“Dünyâ Kadınlar Günü” Denen Bâtıl, Haçlı Batı İfsâdı!
8 Mart 2021
Türkiye, Dâr-ı İslâm Olmakdan Çıktıkdan Sonra…
12 Mart 2021

Mİ’RAC, AKIL ve İLİM

Ahmed SELÂMÎ

 

Receb ayının 27’nci gecesine çakılı NÛR SÜTUNU da Mİ’RÂC KANDİLİ adını alıyor. Mi’râc, EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerine âid, rûhan, cismen ve hâlen vuku’ bulan bir seyr-i sülûk… Bunun zamanını, mukaddes Hicret’den evvelki Mekke devrinin sonları olarak naklalıyoruz. Mi’râc, EŞSİZ ÖNDER RASÛL-İ EKREM ALEYHİSSELÂMA has en büyük mu’cizelerden biridir. Bu mu’cize, Mekke’den Kudüs’e kadar İsrâ oluş, Kudüs’den sonra da urûc ediş olarak vukû’ buluyor…

Mi’râc, zaman ve mekân yok olduğu halde vâkı’ olan muhteşem sohbetdir. “Mi’râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyyenin usûlünden sonra terettüp eden bir netîcedir.” Mü’minler, kitab ve sünnetle sâbit olduğu cihetle Mi’râc’a inanmakda en küçük bir tereddüt bile gösteremezler. Aksi hâlde bu, îmân ve İslâm’ın dışına fırlayış vesîkası olur…

Allâhümmahfaznâ…

İnkâr edicilerin Mi’râc’ı reddetmelerini ise hiç de yadırgamayız. Çünki onlar hiçbir mu’cizeyi kabul etmezler. “Müsbet ilim dedikleri ile aklı” balon gibi şişire şişire, olduğundan yüzlerce bazen binlerce kat hacme sâhib göstermek tiryâkiliğindeki bu münkirlerin en büyük dayanağı da, determinizm denilen (illet-netîce) masalıdır… Bu masalı mutlak kabûl eden pozitivist kafalar, mu’cizeyi akıl ve ilme aykırı bir gayr-ı mümkün sayarlar! Halbuki mu’cize, akıl ve onun bir terkîbi olan “tabiî ilimler” için “olamaz” değil; olması pekâla mümkün olandır. Pozitivist inkârcılar, kendi tâbirleri ile mu’cizeyi “Tabiat kânunlarına meydan okuyan bir fiil, bir iş” olarak görür, o kânunların aslâ değişmezliğini kabûl ederler!.  Çünki “tabiat kânunu” dedikleri şeyleri, hakîkatın tâ kendisi mutlak sâbite kabûl etmek gibi bir saplantı içinde bulunurlar!. Halbuki tabiat kânûnu diye tapılan şeylerin, artık kalsiyum karbonattan mamûl birer fetiş olduğu (!) anlaşılmaya başlamışdır. Hem de, “müsbet ilimlerin” bizzat kendi kendisi elinde…

Pozitivist inkârcıların, fizik, kimya, biyoloji gibi tabiatla alâkalı ilimlerde hattâ psikoloji, sosyoloji gibi antropolojik ilimlerde bile, dayandıkları nokta, hep determinizm idi!. Halbuki bu determinizm gökdeleni, artık tâ dibi kökünden çatırdamaya ve damından doruğuna, Avrupa ve bütün dünyâda, havada uçuşmaya başlamışdır!.

Bilindiği gibi determinizm, metafiziği kabûl etmeyen bir anlayış… Ona göre, sebeb olmadan netîcenin varlığı muhaldir!. Sebeb vâr olunca, buna bağlı olarak ve zarûreten de eser meydana gelir. Bu i’tibarla “tabiat kânûnu” dedikleri şey, illet ile, netîce denilen hâdiseler arasında bulunması zarurî olan münâsebetin fırmülü kabûl ediliyor. İşte temeli, bu determinizm olan pozitivist kafalar için mu’cize, mümkün olamaz! Bu vaziyette pozitivist inkârcılara ilk anlatılacak husus, temellerinin bozuk olduğudur. Çünki tabiatda determinizm diye bir hakîkât yoktur, bu muhaldir. Mevcud sanılar bu masal, 18’nci asırdan sonra kitaplara, kafalara, dil ve kalemlere geçmiş; ve artık bugün, kenara itilmiye başlanmış bir mitolojiden başka bir şey değildir… 

Determinizm denilen felsefe, Kâinâtın (yok)dan yaratılışını kabul etmeyib bunu ya tesâdüfe bağlar veya evveli olmıyan (kadîm) bir varlık olmayı tabiata yükler… Bu iki şık da bâtıldır. Kâinâtdaki sonsuz nizâmın, sonsuz bir kudret ve irâde ve ilim sâhibi bir YARATICININ VARLIĞINA mutlak bir delîl olduğunu bile göremiyen determinist felsefe, daha bu noktada hemen iflâs etmektedir…

Mukaddes Nizam İslâm, 14 asırdır bu masallara meydan okumaktadır. Ama aşağılık hisleri içinde kalmış zavallıcıklarımıza, “İslâm böyle diyor” demek bir hâl tarzı getirmiyor! Çünki onların, Tanzimat ve sonraki inkılâp inkârcılıkları ile beyinleri şartlandığından İslâm’a karşı peşin fikirlidirler. O taktirde biz de deriz ki: Leibniz, Boutroux, Bergson, Guenot, Reinke, Driesch gibi filezofların tabiatda determinizmin değil, dinamizm ve vitalizmin olduğunu ortaya koyduklarından ne haber?

Bugün “müsbet ilimler” dedikleri şeylerin, zaman, mekân, kuvvet, hareket ve kitle gibi mefhumları, Türkiye gibi Garb’da demode olanı moda yapan ateist disiplinlerde ne yazık ki hâlâ “madde ve enerjinin sakımı, etki ve tepkinin eşitliği, atalet” gibi üç prensibin doğrultusunda îzah edilmektedir. Halbuki Einstein, izâfiyet teorisiyle, determinizmin tepesine bir nevî atom bombası sallamışdır.

“Akıl ve ilim kahramanlarına” artık sorabilir miyiz: Hani kitle sâbitti? Hani Kâinat üç buutluydu? Hani enerji yoktu da madde vardı?.

Artık bugün eşyâyı îzâh etmeyi, Batı’da, izâfiyet teorisiyle ortaya çıkan atom fiziği ele almaktadır. Ve artık üç buutlu değil de çok buutlu kabûl edilen tabiatta, “determenizm” utancından köşe bucak kaçacak yer aramaktadır… Zira îzah edecek bir şey bulamamanın sıkıntısını çekiyor.

Artık izâfîlik ve imkân anlayışı, bugünkü Batı’da, ilmin bir temeli olmuşdur. Bu demektir ki, illet olmadan eserin vücûd bulması muhal değil, mümkündür… Şu halde determinist anlayışdaki maddî bir sebebe dayanmıyan Mi’râc hâdisesi, bugünün ileri akıl ve ilmi karşısında mümkün, dünün yani Ogust Kont’cu geri aklın ve ilmin karşısında ise muhaldir!.. Türkiye’deki materyalist-pozitivist-ateist zihniyetli maarif, mekteblerde hâlâ Öklit postulâlarıyla körpe kafaları geriletsin dursun! Talebeye hâlâ “Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnız bir paralel çizilebilir!” diye papağan gibi ezberletsin! Ama metageometri öyle demiyor. Üçgenin iç açıları 180 derece de değil! Hani matematik aksiyomuyla, potulasıyla, tarifiyle “müsbet ilimlerin” şâhıydı! Onların başı üstünde rasyonel ilim elmaslarıyla tac gibi duruyordu! “Müsbet ilimleri” put yapıp gece gündüz önünde câhiliye Arab’ı gibi dört büklüm olanlar, Artık ALLÂH AZZE ve CELLE’yi hâlâ nasıl kabûl etmiyeceklerdir?..

Putlar neden olursa olsun, günün birinde hep yanı üstüne devriliveriyor…

Sebeb-eser münâsebetinin deterministlerine, teselsül eden bu illet-netîce zincirinin ilk halkasını da sorabiliriz! Nedir ilk sebeb? Bir ilk sebeb olması, aklen zarûrîdir. Bir ilk sebeb olunca da, bütün sebebler ve netîceler O’nun eseri, O’nun yaratması olacakdır. O ilk sebeb de, ALLÂH AZZE ve CELLE’dir işte…

Hulâsaten deriz ki: Artık sebebsiz eser zuhûru, bugünkü ileri akıl ve tabii ilimler indinde bile pekâlâ mümkünken, tutup da mu’cizenin, aklın ve ilmin “olamaz!” hükmüne bağladığını ileri sürmek, ferdin tam teşekküllü cehâlet ve akıl geriliğini vesîkalandırır. Bu i’tibarla Mi’râc mu’cizesini İslâm îmânına sâhib olanlar için her zaman kabûl etmek; bugünün akıl ve ilmine sâhib olanlar için ise en az mümkin görmek şartdır. Dünün safsataları içinde kalmış geri zihniyetliler, artık gülünç olmakda devam etmemelidirler.

Hele mu’cizeleri, determinizm prensipleri içinde îzâha kıyâm edib, onlara fizîkî îzahlar getirmeye zorlanmaları ve Ezher Şeyhi Abduh, Hamidullah ve benzerlerinin hâlleri, determinizmin yıkılışı karşısında çok daha berbat kaçacakdır!..

EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER Aleyhisselâm’ın izinde olanlar, evlâtlarını mukaddes tebliğden başka hak ve hakikat olamıyacağı esasına göre yetiştirmeli ve bu tebliğin EŞSİZ MÜBELLİĞİNİ çocuklarına sevip sayılacak yegâne lider olarak tanıtmağa didinircesine çalışmalıdırlar. Çünki herşeyin bir vâhid-i kıyâsîsi olduğu gibi, insanlığın da “vâhid-i kıyâsîsi=Ölçü birimi,” bütün peygamberlerin dîni olan İslâmiyyet’in en büyük mübelliği ve Son Şerîat’ın RASÛLÜ olan Aleyhissalâtü ve’s-selâm Hazretleridir…

Not: Mi’râc kandilinizi tebrik eder, mü’min kalplerin birlik ve karşılıklı sevgisi, İslâm’ın hâkimiyeti, inkârcıların ıslâhı, mütemerridlerin perişan olması için duâlarınızı ricâ ederim…

(İntişârı: Bugün, 28.09.1970)      

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir