İslâm Coğrafyasında Haçlı-Yehûdî-Siyon İşbirlikçiler Ve Hedefleri…
31 Mart 2010
“Biz Batılılara Lozan’da Söz Verdik, İslâmiyyet’i Halka Unutduracağız.”
20 Mayıs 2010

Bir evvelki makalemizde şöyle beyan etmişdik: “Kendini hoca zanneden, lakin (cum. müctehid ve âyetullalarından) zerre kadar farkı

PIRTICI TALU’DAN, GÜZELLİK SALONU DONLU FETVÂSI!

KADINLARA MAHSUS “GÜZELLİK SALONLARINDA!” KADINLARIN GÖBEK-DİZKAPAĞI ARASI HARİÇ, VÜCUDLARININ DİĞER YERLERİNİ “GÖSTEREBİLECEKLERİNE” DÂİR PARTİ-PIRTICI TALU’DAN, İŞKEMBE-İ KÜBRÂ FETVÂSI!?!?…

(2)

Ahmed SEYYİDOĞLU 

 

 

Bir evvelki makalemizde şöyle beyan etmişdik:

“Kendini hoca zanneden, lakin (cum. müctehid ve âyetullalarından) zerre kadar farkı olmadan müctehidlik makamından ictihadlar(!) yumurtlayan bir adamın, hakikatda ise (teşehhîler) püskürtmesi, cidden iğrenç bir manzara teşkîl etmektedir.” Kendini hoca zanneden bu dumanlı (baca)ya sual soruluyor ki, aynen şöyle:

“-Hanımların, yalınız bayanların çalışdığı güzellik salonlarına gitmeleri câiz midir? Ve bu çalışanlara gösterebilecekleri vücud sınırları nedir?”

Cevab, Şerîat imân ve ahkâmını; ve tarîkât âdâb ve erkânını sıfırlayıb berhevâ edercesine ve noktasına kadar şöyle, buyrun:

“-Gidiş ve gelişde tesettüre son derece riâyet etmek şartıyla gidebilirler. Göbek ve diz kapağı arası hâric, vücûdun diğer yerlerini gösterebilirler. Kadın kadına da olsa göbekle diz kapağı arasını göstermesi kesinlikle haramdır.”(1)

İşkembenin kırkbayırından yüzde ellisi, şirdeninden de diğer nısfı sıkılan “ictihâd!” bu kadar…

-Cum. müctehidlerinin(!) ictihâdı aslâ olamaz, olsa olsa (teşehhîleri) olur!”

Buyuran ulemâ-yı Osmâniyyemize nâmütenâhî rahmet…

(Teşehhî) ise: Şerîat ıstılâhında, nefs ü hevâya uyarak fetvâ vermek, dînin esaslarına uygun BULUNMAYAN ve aslâ ictihad ehliyet ve şartlarını hâiz bir müctehid olmayan bir herif-i nâşerîfin, Allâh Azze’nin nâr-ı cahîminden de zerre kadar korkmadığı halde, ümerânın, vükelânın, salâtînin, bir zümre veya şîanın veya bir fırka veya partinin veya bir bilmem ne görüş sâhibi dem-bokratik bir liderin veya herhangi bir ideolog veya doktrinerin veya bir patronun veya bir gürûh-ı lâyüflihûnun veya bir ferd-i vâhidin veya atasının veya paşasının veya papasının veya papazının veya hahamının keyfine, arzu ve hevâ ü hevesine (iştihasına) uygun fetvâ vermek, uydurmak… “Bilim” yaygarasını öne çıkaran ve böylece gözboyayan Yardakoğlu familyalarının ve (ilüminati) teşkîlâtları emrinde çalışan beynelmilel karanlık (hoşgörü-diyalog) üst familyalarının şarlatanlığını, “güzelgörü!” nakarâtıyla bir başka vâdîde seslendirib höykürmek… Tophâneli lûgatçe-i külhânîsiyle “sıkmak!..”

Ve biz de, geçen nüshamızda, “Kanal 5” ekranlarına zıplayıb “Hoca sıfatımla söylüyorum ki!” diye başlayıb, zırtpırt “hani” nakarâtıyla da devâm ederek sıkan Bay Talû’ya, 14 mahreminden hangilerini, hangi vasıtalarla o “güzellik salonu!” denilen ve bilmemne hânelerin ilkmektebleri mesâbesindeki şehvetperestân-ı cumhuriyye ve modernite ve sosyete ve laikiyye (ılmaniyye) ve “çağdâşiyye!” ve dem-bokrâsiyye ve iştirâkiyye ve hürriyye-zürriyye-zâtüriyye mekân-ı iptizâliyyesine gönderdiğini; ve şâyân-ı tavsiye bulduğu “hoşgörü-diyalog-monolog-sinagog-demagog-homogog-homolog-heterolog-lezbiyalog-ilâ-âhir… salonunun” da hangisi olabileceğini; Müslümanların hiçbir hürriyetinin bulunmadığı ve İslâm âleminin esir alınıb tepeden tırnağa bütün memleketlerinin işgâl edildiği; ve binbir cinâyetle (soykırıma=tenkîle)ma’ruz bırakıldığı; ve İslâmiyyet’in, laiklik=ılmâniyye denilen ateist bir ideoloji hesâbına resmen ve alenen en vahşî usûllerle yasaklandığı bir dünyâda, bunca ehemü’l-ehem mes’eleler dururken; ve bunları unutdurmak istercesine ruznâmeye (hoşgörü-fettoşgörü-talugörü-güzelgörü-pezogörü-lezogörü) istikâmetinde bir takım tuzak mes’eleler doldurmanın, ihânetden de beter bir rezâlet olacağını bir mukaddime olarak kaydetmişdik…

Nâkıs kalan bazı noktaların ikmâli içün, bu nüshamızda da bazı suallerimizin, zikri muharrer (hoşgörü-güzelgörü-uçkurgörü-pezogörü-lezogörü) mekânlarının meccânî müctehidîn-i cumhûriyyesine tevcîhine ihtiyâc-ı zarûrî messetdiği cihetle, bervechi âtî, bahse medâr olan suallerimize devâm edeceğiz biavnihî Teâlâ!…

1)      Dem-bokrasinin tâğûtî sandığından, şakşakladığın partine bir oy sokuşturmayı, “Sırat’dan geçmeye” bâdî bir hasene-i ekber gören dumanlı (baca) veznindeki (hoca) partidaş!.. O 14 sınıf mahremini göndereceğin bu yerlerin adreslerinden bir tekini, “Bülten” denen ve zinhar ortalarda görülmeyen ve bektâşi sırrı gibi çok gizli seyr ü sefer eyleyen ve neredeyse fısıltı gazetesi gibi dolaşan ve dolanan matbuanda ilân edebilir misin?…(Hoşgörü-güzelgörü-uçkurgörü-pezogörü-lezogörü) mürîdânından bir garib-gurebâ’ya ola ki rastlarsak:

“-Hocanınkiler de burda güzelleşiyor, hoca en âlâ, en rânâ ve en muallâsını bulmuşdur, siz de oraya gidin!”

Demek içün, bakarsın lâzım olur “hani!!!..”

2)      “Güzellik salonları” denilen o (bilmem ne hânelerin) ilkmektebi mesâbesindeki mahallere “gidilemez, bu aslâ câiz değildir!” dersen, bel’amı bulunduğun modernist, reformist, kültür emperializmine eğilmiş, çağdaşlaşmış, dem-bokratikleşmiş, sosyetikleşmiş, laikleşmiş, salon ve sahne ve şakşak bağımlısı olmuş ve sekülerleşmiş parti böyyükbaşları ve ileri gelenlerinin, o mahallerin müdâvimi, mübtelâsı, tutkunu ve ayak takımı hâline gelmiş kaşerli kokana müennesât takım ve tâifelerini aleyhine geçirib, onlardan; ve dolayısıyla onların oyuncağı olmuş dem-bokrat herif-i nâşeriflerden gelecek maddî ve ma’nevî “semen-i kalîl”lerin ve bir takım mevkilerin ve hasis menfatlerin, mıntıka-yı memnûanın altından kayacağından mı korkuyorsun???. Seni, zıpladığın televizyon kanalizasyonlarından ve çiziştirdiğin cerîde sahîfelerinden dehlemeleri ihtimâli, rü’yâ-yı kâzibelerini kaçırıyor da olabilir mi???

3)      O ceride-i milliyye içre her gün veya her hafta yazı-çizileri çıkan muharrirîn-i kirâmdan M. Şevket ve fukahâ-yı benâmdan E. Sıfil, ve müfessirîn-i (ahırsaman)dan M. Toptaş gibi zevât-ı ukalâ ve dahî müdakkikîn-i şüyûh u şürefâ(!) hazerâtı, senin bu fetavâ-yı üryâniyâtın, en münâsibi de (teşehhiyâtın) karşısında, aceb niçün dut yemiş bülbüller gibi şam şam şakıyamaz olalar???…

4)      Muhammed Şevket Efendi, Vatikanın T.C’deki temsilcisi kardinâlos papazos Marakovich’in “Allâh özel olarak görevlendirdi!” dediği “Fetullâ-yı Edyân-ı İbrâhimî!”nin anasını bellemekden; ve “Özbek pilâvı ta’rîfi!” gibi boğaz harbi târîh-i umûmîsi gibi mevzuları yutkunmakdan; ve bitpazarlarından çok yüksek san’atlı tencere, tava ve kök boyalı antika halı-kilim-çul-çaput toplamakdan; ve geçen yılki Çankaya intihâb-ı cümhûriyyesi evvelinde: “Medenî Avrupanın dîn anlayışına sâhib cumbaşı olması şartdır!” deyû tam da (ehl-i sünnet fedâîsi bir muhâmiye pek yakışır fermanlar!) îrâd eylemekden; “alevî karındaşlarının” mahabbet ve teveccühüne mazhar olucu ve “Allâh yoksa bile insanlar onu yaratmalıdır!” deyû mülhidâne nâneleriyle cihânı kokutan İzzettin Doğan nâm alevî dedesi herife iltifatlı yazılar düzmekden; ve “başörtülü modernist kadın örtülerinin seksî ve şık olanlarına” kafa takmakdan; ve fakir fukara, garib gurebâ ve zaif zuafâ Anadolu kadınlarının kalender çarşaflarına estetik ameliyâtı yaptırırcasına bistüri sallamakdan, acaba sen partidaşının hezeyanlarına hiç vakit ayıramamakta mıdur???!

5)       Mahmûd-ı Toptâşî Efendi ise, kudemâ-yı yûnâniyyeden müdevver idâre-i avâma (dem-bokrasiye) tellâllık yapmakdan; ve eser-i şâhâneleri bulunan “Şifâ tefsîrinin!” lezâiz-i ticâriyyesini yevmî yazılarının hıtâmında zırt-pırt reklâm eylemekden; ve raîsü’l-ümem-i nevzuhûr Barrâk-ı Tallâk ve Obamâ-yı Oynâk u Revnâk, ve şeyh-i muazzam Nazım-ı Kıbrusî lisân-ı şâhânesiyle maktûle Diana’nın kocası İngiltere veliahtı kelleye “Bizim Hüseyin!” dediği gibi, mumâileyhin dahî Hüseyn-i Kenyavî Efendi Hazıritlerine de, neredeyse (bizim Hüseyin) dercesine medh ü senâlar düzmekden zaman bulamamakta mıdur!???

6)      Dahî, Ed-Doktor Ebâbekir-i Sıfilî Efendinin de, cumhûr-ı ulemâ-yı islâmiyye’ye muhâlefet ü ta’n u teşni’ eyleyen, yani zemzem kuyusuna bevl ile müştehîr gürûhun pişdâr-ı alemdârı İbn-i Teymiye’ye, muhâmîlik ve (meccânî avokalık) yapmakdan… dahî, hâce-i velîni’met Hazıretleri rûzigârı ve dembokrasi ile îmân tazeleyerek başa geçen Ed-Doktor Nu’man El-Kurtuluş riyâset-i celîlesiyle yola revân olan fırka-yı lâhûtînin içinde sessiz sadâsız ve pek mütevâziyâne seyr ü sefer eylemekden, “kendi mahallelerinin” dumanlı (baca) veznindeki (hoca) birâderlerine, hiçbir vakt-i nakdîsi dahî nasib ü müyesser olamamakda midur???.

7)      Yoksa, senin içün:

“-Bizim mahallenin teşehhiyyâtı olursa görmeyiz, ammâ ve lâkin, öteki mahallenin nânesi olursa burnumuzun direği kırılır!”

Noktasından mı, gül cemâlin ve nâne râyihaları püskürüşlerin karşısında hiç sesleri ve solukları çıkmaz!?. “Sükût ikrârdan!” demenin yeri değilse eğer, sükutlarını “inkârdan!” mı kabûl etmek lâzım gelir? Kim bilir?. Bu zamanın hacı-hocalarına pek bel bağlanmaz da “hani!”

Falso yapmadan bir avuç giriş taksimi yapanına bile, artık rastlanamaz oldu!. Lâkin (geçiş taksimi) noktasındaki icrâları, bugün pek çoğunun, üç din değiştiren Tuncay Güney nâm fırıldık kimesne gibi, tam Bülend Hanımefendilik, yani “fevkal’âdenin de fevkinde!.”

8)      SEN, Ömründe hiç, o “güzellik salonu” denilen bilmem ne hânelerin ilkmektebleri mesâbesindeki yerlerin kapılarını ve oralara girip çıkanları hiç tarassut(!) edib, tedkîk u tahkîk eyledin mi baca veznindeki dumanlı bay hoca??? Senin gibi teşehhî küpü de olsa bir (cum. Müctehidinin), müctehidlik şartlarından biri olarak aynı zamanda çok iyi bir ictimâiyyâtçı (yani diyalog ve sinagog ve demagog vezninde bir böyyük sosyalog) olması da iktizâ etmiyor mu?!. Meselâ, Ali Bulamaç sosyoloğu gibi“katoliklerde olduğu gibi bizde de talâk yasak olmalı!” diye yazmakdan bile zerre kadar hayâ etmeyen; ve TALÂK sûrelerindekilere kadar nice âyât u beyyinât vahyederek talağı (zarûrât-ı dîniyye) cümlesine dâhil buyuran Cenâb-ı Vacibü’l Vücûdu beğenmeyen ve O’nunla muârazaya kıyâm eden herif-i nâşeriflerin, diyalog ve sinagog veznindeki (sosyalog)luğu bile, bugün (Hoşfendi diyasporası ile samanaltı kanalizasyonlarında) ne kadar rant ve kâr-hânelerine de ne kadar küfr ü dalâlet sermâyeleri te’mîn ediyor ve oluk oluk akıtıyor, görüyorsun!.

9)       Yoksa sizler dahî, cumhûr-cemaat, teşehhiyâdât-ı cümhûriyyelerini, bir hey’et teşkîl ederek Yardakoğlu samanaltısından su yürütenler misillü, hey’et-i müşâverelere sinsi reform ve teşehhî sipârişleri veren illegal (encümen-i dâniş)lere mukâbil, bu haltları alenen yiyenlerden mi oldunuz!???… Yoksa şu ergenakonizma dünyâsında, sizin de mütevâzî bir“encümen-i dâniş!”ciğiniz var da, oralardan böyle (bol kepçeli ve diktalı teşehhî raporları) mı akıntı ve sızıntıya başladı?!..

NOT: Cum. Fitnevizyonlarındaki bazı “odunsal” echel-i cühelâ ve ekfer-i küferâ takım ve taklavatları, “encümen-i dâniş” terkîbini, “encümen-i danış!” olarak kurbağaca bir şîve ile telâffuz eylemekdeler… “Dâniş”kelimesini “danış” olarak telâffuz edib, (danışmak)la alâkalı bir kelime zanneyliyorlar!. Anınçün de, adı geçen odun dünyâsının nâr-ı cahîm mahrûkâtı, (akademya) ma’nâsına gelen “encümen-i dâniş” terkîbine“danışma meclisi” gibi bir ma’nâ vererek, ne derece odunoğlu odun olduklarının ve mercümek akıllarınca da, (derin devleti, sığ sâhil kıyısı göstermenin) küllemeli vesîkalarını tanzîm etmekteler!. Gerçi ilk (encümen-i dâniş) 1851 takvim-i mîlâdîsinde bir takım tanzimât gâvurcuklarımız tarafından birçok haçlı avrupa gâvurluklarına bayram urbaları geçirmek gibi güzelleştirme ve düzgünleme muameleleri içün teşkîl edilmiş ve yer altından bugünlere kadar kıvrım kıvrım ve büklüm büklüm hiç çakdırmadan gelmişse de, artık daha fazla kendini saklayamaz olmuşdur… El’ân, mütekâidîn-i askeriyyeden bir (or-paşadayının), bir şamdan mumuna (pezevenk)li iltifatlarıyla mes’eley-i sırr-ı bektâşiyye ve mezheb-i sabetâiyye rûh-ı kerîheleri binnisbe fâşedilmişse de biraz daha sabr–ı cemîle ihtiyac messetmektedir!.

Encümen-i dâniş demeğe dili dönmeyen nâr-ı cahîm mahrûkâtına bırakdığımız yerden devâm edecek olursak, (Ehl-i dâniş= ilim sâhibleri), (dâniş= ilim), (dânişverân= âlimler), (dânişgede= üniversite) demek oluyor… Cum. fitnevizyonlarındaki kurbağaca şîve ve âvâzeli dili dönmez ebkemiyyet-i cümhûriyye odunlarının bilgilerine…

10)   Cum. müctehidîn ü âyetullaları olmasa, (bel’amlık) müessesesi de neredeyse tamâmen münkarîz olacak!. Sa’yenizde ihyâ ve tahkîm ediliyor… Aksi takdirde, cümhûriyet-i ‘ılmâniyyenin bilumum yepyeni “kazanımları”ndan olan bu kabil diyânet ü denâet eli ayağıyla İslâmiyyet’i sulandırıb buharlaştırma “kazanımları”, günümüz Türkiya’sında toprakaltına inip oraları eşelemek sûretiyle nice “kazanımlı kazma kürekli kazılara!” dahî inkilâb etmiş bulunmaktadır… Hatta ba’zı şüerânın bir nice mısrâlarında dahî, “cümhûriyyet kazanımlarında” reformasyona gidilmesi, “çağlaşlık!” muktezâsı bir ihtiyac-ı mübrem hâline gelmişdir… Globalizmin “güzellik salonları”, artık sa’ye-i âlînizde öyle dilberân-ı cümhûriyye fışkırtır hâle gelecek ki, bu millî gidiş, geliş, görüş, göçüş ve çöküşlerle  “şühedâ fışkıramayacak artık toprağı sıksan şühedâ!.” Sülü-Salamon birâderânın bilmem kaçıncı senfonili “Çağdaş Türkiyesinde” artık,“bombalar fışkıracak toprağı sıksan bombalı şürekâ!..” Hattâ, ukalâ, vükelâ ü vüzerâ.. ve hattâ ki, küferâ ve bir de “güzelleme ve düzgünleme salonları” pazarlayıcılarıyla hoca-baca kılıklı süfehâ ü eşkıyâ!…

11)   Muhterem bir Hoca Efendinin “câiz değildir!” buyurduğu halde, senin, “Amway!” denilen internetdeki yehûdîyyet tezgahında insanların nasıl köleleştirilib hortumlandığı oyununda da, o yüksek fetvân “caizdir!” derken; üç paralık ictimâiyyâtçılığın yani (sinagog ve diyalog vezninde sosyalog)luğun dahî olmalı değil miydi “hani!?!..” “Câizdir!” dediğin o yahudi tezgâhı sa’yesinde nice garib gurebâ müslimîn ve müslimâtın ve mürîdânın paraları-pulları, acebâ Gazze semâlarına ve kolu bacağı havalarda uçuşan sabîlerin hayâtına nasıl aksetdi?!. Ne dersin baca veznindeki hoca?. Hani, Olmert, Barak ve Livni siyon ağalarından, birer“güzellik salonu” seansı alacağını, yani (kurbağacasıyla ödülünü) de var sayabilirsin artık!.

12)   Şer’î nikâh, Cuma namazı, teaddüd-i zevcat, “cum. mahkemesi boşamasının bir tefrik olup, talâk almayan kadının başkasına varabileceği!” gibi daha düzinelerce fetvâlarının(!) da…. teşrih masasına yatırıldığını bir günü görürsen, ne tür müctehidîn-i âhırzaman u ahır-saman’dan olduğunu da iyi anlayacaksın!. Sen ve takımın ve bel’amı oldukların da!… Demek ki mahkeme-i şer’ıyye olmadan, haçlılardan müdevver her hangi bir mahkeme de, Şerîat nikâhını düşürebiliyor, feshedebiliyor, “talâk hakkı benim!” dercesine “tefrik hakkı benim!” diyebiliyor?!. Yedi canlı dev gibi, bu mahkemeler her türlü nikâhı bir anda sıfırlayıp, kocasından talâk almayan İslâm kadınlarını, aynen yazdığın gibi 2. kocaya sâhib kılabiliyor öyle mi?… Senin o pek mütevâzi ve çayla simitle karın doyuran aynı zamanda da o yüksek ve “millî görmüş-geçirmişencümen-i dâniş!”ciğinizin besmeleli ve gülyağı kokulu raporlarından mülhem ictihadlarınız(!) demek bu istikâmetde sökülüyor!. Teaddüd-i zevcât da böylece, erkeklerden kadınlara geçmiş oluyor!… 2, 3, 4 tane kocalı kadınlarla “çağdaşlık rekorları!” da, sa’ye-i âlînizde, laik, dem-bokratik, sosyal ve gugukçul ve çağdaş ve ergenekonik ve ergenomik Türkiya’da çatır çatır kırılıvermeye başlayacak!. Zinâ yasağı kalkmış homongolostirajinin, her mahalleye yayılma ve bulaşma istidâdı gösterdiği bir (hoşgörülü-hoşfendi devr-i dilârâsının arafesinde), haspama ne de yakışır hani!… Hep erkeklerin 2, 3, 4 hanımı olacak değil ya, biraz da bazı haçlı memâlik-i frengistanında olduğu gibi kadınların 2, 3, 4 adedçik aygırı olsun denecek!. Eşitlik de zaten olacaksa, 15 asır erkekler çok eşli, 15 asır da kadınlar olmalı değil mi?!… Senin “Adil düzen!” dediğin şey bu mu yoksa, bir dembokrasi oy’una sırat geçirenlerin hocası sayın Mim Talu!?..

13)   Fitnevizyonların kadın programları sunucuları senin bu kabil (çağdaş ve tam sıratlık) fetvâlarını duyarlarsa, seni, onların elinden, Kaşar Nuri denen kadın programları ve kadınlar hamamı baştellâğı ile horoz kurban etme fetvâcıbaşısı ve porno dikizcisi Zekeriya, hatta hulutçu ve üç vakit namaz fetvâcıbaşısı ermeni tohumu ve Erbakan Hazıretlerinin sâbık Denâet Başkanı yani Şeyhüşşeytanı Salamon Ateş ve “Fetulla Gülen Fıkhı”nâmında kitablar kaleme alan ve her mevsimin ve her rüzgârın gülü ve damızlık aygırı Mâruk Beşer ve daha yüzlerce fitnevizyon bel’amı bile kurtaramaz… Seni, o avrat programlarının köstebek tırnaklı kaşerlenmişleri, “kapışacağız!” diye dideklerler baca!. Bak işin ucu nerelere gidiyor?.

14)   Bu adı geçen mahkemeler, “kadîm İstiklâl mahkemelerini” de aratacağa benzerler “hani!..”  Bu mahkemeler şiîlerin “mut’a nikâhını” da, komünistlerin “devrim nikâhını” da, nikâhsızların nikâhsızlığını da dümdüz edebilecekler mi, ne dersin sıratdan uçurma kâşifi?!!!. Daha bu mevzuun öşrüne bile temas etmedik!. Sen adama bu mevzuda kitab bile yazdırır, sonra da Rahmetli Davudoğlu Hocamız gibi 2 sene hapis, 3 sene de Çankırı’ya sürgün yedirirsin “hani!”

15)   Sadede şürû’ etdikde: O bilmemne hâne üniversitelerinin ilkmektebleri mesâbesindeki münkîrât ve müşrikât mahallerine, hiç mazbut ve mütedeyyin ve âile ta’lim ve terbiyesinden geçmiş, iffeti ve hayâsı müseccel, kendini bilen, sâhib-i dîn ü diyânet ve şahsiyet, bir tek müslüman hanımının değil; bir tek mahlûkun bile girib çıkdığını gördüğün veya duyduğun veya ru’yânda bile hiç kulağından-kuyruğundan yakalayabildiğin oldu mu???… İlâc içün bir tek misâl verebilir misin, dumanlı baca veznindeki hoca?.

16)   Kefereden ve müşrikeden ve putperest ve yehûdiyye ve nasrâniyyeden ve topyekûn tâğût ve beton felsefelerinden birine intisâbı olan veya zarûrât-ı dîniyyeden birini münkir olan veya bunlardan birinde şekk ve şübhesi olan mürtedde müennesâtın, nâmahrem erkekler gibi müslimâta hükmen haram olduklarını ve onlara, değil o dediğin vücûd mıntıkalarını, bir tek saç tellerini bile göstermelerinin haram olduğunu sen neden hazfedib ketmediyorsun?. Allâh Azze ve Celle’den ve O’nun “Hakk-ı sarîhi ketmedenlerin küfründen bahseden” âyetlerinden hiç mi haberin yok?.. Nâr-ı cahîmden korkun bu mu senin?.

17)    (Sırat)dan, bir dembokrasi oyu’na adam taşıma dolmuşçusu! Senin yumurtladığın ibâhiyyeciliği yazan veya buna cevâz veren mu’teber bir tek fıkıh kitâbının adını yazabilirsen, seni başımıza tâc edeceğiz, söz… Ama devr-i dilârâ-yı cümhûriyyenin, nice hem dall hem mudill hazeleye, ifsâd içün yazdırdığı kitablara aslâ i’tibâr edemeyiz… Ve meselâ (Mezâhibin Telfiki) adıyla Reşit Rızâ mülevvesinin te’lîf ederek, sonra Türkçe’ye terceme edilen ve bayan Raşel’in zevci müteveffâ Mustafa Büllende Ecevit nâm kimesne ile 1974’deki ilk koalisyonunuzda, (Haltettin-i Haramânî Hazıritlerine) sâdeleştirtib, bütün Anadolu’yu ifsâd, telbis ve tefsik etmek üzere her yere sıvadığınız uyduruk ve müfsid kitâb ve hezeyânnâmeler gibi nesnelere aslâ i’tibâr olunamayacağını da, husûsan tasrîh edelim… (Haltettiniyye) ve (Hoşfendiyye) veya bunun alt şubelerinden (Hoştiyye-i hoşköriyye) ü (Diyasporiyye).. ve (Dialokiyye).. ve (Abantiyye).. ve (Fitnevizyon-i samâniyye).. ve (Türkçe olimpiyâdiyye) v.s. ile (Denâetiyye) veya (Profesör-i milliyye) veya (İktisâdiyye-i Haydâriyye!) mezâhibi gibi nevzuhur ahır-saman mezheblerinin, mezhebde veya mes’elede bir müctehidi veya boynu ağlâlli bir ayetullası veya suratı sinekkaydılı bir muhtî veya müftîsi olursa, bizi kat’iyyen ve kâtıbeten bağlamaz, sen o tiplerin turşusunu bile kurub şifâ niyyetine suyunu bile içebilirsin!..

18)   Hiç değilse, (telfikçilik) makâmından (hoşgörü ve diyalog) locasına terfi’ etdirilen ve (Haltettin-i Haramânî Hazıritleri) denen ol Tayyibât-ı cumhûriyye şîasının müctehid-i lâyüflihûnu ve âyetullası kadar olsun, teşehhîlerini bir (delîle) dayıyor numara ve manzaraları resmedemez miydin?!..

Meselâ, ol hazele gürûhu âyetullası gibi, şöyle beyânât-ı dilberân“gözelgörüsü ve hoşgörüsü!” düzmek de mi elinden gelmezdi:

“-Ey, benim cânımın içi ihvân u yârânım ve gözellerim ve dilberân-ı cümhûriyyem! Bizim gibi (Ahır-saman= Âhırzemân) ve sap-saman yolu müctehidlerinden; ve kendisine fetvâ almak içün mürâcaat eden kimesneye (İslâm’a göre mi, hanefî mezhebine göre mi cevab vereyim!) diyecek kadar dinle ve toprak altındakiler de dâhil milyarlarca hanefî müslümanla istihzâ fezâhati irtikâb eden ve ar damarı çatırdayan Cum. Müctehid(!) ve âyetullası Haltettin-i Haramânî ve Karamânî nâm düzen düzgünü mollamız dahî eydür:

(Erkeklere dahî altun yüzük takmak tâife-i nisâ misillü câizdir; zirâ altun yüzük denen halkaya geçirilir olmak, (belvâ-yı âmm) olmağla, racûl tâifesi içün dahî mubahdur…)

Bendeniz dahî, millî görüş rûhâniyyet, nûrâniyyet ve himmetine muhtac semâvî dem-bokrasimizin mücerred bir tek re’yine (sırat’dan) geçiren hocası olmak sıfatımla ünlerim ve dahî küre-i arz içinden bütün ecrâm-ı semâviyyeye kadar bütün cihâna fetâvâ-yı âlemgirîmi resmen ve alenen i’lân eylerim ki… Mâdemâ ol (Haltettin-i ahır-saman), bu vechile halteder ve bir müctehid-i fid’dîn olarak bir usûl mantığı (!) uydurur; ve bu uyduruk mantık mu’cebince de, ş’ol Bizansvârî cem’ıyyet içinde türlü sûretler önünde kazık gibi dikilerek tapınmalar, şirkin binbir cinsi, kabuklu-kabuksuz ve yerli-yabancı bilumum keferelerin velâyetinde “yaşamsallaşmak”; ve umumhâneler, faizhâneler, sübyan tâcizleri, fâili mechul katil vak’aları, düzinelerce orgenerakon çeteleşme ve efeleşmeleri, soygunlar-vurgunlar, piyango, kumar, sigorta, muhtelit yaşama ve kadınları ücretli câriyeler olarak her türlü mübtezel işlerde ırgat ve avrat olarak çalıştırmalar gibi yüzlerce iğrençlikler de, gâyet rahat ve hoşgörü-diyalog küfr ü dalâletleri iktizâsı (belvâ-yı âmm) kabûl edilebileceğinden, bizim çün de bu yolla istidlâl eylememiz VEYA HALTETTİN-İ HARAMÂNÎ HAZIRİTLERİNİ taklîden (haltetmemiz) üzerimize vâcib olmuşdur!!!

Husûsan, Diyânet-i Cümhûriyyemiz dahî bâlâda zikretdiğimiz Allâh Azze ve Celle’nin haramlarını helâl ve emir ve farzlarını da (hoşgörü, diyalog, ve sinagog çerçevesinde) sulandırıb onları ortadan kaldırmak üzre 1924 tarih-i milâdîsinde te’sis olunmağla; ve bu hakîkatın da, Laik-kemalist ateistlerden Prof. Dr. Mümtaz Soysal tarafından müthiş bir i’tirâf olarak noktasına kadar:

“-DİYÂNET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, DÎNİN, CUMHÛRİYET İLKELERİNE UYGUN OLMASINI SAĞLAYAN BİR KURUMDUR…”

Şeklinde ortaya konulduğu, bir hüccet-i kâtıa cümlesindendir… Bu vâkıaya binâen, bizim re’y ü ictihâdımız dahî, artık bedâheten ve mübeyyenen ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bundan böyle, memâlik-i cümhûriyyemizde bilumum müennesât-ı müştereke ve münkîre ve müşrike ve müfsîde ve hâine ve hâsıre ve mel’ûnenin, adı geçen yerlere dühûlü, “müslimeyim” deyû iddialarda bulunan gürûh-ı lâyüflihûn arasında dahî serîan şüyu’ ve rağbet bulmak hasebiyle, bu kabil mekânlara mütesettire müennesât-ı dilberânın dahî estetikli ve köstetikli cilbablarıyla ve besmeleli ağızlarla dühûlü, (belvâ-yı âmm) olmuşdur… Zaman ü zemîne uymak ve (uygarlamak) adına da, bâlâda zikri muharrer düzgünlük mekânları gibi bilcümle habâset mahallerine dühûl ve huruc dahî haram olmakdan der’akab çıkmış bulunmaktadır… Ve her ne kadar mes’elenin bu şekline bazı Şerîat ve Ebû Hanîfe ve Ebussuûd kafalı fundamantalist ve kökdendinci ve fanatik mürteciler şiddetle i’tirâz eyleyüb, bu kabil düzme ve düzgünleme mahallerine müslimâtın müdâvemet eylemelerinin şer’-i şerîf mu’cebince aslâ câiz olmayub, bunun, muhtelifün fih bir mes’ele değil, müttefikun aleyh olduğu iddiasını ortaya atılıyorlarsa da; bizim partici ve dem-bokrat ve bir oy’a sıratdan geçirme beyn-i bâlâmızın istidlâline ve dahî ahır-saman iftâmıza göre müftâbih olan kavil, mücerred, dilberân-ı cümhûriyyemizin ol pürüz tesviyesi ve îmân tasviyesi mekânlarına dühullerinin, ibâhât cümlesinden ve CÂİZDİR olduğu merkezindedir…

Ve oralara gidib, belden yukarı ve dizkapakdan aşşağı bütün nâzik ve gayr-i nâzik uzviyyât-ı cinsiyyelerinin, müstahdemînin irâde-i şeytâniyyesine kavil ve fiil çapında teslim edilmeleri dahî caiz sayılmış ve encümen-i dânişimizce dahî tecvîz, tasdîk ve tahsîn edilmişdir!. İhvân-ı müslimîn ve müslimât, ber vechi bâlâ zikri muharrer fetvâmız mu’cebince, bütün mahremlerini, dilberân-ı cümhûriyyeden eylemek üzre, ol tesviye ve tasviye mekânlarından, bir (oy)a sıratdan geçirme kolaylığı ve rahatlığına müsâvî olarak geçirebilir ve oralara yolcu edebilirler!.

Ayrıca, bu kabil yolcu ve yollu edişlerin, Yardakoğlu ve Hoşfendi diyasporasını da ziyâde memnun edeceği; ve yurt içi ve yurtdışı barışa, (yurtda sulh cihanda sulh) aşısı yapacağı; ve başvekîl Hazıretlerinin çok çok yukarılardan ta’yîn ve tesbit edilen locavî rollerine muvâzî olarak,“değişim ve dönüşüm ve dömelişimlerle AB ve cumhuriyet kazanımlarına ve yehûd başcellâdı Teres ü Peres’in Davosvârî preslenmesine katkı ve atkılarının,” fevkal’âdenin de fevkinde olacağı, izahdan vâreste bilinmelidir…”

Yahu “hoca sıfatımla söylüyorum!” deyip, dem-bokrasi yarık ve çarpık sandığından belli bir partiye bir tek (OY) pusulacığı sokuşturmaya SIRAT geçiren (baca) veznindeki HOCA!. Sen bu gidişle bizi de fetavâ-yı işkembehânene serkâtib nasbedeceğe benziyorsun!

“Ne günlere kaldık Ey, Gâzî Hünkâr!

Şey şey oldu, şey de mühürdâr…”

Ancak bu noktada, büyüklerimizi derhâtır etmeden ve ruhâniyyetlerinden bereketlenmeden de aslâ geçemeyiz. Akâidde imâm Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, bizzat kendilerinin terceme buyurdukları (26 Muharrem 1348/1930 târihli Yarın gazetesindeki) bir makâlede, aynen şöyle kitâbet eylerler:

“-Ufak bir (SAÂDET VE SELÂMET) lem’asının yüzlerine gülümsemesiyle halkın hemen küfür ve ilhâda koşmalarının ıllet-i asliyesine dikkat edersek, bunu, zamanımızdaki yeni yetişmelerin İslâm ta’lîminden nasîb alamamış olmalarından nâşi, ilk rüzgârda TEMELSİZ AKÎDELERİNİN yıkılmağa âmâde olmasında buluruz.”

Bizim yüz çuval lâkırdıyla takırtı ederek ifâde etmeye çalışdığımızı, o allâme üstadlarımız bir iki avuç lübbü’l-lüb kelâm-ı kibâr ile böyle ifâde ederler vesselâm…

Binâenaleyh şu cihanda akîdevî iflasdan ve bilhassa (îmân öfkesi) cevherinin körelmesi iflâsından daha berbat ve müptezel bir iflâs, aslâ düşünülemez…

Hulâsa biz, evvelki makâlemizi nasıl hıtâma erdirmişsek, yine onları kısmen “ettekrâru hasen, velev kâne yüzseksen” deyib, bir kere daha, dumanlı baca veznindeki hoca hazır-etlerine aynen duyuralım:

“-Fetavâ-yı işkembevîni, Êbussuud Efendi Rahmetullâhi aleyh (fetavâ-yı âlemgirîsi) yerine koyarak, arz yuvarlağının mıntıka-yı memnûalarında yuvarlanmaya ve eşelenmeye başladın mı, evvelâ o fetvâlarınla kendin amel edeceksin ki, “bültenini” vecd ü istiğrak üzre heceleyib okuyan garibanlar da, “ilmiyle âmil hocamız!” deyib, sana daha dört el ve yirmi parmakla sarılsınlar ve aslâ yakanı ve paçanı da bırakmasınlar!… Hatta her köşe başında Fetulla gibi bir “Hoşgörü derneği!” mümâsili “güzelgörü derneği!”açmalısın ki, o garib gurebâ, fakir fukarâ ve zaif zuafâ takımı dahî, senin de nice kerâmetlerini onlar gibi dile getirsin; ve risâle okuyacağız numaralarıyla toplandıkları ışık mışık dershânelerinde, hoşfendilerine eşlik ederek salya-sümük ağlaşanlar gibi ağlaşıp şöyle desinler:

“-Bizim hoca hârikadır, şâhânedir, bitânedir, hem uçar hem uçurur, fetvâsını evvelâ iğne yapar münâsib yerlerine ve kendine şööööyle bir batırır; veya batırmakdan kaçarsa, kerâmet-i uzmâsı muktezâsı, kaşınanlara ilâç olan bir erbâb-ı kalemin gözüne gözüne sürtünür ve mutlaka ona, hem de hançer verib batnındaki kırkbayır ve şirdenine kadar saplatdırıb batırtdırır!”

Bundan sonra da o garibanlar, çuvaldızlara ve hatta çatallı kazıklara, bak nasıl gönül rızâsıyla râzı olacaklar!!!.

Ta’rifnâmesini bâlâda tafsil eylediğimiz üzre iğneyi evvelâ öz nefsinde ve kendi mıntıka-yı memnûana kadar cümle âlât-ı uzviyyâtında bir dene, ondan sonra gariban ve her şeyi gibi dîni de gasbedilib çalınan millete batırdığın çuvaldız sancılarını ve çatallı kazık feryâdlarını belki öşrüyle hesab edersin!. Kim bilir belki en son (GAZZE katliâmını) da hatırlar ve o bilmem ne hânelerin ilkmektebleri mesâbesindeki yerleri yani “güzellik salonu!” denilen yerleri, belki geri kellenle değil, başka mıntıkanla tavsiye edersin!.”

İslâm coğrafyasının nasıl esir edilib tenkîle (soykırımına) tâbi’ tutulduğunu, nasıl işgal edildiğini, zâten yasaklanmış olan ALLÂH Azze ve cellenin dininin (hoşgörü-diyalog) hâinleri tarafından nasıl sulandırılıb büsbütün yok edildiğini göremeyib, millet can çekişirken “güzellik salonu”denen yerlerin pazarlayıcılığına soyunan ve böylece de şeytânlara maskara olan bir adama, bırakınız “hoca-baca” demeyi, “en son sırada bulunan bir müslüman müsveddesi!” bile denemez…

Son seçim öncesi sâbık Vezir-i A’zam Böyyük HOCA Hazıretleri, bir tek dem-bokrasi re’yine Sırat’dan geçirme aşkıyla nasıl ünlüyordu: 

“-Beni duyuyor musun sakallı Hüsnüüüüü!?.”

Şimdi biz Bay Talu’ya soruyoruz:

“-Beni duyuyor musun, sakalsız ağlâlli hoca ağzındaki sakallı Hüsnüüüüüüüü!.”

Oyuncak gibi oynayın bakalım Allâh Azze ve Celle’nin Şerîat-ı Garrâsıyla… Kemalistlerden ve onların encümen-i dânişlerinden ve ergenekonlarından sonra sıra sizde… Onlarınki az geldi!!!. Hükûmet-i cumhûriyye de sırmalı kaftanlar içindeki Yardakoğlusuyla nasıl olsa arkanızda!. Fetulla dersen, o da, “Papalık misyonunun bir parçası olarak burdayız!” dediği Vatikan’daki beyânâtıyla; ve Vatikanın T.C. temsilcisi papazoviç’in dediği gibi “Allah’ın özel olarak görevlendirmesiyle!” dünden hazır!. Hapur-hupur yiyin!. Ama bir gün, bu “harmanın da sonu gelir!”diye, kenara bir not düşmeyi aslâ ihmâl etmeyin…  Gün gelir lâzım olur!

Fetvâ diye işkembeden sıkar ve garîban milletin cilbablı mahremlerine o “güzellik salonu!” denen bilmemne külliyelerinin bilmemne fakültelerini ardına kadar açar; ve gırtlağına çökülen milleti oralara doldurmaya kıyâm edersen, faturası daha bu dünyâda önüne geliverir baca veznindeki hoca!. Sakın cıyaklama, sâdece tevbe etmenin çârelerini ara!. Çünki bunun tevbesi de, hani öyle hiç sıradan ve kolay bir tevbe değildir… Resmen ve alenen ve alâmeleinnâs irtikâb edilen küfr ü dalâlet ve ma’siyet ve fısk u fücûrun TEVBESİ de, alenen olmak mecbûriyyetindedir… Müteakıb nüshalarımızda bunu da yazıb elinden tutar ve seni kurtarmaya çalışırız inşaallâh…

Ancak “GÜZELLİK SALONU!” HİKÂYESİ BİRAZ DAHA DEVÂM EDEBİLİR… Çünki, atdığın beş kelle cesâmetindeki taşı, kuyunun dibinden çıkarmak içün, seni evvelâ kuyunun dibine indirib, nasıl yukarı çıkaracaksan öylece çıkartdırmak niyetindeyiz… Zirâ senin akıllanman ancak böyle mümkin… “El cezâu min cinsi’l-amel!” formülünün tatbiki gerek…

Senin, “güzellik salonunun” ne olduğunu anlayıncaya kadar imbikden geçmeden, damıtılmış su gibi berraklaşacağın yok!… 

………………………………………… 

HÂMİŞ: Merhûm Üstad Necib Fazıl Beyefendinin “Kurbağaca” buyurduğu nâm-ı diğer uydurukça kelimelere pardon “tilciklere”; ve lisân olarak da asl inkârına sebeb homurtu ve gurultulara yani Osmanlı Atalarımızın Türkçesi karşısına dikilen (esperanto) denen dilin kanserine paçayı kaptıran garib gurebâ ve zaif zuafâ etrâk-ı müslimîn ve müslimâtın, kitâbetimiz ve nükte-i kalemiyyemiz karşısında sıkıntıya dûçar olmalarını son derece tabii karşılarız… Ma’zûr olanlara anlayışla muhâtab olunacağı îzahdan vârestedir. Zîrâ mücâhide bir hemşîremizin “imân-ı şer’î” ve celâdet-i kâmile ile“Tüküreyim o devrimlere, ve acımasızlığın karşısında acımasızca!” şeklindeki beyân-ı asîlânesinin derecesine, her kişinin değil, er kişinin vâsıl olacağı da bedâhaten ortadadır… Çünki İblisin devrimleri Âdem Atamızın zamanından beri devam ediyor… “Güzellik salonu!” devrimi denilen“müstehcenleştirib şeytanlaştırmalar” da bu cümledendir… Yarık sandık devrimleri de… Kurbağaca devrimleri de… Mahabbetle muhatab olduklarımızın ma’lûmât-ı îmâniyyelerine…

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

(1) Mehmet Talu Hoca ile Dini Meselelerimiz Bülteni, 5. sayı, Mart 2007, sahife:77, satır: 15-27.Te Re Ke yayınevi, telf.:0212 621 76 82 Manyasizade Cad. Mehmedağa cami sok. Nu: 6/A, Çarşamba-Fatih-İstanbul-T.C.

(İntişârı: 20.04.2010)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir