(3) İskilipli Merhûm Âtıf Hoca’nın “Tesettür-i Şer’î” Risâlesi ve İslâm’da Örtünme Emri!
2 Eylül 2014
Camcem (Câmi-Cemevi) Koalisyonu Dînî Düzeneği, Global Fitnenin Bir Parçasıdır!
15 Eylül 2014

DEMOKRATİK SİSTEMİN ŞEHÂDETİNİ (HÂŞÂ), PEYGAMBER ALEYHİSSELÂM’A YAPTIRANLAR! 

Ahmed SELÂMÎ

 

Dembokrasi, beşerî bir sistem olarak, vahyin dışında, kadîm Yunan aklının, daha sonra da Fransız, İngiliz ve ABD beyninin dünya politika piyasasına ihrâc ederek çakdığı bir kazık!

Allâh Rasûlü Aleyhisselâm Efendimizin tebliğini yapdığı nizam, (mutlak hakîkat olarak), o beşerî sistem dembokrasi ile mukâyese edilemiyecek kadar nâmütenâhî kemâl üzredir; ve tenzîhi mutlak…

Dünyâ anti-İslâm şeytan cebhesi, o münezzeh vahyi yeryüzünden silmek ve yerine şeytân ve nefs hâkimiyyetindeki (aklı) tanrı yaparak oturtmak  içün, insanlığı katletmek pahasına da olsa, bu dembokrasi denen ucûbeyi dünyâya çakmanın terörü peşindedir… Bunun içün de, bu kendi terörlerini gözlerden saklamak üzre, “islâmî her haklı direniş veya cihâdın” adı, bu (ALLÂH’a karşı terörün) en iğrenci ve galîzı peşindeki mahlûklar dilinde “islâmî terör!”

“İslâmî dinsizlik” ne kadar olabilirse, buna da o kadar varlık tanınabilir!

Bir çete veya eşkıyâ gürûhu “biz İslâm adına hareket ediyoruz” dedi mi, bu beynelmilel “HAKK’a karşı teröristler”, bu hezeyân üzerine (mal bulmuş yehûdi) gibi atlamakda; ve bu KABİL gürûh-ı eşkıyâ (sürüleri)ni “islâmî” göstererek, “islâmî terörün” şâhı i’lân etmektedirler!. Buna mukâbil, dünyâ çapındaki “Türk Okulları” denen “İslâmiyyet’i bozma terörünün” ihânet şebekeleri ve Locafendisel “örgüt ve hörgüç”ler ise, dünyânın en hümanist, “saygın ve yaygın”  ılımlı elitleridir!. Tek ehemmiyet verdikleri nokta, yehûdiyyet ve nasrâniyyet hesâbına “İslâmiyyet sulandırılıb bulandırılsın; ve binnetîce ademe sürüklensin!”

İşte T.C. idâresini bugün ellerinde bulunduranlar da, en ana ifâdesiyle, “hoşgörü ve diyalog” diyen ve dedirten yahudi-haçlı şebekelerinin bu istikâmetlendirişi ile yürümektedir… İki tarafın da,12 senelik fikrî ve dînî (!) politikalarındaki benzerlik ve paralellik, kimsenin aslâ inkâr edemiyeceği bir vâkıadır!. Bu bahisde tam bir mutabakât içinde yürümüşler ve bugünün devletlilerinin ifâdesiyle de, Pensilvânîlerin her dedikleri yapılmış; ve her yerde önleri açılmışdır. Bu, saklı ve gizli bir hakîkat değil; sâbık başvekîl RTE’nin “Ne istediniz de vermedik!” sözü ile de, apaçık ortada bir vâkıadır.

İki taraf arasında alabildiğine sürdürülen dalaşma ve kapışmanın temelindeki sebeb, aslâ “dînin muhâfazasındaki ve İslâm’a hizmetdeki hassasiyet” değildir. Gözünü dünyalık ve saltanat bürüyen ve dünya şeytanlarının, bağlıları ve bağımlıları nezdinde yarı tanrı veya “Kâinât İmâmı” hâline getirdiği emekli bir vâizin, T.C.’de, patronlarının arzularını, kendi “irâde ve hâkimiyyeti” gibi göstermesi; ve bunları, vitrindeki ma’sûm imam keyfiyeti üzerinden kabul ve ikâme etdirme ihtirâs ve şehveti ile; müesses nizam üzerinden elde etdikleri “kazanımlarını ve saltanatımlarını” devam etdirme hırsındaki dembokratik iktidârın, bunları aslâ bırakmama çırpınışı ve bunun içün de alabildiğine çarpışmasıdır!.

Lâ teşbih, Pensilvânî takımların (tecâvüzî) saldırıları karşısında, kendi mekân ve düzenlerindeki adamların (tedâfüî= müdâfaa) harbi vermeleri gibi bir şey!. Ancak dediğimiz gibi, İslâmiyyet’e bakışlarındaki sakatlık, çarpıklık ve yamukluk, iki tarafda da, 12 yıllık bir ortaklığın eseri olarak biribirine çok benzer ve yakındır!

Bir arkadaşımızın tesbîtiyle de şöyle:

Hoşgörü ve Diyalog projesinin sâhibleri, bakdılar ki bugüne kadar bindikleri paralelcilerin gemisi delindi, su alıyor, batacak; yıllarca verilen bunca emekler boşa gitmemesi için kendilerine yeni bir gemi bulmalılar… Binmişler hükûmet gemisine, yeter ki onların projelerine halel gelmesin…

 Ayrıca batışa geçen (paralel gemiden) hükûmet gemisine kaçan fâreler, bozuk i’tikadlarını orada bırakıb veya denize atarak gelmediler! Bütün o karışık, hatta iğrenç i’tikadlar sâdece binek değişdirdi!. Allâh encâmımızı hayr etsin…” 

Bugünün dünyâsı, böyle bir (sahtekârlıkla) karşı karşıyadır; ve bunun önünde ciddî bir tedbir alma cehdi, insiyâkî olarak bile hiçbir tarafda görülememekte.. Bunun içündür ki, “İslâmiyyeti bozma ve sulandırma terör cemaatleri,”  zerre kadar hayâ etmeden ortaya çıkabilmekde; ve 50 sene evvel ağıza bile alınamıyacak (îmâna) müteallik son derece galîz ve ucûbe tahrîf ve tağyîr esaslarını, bugün, “islâmî” birer hakîkatmış gibi dillerine ve hatta kitablarına, vesîkalık olarak da alabilmektedirler!.

Bu (şeytan cebhesi dünyânın), en büyük gözboyama taktiği de, İslâmiyet’le dembokrasinin biribirine ters olmayıb, sanki biribiri ile hemâhenk sistemler olduğu yalan ve bâtılını zihinlere bulaştırmasıdır!. Böylece de, îmânî ve fikrî işlekliği olmıyan veya çok sığlaşmış insanlığı, saptırmak, pasifize etmek, hatta baraj ateşi altına alarak döve döve norkozlamak!.

“Pensilvanya ihânet şebekesinden” , onun zıdd-ı kâmili olan hükûmetlere kadar herkesin ortak paydası, sanki bu “dembokrasi” denen kadîm Yunan akıl ifrâzâtıdır!. Bir bakıma dünyâ globalizma şefliği, bu dembokrasya denen sistemi bir nevi “dünyâ religionu” hâline getirerek, onu, “takdîs etdirmek” zorbalığıyla çalışmakda ve hesablarını da buna göre ayarlamaktadır!

13 Ağustosda MKYK toplantısında RTE’nın:“Peygamber efendimizi bile desteklemeyenler olmuştur. Bizi de, yüzde 52 destekledi” gibi sözleri islâmî hakîkatler karşısında son derece sakîm ve bâtıldır. Kâinâtın Fahri Aleyhisselâm’ın da’vâsı ve Risâleti ile, demokratik da’vâ ve riyâseti mukâyeseye imkân olamıyacağı, en basit bir mantığın bile hemen şehâdetine şiddetle çarpacakdır!. Risâletpenâh Efendimiz içün, mutlak hakîkatın, (sandığa atılacak oylarla kabulü) gibi bir muhal nasıl düşünülebilir? Rasûl-i Rusül Hazretleri, oyların ekseriyetini almak gibi bir bâtıldan nâmütenâhî münezzehdir; ve mücerred, tebliğ ve Kıyâmet’e kadar bâki CİHAD ibâdetini ta’lim üzre, bizzat ALLÂH Azze tarafından vazîfelendirilmiş Peygamberler Peygamberidir… Demokrasi gibi Yunan akıl ifrâzâtından ibâret bir sistemin, esîri olduğu “ekseriyet” denilen kemmiyet temeli, keyfiyeti felç eden iğrenç bir illet olduğundandır ki, O Şâh-ı Rusül, hayâtının hiçbir noktasında kat’iyyen “ekseriyet hesâbı” aslâ yapmamış, bundan münezzeh bulunmuşdur!. Mutlak Hakk ve Hakîkatı mücerred tebliğ ve ta’lim vazifesi olan O Hâce-i Kâinât Aleyhisselâm’ın, dembokratik “desteklememe” makâmında bir “ekseriyet” kazanamamasından bahsetmek, îmân-ı şer’î, akıl ve mantığı mutlaka zorlıyacakdır… Kelâm-ı Kadîm’in şehâdetiyle “insanların ekserisinin hakk’da değil, bâtılda oybirliği” hâlinde oluşu; ve “hakkın, ekseriyetin kabûlünde olmadığı ve olamıyacağı” ortada iken, yukarıdaki gibi bir mukâyesenin tamâmen abes kalacağı izahdan vârestedir… Mutlak Hakk ve Hakîkatı ındinde buundurduğu iddia ve isbâtıyla ortaya çıkan bir ZÂTIN, “ekseriyete tâbi’ olma” hesabıyla ortaya çıkması, o andan i’tibâren, da’vâsının iflâs etmesinden başka hiçbir ma’nâya da gelemez!.

Başvekîl Dâvûdoğlu’nun “i’timâd re’yi” aldığı 6 Eylül günü  Konya’da söylediği şu söz de, aynı demokratik mantığın kendinden geçiren bir dogmasıdır ki, “zâhirine değil bâtınına bak veya lâfın gelişi veya siyâset icâbı” diyen “bâtınî veya niyet okuma veya temennîsini vâkıa gibi görme vesvesesinin” bile, bunu izahda zorlanacağı muhakkakdır:

“Halkın irâdesi üstünde bir SÖZ olamaz!” 

Bir müslüman içün “SÖZ ve İRÂDE” dendiği zaman, mücerred ve mutlak ma’nâda VAR olan, ALLÂH Azze’nin SÖZÜ, KELÂMI, İRÂDESİ; ŞÂH-I RUSÜL’ÜN SÖZÜ VE İRÂDESİ anlaşılır!

Demokrasi mantığına teslîm oluş ile bazı mutlak Hakîkatlerin aynı ağızlardan çıkması, mutlaka tenâkuz ve abesleri, biribirini ifnâ edici mantık acziyetlerini ortaya koyduğu, şu misaller üzerinde, fevkalâde çarpıcı olarak görülmektedir… Bütün bunların netîcesinde de, ortaya, “ılımlı, akl ü hevâya tâbi’ sun’î” bir religionun çıkacağı kaçınılmazdır… 90 yıllık laikliğin, dîni esîr alan insan aklı ve nefsi önünde uğrıyacağı perişan hâl de, işte bundan başkası olamıyacakdır!

Hiç unutulmaması icâbeder ki, dembokrasi, tamâmen beşerî acziyet ve noksanlıklarla ma’lül 3-4 bin sene evvelki kadîm (antik) Yunan zihin ifrâzâtının bir mahsûlü iken; İslâmiyyet ise, bütün mâsivâyı yokdan yaratan ve kemâl sıfatlarla muttasıf Hâlık-ı Kâinât Azze ve Celle Hazretleri’nin (Mutlak Hakîkat) olan DÎNİDİR… Dembokrasi, bu nâmütenâhî açığını kapatmak içün de, en baş muârızı olarak gördüğü İslâmiyyeti, sâir beşerî religionlar gibi, merâsimler, bir takım ritüeller, fizikötesi bir takım uydurma mistik felsefeler, kilise ve havralarda icrâ edilen bir takım rûhânî seanslar ve toplanan vergi ve “himmet” harâciyeli sıradan (religion) tapınmaları olarak hüviyete mahkûm etmenin plânlamasında ve bunu da, 3 asırdır sürdürmektedir… Mîlâdî 18. asırdan itibâren  İslâm memleketlerinde yapılan bütün devrimler ve bu devirmelere uygun olarak inşâ’ edilen bütün siyâsî faaliyetler, karşısına dâimâ vahyi almış; ve onu, ya doğrudan doğruya yok etmeyi, bu olamıyacaksa, onu, sulandırıb bulandırarak, esas, öz ve omurgasından kaydırarak te’sirsiz hâle getirmeyi hedef bilmişdir!

Osmanlı Coğrafyasında yapılan da işte budur!

Osmanlı’nın, 1908’e kadar İslâmiyyet’in siyâsî, dünyevi ve her cihetden başı olması sebebi ile, burada, bilhassa yukarıdaki şeytânî planlar tatbika konulmuş; ve ortaya iki “İslâmiyet” çıkarılarak, bunların da biribirlerini yok edercesine kapışmaları te’mîn edilmişdir!. Söz buraya gelince, Büyük Üstâd Merhûm Necib Fâzıl Bey’in o nâdîde ve keskin fikirlerine yer vermeden edilemez:

“Batı dünyâsı murâdına ermişdir. Osmanlı’dan başlıyarak Türkiye’yi çürütmek, islâmî rûh nescinden ayırmak ve çökertmek murâdı… Batı dünyâsı, şimdiki netîce meydana gelsin diye BİZE, HÜRRİYET VE DEMOKRASİYİ AŞILADI.

Netîce, en zengin mikyasda işte:

Dîn, ahlâk, âile, cemiyet, terbiye, an’ane, kânun, nizam, ilim, idrâk, hiçbir zâbıta tanımıyan başıboş bir nefs hürriyeti… Biribirini yiyen, biribirini kemiren, mıncıklıyan, tartaklıyan, yağmalıyan, parçalıyan, hayvanî sürüleşmelerden öteye, hiçbir ictimâî bağı ve hiçbir üstünlük kademesine saygısı olmıyan, hakikatsiz ve samîmiyetsiz bir kalabalık… Bu kalabalık bu hâle zorla getirildi; üstündeki baskı kalkınca da hâlini kolayca ortaya döktü.

Batı dünyası, hürriyetini, “devlet benim!” diyen ve milletinin canını, malını, ırzını, herşeyini mülkü sayan istibdâd idârelerine karşı elde etmişti. Halbuki ondan asırlarca evvel “Beni kime şikâyet edebilirsin?” diye çıkışan pâdişâhına “Şeriata!” cevabını verecek kadar olgun ve gerçek bir hürriyet havası içindeydi Türk milleti…  Bu olgunluk ve gerçeklik, bir cemiyetin topyekûn bağlı olduğu hakîkat kutbu önünde her türlü tahakküm ve tasallutdan âzâdeliğini tesbit edici ulvî bir mîzân sâhibi olmakdan geliyordu. Batı dünyası, bir zamanlar Viyana önlerinde hakkını arıyan bu ulvî mîzân rûhunu zedeletmek için, bizlere, HÜRRİYET ve DEMOKRASİYİ aşılamışdı. Yoksa pâdişahları ve padişahlığı devirtmek için değil… Nitakim Ulu Hakan Abdulhamîd Hân’dan sonra gelen tacsız sultanlar, nemrutları, ve firavunları bile gölgede bırakacak tahakküm ve tasallut rejimleri kurdular ve böyle iken dudaklarından “hürriyet, müsâvât, adâlet” terânesini düşürmediler.

Nihâyet Tanzimat’dan beri hayat iksiri diye sinsi sinsi bize içirdikleri ölüm şurubu, Borjia’ların yıllardan sonra tesir edici zehirleri gibi, tam bir asır ileride te’sirini gösterdi (1839-1945); ve bu defa Amerikalılardan dikte ile gelen cebrî HÜRRİYET ve DEMOKRASİ (Sanfiransisko diktesi) tepemize binince, çeyrek asır içinde, birbuçuk asırlık batılı gayret semeresini verdi. Bu gayret, bize HÜRRİYET VE DEMOKRASİNİN hakîkatini getirmek yerine, islâmî nizamın rûhumuzdaki ulvî mîzânını çiğnetmek kastı ile başlamış ve bu mîzân çiğnetilince de şekil olarak gelen HÜRRİYET ve DEMOKRASİ, başıboşluğumuzu i’lân ve ifşâ etmekden başka bir şeye yaramamışdır.

Böyle oldu!

Zâlim padişahlardan ve keyfî padişahlık rejimlerinden kurtulma davâsı, arada misli ve menendi görülmemiş şekâvet idârelerinden sonra, serbest gibi kalınca, maddî ve ma’nevî tam bir zâbıtasızlık, (otorite)sizlik, merkezî bir îmân disiplininden mahrumluk ve ana baba gününden nişâne bir (anarşi) noktasında sona erdi.

Batı dünyası, 9. Asırdaki murâdına ermişdir. Rûh ve hakîkatınden uzaklaştırılmış, Batı hesâbına şifâ, Doğu için ise zehir hâline getirilmiş HÜRRİYET VE DEMOKRASİ telkîni ile bu milleti, iç ve dış türlü ajanları tam bir felâkete sürüklediler ve ona bütün bir inzibât, istihsâl ve ibdâ gücünü kaybettirdiler.

Ve işte kurtarılması çok zor, düzinelerle millî kahramana muhtac bir vaz’iyyet…

Bu milleti, bir şeye inandırmadan ve onun taş gibi disiplini ve alev alev ahlâkı etrafında toplamadan kurtaramazsınız! (Rapor 1, s. 84, 1976) 

Merhûm Üstâd’ın bu satırları, bugün de aynen geçerlidir; ve kurtuluş içün “muhtac olunan düzinelerce millî Kahraman’dan” bir tekine bile, %1 nisbetinde kavuşulmuş değildir!

Hakk’a ve Vahye da’vet yerine, o çürüten hürriyet ve inzibat bırakmıyan dembokrasiye da’vet, bütün berbatlığa rağmen devam ediyor; ve bunun sonunun geleceği de yok gibi görünüyor!

(İlk intişârı: 08.09.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir