân” olmak zorunda kalıyor!. Mûsiki ziyâfeti içün “âfitâb-ı san’at” ve mırmırlarının sığınağı Zeki Müren-i Bursevî canlarını arasalar da, artık onu kabrinden sahneye sevk-i tabii ne mümkin!

Elbetde iki taraf da, “BU DA GEÇER YÂ HÛ!” diyerek; ve bir de altlarına kaçırmamak içün a’zamî tahâret veya hijyen kavâid-i külliyesine riâyet ederek…

29 MAYIS’DA AYASOFYA’DA HÂFIZLIK MERÂSİM-İ MUKADDESESİ…

Okumaya devâm edelim:

“Bitimsiz Çelişki, Uzlaşısız Rekabet.”

“Uzun yıllar verilen mücadelenin ardından Taksim Camii’nin 28 Mayıs Cuma günü gerçekleşen açılışı ve 29 Mayıs Cumartesi günü Ayasofya Camii’nde “Örgün Eğitimle Birlikte Hafızlık Projesi” kapsamında 136 öğrencinin icazet töreninde yapılan dua, bitip tükenmek bilmeyen İslam-laiklik çatışmasının, Kemalizm-toplumsal irade çekişmesinin ne derece önemli bir sorun olduğunu işaretliyordu. Taksim’e cami yaptırmama veya Ayasofya’yı ibadete kapalı tutma rezaletini kaosa dönüştüren Kemalist vesayet kadrolarında, adam akıllı konuşamamanın bedeli her geçen gün büyüyor.”

Yazar, diyânetli kamalist kadroları tam göremediği ve AKAP-Hükûmet-Politika tarafgirliği ağır bastığından, bu kabil şekvâlarda bulunuyor. Diyânetli kamalizma, Ayasofya’yı KORKA-MORKA açmış gibi yani mış gibi yaparak, açılmıyan Ayasofya üzerinden  metbû’ları olan politikacılar hesâbına parsa toplamanın peşindedir! Halbuki muârızları olan diyânetsiz kamalizma, Ayasofya mes’elesinde de Paşa’nın arkasına sığınarak, BİRAZ DA POLİTİK STATİKO KARŞISINDA ŞAPŞALLIYARAK cılız da olsa i’tirâz etmişdi! Ancak her geçen gün sancıları ve ateşleri artmıya başladı… Yukarıda da dediğimiz gibi diyânetli kamalizma, diyânetsizleri delirtmeden, hatta falso bile yapmadan onlara hep geçiş taksîmi dinletme peşindedir!…

Tabii onlar bunları dinler veya yerse…

Devletin başındaki zât bile, Taksim câmi’inin açılışında (sanki nâzım-ı nigâr taksimle geçiş yapmış), komünist Nâzım Hikmet Borzenski’nin mısrâ’larını ağzına (fem-i devletlerine) almadan edememişdi! O aynı ağız-burun-boğaz ve hurûfât-ı Kur’âniyyenin mahall ü mahreclerinden, Ayasofya’da da, uşşak başlayıb hicazda karar kılan  nâmelerle okuduğu Kahhâr-ı Zülcelâl Allâh Azze ve Celle’nin âyetlerini, neyin geçiş taksîmi içün kıraat buyurmuşlardır, bunları da derin derin tefekkür ve tezekkür etmekliğimiz gerekmiz mi?.

 Akit Yazarı şöyle devamda:

“Bu sebeple Kemalist ideoloji ve kadroların militan sekülerizm siyasetiyle ülke ve toplumu nasıl korkunç bir bataklığa sürüklediğini sarahatle ortaya koyup ülkenin sadece geçmişini değil, geleceğini de aydınlatıp huzura kavuşturmak gerekiyor.”

Sanki yeni uykudan uyanır gibi bir hâl!. Demek ki, AKAP daha bunlara el atacak noktaya bile gelememiş!.. Nasıl atsın, diyânetli kamalizma, kolunda Bağçeli ve Perinçek ile, diyânetsiz süt birâderine teslim olmuş, bahtının rüzgârına kapılmış gidiyor!

“ATATÜRK’ÜN SEKÜLER MİTOLOJİSİ, ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, İDEOLOJİK ENDOKRİNASYON..”  VE HEYKELİZASYON!

  1. Alpay, diyânetsiz kamalizma vesâyeti ve aleyhdarlığına şöyle devam ediyor:

“Şu iğrenç kurnazlığa, milli irade diye pazarlanan barbarlığa bakar mısınız; Taksim ve ülkedeki bütün meydanlara devasa Atatürk anıt-heykelleri dikilirken “bütün eller havaya: yaşa, var ol, alkış!” komutları veriliyor hâlâ. Şehir planlarında bütün yollar ve istikametler Atatürk’ün seküler mitolojisine hizmet edecek şekilde dizayn edilirken aydınlanma, refah ve modernleşmede “tam yol ileri” sayılıyor hiç tereddütsüz. Anayasa’nın değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez vesayetinden Milli Eğitim Temel Kanunu’nun omurgasını oluşturan “bütün gençleri Atatürk milliyetçiliğine bağlı yetiştirme” dayatmasına değin her türlü ideolojik-siyasi endoktrinasyonun normal, makul ve mecburi sayılması oy birliğiyle “hayatın olağan akışı” şeklinde lanse ediliyor.”

Evet aynen ve mutebahhiren öyle!.. Hani “Vesâyet-velâyet-vekâlet-verâset” kalkmış ve tayy-ı mekân eylemiş idi!.

Mızrak çuvala sığmıyor ammâ, Raiz iktidâr-ı kemâliyyesi nasıl yapıb yapıyor, mızrağı çuvala sığmış gibi gösteriyor!.. %52 de bunu seyrediyor veya âfiyet ve ifâkat üzere ekl ü şürb eyliyor!

23 seçiminde de bir “aç kalma uzun havası çalarlar”, halk açlık krizine yakalanır, gene ne yapsınlar, “câmiler yıkılmakdansa” AKAP gölgesinde (sa’yesinde) sayebân olmayı bin kere yeğlerler! Hiç değilse “Bizim parti ve politikacı ıhvân-ı dîn hiç olmazsa ehven-i şer'” derece-i ulyâsına sâhibdirler!. Hele hoca kılıklı bazı tâife-i şeyâtîn de kılavuz oldu mu, başka şıkka aslâ hayat hakkı tanınamaz!. Sanduka-yı mukaddese-i cumputrasîye re’y-i şerîfin dühûlünü düşünmemek dahî, “Selefî ve mezhebsiz kafasıdır deyû bir de Ismayılaga fetvâsı devreye girdi mi”, artık istikbâl İslâmındır, vatanımız dâr-ı İslâm’ın sancağ-ı şerîfi ile gök yüzünde dalga dalga dalgalanıb cihâna meydan okuyacak ve mehterin kös sesleri, Alp dağlarıyla Himâlayaları bile titretecekdir! Hayırlarda atyarışı atları gibi koşub seyirtmek, Taksime ve Çamlıcaya “iki mescid” yapmakdan ibâret kalmıyacakdır!.. Emnânım gibi “Cinsiyet Eşitliği Kraliçemizin” başörtüsü modelini kalıb alıb (ona tıpatıp benzer mihrablı) ve “Şadırvan musluğundan akan sularda Kadına Şiddeti anında yok etmeye kerâmeti yetecek ve yetişecek ma’bed-i madâmiyyeler” inşâına dahî, ol istikbâl inkılâb-ı şâhânesinde erişilüb erileceği, kat’iyyen tahakkuk edecek ve hatta etmiş bulunacakdır!… (Meraklısı internete baksın!)

Bütün bu ve bunlar gibi ta’dâd edilmesi dahî hayli müşkil nice ultramodern, süpermadamize..  “isrâf ve gösterişin köküne kibrit suyu veya tuz rûhu döken” îmâret ve âsâr-ı nâfia ile vatanı başdan başa “kedicikli” bir gülistâna çevirmek.. işte bunlar hayâl edilüb, gene de ve mutlaka, o “demokratik haklar cümlesinden” olan besmeleli, okunub üflenmiş, himmet ve rûhâniyetle parlatılmış, İngiliz sulfatosuyla dezenfekte edilmiş o soy gibi kor gibi oylar, “Tam bir ihlâs ile can ü yürekden besmele çekerek” ve cübbelâlar, şerocaklar ve bir nice Şerîat ve tasavvuf istismarcısı soytarılar ve hayyât kılavuzluğunda, yarık sandığın içine gene sırt üstü yatırılacakdır!.

Diyânetli-diyânetsiz veya DİB’li-merdiven altı îmâlâtı ham yobaz-kaba softa hattının bugün geldiği nokta ve manzara işte budur!.

1923 Lozan’ındaki İngiliz ve kankalarının “çağdaşlaştırma” tablosu…

Diyânetsiz kamalizmanın kazanmasından diyânetli kamalizma kazansa fenâ mı olur!?. Biri acıtarak benzetiyor, öteki acı vermeden, okşıyarak, pansuman yapa yapa, yaraları sara sara… Cins-i lâtiflerin fem-i sümbülîlerinden dökülen: “Toplumsal cinsiyet eşitliği mücâdelemiz sâde bir hakk mücadelesi olmanın ötesinde, bizim içün ÖLÜM-KALIM MÜCÂDELESİDİR” diye diye, lâtîfâne okşamalar, yudumlatmalar, şekerletmeler, istirahatler ve sıvazlamalarla… CEHAP’dan az mı çekdi millet! 

Demek ki, AKAP iktidârı, diyânetli kamalizma ile halkı nereye doğru yaklaştırıyormuş, bunları “Müslüman” entel ve dantellerimizin akit ve vakitleri, ahvâl-i siyâsiyye ve ahlâkıyyenin dibini ve derindeki mıntıkalarını görmekde çok gecikmedi mi?!.

Maarifi elinde tutan diyânetli kamalizmanın bugünki âmiri AKAP güdücüleri, “Atatürk milliyetçiliği” diye millet evlâdının kafa ve rûhunu benzetirken, AKAP akıl hocaları ve koltuk değnekleri veya koalisyon ortakları veya gece kuşları veya ilhâm perileri Bağçeli ve Perinçek, acebâ hangi kamalizmanın kılavuzlayıcılarıdır???.

 DİB ME’MÛRU  DEMİRKAN NE DEMİŞ?

Mustafa Demirkan, Ayasofya’nın vakfiye şartlarına uygun açılmadığı zaman, oranın “Şer’an yani hakîkatda Câmi olmuş olamıyacağını” bilmeden, AKAP adına konuşuyor ve “Hocalık” peşine düşüyor olamaz mı?. Diyânetsiz kamalizma, bugünki Ayasofya statüsüne cazgırlaşarak değil, kısık seslerle karşı çıkmışdı!. Çünki oranın câmi-kilise-müze karması bir şekle ifrâğının onlar içün pek o kadar da mahzurlu olmıyacağını, alt seviyede bir zekâ kırıntısı ile bile tahmîn edebiliriz!  

Şer’î bir vakfiye hukûkuyla Ayasofya’nın tam câmi hâline getirilmesini bugünün müstetir ve ideolojik ceberutizmasında zâten üç paralık bile  bekliyemeyiz!. Bunu diyânetli kamalizma hiç yapamaz. Farz-ı muhâl yapmıya kalksa, diyânetsiz kamalizma derhâl “Ordu göreve, kahrolsun Ş….t, laiklik gitdi gidiyor, memleket yanıyor, batdık batıyoruz, Ey, İngiliz aklı ve dümenleri nerdesiniz, yetişin!” pankartlarıyla yollara dökülür; “Encâmınız Menderes gibi olur” diye köşe yazıları patlar, politik bazı şeytanlar ve onların medya eşkıyâları heman hazırola geçer!. Alpay’dan:

“Şimdi Hafızlık İcazet Merasiminde Mustafa Demirkan hocanın tartışma konusu yapılan duasına bir bakalım: “Bu ve bu gibi mabetler (Ayasofya Camisi) mabet olarak devam edilmesi için inşa edilmiş, hediye edilmiş. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içerisinde bu mabed-i şeriften ezan-ı Muhammedi, namaz, her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Kitab-i ezelinde buyuruyorsun: Onlardan daha zalim, daha kâfir kim olabilir. Ya Rabbi, o zihniyetin bir daha bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma.

Alpay: “Demirkan hocanın duasına bir bakalım” deyib bu satırları yazmış…

“Ne var bunda” demeye getirecek! Evet bir şey yok!
97 yıldır yapılan zulümler, bir şey var diye mi yapıldı evlâd?

Akıl, fikir, mantık, muhâkeme, insaf, adâlet, hukûk, medenîlik, insanlık… Bunlar nerde ne kadar görülmüş?. 23 Lozan’ından beri kaç darbe, kaç devrim, kaç ihtilâl, kaç katliâm, kaç infâz, ne kadar soygun-vurgun, tecâvüz, mağdûriyet, felâket, cinâyet, fâil-i mechûl, çalıp-çırma, göz yaşı, kan ve can verme…

“Vatanseverlermiş” de, “yurtseverlermiş” de, bilmem neye taparlarmış da, ötekiler “Müslümanlarmış” da… Geç bunları, geç…

“Onlar yedi, kazığını atdı, benim neyim eksik, ben neden yemeyib kazık sallamıyacağım” felsefesi var ya, diyanetçi ve diyânetsiz iki tarafın da ortak paydası bu… Sâdece götürme usûlleri (metodları) farklı. İki tarafın temelde ayrıldığı tek nokta da bu…

HİKMETİN BAŞI ALLÂH KORKUSUDUR, BU YOKSA, ORADA SÂDECE ŞEYTANIN DEDİĞİ OLUR!

“Hikmetin başı Allâh korkusudur” dedirtmiyen bir sistemin içinde, mes’ûliyet sâhibi bir mahlûkun çıkması MUHÂLDİR… Böyle bir mekânda, kim başa geçerse geçsin, bu itiş-kakış devam edecek, ZULMÜN bini bir paradan tedâvülde bulunacak, bu aslâ son bulmıyacakdır.

Bu mutlak KÂNUNDUR.. Başda babayasa da olsa, onun da tâ başına bu kânûn geçirilmedikçe, her yıl anayasa yap, alla-pulla, yaldızla, baldızla, rütbeli-rütbesiz “hukukçu” denen şey ve şey..nlara Paris modasına göre anayasa, istersen avratyasa biçdir; anayasa-babayasa içün adam as, soykırım yap, tenkîl et, köylüye gâita yedir ve buna “disiplinli vatan aşkı” de, Dersimdeki kürtleri tara, 500.000 kişiyi katlet, 15 yaşındaki çocuğu asmak-ipe çekmek içün yaşını bir kalem-kağıtla 18 yap; mezarından adamı çıkar sallandır, Heykellere TAPIN, tapdır, bayram et, göbek at, ne yaparsan yap..

Zâten hepsi de yapıldı.. Yapılmıyan ne kaldı?  Netîcesinde sâdece putperestlik azar ve bir de havanda su döversin o kadar!. Ne fâilinde ne de mef’ûlünde huzûr ve rahat kalır, iki taraf da şeytana maskara olur! Olmadı mı, olunmadı mı, olunmuyor mu???

ADI GEÇEN ÂYETLE CENÂB-I HAKK’IN MURÂDI, BÜYÜK OSMANLI MÜFESSİRİ MUHAMMED HAMDİ EFENDİ’NİN KALEMİNDE ŞÖYLE…

Demirkan, yazarın nakletdiğine göre yukarıya aldığımız şeyleri söylemiş. YÖK başkanının kâim-i pederi, Emin Sarac’ın dünürü imiş suçlu!… Böyle olmasaydı lânet kelimesini ağzına bile almadığı hâlde, “LÂNET OKUDU” denilerek ve politik muârız bilinerek dile dolanır da iftirâlar atılarak, hiç, linç edilir miydi?. Memleketde “İftirâ etme HAKKI, linç etme HAKKI vardır da”, ammâ “Bana iftirâ var suç duyurusunda bulunuyorum” deme HAKKI sanki yok gibidir veya bu hakları en zirveler kullanır, dağın etekleri bu rüzgârdan mahrûmdur!

ÇÜNKİ anayasaları bunun içün yapmıyorlar, “Anayasalarında HUKÛK devleti yazıyor desinler” diye babayasa veya avratyasa yapıyorlar!. Sonra da gelsin becermeler ve benzetmeler: “Yeni ve BÖYYÜK TÜRKİYA!”

DİB me’mûru Demirkan Efendi, Ayasofya’yı câmi hâline çevrilmiş farz ederek, kendince bir de yürekden duâ eylemiş! Mayınlı tarlalarda, Rize’li sâbık başvekillerden Müteveffâ Mes’ut Yılmaz yürüyüşü ile yürünür mü hiç!? Biraz fikir işlekliği olanlar DİB me’mûru kişiye şöyle akıl veremezler miydi: 

“Mustafa Efendi Evlâd! Oralarda sellemehüsselâm konuşma! Diyânetli Mamalist Purof Boynukalın’ı bile diyânetsiz mamalistler nasıl hamm yapıb çarpdılar? Meselâ Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin Tefsîrini al, oradan dersine iyi, ama çook iyi, parti-pırtı adamı veya cumputrasi malzemesi olarak değil, mücerred Allâh adamı (kulu) olarak çalış, böylece insan kılıklı üç harflilerin çukuruna düşme.. tevekkül et düşmezsin!”

DİB me’mûrunun yapmadığını veya şimdiki aklı olsaydı mutlaka yapacağı şeyi, biz bâri ikmâl edelim de, diyânetli ve diyânetsiz bütün kamalistlerin kulağına küpe olsun!

KAHHÂR-I ZÜLCELÂL ALLÂH AZZE VE CELLE HAZRETLERİNİN O BAKARA SÛRESİNDEKİ  114. Âyet-i Celîlesinin tam meâl-i şerîfi, Büyük Osmanlı Ulemâsından  Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin muhalled Tefsîrinde şöyle:

“Allâh’ın mescidlerinde, Allâh’ın ismini anılmakdan men’ eden ve oraların HARÂB olmaları zımnında çalışan kimselerden DAHA ZÂLİM DE KİM OLABİLİR? Bunlar oralara korka korka olmakdan başka sûretle girmek salâhiyyetini hâiz değildirler. Bunlara dünyâda bir ZİLLET var, bunlara Âhıret’de azîm bir azâb var.”   (1936, C.1, S.472)

Elmalılı Merhûm tefsîr sadedinde ise şöyle buyuruyor:

“…o şey ne kadar yüksek ve ne kadar mukaddes ise, ZULÜM de, o kadar ileri gitmiş bulunur. Nitekim ALLÂH’A ŞİRK, EN BÜYÜK ZULÜMDÜR. ALLÂH’IN MESCİDLERİNİ İÇLERİNDE ALLÂH DEMEKDEN MEN’ ETMEK VE HARÂB OLMALARINA ÇALIŞMAK DA, HEM ALLÂH’IN, HEM MESCİDLERİN, HEM DE İNSANLARIN HAKKINA SON DERECE ZULÜMDÜR. BUNU YAPAN ZÂLİMLER HİÇ BİR ZULÜMDEN ÇEKİNMEZ, HEPSİNİ YAPAR VE HEPSİNE KAPI AÇAR. BİNÂENALEYH MESCİDE TAARRUZ VE ONLARIN MADDETEN VE MA’NEN HARÂB OLMASINA SA’YETMEK (çalışmak) ZULÜMLERİN EN BÜYÜĞÜNDENDİR; VE BUNU YAPANLAR EN ZÂLİM KİMSELERDENDİR. BU DERECE ZULMÜN EMSÂLİ (benzeri) TASAVVUR OLUNSA BİLE, MÂFEVKİ (bundan daha büyüğü) TASAVVUR OLUNAMAZ…..”

“MESÂCİDALLÂH (Allâh’ın mescidleri) TERKÎBİ, HİÇBİR İSTİSNÂSI OLMIYARAK BÜTÜN MESCİDLERE ŞÂMİLDİR VE ÂYETİN HÜKMÜ UMÛMÎDİR. CUMHÛR-I MÜFESSİRÎNİN BEYÂNINA GÖRE ASIL SEBEB-İ NÜZÛL BEYT-İ MAKDİS’İN (Mescid-i Aksâ’nın) tahrîbi mes’elesi olub, âyet, Rum ve Nasârâ hakkındadır.  (1936, c.1, s.472-473)

“…..bunları yapan o ZÂLİMLERE, dünyâda büyük bir felâket ve mahrûmiyet vardır.—Günlerde bir gün o men’ u zulmü yaptıranlar, devletlerini, kuvvet ü şevketlerini zâyi’ edecek, mahkûmiyyete düşecek, perîşân olacaklardır……”

“Dünyâ ve Âhıret böyle azablar, böyle zâlimlerin hakkıdır. Allâh Kıyâmet günü bunu tatbîk edecekdir. Böyle iken bir de cenneti inhisâr altına (sâdece kendilerine âid) almak da’vâsındadırlar. O mescidlerden men’ edilen ve Allâh’a cidden ibâdet etmek istiyenler aslâ me’yûs (ümidsiz) olmamalı. Ve “o mescidlerden men’ edildik” diye Allâh’dan ve Allâh’a ibâdetden vaz’ geçmemelidir.” (s.475-476) 

“MÜSLÜMANIM” DEMEK MÜSLÜMANLIK DEĞİL; MÜSLÜMANLIĞA SÂHİB ÇIKMAK, MUTLAK HAKK’DAN YANA OLMAK MÜSLÜMANLIKDIR!

Söylemediğini söyledi diyerek ve “Bir bardak suda fırtına kopararak” gûyâ bir DİB me’mûrunu linç etmiye kalkan, düşkün îcâd ederek ona “Hâin, meczub, Paşayı lâ’netliyen, v.s.” gibi uydurma ve hakâretlerle vurmayı ma’rifet sayacak kadar vicdanI ÇÜRÜYENLER, bu memleketde idâreci, madamlar madamı, bilmem ne başkanı, hukukçu, aydın, entel ve dantel, v.s. geçinebiliyorsa, o memleketin istikbâli yokdur. Onların elinde “yurtda sulh cihânda sulh” değil; “kümesde sulh, ahırda sulh” bile muhâldir, masaldır, martavaldır, ütopyadır…

Bir tek ferd-i vâhidin şahsında Allâh Azze ve Celle’nin âyetine ve KUR’ÂNI’NA dolayısı ile doğrudan doğruya ALLÂH AZZE ve CELLE’ye fir’avnca SALDIRMAYA kadar, işi korkunç hudutlara vardıranlar!

 MEHAP, CEHAP ve madamın İPE’si, saray ve köşklerin âşık, yanaşma, yalaka ve beslemeleri, cümle cumputrasi parti-pırtıları, Ankara-İzmir karoları-maroları, danışmanlar, dayışmanlar, sıvışmanlar, bilumum diyânetsiz kamalistler, kriptolar, dönmeler, dönekler, sabataistler, mütegallibeler, faşistler, kafatasçılar, ırkçılar, mezhebsizler, meymenetsizler, menfaatperestler, ateistler, harbîler, darbeciler, darbukacılar, terör ve mafya bulaşığı şeytanlar, cinsî ve cibillî sapıklar.. kökü, ipi, yuları, gemi, dizginleri ve yatakları dış (gâvur) inlerinde olanlar!

Bırakın ferd-i vâhide çullanıb filin sineğe saldırıb onu linç etmeye kalkışması gibi maskaralıkları, erkekçe hedefinizi söyleyin, meydana çıkın, kalleşliği bırakın ve yukarıdaki TEFSÎR SATIRLARINA, dolayısıyla KAHHÂR-I ZÜLCELÂL’E KARŞI açıkça kılıç çekib AT MAHMUZLAYIN!

Diyânetli kamalistler!

Ne oldu, nerdesiniz?

Siz, evet, kendi me’mûrunuz, kendi adamınız bunca horlanırken, nerdesiniz diyânetli kamalistler!

Havuz, yavuz, kılavuz medyasının diyânetli kamalistleri, siz nerdesiniz?.

Ekranların Ramazan iblisleri, ya siz?.

Ne oldu, hani siz “Müslümandınız”, kalemleriniz ve dillerinize ne oldu, dut yemiş bülbüllere döndünüz!

“Koruma Kânununun” gölgesinde “Hukûk Devleti” nakarâtı atarak sâdece bu dünyâda kamalistlik yaparsınız, o inmadığınız HESÂB GÜNÜ önünüze çıkınca, orada hangi kânûna tapacağınızı zamanı gelince siz de göreceksiniz !

(Mâba’di var) tt.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir