Merhûm Şehîdimizin Rûh-ı Şerîflerine
4 Şubat 2010
(7) Merhûm Büyük Üstâdı Yâdederken…
18 Şubat 2010

Televizyonlara zıplayarak kerâmeti kendinden menkul sahte şeyhler gibi “Hoca sıfatımla söylüyorum ki…” nâneleri yiyen; geçdiğimiz dem-bokratik

PIRTICI TALU’DAN, GÜZELLİK SALONU DONLU FETVÂSI!

 

KADINLARA MAHSUS “GÜZELLİK SALONLARINDA!” KADINLARIN GÖBEK-DİZKAPAĞI ARASI HARİÇ, VÜCUDLARININ DİĞER YERLERİNİ GÖSTEREBİLECEKLERİNE DÂİR PARTİ-PIRTICI TALU’DAN İŞKEMBE-İ KÜBRÂ FETVÂSI!?!?…

(1) 

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Televizyonlara zıplayarak kerâmeti kendinden menkul sahte şeyhler gibi “Hoca sıfatımla söylüyorum ki…” nâneleri yiyen; geçdiğimiz dem-bokratik seçimde kendi partisine rey vermenin farz olduğu rezâletini, Allâh Azze ve Cellenin iki âyetini okuyarak pazarlamaya çalışan; bu arada da bel’amı olduğu adamlardan “yarık sandık cihadı madalyaları!” almanın zevkine varan; “(…..) hocaefendi, her seçimde Erbakanın partisine rey vermişdir!” istismâr ve herzeleri savuran; zıpladığı ekranlardan kendi dembokratik partilerine rey verdirmek için nice mukaddesleri delilmiş gibi mıncıklayıb lastikleştirerek çirkef politika arenasına sürmekden çekinmeyen; “Bizim asıl gâyemiz barajı geçmek değil, Sırat’ı geçmek!.” Lâf u güzâfı ile kendi partilerine rey verilmedikçe “Sırâtın geçilemeyeceği” hükmünü îmâ eden nice îmân dışı herzeler yiyen; bel’âmı olduklarının, kendilerini “müctehid, müceddid, mehdi, peygamber misyonlu lider” i’lân etdirdiği aynı gazetede de işkembeden fetvâlar (!) düzen; bel’amı olduğu parti krallarının 40 senedir her bir seçim için: “Bu seçim müslümanın sayımı olacakdır! Bu seçim İstanbu’lun fethinden daha mühimdir! Bu seçim asırların en büyük hâdisesidir! Bu seçim Çanakkale harbinden daha mühimdir!!!…” gibi dem-bokratik acem palavraları, fâhiş mübâlağalar ve şarlatanlıklar karşısında gıkı bile çıkmayan; büyük velinin “demokrasinin D’sini bile ağıza almanın küfür olduğunu!” beyân hakîkatı karşısında hiçbir îmân öfkesi taşıyamayan; ve kendisinin (hoca) olduğuna kendisinden başka akl-ı selîm sâhibi bir müslümanı inandırmasına aslâ imkân ve ihtimâl bulunamayan Talu’nun ma’rifetleri bitecek gibi görünmüyor…

Kendi çıkardığı ve orada da “Bilmem ne “HOCA” ile Dini Meselelerimiz Bülteni” diyerek yine (hoca) olduğunu gözlere sokma marazına mübtelâ bu adamı, kendi satırları ile ele alıp teşrih masasına yatıracak ve tedâvîsini de Allâh Azze ve Celle’ye havâle edeceğiz…

Kendini “Hoca” zanneden, ama Cum müctehid ve âyetullalarından zerre kadar farkı olmadan müctehidlik makâmından ictihadlar (!) yumurtlayan bu adamın, hakikatda ise “teşehhîler” püskürtmesi cidden iğrenç bir manzara teşkîl etmektedir. Kendini (hoca) zanneden bu dumanlı (baca)ya sual soruluyor ki aynen şöyle:

“- Hanımların, sâdece bayanların çalışdığı güzellik salonlarına gitmeleri câiz midir? Ve bu çalışanlara gösterebilecekleri vücud sınırları nedir?.”

Cevab, Şerîat ve tarîkât îmân, âdâb ve erkânını  sıfırlayıb berhevâ edercesine ve noktasına kadar, buyrun:

“- Gidiş ve gelişde tesettüre son derece riâyet etmek şartıyla gidebilirler. Göbek ve diz kapağı arası hâriç vücûdun diğer yerlerini gösterebilirler. Kadın kadına da olsa göbekle diz kapağı arasını göstermesi kesinlikle haramdır.” (XXX) 

1)   Evvela bu hoca geçinen bacaya soralım:

“- Sen karını, kızını, teyzeni ve halanı, hulâsa 14 sınıf mahremini, o “güzellik salonları” denilen ve bilmemnehâne üniversitesinin ilk mektebi basamağındaki şeytan yuvalarına “GÖBEK VE DİZKAPAĞI ARASI HARİÇ VÜCÛDUNUN DİĞER YERLERİNİ GÖSTEREBİLECEKLERİNİ!” tembihleyerek, o güzelleştirme ameliyesinin işçileri önüne ve eline, “otur !” dedikleri zaman oturmaları ve “yat!” dedikleri zaman yatmaları ve istedikleri herşeyi yapmaları içün kaç kere teslim etdin?…

2)   İslâm milleti esâret içinde yaşar ve hapislerde çürür ve yahudi-haçlı namluları önünde kan revân içinde kalırken, o bilmemnehâne üniversitesinin ilkmektebi mesâbesindeki o yerlere, kaç avuç dolusu para dökdün???…

3)   O bilmemnehâne üniversitesinin ilkmektebi makâmındaki ve adı da “güzellik salonu” olan yerlere, o 14 sınıf mahremini ellerinden tutarak sakal ve cübbenle, hususi arabana atıb bizzat kendin mi getirib götürüyorsun?… İslâm Milletinin soykırıma marûz kaldığı şu cehennemî dünyâda…

4)   Bu gidiş gelişler kaç saatini alıyor ve arabanın masrafı ne kadar tutuyor?.. Milyarlarca fakir-fukara milletinin gözleri önünde…

5)   Yakdığın mazot veya benzin parası ile, o “güzellik salonu!” dediğin yere verdiğin avuç dolusu paralar, kimlerin, hangi (o) şey çocuklarının cebini ve bilmem neresini şişirmeye yarıyor?!..

6)   Kendin bizzat getirib-götürmüyorsan, onlara şöyle mi diyorsun:

“-Şurdan bir taksi çevirin, atlayın gidin-gelin ve benim güzellik salonu îmâlâtı dünya güzeli güzellerim olup çıkın!” (Ve fâsıka veya fâcire, kâfire veya müşrike olmaları ihtimâli fevkal’âde yüksek, onbinde 9999…) “salon karılarının!” tasarrufuna, vücûdunuzun üçde ikisini ve bir o kadar da teninizi, ruh-ı lâtîfinizle birlikde teslîm ederek ve oralarınızda dil, el ve gözle  gezinerek ve sizi lübb’ü’-l lüb hâline sokarak güzelleştirmelerine yani iştiha-yı şeheviyyeye hâzır bir hamur kıvâmına getirmelerine tam inkıyâd eyleyüb, dünyâ güzeli güzellerim ve canlarım olarak güzeller güzeli hâller iktisâbı ile, karşımda arz-ı endâm edin!”

Evet, taksiyle gönderirken böyle mi diyorsun?!..

7)    İslâm coğrafyası kan ağlarken, taksi parası olarak bütçenden kaç avuç YTL’yi, taksicinin cebini ve bilmem neyini şişirmeye aktarıyorsun???…

8)   Dönüşde, “güzellik salonu” denilen bilmemnehânelerin ilkmektebleri mesâbesindeki o yerlerin, kuyumcu dikkat, rikkat ve hassâsiyyetiyle “işlenmiş” mamülleri hâline getirilmiş olan o 14 mahreminizden hangileri ise, onları taksici bir şekilde keşfederek ve nefs ü iblisin boynuna geçirdiği kemende teslim olarak arabasını Belgrad ormanlarına doğru sürerse… Devâm edeyim mi baca?..

9)   Yoksa:

“- Kahraman Türk Polisi ne güne duruyor!? Onlara cep telefonu âlet edavâtımla, iç sızılarımın bütün nefret ve gazy kusan böğürtülerini, gâyetle  bülendâvâz ve fakat dembokratik ta’lim ve terbiyemi aslâ zedelemeden ve dembokratik yarık sandığın Sırat’dan geçiren lütuflarını derhâtır ederek öyle bir nidâ eder ve arz-ı ma’rûzatda bulunurum ki, aynen şöyle ünlerim: “Benim güzellik salonuna giden dünyâ güzeli  güzellerim eve dönmediler, ne olur çıldıracağım, onları bulun Allâh rızâsıyçün!.” mü dersin?… Devâmını da şöyle mi getirirsin:

“-Benim, bu Sırat’dan beleş geçirme buhurları ile tütsülü ve derin  dembokrasi nezâketiyle sarılı yalvar-yakar oluşum ve imdâd mesajlarım der’akab mahall-i mahsûsuna vâsıl olub, kahraman polisimiz de onları ya’nî o dünyâ güzeli güzellerimi kurtarıverir; olmazsa, o dünyâ güzeli güzellerimin ırz düşmanları ve katillerini hemen çok geçmeden birkaç saat içinde bulup, yüce adâlet-i uzmâ makâmımızın karşısına kıç üstü oturtur ve benim ıstırâb-ı elîmimden de bir eser-i vâhid kalmaz, hırsım da küçük bir baş ağrısının sülüsüne kadar inib geçiverir!” mi diyorsun, her tarafını duman basmış senin hoca, “pardon!” baca???..

10) Pek çok misalleri görüldüğü üzere, senin dünyâ güzeli güzellerinin başına, (Allâh Azze ve Celle göstermesin!) çok çok kötü işler gelir, sonra da Dâr-ı bekâya uçuruldukları netîcesiyle karşı karşıya kalırsan, o gaseyân etdiğin hezeyanlarının küfr u dalâletinde boğularak, hangi cıyak-vıyak ve tepinme manzaralarıyla gazetelere boy boy resimlerinle geçeceğini ve redya-medya ve kanalizasyon şeytanlarının diline, eline ve beline düşüb, hangi tür (hocalıkla) iştihâr edeceğini de hesâbetdin mi baca???…

11) O zaman, bel’âmı oldukların; ve “sıratdan geçmenin dembokratik” reçetelerini sunduğun o (bilmemne 5 tivi) kanalizasyonun, seni, “güzellik salonu şehidlerinin mağdûru bir baba!” veya “hoca!” veya “baca!” olmakdan kurtarabilecekler mi???

12) Farzedelim ki taksi ile göndermedin de:

 “-Hadi benim güllerim ve dünyâlar güzeli güzellerim! Şurdan minibüse atlayıp gidin o bilmem ne üniversitesinin ilk mektebi mesâbesindeki salona, besmeleyle ve sağ ayağınızla ve o nâmusumuzun mahfaza ve fânûsu cilbablarınızla içeri süzülüverin; ve aşk mahbûbelerine benzeyerek o şey salonundan sol ayaklarınız ve besmeleli dudaklarınızla sokağa çıkın, minibüs durağına kadar da o nâdîde endâmınızla yürüyün!” dedin…

O gariblerim de minibüs veya otobüs durağına geldiler, orada kaç dakîka veya saat  dikilecekler?.. Bunu ve benzeri bir takım halleri, o Sırat’dan bir oy pusulasına geçirme formülleri keşfeden müctehid (!) kellen mutlaka hesâb etmişdir!. Dünyâ güzeli güzellerin, “güzellik salonu!”nda tesviye ve tornadan geçdikden sonra, o bilmemnehâne üniversitesinin ilkmektebi mesâbesindeki mahalden çıkarak ve cilbabları içinde durakdaki it-kopuğun arasına da karışarak ve bu sefer de o hezelenin “sokak ve kaldırım salonuna!” savrulub dühûl eyledikden sonra; oradan da ayakda duracak yeri bile kalmamış minibüsün “sauna salonuna!” istifleme sevkleri yapılınca… Dîn-i Celîl-i İslâm’ın o asîl, o vakûr, o afîf tâife-i nisâ haysiyyet ve şerefini, onlara, o salonların hevâ-yı nesîmini (!) tâ ciğerlerine ve damarlarına kadar çekerek teneffüs etmiş “salon bülbülleri!” olarak mı, böyle mi  temsîl etdireceksin a dumanlı dembokrat baca?..

Oturacak yeri değil, ayakda tutunacak yeri bile zor kalmış o minibüsde, senin o dünyâlar güzeli güzelleri hâline inkılâb etdirilmiş güzellerinin peşine, “güzellik salonu!” denilen o ilkmektebden çıkdığını gören uçkuru düşük bir ipsiz takılırsa; veya insî şeyâtînden birileri, senin, dünyâlar güzeli güzellerine inkılâb etdirilmiş güzellerinin, o “güzellik” şey salonundan çıkdığını bir güzel keşfederse… Ve o sauna salonunda kıpır kıpırlarla yerlerinde rahat duramaz haller iktisâbıyla kıyâm etmeye  başlarsa… Tabii fetvâ ehliyyetini hâiz ve  diyelim ki âlî tevâzuunuza halel gelmemesi içün (mutlak) değil de (müctehid fi’l-mes’ele) bir zât-ı şerîf mes’uliyyet ve hassasiyyetiyle bütün bunları inceden inceye hesâb etmemiş olamayacağınız içün:

Bunları, üstelik saçı, sakalı, cübbe ve şalvarıyla mutlaka hesâblamış ve fetvâsını da ona göre vermişdir!” mi demeliyiz!!?.. Yoksa, Kıyâmet alâmetlerinden olarak bir cumburlop müctehidinden (!) başka ne beklenir mi demeliyiz a dumanlı baca?!

 O zaman evden çıkarlarken şöyle mi tembihlemişdin:

 “-Benim güzellerim! Otobüs veya minibüsde yerinde rahat duramayan esfel-i süfehâ ve echel-i cühelâdan ayak takımına raslarsanız, sakın ola çıngar çıkarıp adınızı da dokuza çıkanlardan eylemeyin! Bilirsiniz ki adınız çıkarsa dokuza, inmez artık sekize!.. Sabredin!. Sabrın sonu selâmetdir, nassolsa Sırat’dan geçmeyi de hakketmişiz, gerisi fasofiso!!!..”

13) Fetevâ-yı işkembevîlerle arz yuvarlağının mıntıka-yı memnûalarında yuvarlanmaya ve eşelenmeye başladın mı, evvelâ o fetvâlarınla  kendin amel edeceksin ki, bültenini okuyan garibanlar “ilmiyle âmil hocamız!”deyib, sana daha bir  dört elle sarılsınlar ve aslâ yakanı ve paçanı bırakmasınlar!… Hatta her köşe başında Fetulla gibi bir “Hoşgörü derneği!” mümâsili “güzelgörü derneği!” açmalısın ki, o gurebâ takımı dahî senin de nice kerâmetlerini dile getirsin ve salya-sümük ağlaşsınlar ve desinler:

 “-Bizim hoca hârikadır, şâhânedir, bitânedir, hem uçar hem uçurur, fetvâsını evvelâ iğne yapar münâsib yerlerine ve kendine şööööyle bir batırır; veya batırmakdan kaçarsa, kerâmet-i uzmâsı muktezâsı, kaşınanlara ilâç olan bir erbâb-ı kalemin gözüne gözüne sürtünür ve  mutlaka ona, hem de hançer verib batnındaki kırkbayır ve şirdenine kadar saplatdırıb batırtdırır!” desinler…

 Ondan sonra da o garibanlar, çuvaldızlara ve hatta çatallı kazıklara, bak nasıl gönül rızâsıyla râzı olacaklar!!!.

 Ta’rifnâmesini bâlâda tafsil eylediğimiz üzre iğneyi evvelâ öz nefsinde  ve kendi mıntıka-yı memnûana kadar cümle âlât-ı uzviyyâtında bir dene, ondan sonra gariban millete batırdığın  çuvaldız sancılarını ve çatallı kazık feryâdlarını belki öşrüyle hesab edersin!.

Son seçim öncesi Böyyük HOCA Hazretleri, rey ve Sırat’dan geçirme aşkıyla nasıl ünlüyordu: 

“- Beni duyuyor musun sakallı Hüsnüüüüüüüüüüüüü!?.”

Şimdi biz sana söylüyoruz:

“- Beni duyuyor musun, sakalsız ağlâlli hoca ağzındaki sakallı Hüsnüüüüüüüü!.”

Oyuncak gibi oynayın bakalım Allâh Azze ve Celle’nin Şerîat-ı Ğarrâsıyla… Kemalistlerden sonra sıra sizde… Onlarınki az geldi!!!. Hükûmet-i cumhûriyye de Yardakoğlusuyla nasıl olsa arkanızda!. Fetulla dersen o dünden hazır!. Hapur-hupur yiyin!. Ama bir gün, bu harmanın da sonu gelir diye, kenara bir not düşmeyi aslâ ihmâl etmeyin…

 Fetvâ diye işkembeden sıkar ve garîban milletin cilbablı mahremlerine o “güzellik salonu!” denen bilmemne külliyelerinin bilmemne fakültelerini ardına kadar açar ve onları oralara doldurmaya kıyâm edersen, faturası daha bu dünyâda önüne geliverir baca!. Sakın cıyaklama, sâdece tevbe etmenin çârelerini ara!. Çünki bunun tevbesi de, hani öyle hiç sıradan ve kolay bir tevbe değildir… Müteakıb nüshalarımızda bunu da yazıb elinden tutar ve seni kurtarmaya çalışırız insaallâh…

Ancak “GÜZELLİK SALONU!” HİKÂYESİ BİRAZ DAHA DEVÂM EDEBİLİR… Çünki atdığın beş kelle cesâmetindeki taşı kuyunun dibinden çıkarmak içün, seni evvelâ kuyunun dibine indirib, nasıl yukarı çıkaracaksan öylece çıkartdırmak niyetindeyiz… Zirâ senin akıllanman ancak böyle mümkin… “El cezâu min cinsi’l-amel!” formülünün tatbiki gerek…

Senin, “güzellik salonunun” ne olduğunu anlayıncaya kadar imbikden geçmeden, damıtılmış su gibi berraklaşacağın yok!…

(İntişârı: 07.02.2010)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir