Yegâne Mürşid Ve Kurtarıcı Rasûl-i Rusül (Aleyhisselâtü Vesselâm)…
26 Ekim 2020
-2- Aşı Tehdîd Borsası Yükselişde Ve Her Şeyin Şîrâzesi Çıkdı!
2 Ocak 2021

AŞI TEHDÎD BORSASI YÜKSELİŞDE VE HER ŞEYİN ŞÎRÂZESİ ÇIKDI!

(1)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Cavid-19 Cenâbları, Dünyâdaki totaliter, jakoben, tehdîdkâr ve işkenceci tepeden bakışlı cumputrasi piyasa ve borsasını allak bullak etdi! Herşeyin ŞÎRÂZESİ kaydı, endâzesi sapdı; her halt zıvana ve Zıgana’sından çıkdı, rotası fırladı!

Tahmînimizce en çok da, Türkiya Cumputrasisi bundan payını aldı!.

Adı Prof Dr. Bingür Sönmez olan bir, çok okumuş ve çok aydın, çok “bilimli ve milimli”, çok mahâretli, on parmağında 10-15 hüneri olan “mason”;  ve “çok kıymetli o cumhuriyet vatandaşları” halkın başından aşağı öyle bir geçirdi ki, değme heykelistanda görülmez!  Hatta Uyguristan’daki Çin işkenceleri bunların yanında sanki aranır olur!

Bu çok aydın ve çok okuduğu içün çok bilmiş “Birâderleri”, bakınız Fox Tv’deki (diyalogunda), Jülide’ye neler ve ne inciler serdeylemiş, aynen okuyalım:

“Muhtemelen ocak ayı içinde herkese aşı yapılacak. Ama, ‘Ben aşı yaptırmam’ diyenler birer vatan hâini. Onlara kız bile vermeyeceğiz, resmi dairelere bile giremeyecekler, okullara gidemeyecekler. İnsan vücudunun dokunulmazlığı nedeniyle mecbur etme şansımız yok. Kanun çıkarıp, ‘Herkes yapacak’ deme şansımız yok ama, kurallar koyacağız! Nasıl sokağa çıkma yasağının kuralları var, aşıda da kural koyacağız. Devlet dairelerine bile giremeyecekler, otobüslere binemeyecekler, toplu taşımadan faydalanamayacaklar.”

Aman Allâh’ım!

Yetdi mi?

Ne gezer, bir başka çoook okumuş, doktor olmuş ammâ şey olamamış, hiç mi hiç olamamış bir başka Prof denilen “insanlık yüz (!) akı” mı nesi ise, işte o da, basmış içinin mağara ışıldaklarını!

Haberini okuyalım:

Twitter’dan açıklamalarda bulunan ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Arif Verimli, ilk mesajında ulaşabildiği ilk aşıyı yaptıracağını belirterek, aşının zorunlu olması gerektiğini savundu. Verimli, ikinci tweet’inde ise “Aşı olmayacakların noter işleri, tapu işleri yapılmasın. Vergi yapılandırmasından yararlanmasın, herhangi bir derneğe üye olmasınlar, pasaportları askıya alınsın, vize verilmesin, aşı olduğunu kanıtlamayan nikâh yaptırmasın” dedi. Verimli’nin bu tweet’i sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi. Tepkiler üzerine Verimli eleştiri alan tweet’ini sildi.”

 -Noterden,

-Tapudan,

-Vergi yapılandırmasından,

-Herhangi bir derneğe üye olmakdan,

-Pasaportdan,

-Vizeden,

-Nikahdan..

Anadolu insanları Ya-sak-lan-sın!.

İnsanlara bol bol işkence yapılsın, nikâhları kıyılmasın da, nikâhsız, hayvan gibi yaşasınlar!

Türkiya cumputrasisinde 2021’e girerken, çok aydın ve çok okumuş Prof kafası işte bu!. Bu bilim ve milim adamları ile Türkiya nal toplamıyacak, 8 metrelik çağ atlayıb olimpiyatlarda madalya üstüne madalya toplıyacak!

-Yemekden, içmekden, nefes almakdan, iki bacakla yürümekden, çift göz ve kulak kullanmakdan da yasaklansak nasıl olur?!. Bu vahşet karşısında aşı olacaksak bile “inadına olmamak” hissi şâha kalkıyor!. İnsanına bu kadar şeytanca bakan bir TIBB ÂLEMİ Kongo ormanlarında bile bulunamaz!. 

Çin aşısı, Türkiya doktor veya b.ktorları üzerinde daha vurulmadan bu te’sirleri gösteriyorsa, vurulunca bu adamları bir seyredin! Çin işkencesi bin kata çıkarak, bunların elinde tatbîk edilmek istenecektir!. Evet, artık hiç şübhem yok ki “Çin işi Japon işi, bunu yapan iki kişi, biri erkek biri dişi!”  demekden başka bir şık kalmıyor!.

Yani dünyâda birşeyler oluyor; ve sanki bunlar, insanlara zorla içirilmek isteniyor!

Bir de zavallı Uygurları düşününce, şu çin ve çinci cinlere karşı hıncım bine katlanıyor!

27 senelik CEHAP şefokrasisi bitdi de, artık, “Millet Hürr oldu, lâyıklık ve cumhuriyet ve dempohrasiye kavuşduk, cinsiyet eşitliğine vurulduk, yaşasın Emnânımın ölüm kalım mücâdelesi, koruma kânunu ile adalet şahlanışı ve bilmem neler ile artık çağdaş ve çakıltaş insan olduk” şarkıları ve mavalları okuyan işkenceci politikacı esnafı, meğer mâzîde kalmamış, “pirefesör” kılığıyla da el ân devam edebiliyormuş!

Medenî ve müreffeh, yeniden refahlı, seâdetlû, râbialı, dokuz ışık altında dokuz doğurtucu bir dünyâda yaşıyormuşuz meğer! Ne bilelim, biz sanıyorduk ki, Moğol istilâları altında imrâr-ı hayât eylemekdeyiz!

ŞÎRÂZESİ ÇIKAN PARTİ OLUR DA ÇOK BİLMİŞ PROF OLMAZ MI?

Raiz Beyimiz “CEHAP şîrâzesinden çıkdı” deyû nice nağmeler serdederken, acebâ “Devr-i Saltanat ü hükümrânîlerinde”, diğer bütün  şîrâzeler hangi endâze ve mîzân üzre seyr-i sülük-i  şeyt.nî eylemektedir?..

Şîrâzesi, yalınız CEHAP’ın değil, istisnâsız bütün parti ve pırtıların da çıkdığı gibi, alayının da zıvanadan (Zıgana Geçidinden) çıkdığı da çok rahat söylenebilir!

Müteveffâ Şerbakan Hocafendinin Mazîlet partisi bile, oğul Hocfendinin Ferah  pırtısı ile “şîrâze, endâze ve idrâriye” yarışında!

Hocfendinin Karakollası CEHAP eteğine sarılmış; Oğul Şerbakan ise, Haber Global’in Jülide’sine “Atatürk millî ve yerli Lider, Atatürk’le hiçbir sorunumuz yok” demiş! İki Erbokan partisi de, biri CEHAP üzerinden, ötekisi, doğrudan doğruya Paşa’ya müntehi olub, “Atam izindeyiz” deyû aynı kapıya çıkmakda; ve derhâl, diğer bütün parti ve pırtılar gibi dört dörtlük “millî ve yerli” oluvermektedirler!

“Atatürk” güzellemesi ve tapınması yapılmayınca, oy almak ve para-lamentoya girib birinci sınıf beyaz Türk olmak imkânsız hâle getirildi! “Anayasaya bağlı kalacağına nâmusu üzerine and içen her vekîl, Atatürk MİLLİYETÇİLİĞİ ve ilkelerine sadâkatden ayrılmayacağına da SÖZ” vermiyor mu?

Şîrâze, 2. Mahmud zamanından beri yerinden ve yuvasından ve Kitab’ının cildinden ciddî biçimde kaymış olsa da, cumputrasi devrinde şîrâze, endâze ve zıvana ile Zıgana geçidinden çıkış, tavan yapmış bulunuyor!

 Müteveffâ Erbakan’ın, hem Müslüman hem mason tekkelerine karşı da “millî ve yerli” duruşunu kimse bilmez! Eniştesi Prof. Osman Çataklı sağ olsaydı veya hatırâtını yazabilmiş olsaydı, Erbakan’ın, Alamanya’nın Aachen şehrinde mühendislik çalışmaları yaparken hangi masonlarla “yerli ve millî” yârenlikler yapdığı ve hangi sırlara erdiği ve hangi seyr-i sülûk-i locâvîde kat’-ı merâtib eylediği; ve İstanbul’da yapdığı evlenme akdi şâhidleri arasında hangi “Millî ve Yerli Birâderlerin” imzâ çakdığı da iyice anlaşılır ve bunlar, beştâşî sırrı olmakdan da çıkardı!

Şîrâzeden çıkış, Türklerin Ergenekon’dan çıkışından daha büyük bir mes’ele olarak da görülse sezâdır!

Başkan seçiminden evvel Bozkurt Bağçeli’nin “Receb Tayyib Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaaaazzz!” diye gırtlak patlatdığını da unutmadık! Bu bile layık cumputrasi “özgünlük ve özgürlüğü” içinde orta şiddetde bir (Şîrâze) kayması mes’elesidir!

Şimdi AKAP-MEHAP-Perinçek-Destici koalisyonu “Atatürk Milliyetçiliği” ve Gülhâne hatt-ı hümâyûnu çizgisinde uygun adımlarla ilerliyor! 1839’dan bugüne tam 182 sene-i mîlâdî mürûr etse de, batılılara benzedikçe, dünyânın en ileri memleketi olunacağında aslâ iştibâh edilemez!

Mahmûd-ı Sânî Hazretleri sarığı yasak edib fesi mecbûr edince, nasıl muhteşem bir terakkî elde edilmişse, fesi atıb yerine İtalya’dan müsta’mel gâvur şapkalarını gemilerle taşıyıb me’murlara 2 adedi bir maaşa satılınca ve kelleler üzerine de bunlar, belden aşağılarda don bulunamadığı o fukaralık devrinde geçirilince, işte o kadar “MUÂSIR MEDENİYETİN” nerdübanlarından zirvelere fırlanmış olunuverdi ki, buna cihân bile şaşırmadı!. Artık biribirini yemiyen, dişlemiyen, gül gibi biribiyle geçinen mütecânis (gâvur diliyle HOMOJEN); ve hele şimdi maskeli baloya gider gibi maskeleri de takınca, BOL OKSİJEN bir hayat veya memât karşımıza dikiliverdi! Nasıl ve hangi mazlumların “ÂHI u ZÂRI” alındıysa…

 Oğul Erbakan da, bu “Yerli ve Millî Atatürk Milliyyetperliğine yani Milliyetçiliğine”  azm ü cezm ü kasteyliyerek tâ yürekden ve böbrekden îmân etdiğine göre, “Ancak Heykellere kulluk eder, ancak onlardan yardım bekleriz” ahd ü mîsâkı, “Millî Göçüş” cebhesinde de bütün vecd ü istiğrâk ile devâm-ı devlet edecek demekdir!.

Şimdi bir de “Şiadan Kasım Süleymânî zikirleri” başlamış ki, bu zikirlerle de, 7 sülâlelerinin ervâh-ı Tayyibe ve gayr-i Tayyibeleri hisseyâb olabilir!

Erbakan da, mezârında artık nasıl, ne tarafa döner, bunu biz bilemeyiz, ancak Müntakîm olan Allâh Azze ve Celle bilir!

BİR DE, DÎNİ TÜRKÇELEŞTİRME FURYASI VAR!

Böyle olunca da, yani ŞİRÂZE VE ENDÂZE kayınca, “TÜRKÇE Ezân, Kur’ân, Âyet, Namaz, Salâvât, Tekbîr” ve daha ne ararsanız bütün şefokratikliği ve demputratikliği ile devâm edecektir… Müslümanlar çok iyi bilirler ki, bunların Türkçesi olmaz, bu muhaldir. Kur’ân-ı Hakîm İKİ HUSÛSİYYETİ İLE, hem lâfzı ve hem de ma’nâ ve hükümleri ile Kur’andır. Yalınız lâfzına veya yalınız ma’nâ, medlûl, hüküm ve kânunlarına “Kur’an” diyen Müslüman kalamaz ve olamaz; ve Şerîat-ı Garra’ya göre (DİNSİZDİR…)

Büyük Müfessir Merhûm Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri, Tefsîrinde (1936 tab’ı, c.1, s.14-15) şöyle buyuruyor:

“TÜRKÇE KUR’AN MI VAR BEHEY ŞAŞKIN!”

Bu mes’ele de, “Kur’ân’ımızı” oyuncak etmek istiyenlerin elinde ve dilinde, “Şîrâze, endâze, zırva, Zıgana ve rotasından” çıkarılmışdır!.

“Rotadan çıkmayı”, Bağçeli Erdoğan içün kullanıyor ki aşağıda gelecek!

Elmalılı Merhûm buyuruyor:

“Bir âyetde, hem muhkem hem müteşâbih cihetlerin ictimâı da bulunur. Müteşâbih ise, “ve mâ ya’lemu te’vîlihî illâllâh” olduğundan, bunda terceme ta’yîn edilemiyeceği gibi tefsîr ve te’vil de ta’yîn edilemez. Ve Binâenaleyh bunlar içün bir meal de GÖSTERİLEMEZ. Olsa olsa aynı lâfızların muhâfazası ile duyulabileceği kadar mübhem bir mefhûma işâret olunabilir ki, BU NOKTA ÇOK TEHLİKELİDİR. ONUN İÇÜN MEAL TA’BÎRİMİZ BİLE MAHZURDAN SÂLİM DENEMEZ.”

Müthiş!

Mealcilik bir İslâm düşmanlığıdır!

“Şimdi insâf ile düşünelim, bu şerâit altında, “KUR’AN’I TERCEME ETDİM VEYA EDERİM” diyenler, YALAN SÖYLEMİŞ OLMAZ DE NE OLUR?”

Ne olacak, DÎN, millet, dâr-ı İslâm, Kur’an, Rasûl Aleyhisselâm, hakk ve hakîkat düşmanı olur!

“Doğrusu Kur’ân’ı CİDDEN anlamak ve tedkîk etmek istiyenlerin, onu, usûliyle arabî yolundan ve tefâsîr-i merviyyesinden anlamıya çalışmaları ZARÛRÎDİR.” 

Bunu, Luter ve oryantalist çömezlerine anlatamazsınız!. Anlasalar da “Küfr-i înâdîleri o kadar betonlaşmışdır ki, bundan dönmeleri, onlar hakkındaki nice âyet ve ehâdis-i serîfe delâleti ile muhâldir!

“Kur’an’ın falan tercemesinde şöyle demiş” diyerek, ahkâm istinbâtına, mes’ele münakaşasına kalkılmamalıdır. BUNU ÎMÂNI OLANLAR YAPMAZ.”

(BİZDEN: MERHÛM, mefhum-ı muhalifiyle buyuruyor ki, “BUNU, KÂFİR, MÜŞRİK VE MÜNÂFIK OLANLAR YAPAR!”

“……. Öylelerini görüyoruz ki, Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsîrlere, müfessirlerin te’villeri karışmışdır diye onları da kâle almak istemiyor ve eline geçirdiği TERCEMELERİ OKUMAKLA  Kur’ân’ı tedkîk etmiş olacağını  iddia ediyor. Düşünemiyor ki, okuduğu TERCEMEYE ÂLİM MÜFESSİRLERİN TE’VÎLİ DEĞİLSE, CÂHİL MÜTERCİMİN RE’Yİ VE TE’VÎLİ, HATASI, NOKSANI KARIŞMIŞDIR.”

Ali Rızâ D. gibi bazı İs. Ens. diplomalı “müctehid” ve diplomatlar ise, tv ekranlarının bağaz patlatan kargaları olarak “İlâhiyatlardan, Kur’anın tercemesini bir kere bile okumıyan adamlar mezun oluyor” diye ötüyor; ve “YÜCE İSLÂM” adına pek hayıflanıb elemnâk ve hatarnâk olmaktadırlar!!!

 BAZILARINI DA DUYUYORUZ Kİ, KUR’AN TERCELESİ DEMEKLE İKTİFÂ ETMİYOR DA, “TÜRKÇE KUR’AN” DEMEYE KADAR GİDİYOR. TÜRKÇE KUR’ÂN MI VAR BEHEY ŞAŞKIN? Kur’an arabîdir. Zîrâ “İNNÂ ENZELNÂHU KUR’ÂNEN ARABİYYEN” mansusdur (Nass ile sâbitdir.) Düşünmeli ki, Kur’ân’ı tefsir etmek üzere Peygamber Aleyhisselâm’ın îrâd buyurduğu hadîse bile KUR’ÂN denemez. Denirse KÜFROLUR. Hâsılı TERCEME, Kur’an’dan MÜTERCİMİN ANLIYABİLDİĞİ kadar bazı şeyleri anlatabilirse de, HAKKIYLA ANLATAMAZ. ANLATDIĞI ŞEYLERDE DE, KUR’ÂN HÜKM Ü KIYMETİNİ HÂİZ OLAMAZ.” (1936 TAB’I, c.1, Mukaddime s.15)

Öyle ya, Kelâm-ı Kadîm’i, KELÂM sıfatının bir tecellîsi olarak SEVGİLİSİNİN dili ile (Bugünün arab soytarılarının arabçası ile değil), o ARABÎ üzre inzâl buyuran Hâlık-ı Kâinât “KUR’ÂN ARABÎDİR” buyuracak, iki ayaklı kullar ise bunu beğenmeyib, “Türkçe, Çince, Moskofça ve Kıptice Kur’an” deyib MÜNTAKÎM olan Kahhâr’ı tekzîb edecek (yalanlıyacak)!.. Ve mine’l-ğarâib! Müfessir merhûmun buyurduğu gibi bu “KÂFİRLİKDEN” de zerre kadar çekinmiyecek ve korkmıyacaklar!.. Tv’lere çıkan nice echel-i cühelâ ve ekfer-i küferâ da, şu sloğanın papağanı: “Kur’an OKU diye başlıyor, onun içün onu Türkçesinden okumalıyız!”

Sanki “İqra’ bismi Rabbike” cümlesindeki EMRİN muhâtabı Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm değil de, nice imânsız, echel ve reformist sürülerdir!.. Kur’ân-ı Hakîm’i aslı üzerinden ve âdâbıyla kıraatın sevâbı ve ehemmiyeti ayrıdır; Onun ma’nâ ve emr ü nehyini ve bütün şümûlünü bu şeytânî yolla anlama “ütopisi”, muhâliyyeti ve anlatma KÜFRÜ ile “TÜRKÇE KUR’AN” denilerek veya meâlleri KUR’ÂN-ı Kerîm kabûl ederek zihne ve dile alma KÂFİRLİĞİ  çok, çok daha başkadır!.

Bugün din düşmanı piyasa, nice ilâhiyatlı ilâhiyatsız zındığın “Meâl” ticâretiyle çalkalanmakda; ve İslâmiyyet, kasd-ı mahsusla bulandırılıb ortadan kaldırılmıya çalışılmaktadır… Topuna da ebediyyen lâ’net… Müfessir Merhûm’a da ebediyyen rahmet ve mağfiret ve şefâatını niyâz…

ŞEB-İ ARUS’UN ŞÎRÂZE VE ENDÂZESİ Mİ NASIL?

Tabii iş bu noktaya gelince, “Şeb-i Arus=Hakk’a vuslat gecesi” mevzuunu varyete sahneciliğine çeviren İstanbul Dükası Zimamoğlu kabilinden kesânın, geçdiğimiz haftalardaki ma’rifetlerine de dokunmazsak hatırları kalır!

Memleketin şîrâzesi çıkmış, endâzesi, zıvanası, Zıganası fırlamış ve Bağçeli ağzıyla ROTASI da sapmış olunca, Şeb-i Arus  gibi ihtifâllerin de şîrâzesi elbetde yerinde duramaz, çıkar mı çıkar, hatta fırlar!

 Pederi de büyük âlim ve Velî olan Hazret-i Mevlânâ’nın vefât günü olan 17 Aralık (1273/672) Pazar günü akşamını, her yıl yâdetme merâsimleri ile telvîs, teşviş ve tedlîs ediş de, bu mevcûd ve hâl-ı hazırdaki sistem cumputrasinin  şîrâzeden çıkarış şenâetidir!

Bu ihtifâller bir asra yakındır varyete artistlerinin atraksiyonlarına çevrilmiş, bunların, ne İslâmiyyet, ne mezheb ve ne de tarikat ve tasavvufla bir alâkası bırakılmışdır… Hele Kostantıniyye Dükalığı ve Zimamoğlu saltanatında, bu yıl, tam bir rezâlet yaşanmış ve yaşatılmışdır! Dîn ve îmândan başka her şey, küfür, şirk, bid’at, haram, ifsâd, fitne, maskaralık.. ne ararsanız bir araya getirilerek Mevlânâ Merhûm’un tes’îdi değil, sanki tenkîli yapılmışdır!

Men bende-i Kur’ânem eğer cân dârem,

Men, hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem.

Eğer nakl, küned cüz’in kesez güftârem,

Bîzârem ez o ve zansühân bîzârem…

Tercemesi:

Ben, sağ olduğum müddetçe Kur’anın kölesiyim,

Ben, Muhammed Muhtârın yolunun tozuyum.

Benim sözümden, bundan başkasını kim naklederse,

Ben, ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım…

Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri işte budur! 

“Vahdet-i vücûd mesleğindedir” diye Hazrete ve İbn-i Arabî, Yûnus, Hacı Bektaş, Ahmed Yesevî gibi zevât-ı kirâma “Mürtedd ve şeyh-i ekfer deyib cehennem bileti kesen” bir takım vehhâbî-selefî i’tikadlı soytarılarla müslümanların aslâ ayniyeti, birlik ve beraberliği olamaz!. Biz ehl-i sünnet müslümanlarını, Vahdet-i vücûd mevzuunda, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Elmalılı Muhammed Hamdi Merhûm gibi pek kıymetle Zevât-ı Kirâm’ın  tenkîd, îkâz, îzâh ve tahlîlleri bağlar. Ancak yine biz, onların (tekfir etmediklerini) aslâ tekfir cinnet ve cür’etine kalkamaz; ve pek âl-i kadîr selefimizi ta’kibden ve onların çizgisinden kat’iyyen çıkamayız!. Aksi hâlde, kifâyetsiz, ehliyetsiz, kılavuzsuz, üç paralık akl ü ilmimizle iblis gibi ğurûra batarak fâsid kıyaslar yapmıya başlar; ve en büyük düşmanımız olan nefse tebaiyyetle, lâ’netli şeytanın da maskarası olur, selefî-vehhâbî çukurundaki İngiliz maşalarının seviyesizliğine düşmüş bulunuruz!.. Allâhümmahfaznâ!

Bugün Hazret-i Mevlânâ ve Şeb-i Arus ile alâkalı yapılan ihtifâller, şîrâzesinden ve endâzesinden öyle çıkarılmışdır ki, Kostantınıyye Dükalığı elinde “kadın-erkek semâzenler ihdâs edilmiş” ve bunların beraberce “Sahne sahtelikleri ile İslâm’ı bozma ve tahrîf” felâketlerine pek utanmazca yol açılmışdır…

 Âyetlerle sâbitdir ki, kadın-erkek ihtilâtı, Kahhâr-ı Zülcelâl’in DÎNİ olan İslâmiyet’de zarûrî haller dışında sûret-i kat’iyyede yasak (haram)dır. Bunu mubah kabûl edenleri, Allâh Azze’nin bu mutlak hakîkât olan dîni, Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Müctehîd ictihadları ile sâbit bu HÜKMÜ tanımadıklarından, “îmansız-kâfir-münkîr-Allâh’sız” kabûl ediyor; ve bir “Müslüman” olarak onu, İslâmiyyet içinde görmüyor…

KADININ EVİ DIŞINDA ÇALIŞMAYA ZORLANIŞI ÂİLEYİ ÇATIRDATIYOR!

“Kadın istihdâmını arttırma ve cinsiyet eşitliği” peşindeki tâğûtî sistemlerin tamâmı da, bu noktada erkek ve kadınları ihtilâta zorlamakda; ve onlara bu yasağı “MUBAH” kabûl etdirerek, İslâmiyyet’in dışına çıkarmaktadır… Hele sâdece başörtüsünü ve buna munzam, suratların ve ellerin makyaj v.s. ile donatılıb daha câzib ve çekici hâllere girilmesini, bunun üstüne bir de vücûd MÜNHANİLERİNİ gözlere sokturucu daracık esvablar giyilmesini, “tesettür” diyerek bel’amları vasıtasıyla ve son derece iblisçe tahrîf etmesi, tam bir İslâm düşmanlığıdır…

Evinin dışına, “çalışan kadın” adı altında çekilerek, ücretli köleleştirmeler; görüşme, konuşma, gülüşme ve her türlü ihtilâta kapı açılarak senli benli olmalar, cinsler arasındaki hudûdu kaldırmakda; ve netîcesi, nikâhsız yaşamalara ve arkadaşlık adı altında “gayr-i meşrû’” fiillerin gayyasına düşmelere kadar gidebilmektedir…

Her gün tevâlî eden nice tecâvüz, tâciz, katil ve fâciaların temelinde bu (İHTİLÂT) yasağına riayetsizlik yatmaktadır. Bazı Haçlı memleketler, bunun yeni yeni farkına varmakda ve kadın-erkek ihtilâtını ruznâmeye getirmektedir…

 Son bir hafta içinde nice haberler duyuluyor ki, bunlar, bu memleketdeki sistemin artık dibine kadar kokuşduğunu ve herşeyin yalama olub ŞÎRÂZESİNDEN, endâzesinden, zıvanasından, Zıgana’sından ve ROTASINDAN ÇIKDIĞINI göstermektedir!. Bir Üniversite tedris a’zâsı 48 yaşındaki bir kadının, erkek arkadaşı tarafından boğazı kesilerek, sonra da diri diri yakılarak son derece vahşîce öldürülüşü, idâreci geçinen Ankara’lı adamları, hâlâ zerre kadar düşünmeye ve köklü tedbîr almıya bile vesîle olamıyor!

Böylece yüzlerce iğrenç hâdise  hergün tevâlî etdikçe, cem’iyyet bunu, artık alışkanlık gibi kabûl eder olmuş; aksülamel göstermek melekeleri de dumûra uğrayarak, ictimâî bir İFLÂSA gidilir hâle gelinmişdir…

Artık bu dejenerelik, bu yalamalık, yani bu İslâm haramları ve hududlarını umursamayış, şimdi, câmilere, mukaddes mekânlara, türbelere, nice büyük zatların ihtifâllerine de taşınır hâle gelmişse, bu, Anadolu kıt’asının encâmını, cidden felâket ve helâkete sürüklüyor demekdir…

Bu memlekete yapılan suikastların en korkuncu, bu  kamalistçe kadın-erkek ihtilâtı sûikastıdır…

 Böylece âile müessesesi yıkılmakda, ateist kapitalizma fâizli ekonomiyi din hâline getirirken, buna kadın  istihdâmını vâsıta kılmaktadır. Kadın istihdâmı, kadınları hırpalayıb küçültüyor, şahsiyetlerini sokağa ayarlı hâle getiriyor; ve binnetîce, ihtilâtı kaçınılmaz vaz’iyyete sokuyor… Bu da, âile içi ihmâl ve ihtilâfları doğurub, âile bağlarını yalama etmiye yetmektedir…

(Mâba’di var)tt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir