23 Nisan, Narkozlu İnsan Ve Varlığı Silen Nisyân!
Ömer YİĞİTOĞLU
23 Nisan 2019

23 NİSAN VE CB DİLİNDE KOMÜNİST NÂZIM’IN ŞİİRİ…

Ahmed SELÂMÎ

 

CB Erdoğan 20 Nisan 2017 günü Beştepe’de “TRT 39. Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği Kabul Töreninde” konuşmuş… Orada, şu Nazım Hikmet Borzanski denen komünistin şiirini de “şiir okuma ustası” olarak kıraat buyurmuşlar!.

Bu memleketde bir “23 Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı” furyasıdır gider!. İşin aslı, faslı nedir kimse de bilmez; 27 senelik CHP diktatoryası veya şefokrasisi, bunu istismâr etmişdir. Sanılır ki, “Hiç olmayan bir paralamento Ankara’da bir kişinin tanrılığında yokdan var edilivermiş; ve (dünya paralamento tanrısına) kul olunmuş; ve “vatan kurtarıcılığının” da ilk adımı böylece atılıvermişdir!.” 

NİCE MASALLARI HALKA HAKÎKÂT GİBİ İÇİRDİLER…

23. Nisan 1920 Ankara meclisi, İstanbul’daki ittihadçı (ikinci meşrûtiyet) meclisinin sâdece devamıdır. 1920 Ocak ayında İstanbul paralamentosu “mîsâk-ı millîyi” i’lân edince, İstanbul’da bulunan işgalci İngiliz gavuru: “Benden habersiz ve izinsiz bunu nasıl yaparsınız” eşkıyâlığına kapılır; ve oraya buraya yapdığı baskınlarla nice kan döker, mehmedçikleri gece uyurken yataklarında süngüler; paralamentoyu da basar… İkinci meşrûtiyet (ittihadçı) Meb’usların kimisi kaçar Anadolu’ya gider, kimisi de kefere tarafından yaka paça Malta adasına sürülür…

Malta’ya götürülenlerin boşluğunu doldurmak içün Ankara, ara seçim yapar ve İstanbuldan gelenlerle 23 Nisan 1920’de paralamentoyu açar. Bu meclis de gene “Osmanlı Meclisi”dir!. Gâyesini de “İslâmiyyet’i, Hılâfeti ve Osmanlı Saltanatını kurtarmak!” olarak îlân eder… İstanbul ittihadçı paralamentosunda son görüşülen kânun, “koyun ve keçilerden alınacak vergi” mes’elesidir; 23.Nisan.1920’de Ankara’da  açılan  Osmanlı paralamentosunun İLK ele aldığı kânun da “Nerede kalmışdık” denilerek, bu “Koyun-keçi vergisi” kânûnudur… Yani Ankara meclisi, tanrıların kurduğu bir meclis değil; İstanbul Meclis-i Meb’ûsânı’nın İstanbul’dan Ankara’ya nakl-i hâne etmiş şeklidir…

1925’e kadar 23 nisanların şenlik-menlikle de alâkası yokdur. Ancak dünya gavurluğu “Beynelmilel çocuk cümbüşleri başlatınca”, Ankara ateizması da iyice kuvvetlenmiş; ve 1925’de bu günü “Çoluk-çocuk şenliği” ilân etmiş, fakat resmî bir bayram da yapmamışdır…

CB’nın da yanlış danışmanlara dayanarak yapdığı “23 Nisanı Kamal Paşanın çocuklara armağan edişi” gibi bir hâdise de yaşanmamışdır. Paşa’nın böyle bir armağanına ne yazılı ne şifâhî olarak hiçbir şekilde rastlanamıyor… Bu da pek çok mes’elede olduğu gibi, CHP şefokrat ve ceberutî zihniyetinin, kendi lehlerine olacağını düşünerek “Uydurduğu, Paşa’yı tanrılaştırma”  masallarından biri olarak bilinmelidir…

Bu günü resmî bir bayram ve tatil yapan, 1982’de, işkenceci kâtil, darbeci ve ABD maşası Evren denilen ve orgenerallikden erliğe düşürülen asker kılıklı şeytandır… Böyle bir adamın peşinde bugün, 23 Nisanları “resmî bayram” yapan şu zamâne politikacılarına, bürokrasisine, falan filanına aceba ne desek yakışır?!. Görüldüğü gibi, bugün muhâlefet görünen CHP iktidarda, iktidarda gibi görünen AKP ise kadîm CHP zihniyetinin kuyruğundadır…

Geçelim…

Ancak, yukarıda icmâl etdiğimiz târîhî seyir, daha fazlasıyla bilinmeli; ve “ulusdan” saklanıb, köstebeklik yapılmamalıdır!

Dünyâda daha fazlası yapılamıyan târih sahtekârlıklarına, artık Türkiyâ’da son verilmeli, İngiliz uşağı olarak yaşamaların sonu getirilmelidir… Yoksa, gelecek nesiller, umulur ki, nice iri, diri ve kerli-ferli ve kirliyi Kıyâmete kadar “Lâ’netle anar” ve “tefe koyar!”

NÂZIM GİBİ BİR KOMÜNİST VE POLONYA YAHUDİSİ KANI TAŞIYANIN ŞİİRİNİ CB NEDEN OKUDU?

Bu kadarlık bir icmâlden sonra başa dönelim:

23 Nisan “şenliği!”

Adı Şenlik…

Kendisi ne?

CB demiş:

“….23 Nisana kadar geçecek 3 günde dahî acıya, felâkete ma’rûz kalan çocuklar olabilir…”

Öyle ise bu, nasıl “şenlik” oluyor?.  “Felâketlerin” geleceğini bile bile ve iki gün evvel 4 Anadolu çocuğu PKK eşkıyâsının kurşunları ile fidan gibi kırılıb yere düşmüşken, şenlik-menlikler, talebe ve müctehâd kız çocuklarına meydanlarda göbek atdırmalar, gece fener alayları, heykellere tapınmalar, recepsiyonlarda dekolte madamlar ve bütün bunlarla “Şehidlerin ruhlarını şâdetmeler!..”

“Bir asra yakındır Anadolu Bizanslaştırıldı; bundan sonra Vatikanlaştırılacak veya moğollaştırılacak” diyenler, acebâ doğru mu söylüyor?

24 Nisan da, “Enmeni Soykırımı” nânesi yiyen Haçlı Bâtıl Batı’nın, ittihadçı çocuklarının ermeni günâhını her yıl Anadolu Halkından çıkarmak isteyişi; ve Batı’nın, bu sadist işkencelerle mütevâliyen zevk alışı, bu ishâl olub kokutan lâyık-dembokratik düzenin geri püskürtebileceği bir savlet olabilir mi?. Batı denen fitne çukuru, Ankara hükûmetleriyle dalgasını geçib içerideki kuyruklarına her yıl “karıştırın” ta’limâtı veriyor… Beştepedeki Böyük Rais de, kimin gönlünü edeceğini hiçbir zaman bilemeden, şimdi de Ermeni Patriği vekiline mektub yazarak: “Soykırımda (!) ölen ve toprağı bol alasıca ermeniler içün Allâh’dan RAHMET” dilemez mi?. Bu da, “Telfikçi Karaman müslümanlığının”, gayr-i müslim ölülerine “Allâh’dan Rahmet dilemesi” gibi 15 asırdır hiç bilinmiyen ve duyulmayanı, böylece duyulur yapması yani “güncellemiş olması” yani bir vechesiyle de  “Egemenlik Bayramı” sürprizi kabûl edilemez mi?. Karaman’a göre “Yehûd ve nasârâ” dahî cennete gireceğine göre, öyle ya, onlara da “Allâh’dan RAHMET dilemek” neden câiz olamasın!?” 

Değil mi, “Akıl var mantık var!”  Hem, akıl varken nakilden kime ne?!.

Efgânî ve Abduh ictihadları ve Vatikan istihracları ve Fettoşizma yumuşatmaları ile “güncellendikce”, İslâmiyyet bir başka putçuluk ve heykelciliğe doğru dümen kırarmış; ve artık bunları hesâb etme devrinde değil, “Türkiye ittifâkı” günündeyiz!. Zapetero ile yapılan “Medeniyetler İttifâkı” da buharlaşmış olsa bile, olsun, ittifak ittifakdır!.. Raisü’l-Etrâk Ve’l-Ekrâd Beyfendimiz Hazretlerinin CHP tabanını kazanmak içün yapdığı “Kamal Paşa ve cumhuriyet vurgu ve güzellemeleri”, bu pek şâibeli ve allangirli seçimde geri tepdi ise de, ermeni “güzelleme, güncelleme, açılımlama ve yaranımlamaları” belki az-çok da olsa bir işe yarayabilir!.

Birilerine göre Cenab-ı Vâcibü’l-Vücûd Azze ve Celle Hazretleri, “Müslümanların dışındakiler içün “Onlar ebediyyen nârda (cehennemde)dir” derse desin!. “Güncellenmiş Müslümanlıkda” nassların zâhiri değil, bâtını ve modern zamanların zaman, zemin ve şartları önde gelir! “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tagayyürü nasıl inkâr edilebilir”, yüce  dinimizin mecellesi bile böyle derken… Kutsal ve mutsal dînimizin her şeyi her noktası yenilenebilir ve güncellenebilir! Böylece büyük ruhbân Aziz Peder Luter Cenablarının ruh-ı gayr-i Tayyibeleri bile ferahnâk ve sûzinâk makâmında şâd ü handân olur!. Hem, zaman sana uymazsa, sen zamana uyacaksın demiyor mu mübârek sokağımız? Bizim dînimiz AKP sa’ye-i âlîlerinde, her zamanda geçerli olan en mübârek, en rahmet okur, her gavura bile cenâze namazı kılan, her mescid-i dırâra bile câm-i şerîf diyen, her sarıklı şeytana bile hocfendi ve ilâhiyatçı diyen; ve en insancıl, en feminist, en hümanist, en homonist, en komonist, en kamalist, en demokrat, şefokrat, en lâyik ve en ayık…. şey dîn değil mi?..

Tevbe Yâ Rabbenâ, sonsuz kere tevbeler… Hâşâ ve kellâ!.

Her gâvura bile bas rahmeti, nasolsa “Rahmeti azabını geçen” Allâh da var bu memleketde, liderler de !. Halk da zaten, yiyecek ekmek gibi ne bulsa yemeye âmâde bir kitle-i müttefika veya müteferrika…

Sadede şürû’ etdikde:

Komünist Nâzım da RAHMET ve ŞEFKAT vâdîlerinde dolaşmayı o kadar çok sever ki, (Sadako Sasaki)ye bayılır! Bu keyfiyet içinde, ABD’nin Japonya’ya atdığı atom bombasını,  “Komünist yani Allâh’sız Nâzım Hikmet’in”  1956’da “Komünizma” hesâbına şiirleştirmesi, neyin mesajını verir?

Japon kızı (Sadako Sasaki), atom bombası 1945’de ABD canavarları tarafından Japonya’ya atıldığında 1 yaşındadır… 15 yaşında ise, radyasyondan lösemiye yakalanır… Komünist Nâzım, Komünist enternasyonalin dünyâdaki reklâmını ve ABD canavarlığının da gûyâ düşmanlığını yapmak içün, 1956’da “Ölü Kızcağız” adını verdiği şiirini yazar!.. Komünist ve Batı emperialistlerinin bütün şiddetiyle soğuk harb sürdürdükleri dünyâda, iki tarafın biribiri aleyhinde yapdıkları (yere batırma) harekâtı, bütün insanlığın tepesinde binbir sahtekârlık ve yalan-dolanla devam edecekdir…

Komünist emperializması, Japon Kızı (Sadako Sasaki) içün Komünist Nâzım’ın şiirini ABD aleyhinde kullanmak üzere, bunu bütün dünyâya reklâm etme peşindedir… Komünist yani Allâh’sız Nâzım, şiir düzerek (timsah gözyaşları) dökerken; Demirperde vahşîleri de, bu şiirle Sadako içün bütün dünyâ dahî gözyaşları döksün (!) ve asıl böylece ABD vahşilerine dünyânın kini bilensin istemekde ve bu (rezil) sahtekârlığın peşine düşmektedir!

Neden Sahtekârlık?

Komünist Nâzım’ın “Beni Stalin Yaratdı!” derken, “tanrım” demiş olduğu Moskof Kasabı o Gürcü Kâtil ise, bu şiirin yazılışından 3 sene evvel gebermişdir… Bu gürcü Kâtil Stalin, acebâ Kızıl diktatörlüğü zamanında kaç yüzbin Müslüman Türk Kızı Âişe-Fâtıma’nın kanına girmiş, Sibiryalara trenlerle sürdüğü kaç milyon Müslüman Türk insanının da canına kıymışdır?..

Komünist yani Allâh’sız ve (timsah gözyaşlı) Nâzım, bunlar içün de iki mısrâ’lık hiç şiir yazmış mıdır?. Tapdığı patronları, bu 5 milyon insanı, o Japon Kızı (Sadako)nun kaç milyonda kaçı kadar “insan” kabûl ediyordu acebâ!?

ABD vahşîleri içün aleyhde, Moskova Kızılları içün lehde propaganda olacaksa, yaz şiiri, dünyâ proletaryası okusun ve kâreler bağlayıb iki gözü iki çeşme ağlaşsın!!!

Ne o, vah Japon Kızı Sadako vah!

CB Tavil Tayyib Paşa, Komünist Nâzım’ın komünizma reklâmı içün yazdığı ve “Kız Çocuğu” serlevhasına çevrilerek neşredilen o şiirini (!) okurken, Stalin’in vagonlara hayvan yığar gibi doldurarak binbir açlık ve sefâlet içinde ve âilelerinden kopararak Sibirya steplerine sürdüğü Müslüman Türk kavimlerinden 5 milyon insanın acısını da hiç düşünmüş müdür?.

İnsan Kasabı Stalin vahşîsinin tapıcısı Nâzım’ın ismini, 20 Nisan’da, dünyânın 4 bir yanından gelen ma’sûm çocukların zihnine kazımakdaki hedef nedir?

Büyük Üstad’ım Merhûm Necib Fâzıl Bey’in o ma’sûm yavrucakların zihnine verilmesi içün, yüzlerce manzûmesinden biricik şiirine de rastlanamamış mıdır?.

Polonya yahudisi bir adamın “4. kuşak torunu” o Komünist Nazım kadar, Müslüman Anadolu Çocuğu Merhûm Üstâd’ım Necib Fâzıl Bey’in, Beştepe havâlîsinde kıymete değer tarafı kalmamış mıdır?.

Komünist ve Allâh’sız Nâzım, Müslüman Türk Dünyâsı ve husûsan Anadolu aleyhinde faaliyyetlerde bulunduğu içün, T.C. vatandaşlığından 1951’de ihrâc edilmiş, atılmışdır… 2009’da ise AKP hükûmeti bu 58 yıllık kararı kaldırmış olmakla, çukuru Moskova’da olan Nâzım Hikmet Borzanski’yi “Anadolu insanı” yapabilmiş midir?!

Dünya Komünist enternasyonali içinde, Küba’dan İtalya’ya, Romanya’dan Fransa’ya , 71 yaşına yani 1963 yılına kadar, dünyada Allâh’sızlık içün cirit atmış bu komünistin şiirine kadar, dünyâda okunacak hiç bir şiir kalmamış mıdır?.

Nice kadınla düşüb kalkarak (Anadolu Müslüman Âile Yapısı ve Telâkkîsi) önünde, en mübtezel manzaraların sâhibi olarak bulunan; ve Anadolu İnsanı olmayı  ifâdeye yarayacak tek sıfatı bulunmayan bir süflî, 1000 yıllık Müslüman ecdâdın memleketinde, (şâir) olmayı hakk kazanarak kadîm irfânımız içinde zerre kadar bir kıymet ifâde edebilecek midir?.

BİR AĞIZ Kİ, HEM “ALLÂH, HADÎS, DU” DESİN, HEM  DE “NÂZIM!”

CB Erdoğan, “Suriye, Irak, Somali ve Afrika’daki açlığın pençesinde kıvranan tüm çocuklara DUÂLARININ ONLARLA olduğunu” söylerken; bir yandan da Allâh’sız ve Komünist Nâzım’ın şiirini o ma’sûm çocukların zihnine vererek, Stalin’i TANRISI tanıyan bu mübtezelin, körpecik çocuk hâfızalarına kaydedilmesini te’mîn edişi, büyük bir tenâkuz olmuyor mu?. Yakışmış da oluyor mu?..

DUÂ, ancak, Kâinâtı yokdan Yaradan ALLÂH Azze ve Celle Hazretleri’nden YARDIM ve İHSAN NİYÂZ etmenin, SON ŞERÎAT’daki bir yolu ve usûlü iken, bu yolun, Allâh’sız bir Komünistin şiirinden dolaşarak yol alması, ne kadar dînde yer bulur, yakışıklı olur; ve sık sık “İnanma iddiasında bulunulan Müslümanlığa” da, ne kadar uygun ve mutâbık düşer?

Hâkezâ, aynı konuşmada geçen, “Veren el alan elden üstündür”  Hadîs-i Şerîfi gibi, Rasûl-i Rusül Alehisselâm Efendimiz Hazretlerinin mübârek, muazzez ve mukaddes sözünü, Allâh’sız ve Komünist Nâzım’ın şiiri ile aynı meclisde beraberce dile almak, acebâ “İnanma iddiasında bulunulan Müslümanlık’la” nasıl kâbil-i te’lîf edilebilecekdir?

Memleketi bölünme ve anarşinin eşiğine kadar getiren Referandum rezilliğine, “Evete de hayıra da L” diyerek tavır koyan bir takım Anadolu Müslümanlarını, “odun kafalılar” diyerek ve (edeb ve îmân) derecelerini ortaya koyanlar,  o müslümanları (düşman) ilân eden bir takım “şıpsevdi ve muvâzenesiz kafalar”, Âhıret’de verecekleri hesablarını şimdiden teftiş edib gözden geçirirlerse, o dehşetli günde bu satırlarımızı orada da tekrar heceliyerek haklarımızı iâde  zorunda kalmazlar!.

HALTEDEN FIKIHÇI BOZUNTUSUNA GÖRE HAYIRCILAR “YAHUDİ” İMİŞ, “EVET” DEMEK FARZMIŞ!

Bazı adam ve madamların, “Evetçileri denize dökeceğiz” diyen gözünü kan bürümüş (altı .oklu) decâcile, cebâbire, zaleme ve zorbalardan; veya, “Hayırcılar içimizdeki hıristiyan ve yahudiler gibi yabancılaşmış parçamızdır, evet demek farzdır” diyen telfikçi, menfaatperest ve saray dalkavuğu ilâhiyâtçı, ilhâdiyatçı ve ilâhyapyatçı ve fıkıhçı (!) Haltettin vezninde mezhebsiz, Karamanlis vezninde dine Fransız, mason Efgânîci ve Abduhçu münkirlerden farkı nedir?

NÂZIM’IN KAÇ PARA ETDİĞİNİ MERHÛM ÜSTÂD ANLATIYOR!

Sadede gelecek olursak:

Büyük Üstâd’ım Merhûm Necib Fâzıl Bey’in “Edebiyat Mahkemeleri” nâm kıymetli eserinden de iktibaslarda bulunursak, Komünist ve Allâh’sız Nâzım’ın kaç paralık ahlâk ve şâirlik vasıfları taşıdığını çok daha iyi anlar; ve manzaranın vehâmetini, riyâzî kat’iyyetle çok daha iyi fehmederiz:

“Nâzım Hikmet’i Bahriye Mektebinde tanıdım.

…. Bahriye Mektebi sıralarından başlıyarak rakîbimdi.”

“….. zaten Nâzım’ın Polonya kırması olduğunu bilenler, fiziğinde de bu husûsîliğin senedini bulmuş olanlardır.”

“….. içinde yaşadığı dünyâya güveni olmadığı ve bir başka âlem hasreti çektiği, mücerred fikir nasîbine son derece uzak olmasına rağmen her hâlinden belliydi…..”

“….. Yahya Kemal benim sınıfımın târih hocasıydı…..”

“Mektebin kayıkhanesinden denize nefis bir futa indirilir, Yahya Kemal onun arkasına kurulur, daha arkadaki çavuşun “al beraber kürek!” kumandasıyla Büyükada’ya doğru süzülürdü. Büyükada’da oturan Nâzım Hikmet’in annesine doğru…

Günlerden bir gün mektebde birkaç dersdir görülmeyen Yahya Kemal’in hasta olduğu rivâyeti çıktı. Peşinden bu hastalığın ne olduğu şu tarzda dillere düştü:

“-Yahya Kemal intihâra kalkışmış!.. Nâzım Hikmet’in annesi yüzünden!.. Zehir içmiş!.. Tedâvideymiş!..”

………………………………

“….. Bu devrinde Nâzım, şiirin kolay tarafında ustalığa namzed, kolay ağızlı ve üslublu, büyük çile ve üstün ıstırabdan yana bomboş, ama sığlığına da olsa bir şiir nefesine mâlik, herşeyden evvel rûhunu dayıyacağı büyük mesnetden mahrum ……”

“….. asıl Nâzım, onun Rusya’dan döndüğü ve Bâb-ı âlîye baskın verdiği 1928 sularında başlar…..”

“…. Nâzım, Rusya’dan dönünce ilk işi buradaki Aydınlık, Orak-Çekiç, Kurtuluşçularla elele verib Zekeriya Sertel’in dergisinde ve bazı gazetelerde bir kampanya açmak oldu:

“-Putları deviriyoruz!”

…………………………………

“Taktiği de, memleketdeki edebî kıymet ölçülerini altüst etmek, şöhretleri topyekûn çürüğe çıkarmak, kendi şiir anlayışını ve ifâde âletini hâkim kılmak, muhtevâda da Materyalizma ve Komünizmayı sunmak…”

………………………..

“Tez zamanda Nâzım ve ben biribirine zıt iki cereyânın şefi halinde sivrildik ve eski hâtıralardan gelen bir nevi bildik tavrı içinde sonuna kadar biribirimize aykırı kaldık.

Rusya’dan dönen Nâzım’ın, eskisiyle hiçbir benzerliği kalmamışdı. Küçük bir kurcalamadan hemen bönlüğü meydana çıkan eski yarı ahmak tip, şimdi üstüne bir açıkgözlük (zekâ değil) ve küstahlık galvenizi çekilmiş olarak Moskova “Dâru’s-sınaa”sı mâmülü hâlinde ortaya dikilmiş bulunuyordu. Dikkatli bir göz, yarım milimetrelik bir galvaniz tabakası altında yatan bu ahmağı hemen tanıyabilirdi. Fakat hâli ve edası, tonu ve şîvesi, herkese dehâ çapında görünüyordu.

Moskova, bu adamı bir sigara kağıdı kadar küçük bir pusula şeklinde eline almış ve o türlü doldurmuştu ki, orada tek sıfırlık bir kayda bile yer kalmamıştı.

“….. ne çalımlı bir merkeb olmuşdu o…”

“Şiirini Komünist İhtilâlinin büyük şâiri (Mayakovski)den devşirmişti.”

………………..

“İşi gücü, Fransızların (prosede) kelimesiyle belirttikleri ezberleme hile tertiplerinden ibaretti. Masum veya gâfil burjuvaları şaşırtmak, çenelerini düşürmek, köhne alışkanlıkları tepe taklak ederek gözlere görünmek. Mesela bir salona belli başlı kılıklar ve edep tavırlarıyla giren insanlara karşılık, başında bir kasket ve üstünde sâdece bir mayo, boy göstermeyi düşünün!.. İşte Nâzım, şiirinde, hayatında, tesir avcılığında, şöhret parsacılığında yalnız bu hokkabaz (prosede)lerine bağlı, üstelik inanmış olarak bağlı bir tipti.”

…………………

San’atının içyüzüne, keyfiyet ölçüsüne gelince (Bergson)un tabiriyle batı entellektüelinin intihârından başka bir şey olmayan ve kâinâtı tavla zarı kadar küçültüp ablaklaştıran bir karanlık ve yokluk rejiminin sun’î ve zoraki (rapsodi)si...”

“Nâzım’ın şiir okuyuşundaki tesir de yine aynı (prosede) esnaflığından geliyordu. Şiirinin öz keyfiyetinden değil de, okunuş tarzından gelen etki… Şu hiç sevmediğim “etki” tabirinin yeri burası olsa gerek. Belli başlı harfleri çatlatarak, heceler üzerinde yerli yersiz durarak, kelimeleri lâstik gibi gererek, vahşî bir romantizma şivesiyle okunan ve Aksaray’lı daktilo Pembe hanım veya Büyükada’lı terzi Bayan Ayten………..”

Merhûm Üstâd’ın satırlarından pek açık anlaşılıyor ki, Nâzım, nasıl bir kadının ne cins bir oğludur, başka söze hâcet yokdur!

İşte Polonya kırması, “ahmak”, Nâzım Hikmet Borzanski denen “karanlık ve yokluk rejiminin zoraki RAPSODİSİ…” Merhûm Üstâd Necib Fâzıl Bey’in kalemiyle, o, işte bu derekenin adamıdır…

Yahudi ve Mason Fettoş denen Pensilvanya baykuşuna, 52 sene bu memleket esir edildi!

Bu vatan şimdi de, Nâzım Hikmet Borzanski denen Moskova İblisine 2009’dan itibâren neden esir edilsin?!.

Hangi istikbâl; ve hangi hedef içün?!…

Ma’sûm yavruların kulağına Büyük Üstâd’ım Merhûm Necib Fâzıl Bey gibi YERLİ bir Anadolu Müslüman Evlâdının duyurulmasında daha da geç kalınırsa, Haçlı Seferleri, nice (15 Temmuzlar) ile gene bu halkı gece yarıları çoluk çocuğuyla meydanlarda, havalarda ve Muğla’larda kıstırır; ve Japon Kızı  (Sadako Sasaki) içün Komünist ve ALLÂH’SIZ Nazım’a artık Moskof Komünizması değil; kendi öz sulbümüzden gelen (Kızlarımız) içün, bu sefer de İngiliz ve şürekâsı ve onların köpekliğini yapan 3-5 terör çetesi, saray sâkinlerine varıncaya kadar daha ne  şiirler okutdurur!!!..

Herhalde ve mutlaka, dandik (dayışmanlara) değilse de, akıllı (danışmanlarla); YERLİ (Anadolu Çocuğu) müşâvirlere ihtiyâc, âcil, elzem ve ehem görünüyor!.

BÂKİLER’İN SATIRLARI İSE, NÂZIM’IN POLONYALI YAHUDİ KANI TAŞIYIŞININ, ONUN NÂMÛS ANLAYIŞINDA KORKUNÇ NETÎCE…

Nâzım içün Yavuz Bülent Bâkiler “Çok kötü bir adamdı” diyor ki, ondan da şunları iktibas edelim:

“Neden çok kötü bir adamdı?

İki örnek vermeme lütfen tahammül ediniz. Türkiye’de iken yazdığı şiirlerin bir kısmını Şeyh Bedreddin Destanı ismi altında topladı. Şeyh Bedreddin, bizim Marksist kişilerimizdendir. 1359-1420 yılları arasında yaşamıştır. Halkımızı devlete karşı ayaklandırmak istediği için idam edilmiştir. Tarihçi İbrahim Hakkı, Bedreddin’in kemiklerinin Topkapı Sarayı’nda bulunduğunu yazmıştı. Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin’i kendisine mürşid olarak seçmişti. Onun için yazdığı şiirlerin birinde şöyle haykırmıştı:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı

Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek

Yârin yanağından gayri her şeyde

Her yerde hep beraber diyebilmek için

Yani Nâzım Hikmet, Türkiye’de iken kadın dışında her malın ortak mülkiyet olarak kullanılmasını istiyordu. Kadını, kadının yanağını, ortak kullanmanın dışında tutuyordu. Büyük şâir Rusya’da bu düşüncenin dışına çıktı. Dayısının kızını ve oğlunu Varşova’da yüzüstü bırakarak Moskova’da yeni bir evlilik yaptı. Ama ne evlilik! Hadise şöyle gelişti:

Nâzım Hikmet, yazdığı yeni bir tiyatro eserini, incelemesi için Vera isimli bir kadına götürdü. Vera, 28 yaşındaydı evliydi ve bir çocuğu vardı. Nâzım, Vera’ya âşık oldu; onunla evlenmek istedi. Vera, evli olmasına rağmen Nâzım’ın mal varlığına konmak istedi. Durumu kocasına anlattı. Kocası, çıkıp nazımın yanına geldi. Hâdisenin nasıl geliştiğini, Nâzım’ın çok yakın arkadaşlarından Zekeriya Sertel’in kaleminden aktarmak istiyorum. Zekeriya Sertel ve karısı Sabiha Sertel, Nâzım Hikmet’in çok eski arkadaşlarından. Onlar da Nâzım gibi su katılmamış Marksistlerimizdendir. Fikirleri yüzünden yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kaldılar. Nazım da 1950 yılında Moskova’ya kaçınca, zaman zaman beraber oldular.

Zekeriya Sertel’in 1978 yılında Milliyet yayınları arasında çıkan bir kitabı var. İsmi, Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Bu kitabın 250. sayfasında Nazım Hikmet’in Vera ile evliliğini, Zekeriya Sertel, şöyle anlatıyor:

“Rus kadını 28 yaşında, genç ve güzelce bir kadındı. Boyu boşu yerinde, pembe yüzlü, büyük ve güzel gözlüydü……. O zaman Nâzım, 58 yaşındaydı.

Nâzım ihtiyar ve hasta bir adamdı. Bu evlilik hayatı nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın zengin bir mîrâsa konacaktı. Onun için Nâzım’a iki şart koşmuştu. Mutlaka resmî nikâh yapmak, hafta sonları evine gidip bir iki gün çocuğuyla kalmak. Hatta Vera, Nâzım’la ilişkisini kocasına da bildirmiş ve ondan izin istemişti. Kocası, Nâzım’a kadar gelerek karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde ısrar etmişti. “Resmen nikâh yapmaz, karımın çocuğumu görmek için haftada bir, eve gelmesine izin vermezseniz ben de onu boşamam.” demişti. Yani karı-koca bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı ama Nâzım, bunu görecek hâlde değildi. Vera’yla evlenebilmek için bütün şartları kabule hazırdı. Nikâh da yapacaktı, kadının çocuğunu görmesine izin de verecekti.

Ama Vera, bu kadarıyla da kalmadı. Kıskançlık oyununu gün geçtikçe ilerletti. Hafta sonunda evine gitmekle kalmayarak hafta içinde de canı istediği zaman kapıyı çekip gidiyor;  bir iki gün görünmüyordu. Nâzım’dan izin almak şöyle dursun, ona haber vermeye bile lüzum görmüyordu.

Birgün kendisine evliliğinin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabı verdi:

-Bilmediğin kadar mutluyum ben, dedi. Görmüyor musun be! Gençleştim be!

Sonra karısının habersiz evden çıkıp gittiğini anlattı ve güya kıskandığını anlatmak için dedi ki:

-Yâhû Zikri (Zekeriya), şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Örneğin bizim Vera, istediği zaman bana sormadan çıkar gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerde kalır, bana söylemeye bile lüzum görmez.”

Ayan beyan görüldüğü gibi Nâzım Hikmet, Vera’nın yanağını, Vera’nın eski kocasıyla ortaklaşa paylaşmaya razı olmuştur.

Türkiye’de karısını başka erkeklerle paylaşan kocalara ne derler? Ben, devrimci ve ilerici Nâzım Hikmet hayranlarını üzmemek için bu kelimeyi kullanmayacağım. Fakat onların Nâzım Hikmet’i yere göğe sığdırmayan şamatalarına da asla inanmayacağım.

Nâzım Hikmet’in çok kötü bir kimse, çok kötü bir vatandaş, çok kötü bir baba, çok kötü bir koca olduğuna dair okuduklarımı, bildiklerimi yazsam sayfalar arasına gömülüp kalır, şaşırırsınız.

Nâzım’ın çok kötü bir vatandaş çok kötü bir insan olduğunu bir Bulgaristan seyahatimde de gördüm. 1993 yılında Bulgaristan’a gittim. Kırcaali şehrinde soydaşlarımızla görüştüm. Sohbet esnasında bana dediler ki:

“Jivkov döneminde bize yapılan büyük zulümlerden, baskılardan sonra Türk kardeşlerimiz Türkiye’ye göç etmeye başladılar. Bir süre sonra bazı köyler boşaldı. Buğday tarlaları ekilemez, biçilemez oldu. Çünkü o tarlaları ekip biçenler Türkiye’ye göçmüşlerdi. Tarımda büyük kayıplar meydana gelince Sofya, Moskova’ya başvurdu. O göçün durdurulmasını istedi. Moskova da buraya Nâzım Hikmet’i gönderdi. Nâzım, çıkıp buraya geldi. Hepimizi bir araya getirip nasihat etmeye başladı. Türkiye’nin çok geri bir ülke olduğunu; insanların ekmeğe muhtaç hâle geldiklerini söyledi. Sonra üzerine basa basa dedi ki:

-Türkiye’ye giderseniz karılarınız kızlarınız, Amerikalı askerlerin koyunlarına düşerler. Sakın ha Türkiye’ye gitmeyin! Sonra bin pişman olursunuz. Benden size dostça, kardeşçe tavsiye. Sakın! Sakın! Sakın!

Sözü döndürüp dolaştırıp karılarımıza kızlarımıza getiriyor; onları Amerikalı askerlere peşkeş çekmememizi söylüyordu.

Buralarda Köselerin Sülüman diye bir arkadaşımız vardı. Ayağa kalktı; cebindeki pasaportu çıkartıp Nâzım’a doğru sallamaya başladı:

-Nâzım, dedi. Sen ne dersen de! İşte ben pasaportumu da çıkarttım. Çoluğumu çocuğumu toplayıp Türkiye’ye gideceğim.

Nâzım, bir süre dondu kaldı. Sonra Sülüman’a dedi ki:

-Getir bakayım o pasaportu bana!

Sülüman sandı ki Nâzım inanmıyor. Ona götürüp verdi pasaportunu. Nâzım aldı Sülüman’ın pasaportunu. Önce ikiye, sonra dörde bölerek yırttı. Sonra çarptı Sülüman’ın yüzüne. Çıkıp gitti buradan. Donduk kaldık. Kendi kendimize dedik ki:

-Adam Moskova’nın emrinden, Sofya’nın emrinden nasıl çıksın? Çıksa öldürürler Nâzım’ı.”

Bizde bir söz var efendim: İt, bağlı olduğu kapının sahibine kuyruk sallar. Nâzım da Moskova’nın emrinden katiyyen çıkmadı; çıkamadı.”

Nâzım denen Polonya yahudisi işte böyle bir mahlûk ki, çoluk çocuğun zihnine onu yerleştirmeden evvel, on kere, belki daha çok kere düşünmek lâzımdır!. Sonra körpecik zihinleri kirletmiş, îmân, fikir ve  nâmuslarına zift sıvamış oluruz…

HEM, “Yerli ve millî” olmanın lâfçası değil; yürekçesi lâzım, “müslüman” olmanın da ECDADÇASI

 

(İntişârı: 22.04.2017) (tt)

2 Comments

  1. ensar dedi ki:

    Adamın fikri ne ise zikri de odur.

  2. selhadin dedi ki:

    Ben bugun yani 23 Nisan 2018 günü Hüryet Gazetesi nin siir sayfasinda su siiri gördüm, AKP ye kapak olsun.
    23 Nisan cok güzel
    Her taraf cocuk dolu
    23 Nisan da bayraklarla
    Süsledik okulumuzu

    Padisah gidince
    Karanlik bitince
    Aydinlandi her yer
    Meclis kurulunca. Not isteyen herkes Hüryetin bügünkü Avrupa baskisina bakabilir,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir