Ne “Kahpe Terörü”, Haçlı Seferi Bu Haçlı…Bu, Pörsüklükle De Durdurulamaz!
15 Temmuz 2021

“ATATÜRK’E KÂFİR DENEMEZ” DERKEN, ALLÂH AZZE’YE: “ÂYETİN (kitâbın) YASAK” DEMEK…

(4)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

DİYÂNETLİ KAMALİZMA EN ÇOK “SELÂMET DERKENAREST” DER; VE “CUMHÛRİYET İLKELERİNE” HIZMETDE KUSÛR ETMEMEYİ HEDEFLER…

Ayasofya’daki hâfızlık merâsiminde konuşan DİB me’mûru Mustafa Demirkan’ı kamalis-ateist cenâh linç etmiye kalkınca, DİB câmiası pek cılız bir sesle ve hamamın nâmûsunu kurtaracak kadar mızırdandı!

Kamal Paşa’nın hass müessesesi olan ve 1924’de kurduğu Diyânet Reisliği, Bakara Sûresinin 114’cü âyet-i kerîmesini okuyan Mustafa Demirkan’a elbetdeki lâyık-ı veçhile sâhib çıkmadı, çıkamazdı, ondan bu beklenmezdi de!. Çünki DİB, müteveffâ Purof Mümtaz Soysal’ın doğru teşhîsiyle: “Dînin cumhuriyet ilkelerine uygun olmasını sağlıyan bir kurum” olarak vücûd hikmetine sâhibdir… Çünki bu “Kurum”, Anayasa, Şefyasa ve Darbeyasalara göre yani “Laiklik doğrultusunda Yüce Dîn hızmeti verecektir!..” Resmî Devlet dîni ise kitablara da geçen şekliyle “Türkün dîni Kamalizm” olduğundan, “Hızmet edilecek (Religion)un hangisi olduğu”, bu formülde yerine konursa hemen netîce (çözüm) önümüze düşer!

Saf ve saftirik “ecmaîn takımı” ise, sarık-cübbeye veya sarıklı-cübbeliye, veya ağzı “antikamalistlik” burnu “antikuburistlik” eden  püsküllü belâ veya kesesi kadifeden bir ispenç horozuna rastladı mı, hemen ona-buna “ÜSTÂD veya HOCA” deyib, onların bazı hezeyanlarını bile nass gibi ezberleyib muska gibi de koynunda saklıyor!. İslâmî edille-i erbaa mîzânı bilinmediği ve bunun dışında adı “İslâm” olan bir din uydurulduğu içün, her dostluk veya buğz ve adâvetin keyfiyetini, dembokratik temâyüller hatta farkında bile olunmadan kamalist doğmaların esinti ve sezintileri ta’yîn ve teşkîl ediyor!. Yani İslâm dışı ve adı İslâm olan dîn, halka öyle bir yutdurulmuş ki, bu sun’î dîne (Kula Tapış Dînine=Diyânetli Kamalizmaya) hızmet içün, nice “mücâhîd ve mücâhideler” kimseye söz hakkı bile vermiyor… İslâm ortadan çekilince, dünyanın hiçbir yerinde görülmiyen en tabii “sosyopatalojik” ve “kabirtapalojik” bir manzara…

Eğer DİB denen yer me’mûruna: “Emekli Me’mûrum, Atamıza isim vererek ve onu hedef alarak alenen böyle konuşmamış, âyetin meâlinden hareketle, Allâh adını zikretdirmiyenleri ve câmileri harab edenleri (müze yapanları) muhâtab almışdır” diyerek müdâfaaya kalkacak olsaydı, bu sefer vasîleri ve metbû’ları ve âmirleri ve sâhibleri olan kamalizma cebhesi, DİB’e de cebhe açacak; ve onu da linç etmiye yani kendi yavrusunu da yemiye kalkışacakdır!. DİB, burada sessiz kalmalı ki, ne şiş yansın, ne kebab!. M. Demirkan’a “Ne halt etdin, çizmeyi aşdın, şefokrasi vârisi ateist ve ataist takımları yani yarası olanların yarasını kaşıyıb herifleri gocundurdun” diye İHTÂR çekecek olsa, bu sefer de Demirkan’ı orada konuşturan ve (oy hesabıyla yatıb kalkan) AKAP’lı politikacıları, âmir, lider ve başlarını karşısına almış olacakdır…

Bu i’tibarladır ki, “Sarıklı Politikacıların” her zamanki kaçış formülü: “Selâmet der kenârest” demek olmaktadır!. Üstelik, Feto-Nato Diyalogçuluğu ve Feto’nun, Yunan palikaryasının Olimpos Dağı’ndan mülhem “TÜRKÇE Olimpiyatçılığı” ve bunun “altın nesiller peydahlama” planları, o “himmetli-mesihli-mehdili” devirlerinden müdevver olarak, bugünün çok “yerli ve millî, cinsiyet eşitlikçisi, kadın istihdamcısı, İst sözleşmecisi, medeniyetler ittifakçısı, din güncellemecisi, nafaka lüpçüsü, zinâ ısıtıcısı genç ve dinç politik ahfadına” ister-istemez bazı irsiyet âmilleri de bırakmışdır!.

Bu i’tibarla iş başındaki sarık-cübbeli-takkeli-ağzı âyet lâfızlı VE LÂKİN Kur’an’sız zevât, pek “profesyonelce” tecrübe ve kâbiliyyetlere sâhib olmakla kalmaz; “Papasal-nasrânîsel ve yahudisel” ihtisaslara, tezlere, doktoralara, purofluklara dahî sâhibdir ve bunlarla dahî müseccel ve mücerrebdir!.

BAĞÇELİ’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ, HÂİNLİK ANLAYIŞI VE RİTÜELLERE PERESTİŞ FELSEFESİ…

Ancak MEHEP başı Bağçeli, CEHAP gibi İttihad-Terakkî vesâyet, velâyet ve verâsetiyle geldiği içün, Kamal Paşa’nın adı sanı hiç geçmese de, diğer yoldaş, ilkedaş ve ülküdaşı kamalistler gibi, “Durumdan pek şedîd ve bozkurtsal vazife” çıkarmakda çok acul davranarak, Allâh Azze ve Celle’nin KİTÂBINDA levmedilen Allâh düşmanlarını sanki yarası varmış da gocunuyormuş gibi muhâfazaya almışdır… “Neden pek ziyâde gocundu” denmesinden bile uzak duramıyarak hâdiseyi kendi üzerine ve atasının, kültünün, toteminin ve perestiş etdiği zevâtın üzerine zorla çekib geçirmesi, “Kamalist ve totemsel milliyetçiliğin” kimin elinde yürüdüğünü göstermesi bakımından pek isbatlayıcı olmuşdur!

Sonra da ağzına geleni söylemek içün sanki dinden bir hedef seçmiş ve 106’lık havanlarını ateşlemişdir ki, hem de hedefini, baraj ateşi altına alarak bunu yapmışdır!!!

Allâh’a inanmak ve güvenmek yerine “Kendilerine güvenmek ve milletine inanmak” lâflarına başlıyan Bağçeli, îmân kaynağını “Türkçülük Târihi” üzerinden kaynatmış, köpürtmüş; ve şöyle muazzam bir bozkurt beyânı ile kamalist dili harmanlıyarak gürlemiş ve ünlemişdir:

“Milliyetçi Hareket Partisi olarak kendimize güveniyoruz, milletimize inanıyoruz.

Büyük tarihçimiz merhum Hüseyin Namık Orkun, “Türkçülüğün Tarihi” isimli değerli eserinde bizlere şunları söylemişti:

“Kendine güvenmeyen bir insanın hayatta muvaffak olmasına imkân olmaması gibi kendine güvenmeyen bir milletin de müstakil yaşamasına imkân yoktur.”

Selçuklu ve Osmanlılar gibi Müslüman Oğuzlar ve bütün Müslüman devlet ve kavimler, Âdem Aleyhisselam’dan beri “Millete inanmayı” değil; “Allâh’a İNANMAYI, güvenmeyi, mücerred ONU SENÂ ve ONA HAMD ve tevekkülü” her şeyin en başına koymuş ve olmazsa olmazları yapmışlardır. Moda tabirle “kırmızı çizgileri” olarak kalb ve dillerine bunları çakmışlardır… İslâm coğrafyasını 10 senede kuşa çeviren “İttihâd-Terakkî” eşkıyâları ise, ırkçılık safsatası ile, bütün MİLLET VARLIĞINI toz-duman edib yangın yerine çevirmiş; ilhâdın elinde, her şeyi kumarbaz ma’rifetiyle yiyib bitirmişlerdir…

97 yıldır “Falana hakâret etdin, kâfir dedin, dinsiz addeyledin, sevmedin, beğenmedin, suçladın, v.s.” gibi hiç yokdan bahanelerle “Bir bardak suda fırtınalar koparan” kamalist vesâyetçiler, asıl maksadlarının, bu memlekete “kamalist ateizmayı yerleştirib İslâmiyyet’i tamâmen kaldırmak olduklarını” ne kadar açıkdan söylemeseler ve bunu bir takım adamlara “hakâret etdin” demeler üzerinden yürütseler de, artık bunları eski kolaylıkla sürdürmeleri kolay olmıyacakdır.

MÜSLÜMANI, BEŞER VE ONLARIN İRÂDE VE KÂNUNLARI DEĞİL, ÎMÂN ETDİĞİ KAHHÂR-I ZÜLCELÂL’İN İRÂDESİ KUL EDER; ALLÂH’I SEVEN SEVİLİR, SEVMEYENE BUĞZ EDİLİR…

İslâmiyyet’in akâid (îmân=usûl-i dîn) kanûnları, zarûrât-ı dîniyyesi, lâzım-ı gayr-ı mufârığı (olmazsa olmazları), 15 asırdır öylesine muhkem ve berrak ortadadır ki, bunları hiçbir “güncellemeci, reformist, revizyonizt, illüzyonist, kamalist, heykelci, tâğûtçu, partici, telfikçi, tefrikçi, mezhebsiz, Teymiyeci, Haltettinci, Sünnî değilimci, DİB’çi, dipçikçi, ilhâdiyatçı, cübbeli-kubbeli birtakım tarikat işportacı ve maskarası, mukaddes İslâm tasavvufunu yehûdileştirici veya fetöleştirici hâin” bozub değiştiremez…

 15 asırdır bunlar kitablara geçmiş; ve her madde ve kânunuyla son derece mazbut ve muhkem muhâfaza altına alınmışdır…

Hiç kimse, “Devlet GÜCÜ ve KABA KUVVETİ” arkasına alarak GERÇEK ve MUVAHHİD Müslümanlara “İslâmiyyet’i şöyle anlıyacaksın, benim istediğim gibi telâkkî edeceksin” diyerek kendisini Müslümanların nezdinde “TANRI veya PUT veya HEYKEL” hâline getiremez. İslâmiyyet Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’dan nasıl gelmişse odur. Böyle olunca da bir şahsı sevib sevmemek veya onu kâfir veya Müslüman bilmek, insanların nefsine veya keyfine bırakılmış değildir ve bu muhâldir. Bunu, Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm ve onlardan da, hakîkî ma’nâsıyla onlara tâbi’ olan mu’teber, meşrû’ ve ehil müctehid imamların ictihadları ve bunlara bağlı ulemâ-yı râsihûnun ve bunların izindeki ehil müslümanların ortaya koyacağı bedâhaten ortadadır. Bu usûl ve  çizginin dışında, bir Müslümana hiç kimse sevdirilemez. Bunun da temeli “Allâh içün mahabbet ve Allâh içün buğz ve adâvet” temel esâsına dayanır. 54 ana farzdan birisini teşkîl eden “Hubb-ı fillâh ve buğz-ı fillâh” esası işte budur. Başkalarının ortaya koyacağı “mahabbet veya buğz ve adâvet esasları” Müslümanlar nazarında keenlemyekün olub yok hükmündedir; bu babdaki tazyîk ve zorlamalar, bir istisnâsız topu da, Müslümanlara zulüm ve işkence olarak telâkkî edilir, zerre kadar kâle alınamaz…

Dışardan böyle bir şeyin Müslümanlara dayatılışı, zorbalık, ceberutluk ve hatta esâsında Allâhsızlıkdır. Zâten hiçbir Müslüman da bunu kabûl etmediği gibi, böyle bir şeyin onlara teklîfi de abesdir. Aslında İslâmiyyet, “Lâ ikrâhe fiddîn” düstûrunu fıtrî ve hılkî bir kânun hâlinde beşeriyyete vaz’ eylemişdir. Bunun, her zaman her yerde ve edenî medenîler yani kudurmuş keferelere mülhak bazı haçlı-siyonist-ateist sürüler hâriç, aklı başındaki bütün insanlar arasında da cârî, en tabiî ve fıtrî hukuk kâidesi kabûl edilmek zarûreti vardır…

İslâmiyyet’in “Mücerred Allâh içün mahabbet ve Allâh içün Buğz ve adâvet” ana îmân ve amel esası dışına çıkarak ve devlet otoritesini zulme çevirerek herhangi bir ferdin veya herhangi bir  parti, veya parti-pırtı reisinin; veya hükûmet, devlet veya ideoloji veya  gürûh veya çetenin: “Şunu seveceksin, bunu sevmeyeceksin,” demesi, gâvurluğun en aşağılık ve iğrenç noktasıdır…

“İslâmiyyet’e beyni sulanmış hâfızların dini” diyenleri sevecek hatta onlara  tapacaksın demek de öyle…

 “Dîn ve ahlâk telâkkîsini değiştirmeliyiz, dîni ve nâmûsu olanlar zengin olamaz”, diyenler içün de onları sevib onlara tapacaksın denmesi; “Gökden ve gâibden indiği sanılan dogmalarla devlet idâre edilemez”, diyenleri de sevecek ve onlara tapacaksın denmesi de öyle…

“İkra’ bismi rabbike safsatası”, “Araboğlunun yâvelerini türkoğullarına öğretmek içün Kur’an’ı Türkçe’ye tercüme etdireceğim, tâ ki budalalık edib aldanmasındar”, “Ahlâksız donsuz arab”, “Bütün dinler denizin dibine batsın”, v.s. diyenleri de seveceksin ve onlara tapacak, önlerinde rükûa varacaksın, heykelleri önünde Allâh’ın huzûrunda yani namazın kıyâmında durur gibi duracaksın denilmesi, ALLÂH Azze ve Celle ile O’nun kulu olan bir insana yapılabilecek en büyük hakâret, aşağılama, terzil, tenzil, zorbalık, tazyık, şiddet, şirk ve küfürdür…

TÜRK KALMAK, “MÜSLÜMAN TÜRK KALMAKDAN” FARKLIDIR, ARALARINDA SONSUZ FARK VARDIR!

İslâmiyyet, 15 asırdır bütün esasları ile ortada bulunuyor. Bu esasları kâle almadan ve bunlara tam ma’nâsıyla inanmadan, “Milletimin dînine tâbiyim ve ona hürmetkârım” demenin de aslâ mümkin olamıyacağı bilinmelidir. Bay Bağçeli (26/Temmuz/2021) günü ajanslara düşen şu cümlesi ile de,  hangi dînî inançda olduğunu cezm ve yakîn derecesinde ortaya koymamış mıdır?

Okuyalım:

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Kıbrıs Türklüğü kendi kaderini kendi tayin etmeye, kendi göbek bağını kendi kesmeye hazırdır, buna da kararlıdır.” dedi.

“Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır.”

Müslüman bir ferd içün Türk kalmak değil, “Müslüman kalmak” esasdır; ve Müslümanlığının isbâtı içünde, bu en başda gelen bir ŞARTDIR… Mücerred Türk olmanın veya Japon olmanın, Arab, Kürd, Acem, İngiliz, v.s. olmanın, biyolojik bir insan cinsi olmanın dışında zerre kadar, hiçbir kıymet ve üstünlüğü olamaz. Bin senedir cihâna “Adâlet, hukuk, insanlık ve hakîkatın” ta kendisini taşıyan Türkler değildir; “MÜSLÜMAN TÜRKLERDİR.” Müslüman TÜRK nazarında, Müslüman olmıyan türk ne ise, arab, kürd, moğol, ingiliz de odur…Çünki bunlaın hiçbirinin “Hakîkatdan, ruhdan, cisimden, iyi-güzel-doğrudan, Allâh’dan, Peygamberden, Ukbâ’dan, Hesâb Kitab’dan, hakk ve hukukdan” zerre kadar haberi ve nasîbi yokdur…

“Biz bütün inançlara eşit mesâfedeyiz” klişesi, küresel eşkıyâların mason locaları vasıtasıyla ile insanların kulağına fısıldayarak onların şuuraltlarına bu şehirleri (küfür ve şirkleri) zerketmelerinin neticesinde ortaya çıkmış felâketlerdir… Münâfık değil de merd ve samîmî bir Müslümanın, adı geçen zehri ağzına alarak “Mutlak hakîkatla mutlak bâtılı müsâvî ve aynı kıymetde görmesi muhâldir…” Vasâtî bir akıl ve muhâkeme elinde bile bu böyledir…

Globalist tek dünyâ devleti peşindeki çetelerin, bütün insanlarla berâber başda İslâm coğrafyasına da dayatdığı “Beynelmilel beşerî doğmalar, hukuk dışı “hakklar (!) ve uşaklaştırma” projelerinin, binbir çeşit şeytânî idrâk ve telâkkî bombardumanlarının ardında; ve demokrasi, cumhûriyet ve layıklık gibi beşerî sistem ve dinleri insanların kanları üzerinde inşâ’ etmelerinin” arkasında asıl ana sebebin ne olduğu artık apaçık ortaya çıkmışdır. Ve bu hedefe varmak içün de, tek tip (insan robotu hedefine) bunlar vâsıtasıyla yürünmekde; ve bunun bir paraleli olan “aşı olmıyan aşı” sahtekârlığı da, “aslâ mes’ûliyet almıyan ve aslâ RUHSATI bulunmıyan” zehirlerle (çiplerle)  son senelerde kudurmuş gibi ve ısrarla ve kâtilce, ele, dile ve fiile alınarak, insanlık, esir pazarının ucûbelerine çevrilmek istenmektedir…

HİÇBİR MAHLÛK KENDİ KADERİNİ KENDİSİ ASLÂ TA’YÎN EDEMEZ, KADER SÜBHÂN’IN İLMİ İÇİNDEDİR…

Bağçeli’nin “KADER” ile alâkalı sözleri ise, Kâinâtı titretecek çapda sakat ve mutlak bâtıl bir keyfiyetde bulunuyor:

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Kıbrıs Türklüğü kendi kaderini kendi tayin etmeye, kendi göbek bağını kendi kesmeye hazırdır, buna da kararlıdır.” dedi.

Bu satırlar da isbât ediyor ki, “Türk kalmakla MÜSLÜMAN TÜRK kalmak” arasındaki sonsuz fark, işte hemen ve en çarpıcı şekli ile burada da pek açık ve seçik, son derece vazıh ve sarîh görülmektedir. KADER, Sübhân olan Allâh Azze ve Celle’nin “İLM” sıfatına taallûk eden ve ancak onun KUDRET ve İRÂDESİYLE EZELEN mevcûd olan ve aslâ değişmez bulunan, Levh-i Mahfuz’daki mukarrer, muharrer ve mukadder KAYITDIR…

Müslümanı Müslüman kılıb, küfür ve şirkden kurtaracak 6 ana îmân esâsından birisi olan ve ALLÂH AZZE’ye îmâna dâhil bulunan KADERE îmân işte budur; ve bunun, politika malzemesi olarak olur olmaz yerde pek bilgisiz ve itikadsızca kullanılması, ebedî mes’ûliyyeti mu’cib olur. Yapılacak tek iş, mevkii ve mevziinden saptırarak kader geveleyenlere “tecdîd-i îmân;” ve sâhib-i nikâh olanlara da menkûheleriyle bunun tecdîdi olmalıdır!.

Berveçhi âtî (aşağıda) beyân edilecektir ki, “Şu veya bu mahlûkun kaderini kendisinin ta’yîni” gibi mutlak bir bâtıl, Fr. ihtilâli ile ortaya çıkan ateist cumhûrî devlet düzeni içinde ortaya çıkmış, LENİN bolşevizminde (komünizmasında) vesîkalara raptedilen ve bozularak ateist formüle döndürülmüş ateizmaya muvâfık bir saptırma ve sapıtdırmadır…

Ne Kıbrıs Türkü ve ne Anadolu ve Rumeli ve Orta Asya, ne Hun ne Göktürk Türkü, ne başka bir kavim, ne Global şeytanlar, ne saraylı ve krallar, ne bütün ins ü cin bir araya gelse “Kendi Kaderini kendilerinin ta’yîn etmelerini” değil, bunun sonsuzda birini bile ortaya koyamazlar… Bu iş, SÜBHÂN olmanın ilmi ve murâdını alâkadâr eder…Yani HÂLIK’ın.. Mahlûkun değil… Mahlûkun işi denirse, o beş paralık mahlûka RABB=İLÂH denilmiş olur…

Bunlar, belki Şamanizma veya eski putperest Türklerin uydurma dinlerinde kendilerince mümkin olan şeylerdir. Ancak Mutlak DÎN İSLÂMİYYET, böyle bâtıl ve hurâfelerin kökünü son zerresine kadar kesib atmış ve kurutmuşdur…

Hemen beyân edelim ki, Kıbrıs ehâlîsi topyekûn ahkâmiyle, “Tecezzî kabul etmiyen bir bütün olarak” İslâmiyyet’e îmân edib sarılmadıkça, rum belâsını aslâ defedemez. Kıbrıs târihi buna en çarpıcı bir şâhid ve hüccetdir. Politik palavra ve U değil 8 gibi kıvrılan politikacılar elinde her mes’elenin kanser olacağı; ve netîcesinin de zarar-ziyana müeddî bulunacağı daha şimdiden bilinmeli ve âkil ve mükellef olanların da beşerî ve şeytânî sistemlere değil; “cezm ve yakîn” derecesinde îmân-ı şer’î sâhibi olmaları ve bunun netîcesinde de, SÜBHÂNÎ İRÂDEYE secde etmeleri mutlak ve yegâne çâre bilinmelidir. Aksi hâlde, dünyâ şeytanları elinde maskaralık devâm edecektir…

KADER’e, Şer’-i Şerîfdeki “îmân esasları” ve ehl-i sünnet vel’-cemaat berraklığı ile değil de mu’tezile sapıklığı noktasından veya Fransız, Lenin ve ABD politikacıları elinde asliyetinden çıkarılan ve tam tersine kalbedilen şekline bulaşılırsa, netîce, binbir belâlı  çıkmaz sokakdır.

“Ankara ile Kıbrıs’ın kaderi birdir” de aslâ denilemez. Çünki iki zerrenin bile kaderi aynı değil, farklıdır… Politikacılar, islâmî olan îmân esasları ve ıstılahlarını, ma’nâ ve medlûllerini kendi akıl arâzîlerindeki mahlûk toprağında ve oranın mineral ve elementleri ile besliyib büyütebilecekleri vehminden ve netîcesinde Hâlık’a ŞERÎK olma hevesinden vazgeçmelidir!.

KADER kelimesi islâmîdir, İslâm’da ne ise odur, o dînin bir malıdır. O’nun üzerinde başkaları tasarruf edemez, ederlerse, mes’ûliyyeti ebedî olur ve altından kalkamazlar…

DENKTAŞ VE KLARİDES AYNI MASON LOCASININ ADAMI İDİLER!

Mûmâileyh Bay, şöyle demiş:  

“Tarihin akış istikametinin hilafına kürek çekmek boşuna bir emektir. Ankara’yla Kıbrıs’ın kaderi birdir. Anadolu coğrafyası nasıl vatanımızsa, Kıbrıs da öyledir.”

Bu cümlelerde aslâ insicâm ve islâmî bir hakikat ve ma’nâ yokdur.

R. Denkdaş’a NASIL “rahmet VE minnet” dilenebilir; herkes bu noktada kendi religionuna göre ölüsüne birşeyler dileyib yapabilir. Ancak RAHMET kelime ve ıstılâhı bile islâmîdir, bu dînin malıdır, bu dînin neresinde, kime, nasıl dilenib kullanılacağını da, ancak gene bu din ta’yîn eder… Denktaş, mevki’daşı ve Rum tarafı lideri Klarides ile aynı mason locasına kayıtlı bir “Birâder” idi ki, Bay Bağçeli belki bilmiyordur, mason kayıtlarından tedkîk etdirebilir!. Gerçi kendileri ve bazı politikdaşları nezdinde “mason” olmak belki de bir meziyetdir. 1909’dan i’tibâren 112 yıllık târihde, ittihadçılar, meşrutiyetçiler ve cumhuriyetçiler, demokratlar, darbeci generaller, v.s. içinde nice vekiller, bakanlar, büyükler ve en büyüklerine kadar nice mosan, sabataist, yahudi menşe’li zevât gelmiş; ve bunların önlerinde nice “Müslüman ve milliyetçi ve türkçü” bilinenler, etek öperek onların önünde secdeler etmiş ta’zim ve kullukda bulunmuşlardır…

İşte mûmâileyhin satırları:

“Kıbrıs davasının yol başçıları olan Merhum Dr.Fazıl Küçüğü, Merhum Rauf Denktaş’ı, Beşparmak Dağları’na kanlarını döken aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden mücahitlerimizi rahmetle, minnetle anıyorum.”

MAHLÛKÂTIN KADERİNİ KENDİSİNİN TA’YÎN ETMESİ, FRANSIZIN, LENİN, STALİN VE ABD BAŞKANI WİLSON’UN ATEİST FELSEFESİ İLE ORTAYA ATILMIŞ BİR ŞİRK FORMÜLÜDÜR…

Biz, asıl KADER mevzuunda, Allâh’sız dünyânın nasıl bir KADER mefhûmu uydurmuş ve bunu da hangi Müslüman coğrafyasına ve oralardaki politikacıların diline verib, Müslümanların ana i’tikâdını nasıl bozmuş, bunun üzerinde durmadan geçmiyelim…

“Kendi kaderini, insanların ve milletlerin, kendi elleri ile TA’YİN küfr ü bâtılı” aceba kimlerin tezgâhında dokunmuş ve kimlerin ağız ve burunlarına bulaştırılmışdır?.

Okuyalım:

“Stalin, Lenin’in ardından konuyla en çok ilgilenen sovyet liderlerinden biri olmuş ve bu ilkenin toplumlardaki önemini şu şekilde ifade etmiştir: 

1)  “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadelede, sosyal demokrasinin amacı, ulusal baskı politikasına son vermek, bu politikayı imkânsız kılmak ve böylece uluslararasındaki çekişmeyi ortadan kaldırmaktır. (…..) Bu sebeple işçiler, en incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar ve savaşmaya devam edecekler.”

(Lenin, Vladimir; Stalin, Jozef. Marksizm ve Ulusal Sorun, Evrensel Basım Yayın, s. 133-34 ve s 24-25)

2)  Fakat Stalin’e göre bu ilke, bir ulusun her gelenek ve kuruluşunu destekleyeceği anlamına gelmez. Herhangi bir ulusun baskı altına alınmasına karşı mücadele ederken yalnızca ulusun kendi kaderini belirleme hakkı desteklenecek, aynı zamanda ulusun emekçi kesimlerinin bu ulusun zararlı gelenek ve kurumlarından kurtulmasını mümkün kılmak için ajitasyon yapacaktır.” 

(Stalin, Evrensel, 22 Temmuz 2016, Erişim tarihi: 24 Temmuz 2016.

“Kökü bakımından Fransız ihtilali sırasında 1795 tarihinde yayınlanan insan ve vatandaş hakları demecine denk gitmektedir. Bu terimin ilk kullanımı ulus devlet kavramının şekillenmeye başladığı 18.yy.’a götürülebilirse de, kavramın modern anlamda oluşumu 20. yy başlarındaki kullanımıdır. Bu kavram Bolşevik önder Vladimir Lenin tarafından 1914 yılında dile getirilmiş, ardından I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında ABD Başkanı Woodrow Wilson terimi sık sık kullanmıştır……”

“Bu dönemde bu ilkenin en çok ilgilendirdiği ülkeler, birçok ulusu içinde barındıran Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyası gibi ülkelerdi. Bu devletlerde yaşayıp bu ilkeyi amaç edinen birçok halk, kendi bağımsızlık savaşlarına girişmişlerdir. Bununla birlikte diğer yandan birçok yayılmacı ülke bu oluşacak bağımsız devletlerden yararlanmak için manda ve himaye sistemini kullanmaya başlamışlardır. Lenin 1914 tarihli ünlü “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” isimli makalesinde, ortaya çıkan durumu şu şekilde ifade etmiştir:

“Emperyalizm şartlarında yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkı değil, siyasi demokrasinin bütün temel talepleri ancak kısmen uygulanabilir, üstelik çarpıtılmış ve istisnai olarak. (…) Fakat bundan, hiç de sosyal demokratların bütün bu talepler için acil ve kararlı bir mücadeleden vazgeçmeleri gerektiği sonucu çıkmaz, sosyal demokratların böylesi bir mücadeleden vazgeçmeleri sadece burjuvazi ve gericiliğin ekmeğine yağ sürecektir”

“Çok sayıda devletin bir araya geleceği federal bir yapıda, doğal olarak birçok ulus olacaktır. Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir Lenin bu ulusların politik konumu konusunda Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesini öne sürerek bütün ulusların siyasal kaderinin, başka bir ulus tarafından tahakküm altına alınmadan, bağımsız bir şekilde kendi geleceğini tayin hakkını içermesi gerektiğini belirtmiştir. Bu ilkeye göre; ezilen ulusun bir diğer uluslarla arada yaşama isteği olabileceği gibi kendine ait bağımsız bir devlet ve meclisler kurma hakkı daima bulunmaktadır. Bu hak; bu şekilde açık olarak belirtilmediği sürece, hem ezen ulusun, hem de ezilen ulusun mülk sahibi egemen sınıfları (burjuvazi) tarafından çarpıtılmaya açık hale gelecektir. Bu hakkı hangi biçimde kullanacağı “ezilen ulusun” iradesine bırakılmalıdır.”

“1936 Sovyet Anayasası, bu ilke kaynak alınarak hazırlanmış ve halkların tam eşitliğini öngörmüştür. 25 Kasım 1936’da dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreteri Josef Stalin, anayasa taslağını açıkladığı raporunda konu hakkında “Sovyet anayasası, tüm halkların ve ırkların geçmişteki ve o anki durumundan bağımsız olarak, güçleri ve zayıflıklarından bağımsız olarak, toplumun ekonomik, sosyal, devletsel ve kültürel yaşamının her alanında aynı haklara sahip olması gereğinden hareket eder.” diyerek bu konunun sovyet toplumunda son derece önemli olduğunu vurgulamıştır.”

“Bununla birlikte Stalin; Lenin’in ardından konuyla en çok ilgilenen sovyet liderlerinden biri olmuş ve bu ilkenin toplumlardaki önemini şu şekilde ifade etmiştir.”   

“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadelede, sosyal demokrasinin amacı, ulusal baskı politikasına son vermek, bu politikayı imkânsız kılmak ve böylece uluslararasındaki çekişmeyi ortadan kaldırmaktır. (…) Bu sebeple işçiler, en incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar ve savaşmaya devam edecekler.”

“Fakat Stalin’e göre bu ilke, bir ulusun her gelenek ve kuruluşunu destekleyeceği anlamına gelmez. Herhangi bir ulusun baskı altına alınmasına karşı mücadele ederken yalnızca ulusun kendi kaderini belirleme hakkını desteklenecek, aynı zamanda ulusun emekçi kesimlerinin bu ulusun zararlı gelenek ve kurumlarından kurtulmasını mümkün kılmak için ajitasyon yapacaktır.” [5]

Apaçık görülmektedir ki, “Ulus-mulus ve suluların KENDİ KADERİNİ KENDİLERİNİN TA’YÎN ETMESİ gibi mutlak bâtıl bir zırva, Batılı Allahsızlığın ve Kızıl Rusların büyükbabası Lenin’in komünistinin (Alpaslan Türkeş’in tabiriyle komonisdinin) kellesinden çıkmış bir şeytan pisliğidir…

KADER, bâlâda da zikr u beyân etdiğimiz veçhile, Âdem Aleyhisselâm’dan beri MÜSLÜMANLIĞA âid bir îmân esâsıdır. Buna 1795 Fransız keferesinden Leninlere, Stalinlere ve Wilsonlara kadar ağızdan ağıza dolaşarak küfür ve şirk çıkınları yüklemek, Müslümanlığın 6 ana îmân esasından birini onların elinden almaya mâ’tûf “küresel” bir şeytanlıkdır.

Bugün demokrasi dîninin bütün i’tikâdî (sosyal, liberal ve muhâfazakâr) mezhebleri ve ameli sâir AB, AC, AD v.s. gibi mezhebleri ve onların başlarındaki adam ve madamlar, Mutlak DÎN İslâmiyyet’in “KADER” i’tikâdını bozarak, Müslümanları Cenâb-ı Hakkın mutlak sıfatlarından, dolayısıyla YARADAN’a îmândan ayırmak ve onları demokrasinin pozitivist, ateist ve determinist safları ve sıfatlarına çekmek istikâmetinde bulundukları, beynelmilel mihrâkların önlerine koydukları bir takım protokollara uymak içün böyle davrandıkları, nasıl inkâr edilebilecektir?… Bütün partiler, bir tek istisnâsız, demokrasi dîninin lâzım-ı gayr-ı mufârığı (vazgeçilmez unsurları) olmak hasebiyle, bu istikâmetde yaşamak ve yaşatmak mecbûriyyetinde değiller midir?.

Yılların “GOMONİS” düşmanı çok milliyetçi, yerli ve millî ve türkçü (!) bir fırkanın da, böyle yalama şeyleri hiç tedkîk, tetebbu’ ve tedebbür etmeden diline ve çenesine alıb, pek acemice ve görgüsüzce kullanarak “Ateist, Haçlı, Bolşevik, v.s. uydurması ma’nâ ve mefhumlara” ve kibarlığa (!) özenmesi, 1000 yıllık Müslüman Türklerin KADER i’tikâdından fırtdırıb fırlaması, pek ciddî U dönüşlerini ve asıl 8 kıvırışlarını da hâtıra getirib, acıma hislerine yol açmaktadır!.

(Mâba’di var)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir