Regaib Kandili
Regâib Kandili…
22 Mart 2018
31 Mart Vak’asının İç Yüzü
14 Nisan 2018

Mİ’RAC, AKIL ve İLİM

Ahmed SELÂMÎ

 

Receb ayının 27’nci gecesine çakılı NÛR SÜTUNU da Mİ’RÂC KANDİLİ adını alıyor. Mi’râc, EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER’e âid rûhan, cismen ve hâlen vuku’ bulan bir seyr-i sülûk… Bunun zamanını, mukaddes hicretden evvelki Mekke devrinin sonları olarak naklalıyoruz. Mi’râc, EŞSİZ ÖNDER RASÛL-İ EKREM ALEYHİSSELÂMA has en büyük mu’cizelerden biridir. Bu mu’cize, Mekke’den Kudüs’e kadar İsrâ oluş, Kudüs’den sonra da urûc ediş olarak devam ediyor. Mi’râc, zaman ve mekân yok olduğu halde vukû’ bulan muhteşem sohbetdir. “Mi’râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyyenin usûlünden sonra terettüp eden bir netîcedir.” Mü’minler, kitab ve sünnetle sâbit olduğu cihetle Mi’râc’a inanmakta en kücük bir tereddüt bile gösteremezler. Aksi hâl, îmân ve İslâm’ın dışına fırlayış vesîkası olur…

İnkâr edicilerin Mi’râc’ı reddetmelerini ise hiç de yadırgamayız. Çünki onlar hiçbir mu’cizeyi kabul etmezler. “Müsbet ilim” ve aklı balon gibi şişire şişire, olduğundan yüzlerce bazen binlerce kat hacme sâhib göstermek tiryâkiliğindeki bu münkirlerin en büyük dayanağı da, determinizm denilen (illet-netîce) masalıdır. Bu masalı mutlak kabûl eden pozitivist kafalar, mu’cizeyi akıl ve ilme aykırı bir gayrımümkün sayarlar! Halbuki mu’cize, akıl ve onun bir terkibi olan “müsbet ilim” için “olamaz” değil, olması pekâla mümkün olandır. Pozitivist inkârcılar, kendi tâbirleri ile mu’cizeyi “tabiat kânunlarına meydan okuyan bir fiil, bir iş” olarak tarif ederler. Çünki tabiat kânunu dedikleri şeyleri, hakîkatın tâ kendisi kabûl etmek gibi bir saplantı içinde bulunuyorlar. Halbuki tabiat kânûnu diye tapılan şeylerin, artık kalsiyum karbonattan mamûl birer fetiş olduğu anlaşılmaya başlamışdır. Hem de, “müsbet ilimlerin” bizzat kendi kendisi elinde… Pozitivist inkârcıların, fizik, kimya, biyoloji gibi ana ilimlerde hattâ psikoloji, sosyoloji gibi “müsbet ilim” olduğu kabûl edilen antropolojik ilimlerde bile hep dayandıkları nokta, determinizm idi. Halbuki bu determinizm gökdeleni, artık tâ dibi kökünden çatırdamaya ve damından doruğuna havada uçuşmaya başlamışdır. Bilindiği gibi determinizm, metafiziği kabûl etmeyen bir anlayış… Ona göre, sebeb olmadan netîcenin varlığı muhaldir. Sebeb vâr olunca, buna bağlı olarak ve zarureten de eser meydana gelir. Bu i’tibarla tabiat kânûnu dedikleri şey, illet ile, netice denilen hâdiseler arasında bulunması zarurî olan münâsebetin fırmülü kabûl ediliyor. İşte temeli bu determinizm olan pozitivist kafalar için mu’cize, mümkün olamaz! Bu vaziyette pozitivist inkârcılara ilk anlatılacak husus, temellerinin bozuk olduğudur. Çünki tabiatda determinizm diye bir mevcud yoktur. Mevcud sanılar bu masal, 18’nci asırdan sonra kitaplara, kafalara, dil ve kalemlere geçmiş ve artık bugün ise kenara itilmiye başlanmış bir mitolojiden başka bir şey değildir. Mukaddes Nizam İslâm, 14 asırdır bu masallar meydan okumaktadır. Ama aşağılık hisleri içinde kalmış zavallıcıklarımıza, “İslâm böyle diyor” demek bir hal tarzı getirmiyor! Çünki onlar Tanzimat ve sonraki inkılâp inkârcılıkları ile beyinleri şartlandığından İslâm’a karşı peşin fikirlidirler. O taktirde biz de deriz ki: Leibniz, Boutroux, Bergson, Guenot, Reinke, Driesch gibi filezofların tabiatda determinizmin değil dinamizm ve vitalizmin olduğunu ortaya koyduklarından ne haber?

Bugün “müsbet ilimlerin” zaman, mekân, kuvvet, hareket ve kitle gibi mefhumları, Türkiye gibi Garb’da demode olanı moda yapan ateist disiplinlerde ne yazık ki hâlâ “madde ve enerjinin sakımı, etki ve tepkinin eşitliği, atalet” gibi üç prensibin doğrultusunda izah edilmektedir. Halbuki Einstein, izâfiyet teorisiyle determinizmin tepesine atom bombası sallamışdır! Akıl ve ilim kahramanların artık sorabilir miyiz: Hani kitle sâbitti? Hani Kâinat üç buutluydu? Hani enerji yoktu da madde vardı?

Artık bugün eşyâyı îzâh etmeyi, izâfiyet teorisiyle ortaya çıkan atom fiziği ele almaktadır. Ve artık üç buutlu değil de çok buutlu kabûl edilen tabiatta “determenizm” utancından köşe bucak kaçacak yer aramaktadır. Zira îzah edecek bir şey bulamamanın sıkıntısını çekiyor. Artık izâfîlik ve imkân anlayışı, bugünkü ilmin bir temeli olmuşdur. Bu demektir ki, illet olmadan eserin vücut bulması muhal değil, mümkündür… Şu halde determinist anlayışdaki bir sebebe dayanmıyan Mi’râc hâdisesi, bugünün ileri akıl ve ilmi karşısında mümkün, dünün yani Ogust Kont’cu geri aklın ve ilmin karşısında ise muhaldir! Türkiye’deki materyalist zihniyetli maarif, mekteblerde hâlâ Öklit postulâlarıyla körpe kafaları geriletsin dursun! Talebeye hâlâ “bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnız bir paralel çizilebilir!” diye papağan gibi ezberletsin! Ama metageometri öyle demiyor. Üçgenin iç açıları 180 derece de değil! Hani matematik aksiyomuyla, potulasıyla, tarifiyle “müsbet ilimlerin” şâhıydı! Onların başı üstünde rasyonel ilim elmaslarıyla tac gibi duruyordu! “Müsbet ilimleri” put yapıp gece gündüz önünde câhiliye Arab’ı gibi dört katlı olanlar! Artık ALLÂH AZZE ve CELLE’ye tapın e mi? Putlar neden olursa olsun, günün birinde hep yanı üstüne devriliveriyor…

Sebeb-eser münâsebetinin deterministlerine, teselsül eden bu illet-netîce zincirinin ilk halkasını da sorabiliriz! Nedir ilk sebeb? Bir ilk sebeb olması, aklen zarûrîdir. Bir ilk sebeb olunca da, bütün sebebler ve netîceler O’nun eseri, O’nun yaratması olacakdır. O ilk sebeb de, ALLÂH AZZE ve CELLE’dir işte.

Hulâsaten deriz ki: Artık sebebsiz eser zuhûru, bugünkü ileri akıl ve müsbet ilimler indinde bile pekâlâ mümkünken, tutup da mu’cizeyi aklın ve ilmin “olamaz!” hükmüne bağladığını ileri sürmek, ferdin tam teşekküllü cehâletine vesîkalandırır. Bu i’tibarla Mi’râc mu’cizesini İslâm îmânına sâhib olanlar için her zaman kabûl etmek; bugünün akıl ve ilmine sâhib olanlar için ise en az mümkin görmek şartdır. Dünün safsataları içinde kalmış geri zihniyetliler, artık gülünç olmakda devam etmemelidirler. Hele mu’cizeleri determinizm prensipleri içinde îzâha kıyâm eden Abduh ve benzerlerinin hâli ise, determinizmin yıkılışı karşısında çok daha berbat kaçacakdır…

EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER’in izinde olanlar, evlâtlarını mukaddes tebliğden başka hak ve hakikat olamıyacağı esasına göre yetişdirmeli ve bu tebliğin EŞSİZ MÜBELLİĞİNİ çocuklarına sevip sayılacak yegâne lider olarak tanıtmağa didinircesine çalışmalıdırlar.

Not: Mi’râc kandilinizi tebrik eder, mü’min kalplerin birlik ve karşılıklı sevgisi, İslâm’ın hâkimiyeti, inkârcıların ıslâhı, mütemerridlerin perişan olması için duâlarınızı ricâ ederim…

(İntişârı: Bugün, 28.09.1970)      

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir