(1) Şiddet, Hangi Din Veya Tâğûtî İdeolojide Yasak, Hangi Dinde Mutlak Farz…
24 Aralık 2021
(3) Şiddet, Hangi Din Veya Tâğûtî İdeolojide Yasak, Hangi Dinde Mutlak Farz…
10 Nisan 2022

ŞİDDET, HANGİ DÎN VEYA TÂĞÛTÎ İDEOLOJİDE YASAK, HANGİSİNDE MUTLAK FARZ…

(2)

Ahmed SEYYİDOĞLU (Dâğistânî)

DİB’İN TANRISAL MERCİİ, ANAYASANIN “LÂYIKLIK İLKESİ VE ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİDİR!”

DİB, dib olduğu 1924’den bugüne kadar, her şefin, her partinin, felsefe ve nefsine, lâyıklığına,  ataizma ve ateizmasına, feminizma ve homoizma anlayışına, sihâka yani lezbiyenliğe bakışına  göre  bir “literatür”, bir dil kullanmış; veya susarak şeytanlığa sıcak bakmış, o dil ile “milletden ulusa evolüsyon (ıstıfâ) geçiren kitlelere” “anayasanın layıklık ilkesi DOĞRULTUSUNDA yüce din hızmetleri” sunmuşdur!… Şeflere ve parti başlarına göre “Rais=Başkan” sâhibi yapılan DİB, onların dinlerine veya dinsizlikleri iktizâsına göre de değil, o politik devlet ve hükûmet patronlarının, “İslâmiyyet’i, görmek istedikleri endâze ve şempanze istikâmetinde” bir hüviyet, mâhiyyet, resmiyyet, cinsiyyet, hûriyyet, hükmiyyet ve mâiyyete kavuşturmaya âmâde bulunmuşdur!. DİB, işte böyle son derece sefokratik bir idâre-i cümputrasînin, her ciheti kıble ittihâz edebilme kabiliyyetinde, pek müstesnâ religionik bir mahall-i mahsûsudur!

AKAP iktidâr-ı cinsiyye, madâmiyye ve leydiyyesinde ise, “Kadın istihdâmı,” bütün hükûmet ve paralamento devâir-i resmiyye ve hıdemâtında KADIN-KIZ-AVRAT-MADAM cinsiyetine pek husûsî ve müstesnâ ve âile yuvasını unutdurucu bir yola ve meşreb-i müştereke-i ictimâiyyeye sâhib kılınmış; bunun üzerinden seyr-i sülûk-ı cinsiyyede kat’-ı merâtib eylenmişdir!. Öyle ki, bilumum imparatoriçe, leydiçe ve başörtülü kanaviçe gürûh-ı avrâdiyyesi, bu babda fevkal’âde; ve bunun dahî fevkinde bir gayret ü cehd-i samîmâneyle fedâ-yı can etmek derecesinde ve saray bülbülleri olarak her sosyatik ve politik mekânda şakıtılmış olub; dahî, kendilerini Freng meşhûre ve Katolik azizesi  Jeanne d’Arc yerinde görmek gibi bir hâlet-i rûhiyye içine de yuvarlanarak, şirkâlûd müşrik rüesâ ile lerzenâk olan cihân-ı hâzıra ve nâzırayı lerzedâr ve bir o kadar da kendilerine hayrân ve seyrân  eylemişlerdir!…

Keyfe mâyeşâ’ öyle ayarsız; ve birileri adına da  öyle sayarsız sıkmışlardır ki:

“Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda verdiğimiz mücadele, bir hak mücadelesinden öte, altını çizerek ifade ediyorum, bir ölüm kalım mücadelesidir.”  gibi  pek sivri, aşırı, haşarı ve şaşırı bir lâfı, alâmeleinnâs dünyâ ruznâmesindeki yerine, çakarak oturtmuşlardır…

Jeanne d’Arc vârî, lâkin, ona “cinsîyet ve cibilliyet eşitliği” cihetinde muâdil bir mücâdele!

Elâlemin cinsî tercih veya perhiz veya ve ipsizlikleri uğruna “Ölüm kalım mücâdelesi” içine girmek, bu çirkef dünyâda her “azîze veya leydiyeye” böylesine kolay bir “mutluluk ve putluluk” da getiremez!

Putperest, Hakkperest ve Zenperest (avrattapar) Türk devirlerinin hiçbirinde, bu kadar iddialı ve cihân (herifizmasını) dize getirici bir avradizma veya feminizma dehşeti yaşanmamışdır! AKAP sa’ye-i cinsiyye ve cibilliyyesinde, cihân dahî böyle dehşetengiz bir mücâdele şekl ü şemâiline, ancak bu devr-i dilârâ-yı cümhûriyyede ererek, mutlu ve putlu, kutlu ve mutlu olmuş; “Kadınlar üzerinden yapılan inkılablar yani devirimler” de, böylece kemâle yüselirken, o ulvî “Ana-kadınlık makâm-ı muâllâsı da” da başaşağı, zevâle rota kırmışdır…

KADINLAR, FITRATI DIŞINDA İŞE BULAŞIRSA, İCTİMÂÎ KANSER UZVİYETİ TAM KUŞATIR!

 8 mart 2022 “Kadınlar Günü” denilen o müthiş dalâlet ve gabâveti tes’îd gününde, Fettoşizmin gözbebeği İP’Lİ Moral da: “Kadınların ayağının altını öpmelisiniz kereste adamlar” diye çıldırma derekelerine düşerek, bu leydimtrak mücâdelelere gönüllü olarak ve en üst perdeden iştirâk eylemişdir!. Anlaşılıyor ki, bazı madamik avratlar, kocalarına “ayaklarının altını” öptürerek, tanrıçalık hâl veya hayâlleri yaşamaktadırlar!. Dâr-ı Riddenin hâkim olduğu her yerde, her halt işlenirse de, bu türüne ilk def’a rastladığımızdan taaccüb eyledik, ma’zûr görüle!.

 Ancak “feminizmaya elini kaptıran kolunu kurtaramaz” denilebilmelidir. Asıl mühim olan ise, Hadîs-i Şerîf mu’cebince, erkekleşmiş ve kadınlıkdan fırlamış, madamlaşarak yepyeni bir cins hâline gelmiş ve böylece de şımarıklığın ve ağzı burnuna ve başka yerlerine karışmış karılara “idâresini teslîm edenler ASLÂ (len yüfliha) İFLÂH OLMAZLAR!”

Sâdece bu noktadaki felâket ü rezîlet bile, bir devlet-i ılmâniyye ve ataizmanın (lâyıklık ve ata heyâkîline tapıcılığın) encâmını, berbâd ü perîşân eyliyebilir!. Dünyâ târîhine bakılırsa, hiçbir millet ve devleti, “Köprü, yol ve binâları ve âsâr-ı fenniyye ve sınâiyyesi ve heyâkiliyyesi (heykelleri)” değil; rûhundaki hakikat bağlılığı ve kökünden kopmıyarak gövdesi vâsıtasıyla gıdâyı yaprak ve çiçeklerine VÂSIL EDİŞİ kurtarmışdır… 

Gâvur dünyâsından alınan ters idrâkler, 250 senedir, kendi şahsiyyet-i dîniyyesini kaybettirerek, o İslâm milletini mücerred, “Jeo-ekonomik ve homo-ekonomicus” bataklığına çekmiş ve muvâzene tamâmen bozularak küfr ü şirke dönerek bugünki çıkmaz sokağa girilmişdir…

Beyânımız odur ki, DİB, sapık feminizma gibi cereyânların içindekilere sessiz kalarak, onlara bir nevi müşevvik oluyor; ve “Kadına Şiddet” cür’münün daha doğrusu şiddet denilen zulmün ana sebebi bulunan ŞİRKİN, ana mes’ûllerini saklamak içün de, “Şiddet nereden gelirse gelsin karşısındayız!” diyerek, layık cumputrat bir politika üzerinde; ve “Anayasanın laiklik ilkesi DOĞRULTUSUNDA” sadâkatle, me’murca ve emredilen uygun adımlarla yürümeye devâm ediyor!. Sonra da bu dîn, “Allâh ve Rasûlünden gelen İslâm DÎNİ” olacak ki, bu, HÂLIK ve mahlûkâtla istihzâ ve istihfâf olmasın!..

 Ayrıca DİB, (kendi dîni iktizâsı olarak,) kadın kıtâllerinin altındaki ateist-kamalist felsefe şirkini (ana sebebi) ne kadar susarak gizlemiye çalışırsa çalışsın, bunu aslâ gizliyemiyecekdir. Mızrak çuvala ne zaman sığarsa, DİB de bunda ancak o zaman muvaffak olabilir!. Diyânet denilen, 1924 tevellüdlü DİB’li  cumputratik kamalist dâire, bu memleketdeki katliâmları sâdece “Kadına Şiddet” çerçevesine hasrederek, feminizmaya muvâzî olarak çok büyük bir gözboyama içine girmektedir. Bu memleketde tam yüzyıldır asılıb tenkîl edilen 500.000 müslüman neden dile alınmamaktadır?. Öldürülen kadınlar kadar, adamlar, gençler, askerler,  v.s., öldürülmedi mi ki, bunlar neden ruznâmeye getirilmiyor?. Ya maarif denilen ve ABD ile 1946 anlaşmasıyla müfredât ve esasları emredilen maarifin tezgâhlarında 76 yıldır ruhları katledilen, yüz milyonlarca ma’sum yavruları, ÇOCUKLARI kim görecek?. DİB’çiler, sakal, sarık ve cübbe ile bunları örtebileceklerini mi sanıyorlar?.

1951’DE, DİB REİSİ MERHÛM AHMED HAMDİ EFENDİNİN ZEHİRLENEREK ÖLDÜRÜLMESİ ŞİDDET DEĞİL MİDİR?.

 Dünyâ çapında ve TEK GÖZLÜ PİRAMİD emrinde çalışarak dünya nüfusunu 500 milyona indireceklerini alâmeleinnas dünyâya i’lân etmekden zerre kadar hayâ etmiyen insanlık cânî ve kâtillerinin, AŞI ve CORONA katliamlarına, neden bu DİB denilen yer karşı çıkamıyor?. İktidâra hangi parti-pırtı gelirse, DİB, onların politikalarını, adını “İslam” koyduğu anayasa mu’cebince laikliğe bel ve boyun kıran kendi dîni adına TASDÎK edib, politikacıları ve onların politikalarını şirin ve nonoş gösterme “platformu” veya sahnesi midir?.

 Doğu Anadolu’da, nice kadîm İslâm memleketlerinde,  son olarak Ukrayna’da ve dünyânın 4 köşesindeki “ŞİDDETE” ve bilhassa “Çocuk-ihtiyar-hasta-ana” kısmına gösterilen şiddete ve şiddetin en şerefsiz ve alçak şekilleri olan kıtâllere, neden şiddetle ve alenen ve resmen, hiiiçç karşı çıkılmıyor?.

Kitablarında, veya anayasalarında: “Bir ferd-i vâhidi öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir” yazmıyorsa, bu mutlak hakîkatı kâle almamak, en düşük bir vicdân içün bile olsa bir hakk veya bir ma’zeret olabilir mi?. Vaz’iyyet, bir tarafa karşı böyle iken, “Feministlik, LGBTcilik, ÜBNECİLİK (homoculuk), sihakçılık (lezbiyenlik), cinsiyet eşitliği, cinsiyet seçimi” gibi Batı fırlatması iğrenç ictimâî felâketlere karşı neden şiddetle evet ŞİDDETLE tedbir alınmıyor?. Şiddet, çok kötü oduğu içün mü? Batı gâvurlarından gelen bu DİL, hangi tür “sarıklı-cübbelilerin” de dili oluvermişdir?.

“Sodomîlik, homoluk, übnelik, sihâkçılık=Lezbiyenlik, v.s.” gibi insanlık çukuru mel’unluk merkezlerinin DİLİ ile konuşarak, “Şiddet’in, nereden ve kimden gelirse gelsin karşısındayız” dedirten cinsine karşı, neden bu kadar esîr olunuyor?. Artık kim, kimi kullanıb eskitiyor, müsta’mel hâle getirib bitpazarı malı olarak satışa çıkarıyor?.

DİB, kendi kendisinin bir dili olmadığı içün mü, bu çukurların DİLİ ile konuşmaya başladı?. Başına kim veya hangi politika âmir olursa, onun DİLİ ile konuşan bir yer, acebâ, imânî, ahlâkî, vicdânî ve insânî hangi keyfiyetin sâhibi olabilecektir?.

DİB denilen 1924 tevellüdlü “diyanetli kamalist ve politik merkezin” dîninde, “ŞİDDETİN her türlüsü ve nereden gelirse gelsin” cinsi yok gösterilebilir; ve bunun, bin dereden su taşınarak iddia ve reklâmında da bulunulabilir!. Ancak DİB’in dîni, bunların, ALLÂH’ın DÎNİNDE DE BÖYLE OLDUĞUNU ASLÂ SÖYLİYEMEZ… Nerde kaldı ki, DİB târihi boyunca da, nice ŞİDDET, hiddet, denaet, redâet ve habâset hâdiseleri yaşanmışdır. 1925’de Ankara’daki “İzmihlâl Mahkemesinde” hesâba çekilen Merhûm Aksekili Ahmed Hamdi Efendi, 1947’de 3. DİB reisi olmuş, böyle olduğu halde (9.Ocak.1951’de) acebâ, kimlerin zehirleyerek infâzına kurban gitmişdir?. Cumputrasi devrinde bu yolla infâz, pek çok kişide tecribe edilmiş ve çok “bilimsel ve filimsel” hukûkî keşiflerle de ilerleyib yükselmiye imzâ atılmışdır!. Bu, dört başı ma’mûr bir ŞİDDET’in, hem de en “netâmeli, çağdaş, devrimsel, uygar, layıksal, cumhûrî  ve sunturlusu” değil midir?. Bas zehiri, muhâlifini katlet; ve sonra da “Parlamentolu, adliyeli, demputratik, inkilapçı, cumputratik, halkçı, milliyetçi, Hukuk Devleti” ol!

LAİKLİĞE TAPTIRILAN SUN’Î VE GÜDÜMLÜ DİNLERLE, ÂHIRET’DE HESÂB ÎMÂNI VERİLEMEZ, SÂDECE ANARŞİK RUHLARIN TUĞYÂNI AZAR, MÜSLÜMANLAR DA SÜRGÜN ŞİDDETİ YER!

22 yıldır LGBT’li Feminizma diliyle konuşan AKAP’ın DİB’i, kendisinin bir dili yoksa, neden o birilerinin diliyle arz-ı merâm etme ihtiyâcını, mübrem ve zarûrî görmektedir?. Bu “antişiddet” modasının öyle bir cılkı çıkdı ki, moda her yere bulaşdıkça, şiddet de o nisbetde şiddetlendi, oğul anasını, kız babasını gebertir hâle geldi!. Nikâhsızlık, en tabii hakk diye reklâmdan geçilmez oldu; ve “edeb ile iffet ve ismet iflâsı” ile kadın ve kızlar evlerinden korkar ve firâr eder hâle getirildi… AKAP iktidâr-ı gayr-i iktidâriyyesi “kadın istihdâmı” diyerek, her sokak başını, her meclis ve iş yerini ev ve yuva kaçkınları ile donatırsa, ortada “âile” diye bir yapı taşı kalmaz, süngerden tuğlalarla gökdelen dikmeler devr-i felâketi başlar!. Bundan sonra da: “Osmanlı torunuyuz, yerli ve millîyiz, dindâr gençlik yetiştireceğiz, Büyük Türkiye, Dünyâ devletiyiz, en çok kadın-kız bize yandaş, bize yoldaş, bize oydaş, bizde oynaş, var mı bize yan bakan.v.s.” diye sık sıkabildiğin kadar!.. Kağıtdan kaplan olmaya özentinin bu türlüsü de, işte ortada ve gelinen nokta…

“ŞİDDETİN her türlüsüne nereden gelirse gelenine” kadar feminist diliyle karşı olan sarık-cübbe ve sakallı politikacılar, DİB olarak da mâzîlerine bir baksalar, şiddetin semm-i katil cinsine kadar nice felâket ve helâketleri de pek çok misâlleri ile göreceklerdir!.

KÜRESELCİLERİN AZDIRDIĞI “KADINA ŞİDDET”, ULEMÂYA GÖSTERİLENİN YANINDA BİR HALT OLAMAZ!

Biz bile, “düşük mikyasda diyânetsel şiddetin bir zelzelesini,” bizzat başımızdan geçen bir hâdise olarak 1959’da yaşadık! 1924 tevellüdlü kamalist DİB, reisi Merhûm Ahmed Hamdi Akseki iken, onun emr-i vâkı’i ile ve aralarındaki hukûka binâen, biraz da cebren, merhûm Pederimizin rızâsı hılâfına, 1947 Hacc dönüşü (vâiz) yapılmışdır. 1959’da ise, demputratların iktidârında Zonguldak “Cumhûriyet Müftüsü”, kendi ta’bîriyle “rejim süstüsüdür!..”  Hiçbir parti ve beşerî sisteme, îmânı ve vicdânı iktizâsı zerre kadar tasdîk, îmân ve meyl ü mahabbet duymıyan; ve duvarlara bazı meşhur tâğûtların resimlerini aslâ asmıyan; ve bu kâbil  “müthiş (!) cürm ü cinâyetler de işlemiş (!) olan” Merhûm Pederimizin bu irticâî (!) cürümlerini, maiyyetinde vâiz olarak çalışan Abdulmuttalib Gül iyi kıymetlendirmişdir!. İki ay istifâ etdirilen sâbık adliye vekîli A. GÜL’ün 1959’da Zonguldak merkez vâizi olan ve Demputratlara da bolca eğilen bu pederinin bir takım sinsi desîseleri de merhûm pederimizin adı geçen suçlarına inzimâm eyleyince, merhûm pederimiz pek ağır suçlu sayılmışdır!. Bunun üzerine, işkence de sayılacak şartlar içinde ve apar-topar  Manyas’a sürgün edilmesi, acebâ “ŞİDDET” değil de nedir?. DİB’çiler mâzîlerine bakarlarsa, bu misâlin benzeri pek çok “demokratik şiddet manzaralarına” rastlıyacaklardır… Yoksa, DİB’deki sarıklı politikacıların “dinsel ve tinsel felsefesine” göre bunlar, “Evet, Şiddet değil de, cumputratik-lâyık ve demputratik şefkat ve adâlet mi” sayılmaktadır?!.

Dedemiz Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretlerine gelecek olursak, o da 12 sene tahsilden sonra Fatih bilâhare Süleymâniye medreselerinden icâzet alıb Bartın’a döndükden ve orada 15 yıl kadar müftülük yapdıkdan sonra, 1909’da,  “hılâfetçi” suçlamasıyla ittihadçı mason eşkıyâların “îdâmlıklar” listesine alınmışdır…  8 ay sonra, şeyhülislamlık ve adliye nezâretindeki bazı medrese arkadaşlarının tavassutu ile, zar-zor, ancak ipden dönebilmişdir!. Yunan harbi sırasında Fransız gâvurları Zonguldak ve havâlîsini işgâl edince de, müdâfaa harbine fiilen iştirâk etmiş, askerin kuvve-i ma’neviyyesini takviye içün siperlerin içinde bizzat eratla omuz omuza çalışmışdır. Düşman safları arasına dağıtmıya muvaffak olduğu arabça beyânnâmeler ve kutduğu ezanlarla, Fransız  kuvvetleri içinde yer alan müslüman Afrikalı aldatılmış askerlere, kendilerinin  müslüman taraf olduğunu isbât ederek, onların bir kısmını isyân etdirmiş, bir kısmının da Müslüman Türkler taraflarına geçmesini te’mîn etmişdir… Daha geniş ma’lûmât içün o zamanın milis generallerinden Cevad Rıf’at Atılhan’ın ve sair adamların “Sarıklı Kahramanlar” nâm kitablarına bakılabilir… Haçlı müstevlîlerin memleketden muvâzaalı çekilişlerinden sonra ise, İslâm târîhinin en karanlık günleri başlıyacak ve 500.000 müslüman, ulemâ ve sarıklı sarıksız müslümanlarına kadar tenkîl edilmek üzere darağaçlarına gönderilecekdir…

Ankara Cumhûriyet hükûmetinin bütün bu gayretlere verdiği karşılık, takdîr ve pek böyyük (!) mükâfât ise, “Muhterem Müftü Efendi Hazretlerine” en tepelerden bir “teşekkür telgrafı”; ve 3-4 sene sonra 1925’de, Bartın’da yaptırdığı “Zıyâiyye Câmii kürsüsünde va’z ederken,” medrese, zâviye ve dergâhların seddine (kapatıldığına) dâir telgrafın önüne konulması olmuşdur!. Bütün ömrünü ilim ve cihâd ile geçirerek, tahsîlinden sonra da pederine verdiği SÖZ mu’cebince Bartın’a dönen ve orada (câmi-medrese ve dergah) faaliyyeti ile ilim, îmân, amel ve ahlâk temellerimize HIZMETİ, ömrünün en temel gâyesi bilen MERHÛM, bu yasaklayıcı telgrafı kürsüde okur okumaz, bütün hayâtının karardığı ânı yaşamışdır. Vücûdunun bütün sol tarafına nüzûl (felç-inme) isâbet eden Merhûm Ceddimiz, bu ıstırablı hâl üzre 7 yıl daha muammer olmuş, sonra da 1932’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemişdir… Rahmetullâhi Aleyh…

Niceleri bilmese ve görmese de, biz çok iyi biliyoruz ki, Merhûm dedemizin kâtili, yasaklamalarını, dünyânın ehemmü’l-ehem işi bu hızmetleri yok etmekmiş gibi alelacele (telgrafla) yapanlardır… Yani, üstelik bu telgrafın ortaya koyacağı müthiş sarsıntıyı da tahmîn ederek, onu, muhâtabına kürside iken verdirib, o doyulmaz sadizmalarını tatmîn etme peşindeki tâğutlar  ve onların Bartın’daki finolarıdır… Yunan Harbi sonunda “Muhterem Müftü Efendi Hazretlerine” şükrân ve ihtirâm (telgrafları) çekenler, hangi ruh seviyesinin tezâhürü ise, üç-dört sene sonra 1925’de, o katil vâsıtası hâline getirdikleri telgraflarla da, bu türlü cinâyetler işlemekden aslâ hazer etmemişlerdir… 

Kimler kimleri bu kadar nasıl acımasız kullanmış, bunun cihân târîhinde bu derece çarpıcı başka bir benzeri veya dengine aslâ rastlanılamaz…

1909’dan sonra, vatanı, dârü’l-bağî eyliyen ittihadçı, mason ve sabetaist hâinlerle, onlardan sonra da memleketi dârü’r-riddeye çeviren ittihadçı kuyruklarının keyfiyeti bilinmeden, son asrın içyüzü, buna binâen de bugünün keyfiyeti aslâ bilinemez…

(NOT: Eygi, E. Sarac, Püsküllü K, Şerocak, Sefil, Cübbeli gibi; ve bilumûm demputrat, partici, eyyamcı, menfaatçı, v.s. gibi ıvır zıvır bel’am ve ekran şovmenlerine göre ise böyle bir memleket, Şeyhülislâm Sabri, Elmalılı, Ali Haydâr, İskilibli, A. Arvâsî gibi (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn) ve sâir binlerce geçmiş ulemâya rağmen, dâr-ı İslâm’mış!!!) (Bir yerin dâr-ı İslâm olması içün müftâbih olan kavil İmâmeynin kavlı olub, o dârda bir tek ŞART aranır ki, o da “Ankâm-ı Şer’iyyenin tatbîkidir!” Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye nâm eserin 3. cildine müracaat edilebilir.) Demputrasi partileri vasıtasıyla beşerî iktidarların yalakalığını yapan kof ve purof, entel ve dantel sürüleri, lâf kalabalığı, desîse, cerbeze ve gözkülleme ile islâmî hakîkat ve ıstılahları mevkii ve mevziinden alarak yehûd gibi hayâsızca başka mahallere taşımaktadırlar… Arsa sâhibsiz olduğu içün, üzerinde her ences, istediği zaman istediği şekilde top tepebiliyor!.

Allâh’ın Dînini işgâl ve istîlâ eden bugünün sarıklı ve sarıksız politikacılarının, Tek Gözlü Piramid emrindeki feminist ateislerin dili ile: “Nerden ve kimden gelirse gelsin, ŞİDDETİN her türlüsüne karşıyız” diye kuru sıkı atıb, Kur’an-ı Kerîm âyetleriyle sâbit ŞİDDETE kadar, bütün irâde-i sübhâniyyeyi de karşılarına almaları pek büyük bir tuğyândır… Adı geçen irâdeye îmân etmiyenlerin, o irâdeyi ibtâle müeddî yâveler serdetmeleri, kendilerini aslâ alâkadâr etmiyen bir sâhada endâm arzetmeleridir ki, pek ziyâde abes ve hades bir manzaradır… Bütün bunlar, memleketde, İslâmiyyet gibi Allâh Azze ve Celle Dîninin, nasıl beş para kıymeti olmadığını göstermektedir ki, bu kadar çarpıcı delil ve hüccetler,  artık çuvala sığmıyacak mızraklar hâline gelmişdir…

Bu kabil, şiddet, sürgün, tenzîl-i rütbe ve tâğûtlara ubûdiyyet içün tazyîkâtın  müşâbih ve muâdili misâller, yüzlercesiyle DİB câmiası içinde, yüzyıldır pek ziyâde yaşanmış ve hâlâ da yaşanmaktadır!. Zaten bu kabil idârî çarpıklıklar, i’tikâdî ucûbeliklerin zarûrî bir netîcesidir…

Şimdi kalkmış, AKAP’ın sarıklı politikacısı Bay Ali Bey, kendi dinindeki (Bizim dinimizdeki değil) “ŞİDDETİN” yokluğu ve olmazlığı üzerine pek (şedîd=şiddetli ve medîd) nâmeler düzebiliyor!.

TEK GÖZLÜ PİRAMİDİN KULLANDIĞI FEMİNİST BİR FELSEFE VE DİL, DÎN OLARAK NEDEN DAYATILIYOR?.

DİKKAT edilirse bu “şiddet” nâmeleri, “AKAP saltanat-ı cümhûriyyesinde” külliyyen, (Avrâdiye Destan ve Mestanları) üzerinden bestelenmektedir!… Menşei de, Gılgamış, Ergenakon, Ataheykeli ve kültü gibi nesneler değil, Tek Gözlü Piramid’in uydurub, dünyâ dilleri üzerinden yedirdiği feminik, lâik ve demputratik avrâdiye dolmalarıdır!.. Buna ve bütün Allâhsızlığın sirâyet hududlarını alabildiğine genişleten ana sebeb ve âmil de, 1946’da atılan imzâlarla Ankara Şefokrasisinin “Türk Maarifini” Amerikan patronlarının irâde ve idâresine veren ihânetleri ve milletin satılışıdır… Her “millî ve yerli oluş” gibi maarif de böylece, sapına ve köküne kadar pilli ismetin “millî şefliği” ve ötekilerin ebedî şefliği kadar millîleştirilmiş (!) “Osmanlı Bankası” kadar Osmanlı muâdili millî bir nesne yapılmışdır!

DİB’in dîninde, Şiddeti, farz-ı muhâl zerresine kadar yok kabûl etsek bile, Bay Ali, bunu, İslâm’da da böyle imiş gibi aslâ ve kat’â gösteremez; göstermiye kalkarsa, nice âyet-i kerîme ve ehâdîs-i şerîfenin, Kitâb’dan ve Hadîs külliyâtından sökülmesi lâzım geldiğini söylemiş olacakdır… Çünki ŞİDDETİN varlığı âyât ve ehâdîs ile sûret-i kat’iyyede mevsûk ve mazbut, sâbit ve sahîhdir; bu, 15 asırdır pek ayân-beyân cihânın gözleri önünde durmakda ve meydandadır…

 Bay Ali’nin, şiddete pek hiddet ve şiddetle vuruş, duruş ve sunuş beyânına tekrâr bir göz atalım ki, ondan sonra da âyet-i kerîmelerle, rahmânî ve rabbânî ŞİDDETİN, nerede, nasıl ve kimlere karşı gösterilmesinin FARZ=ALLÂH Azze ve Celle’nin emr-i kat’îsi  olduğuna geçelim:

“7. Bugün “şiddet” maalesef hayatın her alanına sirayet eden küresel bir sorun haline gelmiştir. İnsan onuruyla asla bağdaşmayan şiddet, bir davranış ve zihniyet bozukluğudur. Sebebi ve kaynağı ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin, kime karşı yapılırsa yapılsın şiddeti meşru gören anlayış, inanış, töre ve geleneğin karşısında durarak şiddetin her çeşidiyle kararlılıkla mücadele etmek, en temel dinî ve insani görevdir. Diyanet İşleri Başkanlığımız, toplumsal bağlarımızı çürüten şiddete karşı kapsamlı bir bilinç oluşturmak gayesiyle bütün imkânlarıyla mücadelesini sürdürmekte, sorumluluk sahibi herkesi bu konuda daha duyarlı olmaya davet etmektedir.”

Şiddet dendi mi, tüyleri diken diken olmıya ta’lîm ve şartlanma görmüş dünyâya, AKAP entel ve dantelleriyle, zımnen ve gûyâ, “şiddetsiz ve güncellenmiş, bâtıl Batı damak tadına göre” bir dîn pazarlanmaktadır!. Bundan sonra ise, İslâm’ın “Şiddeti âmir âyetleri ortaya çıkınca,” artık bu mutlak dîn, çöpe gitmiye hazır bir paket hâline gelmiş olacakdır… Bu takdirde, Avrupalılara “İslamofobi” üzerinden ikide bir lâf sıkan (!) iktidâr ağaları, acebâ şu mütenâkız, samîmiyetsiz ve kasıdlı hâlleri ile, kimlere yaranmanın ve hangi HAKK dînin önünü kesmenin peşindedirler?.

EN BÜYÜK ZULÜM OLAN ŞİRK ORTADAN KALMADAN, KADINA VE BÜTÜN İNSANLARA ZULÜM VE KATİL ORTADAN KALKAMAZ!

DİB denilen 1924 tevellüdlü yer, târîhi boyunca pek çok nâneler yemiş olsa, laikliği, İslâmiyyet’in=Allâh irâde ve vaz’ının ve murâdının tepesine âmir ve ilâh diye geçirmiş bulunsa da, AKAP devr-i saltanatındaki kadar “KADIN, ÂİLE, kadın-kız istihdâmı MEVZUUNU” feminist ve leydiist diliyle bu kadar sulandırmamışdır; ve “Sosyal cinsiyet eşitliğini ölüm kalım mücâdelesi” telâkkî edecek kadar da alâmeleinnâs zıvanadan çıkmamışdır…

Sarıklı politikacı Bay Ali’ye göre “Şiddet küresel bir sorunmuş!”

Zulme müeddî olan beşer eli ve dilindeki Şiddet, yani her türlü eşkıyâlık, bir netîcedir, hem de zarûrî bir netîce.. Bunun sebebi ise mutlak ŞİRKDİR… DİB denen ve layıklık ilkesi doğrultusunda varlığa sâhib mahall-i mahsûsun dîninde olmasa da, Allâh Azze’nin dîninde “EN BÜYÜK ZULÜM ŞİRKDİR…” (Lokman/13)

 (BİZDEN: Sorun kelimesinin kurbağacacılar tarafından Türkçedeki (mes’ele) kelimesi yerine uydurulmuşdur. Burada belâ veya musîbet denilmeliydi, Türkçe bilinmediği içün, “sorun” uydurması ile merâm anlatılmak istenmiş!)

Bay Ali’ye veya onun dînine göre bugün küresel sorun, evet (kürevî mes’ele),  “ŞİDDETMİŞ, husâsan kadına şiddetmiş!” Halbuki DİB’in dîninde değilse de, Allâh Celle’nin dîninde, bugün en pislik ve küresel (beynelmilel) musîbet ve belâ, şiddetin ve her musîbetin en büyük âmili, kürevî-demputratik ve her türlü beşerî ŞİRKDİR… Bu, en büyük zulüm olunca, diğer bütün zulümler bunun dûnunda, altında kalır…

DİB’işçiler eğer zerre kadar dürüst olub, bir de ödlek olmasalar şöyle demeleri lâzımdır:

Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâsa müstenid bulunan Allâh ve Rasûlünün Dîni İslâmiyyet’de, evet, ŞİDDET vardır, emredilmişdir, farzdır ve Allâh Azze’nin kat’iyyen emridir. Ammâ velâkin, biz bugünün diplomalı ve puroflu nice entel, dantel, aydın ve günaydın nesli olarak müthiş bir ıstıfâ (seleksiyon hatta evolüsyon) geçirmiş bulunuyoruz!.  İki evvelki DİB başı Bardakoğlu denen adamımızın dediği gibi “Artık dîni ve dindarlığı geçmiş dönemlerde yazılmış kitabların satırları ve formatları ile değil, dünyaya bakarak çizmek ve ona göre inşâ’ etmek istiyoruz.” Biz, çok sayın “Ümmet Lideri” Raiz Beyimizin de fermân buyurdukları gibi “14-15 asır evvelki hükümleri kalkıb bugün uygulayamayız, yok öyle şey. Eski Şeriat ve hılâfet hocaları bizi tefe koyacaklarsa da yemeyiz, yeter ki Tanrı Teâlâ bizi tefe koymasın.” diyoruz…

Bizim çerçevemizi bu doğmalarımız ve İşkenceci Kenan anababayasasının “Din hızmetleri anayasanın laiklik ilkesi doğrultusunda yürütülür” emr ü fermânı çizer! Biz, adı “İslâm” da olsa, “şef ve politikacı ve ilâhiyatçı hatta cübbeli yobaz formatları yemiş” bambaşka yüce bir dîne sâhibiz… Tek gözlü piramidin önümüze koyduğu yol haritası ve projelerin dışına çıkıb, NUTUK kitâbımızın rûh-ı küllî ve aslîsine, derinlerden gelen devlet rotaları ve notalarına ters nağmeler sıkıb, Bremen mızıkacılarından olamayız, başlarımıza aslâ ihânet edemeyiz, ülülemre itaat farzdır!.

Bizim içün bu tarîke, bu şir’aya ters düşen bir din, kimin dîni olursa olsun, onu yemeyiz; onunla tedeyyün etmeyiz, onun ŞİDDETİNİ bizim hiddetimiz yer bitirir! O cins dînin rabbine değil, bizim dînin tanrısına “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” deriz… “Din ve vicdan hürriyeti” denen Fransız kafasından muktebes, nefse tâbi’ akıl hovardalığı ve zamparalığını biz evvelâ kendimize tatbîk etmezsek, Yüce Türk milletine ve Bozkurt ortaklarımıza onu nasıl yediririz?.

İftar sofralarımızı şenlendiren ve Son Peygamberi ve Kitâbını “sahte ve yalancı” bilen patrik ve haham kardeşlerimizi, can-ciğer kuzu sarması vatandaşlarımız olarak nasıl “İbrâhimî Dinler” kuşatmasıyla sarıb sarmalamaz, sevgi ve mahabbetle nasıl sımsıkı bağrımıza basmayız?. Parti-pırtıcı demputrasi âşığı mübârek Erbakan hocamız bile, ölmeden bir yıl evvel ayakda duracak tâkati ve dermânı yoğiken, Tahranlara uçub şii ıhvânımızı hörmet ve mahabbetle nasıl bağrına basmışdı, ne çabuk unutduk! Bizlere dindaşlığın en modern şeklini göstermiş, rehberliğin en hümanistcelerini belletmiş ve bizlere kılavuz kargalık değilse de, cücevitsel güvercinlik etmişdi…

Anınçün, bizler de, ışıkçı tâifesi gibi “hiç incitmeden, hiç fitne çıkarmadan, maslahat” demeliyiz! Durağa, ayağımıza kadar gelen her vâsıtayı hemen değerlendirib ona atlamalız! Her iki ayaklıyı bağrımıza basar gibi yapıb, “holding fâidesine olan her şey, yüce dînimizin de fâidesinedir” formül ve mantığıyla yaşamalıyız! Üstelik, yaradandan ötürü yaradılan her insî şeytanı bile şevkle kuşatmalı, kucaklayıb kendi boyamızla boyamalı, kendimize katmalıyız…

Peygambere ve Kur’ana “sahte, yalancı” diyen “teslisci” de olsa, onları müşrik değil, ehl-i kitâb bilerek kızlarına damat oğlanlarına enişte olmalıyız… Allâh Azze ve Celle ve Kitâb-ı Mübîn ve Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm yerin dibine geçirib lâ’netlese de, biz bunlara değil, anayasa KİTÂBIMIZIN âyetden de bin kat önde giden maddelerine ve atamızın ilkelerine temessük ve tevessül etmeliyiz…

Biz Kur’an ve onun Rabbi ve Son Peygamberin haber verdiği mutlak dînin içinde olursak, Mozolemiz, Evrenyasamız, ABD, AB, İngiliz, İsrail, Batı, Doğu, Nato, feto, BM ve localara kadar bütün Piramit takımları bize neler demez, bize hangi gözle bakmaz?

Biz, Şeriat (irticâ’) harbinde devirimlerimiz içün 500.000 kelle alıb devirdik. Bundan evvelki yunan harbinde 10.000 zâyiat vermiş ve KURTULUŞ HARBİ kazanmış bir ecdâdın alnı şanlı ahfâdıyız… Bu i’tibarla sâdece İslâm’ın içinde olmak, bu kürevîlik ve demputrasicilik devr-i seâdetinde aslâ düşünülemez, hattâ bunun değiştirilmesi bile teklîf edilemez… BİZ, ÜMMET LİDERİMİZ HAZRETLERİNİN DE BUYURDUĞU GİBİ “BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT MESÂFEDEYİZ.” YEHUD VE NASÂRÂ IHVÂNIMIZA çok çok çok daha da eşit mesâfedeyiz! Artık aşı ve bilhassa (mesâfe) ayarı tutdurmak, bizim içün hayât-ı dünyeviyyemizin hatta uhreviyyemizin en ölümsüz ve büklümsüz bir parçası olmuşdur!. 

Bizim tevhid anlayışımız hulâsaten işte budur. Bu kadar, asra, çağa, hümanizma ve feminizmaya, cinsî eşitliklerin her türüne ve topyekûn tercihlerine son derece muvâfık ve mutâbıkdır… Kelime-i şehâdetimizi de böyle bir aşk ve şevk ile söyler, bir dahî kerre ve merre tekrâr u mükerrerât ve kerrât dahî eyleriz…

Bizim dinimiz, en hakîkî mürşid olan pozitif (negatif değil) ilimlerin müteârifelerinden (aksiyomlarından) süzülerek bizlere vahyolub gelir; bizden de, o, “Ey Türk Gençliğine” geçer!. Davwin arkadaşın Homo sapiens maymunları ve onların ahfâdı olan Homo lezbiens maymunları  bile, ora ve buraları şebek şeyi gibi açıkda bile olsa, bizim içün en vazgeçilmez hayvan hakları taşırlar! Bunların nice Sodomî ve ataerkil ve heykelofil nesilleri de, Ayasofya Câmi-i Kebîri gibi en kıymetli UNESCOLUK DÜNYÂ ve tek gözlü Piramit KÜLTÜR DEĞERLERİMİZDİR!. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içün olduğundan, bizim her şeyimiz de (Unesco Kültür değerlerinin) vakıf ve dünyâ malıdır… Biz târih boyunca verici ve misâfirperver olarak at üstünde doğmuş, aslan üstünde yaşamış, şimdi layık şirk üzerinde hatm-i enfâs eylemekdeyiz!

Bu, bizim târîhî misyon, vizyon ve revizyon damarımız ve belâ bulma reçetemiz olsa da, biz her şeyi göğüsleyen Ergenekon Bozkurtunun Bağçelisinden destekliyiz! Bize sâdece “Ne mutlu Türküm diyene” ile “varlığım Türk varlığına armağan olsun” bırakılsa da, bu mîrâs bize dü cihân yeter de artar bile… Heykellere tapınsak da, bayrak, ezan ve Kur’an içün ölüb şehid olmak her şeye değer!.

Bizim dinimiz, ilim, bilim, filim ve AKIL dîni olub, bilcümle hurâfelerden çok uzak bir din olduğu içün, Şeflik devrimizde 60 bin kafatasını mezardan çıkararak, dolikosefal mi brakisefal mi diye içindeki akılları elle tutulur hâle getirib, tutamamakdan ve turşusunu kuramamakdan geçer! Bu ilerici ve çağdaş kafatası devri her ne kadar lâle devrinin bir başka versiyonu olsa da, Mimar Sinan büyüğümüzün kafatasını onca millî ve yerli telâş içinde kaybediverdik! Merhum koca Sinanımızın kafatası gitdi, adı kaldı yâdigâr!. Bizim gibi atalarının kafatası ile oynıyan, sonra kaybeden başka bir dâr-ı İslâm ülkesi cihanda yokdur, aslâ da gösterilemez!

Bütün bunlar, “Kurtuluş Harbimizin” bizi ne derece kökden ve dipden kurtardığının delilleridir! Nice “kafaların kesilmesi ve kafataslarının buharlaşması” ve bunlar gibi nice “dünya kültür varlıklarımızın” hür ve müstakil bizlerce veya unescoca ortadan kaldırılması, insan kardeşliğimize hızmet cümlesindendir! Ayrıca bunlar, cumhuriyet ilke, devirim ve kânûnlarının hoşgörü ve diyaloğu ve şefokrasisi ve kendi şartları içinde mütâlaa edilmelidir! Ayrıca bunlar, hurâfedışı  “târih perspektifinden bakarak, üstâd Püsküllü şahsiyetiyle” değerlendirilmeyi gerektirir!

Bütün bunlara munzam, onca hâdise, yüce dînimizin engin müsâmahası ve diyaloğuna havâle edilmelidir… Bugün içün Tanrı, şimdilik, ikibuçuk partili cumhur ittifâkımızı korusun, zillet ittifâkımıza da hidâyetler vererek onu dahî korusun! Husûsân, Bozkurt hürmetine  en çok Tanrı Türkü korusun!  Ayrıca, eşit mesâfede olduğumuz bütün, bilumum, topyekûn ve her türlü inanç, kıskaç ve kıvançları da korusun!

Ramazan Ayımız da bereketli ve feyizlerle dopdolu ve dualarımızın kabûlüyle pek mutlu, kutlu ve .utlu geçsin! Seneye Karagöz-Hacivat kültürümüz de şâha kalksın; yeni cinsel eşitlik ve tercih içindeki çüşlüman ve süslüman ve ahlâk timsâli nesillerimiz, ipde oynıyanlarımızın, hep politikacılarımız olduğunu değil; parmaklarla oynatılanlar da olduğuna âşinâ olsun ki, en mühim kültürlerimiz böylece, aziz vatanımızla beraber sonsuza kadar dimdik ve taptâze yaşasın, serpilsin, dünyâya örnek olsun! Âmin, âmin, âmin…

Bu engin duygular içinde bayramınızı da şimdiden tebrîk eder, şen ve esen kalmanızı can u gönülden dileriz, canım vatandaşlarımız bizim..”

İşte DİB denen erkân-ı diniyye-i umûmiyye riyâset-i celîlesi, hiç bir zerreyi aldatıb kandırmadan, korkudan dizlerinin bağı çözülmeden, merdçe, nâmûs-ı müsellem sâhibi olarak, “çağdaşça ve çarşafça” böyle bir i’tirâf u şehâdetde bulunabilmelidir!. 

DİB mantığı ve keyfiyeti ile İslâm’ın vaz’eylediği mantık ve keyfiyet arasındaki sonsuz farklar işte böyledir; hiçbir süslüman veya müselman bundan aslâ gaflet etmeyib, dalâlet-i mahzâya düşmemeli ve ebedî hayatını çok iyi ayarlamalıdır!…

(İzâfî, devrimsel, evrensel, eklemsel ve Yardakoğlu diliyle revizyonist DİB dîninde) sözde ve şekilde “ŞİDDET yokmuş” diye, Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’ın mutlak dîninde de “ŞİDDET YOKDUR” demek, küfre kadar varan ve dalan, tam ma’nâsıyla mutlak bir dalâletdir… Fetih Sûresinin son Âyet-i Celîlesini evvelâ Elmalılı Merhûmun Tefsîrinden tedkîk ederek, hakîkatı, ins ü cinnin, bütün tek gözlü piramit ahbâb u yârânının ve cihânın mühürlü göz ve kalblerine çatallı kazık gibi çakalım:

“Muhammedürrasûlullâh” ki, Muhammed Allâh’ın Rasûlüdür…..Allâh’ın bu şehâdetine karşı “Muhammed Rasûlullâh demek istemiyen kâfirler hakîkatde kendileri zarar etmiş olurlar.” (BİZDEN:Pensilvanya iblisi de, patronlarının kucağına firâr etmeden, “Mu…… Allâh’ın elçisidir demeyenlere de rahmet ve merhamet gözüyle bakmalıyız” diyor; başka bir hezeyânında da: “Rasulullâh demeyenleri Allâh’ın hatırına, ben onları başımda taşırım” diye yahûdîleşib, Kahhar Azze ve Celle’ye kafa tutuyor, fir’avnlaşıyordu!)

Bervechi âtî, Fetih Sûre-i Celîlesinin son âyet-i kerimesindeki şu cümle üzerinde müfessirlerimiz ne buyurmuş, aynen göreceğiz:

 (Vellezîne meahû) onunla berâber onlar da (EŞİDDÂU ALE’L-KÜFFÂR)=KÂFİRLERE KARŞI ÇOK ÇETİN—ÇOK ŞİDDETLİDİRLER.”

DİB’in izâfî dîni ve Kenânî kitâbında (babayasasında) şiddet yokmuşsa da, Allâh Azze ve Celle ile Sevgilisi Aleyhisselâm’ın MUTLAK DÎNİNDE, işte böyle apaçık, sarih ve vazıh ifâde ile ŞİDDET’İN aliyyü’l-a’lâsı vardır!. Bu, aynı zemanda, 15 asırdır, SON ŞERÎATIN bir “zarûrât-ı dîniyyesindendir.” Münkirini ikfâr etmek vâcib olub, bu ikfârdan kaçanı da ikfâr müteselsilen bir vecîbedir… Kahhâr-ı Zülcelâl bu şiddeti senâ ve vücûb makâmında zikrediyor ki, bervechi âtî gelecek tefsîr satırları bunu apaçak ortaya koyacaktır…

Allâh Azze, ashâb-ı Kirâm Hazerâtını (Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn) (ŞİDDETLİ) oldukları içün hem senâ buyuruyor, hem de teşvîk ediyor… Sarıklı AKAP politikacısı Bay Ali ise, tam tersini, solundaki kirâmen kâtibin buyrulan meleğe (Bu meleğe inanmak da zarûrât-ı dîniyyedendir, münkirini tekfir vâcibdir.) şöyle yazdırıyor:

 “…şiddet, bir davranış ve zihniyet bozukluğudur. Sebebi ve kaynağı ne olursa olsun, (Kaynak Kur’an-ı Kerîmse ne olacak?) kimden gelirse gelsin, (Kahhâr-ı Zülcelâl Azze ve Celle’den gelirse ne olacak?) kime karşı yapılırsa yapılsın (Küffâra karşı ise ne olacak?.)

Şiddeti meşru (Son şeriata uygun) gören anlayış, inanış, töre ve geleneğin karşısında durarak şiddetin her çeşidiyle (Kur’an ve Sünnetdeki çeşidiyle de yani?) kararlılıkla mücadele etmek, en temel dinî ve insanî (DİB dininde) görevmiş!!!.”

Allâh ve Rasûlünün DÎNİ olan İslâm’da, “vaz’-ı ilâhî olan Edille-i Erbaa” ne demişse odur… Kâfirûn Sûresinin son âyet-i Celîlesi Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin Fem-i Muhsin ve Mübârekeleriyle “Lekum dînüküm, ve’liye dîn” buyurduğuna göre, “sizin dîniniz var, benim de dînim var” demek, bugün bizim de söyliyeceğimiz yegâne SÖZDÜR… Biz hangi haddimiz VE  aczimizle başka bir şey diyebiliriz, Allâhümmahfaznâ… DİB’in de dîni var, Müslümanların da…

LAİKLİK İLKESİ DOĞRULTUSUNDA YÜRÜYEN BİR DİNİN (religionun) TANRISINA NE DENİLMELİDİR?.

Ancak, nasıl, Müslümanlar DİB’e: “Sizin, laiklik ilâhına ubûdiyyet eden dîn-i ılmâniyye, kamâliyye ve resmiyyeniz, şöyle şöyle, böyle böyle olmalıdır” diye bir dayatma, zecr, zorbalık, hatta zevzeklik yapmıyorsa, yapamıyorsa; DİB erkân-ı harbiye-i umûmiyye riyâseti dahî, müslimanlara aynısını söylemeli: “Sizin Dîninizi laiklik ilkesi DOĞRULTUSUNDA ben yönetir, dinden size, ne, ne kadar lâzımsa, onu beş öğün, iftar-sahur, kandil-bayram size ben yediririm; ve tıkapasa yer de kabız olursanız, müshil gazozunuzu da ben içiririm!” gibi şeyler gevelememelidir… Mübârek Ramazan’a 10 gün kala, edille-i erbaanın önüne bariyer kurub, âh ü zâr ve bed cinsden duâlar ve belâlar istihkâk etmemelidir!…

Demek ki, Bay Ali’nin DİB religionunda Fetih Sûre-i Celîlesinin son  âyeti ve benzerleri yok!. Olsaydı böyle beyanlarda bulunması kendi dînini tanımamak çılgınlığı olurdu!. Fakat, görüldüğü gibi Allâh ve Rasulü Aleyhisselâm’ın Mutlak DÎNİNDE, ŞİDDET vardır. Sarıklı Politikacının dediği gibi bu, hâşâ ve kellâ, “Bir davranış ve zihniyet bozukluğu” olmakdan da münezzehdir… Biz Müslümanların zâviyesinden bakılınca, buradaki “davranış ve zihin bozukluğu” gibi hâl, irâde, yaradılış ve fiiller, şiddeti emreden Allâh Azze ve Celle’ye çok menfî ve korkunç bir sıfat da yapılmış olur. Bir Müslüman ömrünün her 24 saatinde, tesbihâtlar dâhil 540 def’a, bu ŞİDDET emrini veren Allâh Azze ve Celle’yi tesbîh etmekde, “Sübhansın, hiçbir noksan sıfatın yok, olamaz, bu muhâl!” demektedir…

Demek ki, Sarıklı ve sarıksız poitikacıların, “Ancak lâiklik tanrısı veya ilkesi DOĞRULTUSUNDA yaşatılabilen” dîni ile, İslâmiyyet’in ilâhı olan Kahhâr-ı Zülcelâl Allâh Azze ve Celle, bu kadar sonsuz farklara sâhib bulunuyor…

Bir başka cihetden de söyle düşünebiliriz: DİB, İslâmiyyet gibi Allâh Azze ve Celle ile Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’ın dîninin içini boşaltıb, yeni i’tibârî (mecâzî ma’nâda) bir dîn=religion îcâd ve ihtirâ’ eylemekde; ve içi boşalınca da “İslâm olmakdan çıkan” bu beşerî dîni, tekrar, “İşte İslâmiyyet’ budur!” diyerek, eski Müslümanların halefi olan bugünün “Cumhuriyet vatandaşı müselman ve süslümanlara” pazarlamaktadır!.

“Âr devri değil, kâr devri” diyen “diyânetli kamalizma” felsefesi veya nefesi, bugün budur…

Yoksa, “Dîn hızmetleri, Allâh ve Rasûlü’nün İRÂDESİNE ve icmâ’ ve müctehid imamların ictihadlarına göre, bu dört vaz’-ı ilâhîye göre yürütülür” demeyib; bu mutlak hakîkatı yasaklayıb, “Dîn hızmetleri, lâyıklık ilkesi DOĞRULTUSUNDA yürütülür” demek ne demekdir?. İslâmiyyetin adı geçen şeytânî “Lâyıklık ilkesi doğrultasunda yürütülmesi” kat’iyyen MUHÂLDİR. Bu doğrultuda yürüyen bir dîn varsa, bu, mutlak sûretde (beşer uydurması) bir din demekdir. Bidâyet-i İslâm’dan beri, son iki asırda da Gümüşhânevî, Muhammed Zihni, M. Vehbi, Şeyhülislâm Sabri, Elmalılı, İskilibli gibi (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn) ve sâir ulemâ da dâhil, bütün ehl-i sünnet ulemâsına göre “edille-i erbaa vaz’-ı beşerî değildir,” olamaz. DİB’işçi, ilhâdiyâtçı, mısrî, kazanlı, ankaralı, hindli ve bilmem nereli, müceddîd (!) reformist, sosyalist, kamalist, oryantalist ve revizyonist bütün bel’amların küfr ü şirkinin ve tahrîfâtının aksine, kat’iyyen vaz’-ı ilâhîdir… Böyle olmasalardı, onların ef’âl-i mükellefîni teşkilde kânûn ve kâide olmaları abes olurdu…

 “Dîn hızmetleri edille-i erbaaya tâbi’ olarak ancak BÖYLE yürütülür” demeyib de, “Dîn hızmetleri anayasanın laiklik İLKESİ DOĞRULTUSUNDA yürütülür” demek, edille-i erbaanın yani Allâh Azze ve Celle’nin, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın, ümmet icmâının, müctehidîn ictihâdâtının külliyyen inkârıdır… İkinci olarak, bu dört esâs ve temelin YASAKLANMASI şunu demekdir ki, böyle bir memleketde “Dîn ve vicdân hürriyetinin zerresi bulunduğundan,” bahsedilemez; “oranın dâr-ı İslâm olduğu” aslâ söylenilemez. “Düzen me’murlarının irâdesine tâbi’ olarak, CİHÂD, namaz, oruç, hacc ve zekât gibi TEMEL ve ANA 5  İBÂDETİN orada edâ edilebildiği” aslâ bahis mevzuu edilemez… Hatta Müslümanların, îmânını apaçık ortaya koymasının serbest olduğu” bile ruznâmeye gelemez…  Tanzimat’dan ve bilhassa ikinci meşrûtiyet ve cumhûriyetden sonra, bunların aksini söylemek, “çok sevgili vatandaşları çok lezzetli hıyar” yerine koyarak, tuzlayıb tuzlayıb yemek ma’nâsına gelir!. Üstelik de bu, kargaları bile ters tarafları ile hüngür hüngür güldürmek ve kahkahalarla da ağlatmak ve cihânı da kokutmak ma’nâsına gelir!..

Yaklaşan Ramazan-ı Şerîf de, adı geçen pazarlamanın panayırını veya gâvur diliyle “Enternasyonal Fuarında bir standını” teşkîl edecektir!.

“Evrensel Kadın hakları, kadınlar günü, sosyal cinsiyet eşitliği, LGBT azmanlığı, aynı cins evlilik iblisliği ve pisliği, kadın istihdâmı, kadın eti pazarlayıcılık, umumhâne kültürü, Manukyan felsefesi, kadın ticâreti, cinsî hazza taparlık, avrat pazarları ve müsâbakaları furyası, kadını her yere sererek paspas etmek ve ucuzlatıcılık, her reklâmda kadını kullanma iptizâli, köleleştirib iliğini sömürücülük, analık şerefi yerine katırlaştırıcılık, şehvet aleti ve malzemesi derekesine düşürücülük..” gibi yüzlerce  manzaranın her biri de, Mutlak Hakîkât olan Allâh ve Rasûlünün DÎNİ karşısında, HAKÎKÎ VE MUTLAK ŞEYTÂNÎ VE CEHENNEMLİK BİR ŞİDDETDİR. Şeytan cebhesi, kendi şiddetini gözlerden kaçırmak içün, sarıklı politikacıların diliyle ve tahtında müstetir olarak “İslâm Dînini ŞİDDET kaynağı” olarak gösterib, bu mutlak dînin önünü kesmeyi planlamaktadır… Üstelik bunlar, Tek Gözlü Modern Piramidin dünyâ hapishânesinde şartlandırdığı beşeriyete: “Kadınlara üstün haklar, kıymet ve makamlar” anbalajı içinde, şeytanca ve tersden sunulub zerkediliyor, onları manyaklaştırıb  sürüleştirmekde bir nevî tersden terapi yerine geçiyor!.. Binâenaleyh, KADINA BU DEREKE TERS BAKANLAR, ŞU TEK GÖZLÜ PİRAMİT DİREKTİFLERİNE KUL OLUB TAPAN, DÖKÜNTÜ DÜNYÂ HÜKÛMETLERİ DEMEKDİR…

BU PANAYIR VE FUARLARDAN EN ÇOK NEM’ALANACAK olanlar hangi parti ve mihraklardır; ve DİB DÎNİNİ FEVKAL’ÂDENİN DE FEVKİNDE SEVİB SAYACAK olanlar, hangi politikacılar ve kimlerdir?!.. Artık Ankara’nın bir dediği iki yapılmayacak, her meclisde, anbalajı ve kürkü düzgünler, yandaş ve kârdaş yârân olarak baş köşeye oturtulacak; böylece, “emirlere a’mâde yeni bir dünyâ düzeni düzenlerin” bir parçası olmıya doğru, uygun adımlarla yürünmüş  olunacakdır!!!.

ŞİDDET, ALLÂH’IN DÎNİNDE VAKTİ VE MEKÂNI HULÛL ETDİĞİNDE MUKADDES BİR FARZ VE VAZÎFEDİR: İŞTE MERHÛM ELMALILI VE MUHAMMED VEHBİ EFENDİ TEFSÎRLERİ…

Muhammed Hamdi Efendi Merhûm şunları da ilâve buyurmuş: “ONLARIN KÜFÜRLERİNE KERŞI ZA’F, YILGINLIK GÖSTERMEZ, ŞERT VE KUVVETLİ DAVRANIRLAR. Onun içün sulh müzâkeresi esnâsında kâfirlerin sözlerine karşı galeyana gelmişlerdi.”

Demek ki, DİB başı Bay Ali’nin şu söyleri İslâm dışı bir din (religion) içün, feminizma felsefesine göre biçilmiş lakırdı ve lâflar olarak telâkkî edilecektir:

“…şiddet, bir davranış ve zihniyet bozukluğudur. Sebebi ve kaynağı ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin, kime karşı yapılırsa yapılsın şiddeti meşru gören anlayış, inanış, töre ve geleneğin karşısında durarak şiddetin her çeşidiyle kararlılıkla mücadele etmek, en temel dinî ve insânî görevdir.”

Halbuki ŞİDDET, apaçık ve âyet-i celîle iktizâsı “ALLÂH’dan gelmekde” ve mü’min olmak içün de buna cezm ve yakîn derecesinde, ÎMÂN etme mecbûriyeti, mahkûmiyyet, mükellefiyet ve me’mûriyyeti bulunmaktadır… Bütün bunları, “DİB, ilâhiyyât, süfliyyât, şeheviyyât, cinsiyyât, muzahrafât, politikiyyât, (!) yobaziyyât, cübbelâiyyât ve ılmâniyyât, yahûdiyyât ve nasrâniyyât” şebeke ve şecereleri aslâ beğenmeseler, şiddetle ve nefretle levmetseler ve İSTEMESELER DE!…

HULÂSATÜ’L-BEYÂN FÎ TEFSÎRU’L-KUR’ÂN’DA MUHAMMED VEHBÎ EFENDİ NE BUYURMUŞ…

1924’de ŞER’İYYE VEKÂLETİ lâğvedilib, İslâmiyyet’e İngiliz balans ayarı yapması içün yerine, DİB’iş kurulmuşdur. Bâlâda zikri geçen Fetih Sûresinin son  Âyet-i Kerîmesi ile alâkalı olarak, Sâbık ŞER’İYYE Vekîli Merhûm Muhammed Vehbi Konevî de, Püsküllü echelin beğenmeyib alay etdiği, o bin emek mahsûlü tefsîrinde şöyle yazmaktadır:

“Şol mü’minler ki Rasûlullâh’la berâber bulunurlar, onlar KÂFİRLER ÜZERİNE GÂYET ŞİDDETLİDİRLER. Çünki kâfirler, Rasûlullâh’ın Risâletini inkâr etdiklerinden, gılzat ve ŞİDDETE müstahıkdırlar. Binâenaleyh, kâfirlerin istihkakları vechile ashâb-ı Rasûlullâh, KÜKREMİŞ ASLANLAR gibi kâfirlere ŞİDDET gösterirler.” (c.13, s.5474, 1966 Üçdal Neşriyât)

DİB ve aynı felsefedekilerin (beğenmediği ve feminizma hesâbına ve onların dili ile) kâle almayıb levmetdikleri kelâm-ı KADÎM, aynı eserde, şu satırlarla tefsîre devam edilmektedir:

“….İşte bu âyet-i celîlede Cenâb-ı Hakk ashâb-ı Rasûlullâh’ı üç cihetle SENÂ buyurdu: Birincisi, KÂFİRLER ÜZERİNE ŞİDDETLİ bulunmalarıdır. Zîrâ kâfirler, Allâh’a ve Rasûlüne îmân etmediklerinden merhamete lâyık olmayıb ŞİDDET ve GILZATA lâyık oldukları cihetle, ashâb-ı kirâm onların lâyık oldukları ŞİDDETİ onlara icrâdan geri durmazlar ve lâyık oldukları dereceye indirirler. (s. 5475)

“Yani Ashâb-ı Rasûlullâh’ın Tevrat ve İncil’de zikrolunan sıfatları, onların a’dâ-yı dîn olan kâfirlere GAYET ŞİDDETLİ ve GIZATLİ olmaları, şecaat-i İslâmiyyeyi göstermeleri ve din kardeşleri olan mü’minlere gayet merhametli, şefkatli, kemâl-i ülfet ve ünsiyet üzere bulunmalarıdır.” (s. 5476)

İki tefsir müellifi de, üzerine basa basa, Ankara sarıklı politikacısı ve feminist, kamalist, demputrat ve piramitçi dünyânın tam tersine, ŞİDDETİ işte böyle cihânın gözüne sokmaktadır. Daha pek çok âyât-ı Kur’âniyye de vardır ki, ŞİDDET VE GILZATİ, MEVKIİ VE MEVZİİNDE ortaya koymayı şiddetle medh ü şenâ etmiş ve bunu, müslümanlara (kat’iyyen emretmiş) VÂCİB kılmışdır…

Bütün tefsir ve fıkıh kitablarında, ele alacağımız âyet-i kerîmelerin ve bunların tefsîrleri ve bu âyetlerden hüküm istinbat eden müctehid imamların ictihadları ve bu ictihatlardan teşekkül eden icmâ’ ile de sâbit bulunan ŞER’Î (islâmî) kânun ve esaslar, bâlâda zikredildiği gibidir. Anayasasında “Din hızmetleri layıklık İLKESİ DOĞRULTUSUNDA YÜRÜTÜLÜR” diyen; ve öylece de, nâmütenâhî mes’ûliyyetler hiçe sayılarak yürütülen bugünki Cumhûriyet devrinde ve AKAP iktidârında ise, İslâmiyyet’in yasaklanması pahasına, vaz’iyyet tam tersinedir…

 Elmalılı Müfessir Muhammed Hamdi Efendi  MERHÛM’un ifâdesiyle böyle bir “Dâr-ı İkrâhda”, Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi’nin yazdığı gibi de bu “Dâr-ı Azab’da”, DİB başında bulunan Bay Ali’nin ve bunun âmiri bulunan politikacıların dinleri=religionları ile, edille-i erbaadaki İSLÂMİYYET arasında nâmütenâhi fark olduğu, ilmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn bedâhat derecesinde görülmüş olmaktadır…

Müteâkib makâlemizde, zikri geçen âyet-i kerimeyi ve diğer bazılarını, 1960 postallı eşkıyâlarının DİB başına getirdiği; ve ancak, bu kamalist darbecilerin şirk ta’mimlerini imzâlamanın uhrevî mes’ûliyyetinden pek korkduğu; ve bu sebeble DİB başında kalmakdan şiddetle sarf-ı nazar ve hazer etdiği içün, 8 ay sonra istifâ etmek zorunda bırakılan Merhûm Ömer Nasûhî Efendinin tefsîrinden de tedkîk edeceğiz bi avnillâh…

(Mâba’di var)tt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir