(1) Modern Müctehid Ve Şeyh, Derviş, Dembokrat, Cumhuriyetçi, İlâhiyatçı, Doktor, Profesör, Hacı, Partici, Feminist Ve Kezâ…
2 Temmuz 2020
O, “Ne Güzel Emir” (Sultân) Ve Fâtih…
11 Temmuz 2020

AYASOFYA’DA İKİNDİ

 

Ahmed SELÂMÎ (Dağıstânî)

 

[ Bu hikâye, rû’yada mı görülmüş, yoksa dünyâda mı yaşanmışdı? Bu, O adamla Halil Bey  arasında bir sır gibi kaldı… ]

 

1970’in  Eygi idâresindeki yevmî Bugün Gazetesi…

Sultanahmed’deki  “Adliye” denilen soğuk ve hantal binâ ile, arada sâdece bir sokak var!

O adam, köşe yazısını bitirmiş, ne hikmetse yorgun ve biraz da dertleşmeye muhtaç bir halde, gazetenin   (Anadolu İstihbarât Şefliği) denilen odasında yapayalnız… Komşu odalar, idâre, neşriyat, yazı, spor ve ilân müdürlerinin kendisi aleyhinde fısıldaşdıkları mekânlardır ve içlerinde millî istihbaratla bağı olmıyan yok denecek kadar az!

İkindiye yarım saat bile yokdu…

O adam, düşüncelerinin içinden, kendisini bir dost gibi tesellî edecek birkaçını boşuna arar durur… İşte Halil Bey, tam o sırada, O adamın kapısını bir iki tıklatmış ve arkasından da o emîn ve tok ses letâfetiyle selâmını vermişdi…

İstihbârat odasının nezârethâneden farkı da yokdu… Pencerelerinin yokluğu ve ebadlarının kısırlığıyla kamaradan farksızdı. Çay veya kahve bile almıya vakit kalmadan, Halil Bey’in teklifi kabûl edilmiş ve Adliye denilen binânın önünden bir ikindi gezintisine apar topar çıkılıvermişdi bile…

Takvim, (1970’lerin 13 Kasım)ındadır…

Güneşin içe gariplikler serpiştirdiği, gölgelerin başını koyacak bir yastık aradığı an… İkindi… İkindi ezânının henüz okunduğu sıralar…

Zevâle yüz tutan zamânın, insana fenâyı hatırlatan hâl lisânını dinliye dinliye, iki dost da Sultanahmed parkına gelmişlerdi. Karşıda, 517 senelik uçsuz bucaksız mukaddes bir hâtıra okyanusu ortasında, S.O.S. veren bir transatlantik gibi Ayasofya… Ve iki dost, hâlâ cümlelerle değil, kelimelerle konuşmanın yarı dilsizliği içinde pusulasız gemi gibi yürürler… Karşılarına Ayasofya çıktıkdan sonra ise, bir müddet kelimeler de hafızalarından uçar ve dillerinden silinir…

Nihâyet Halil Bey:

“-İkindiyi nerede kılalım?.”

Diyebilecek kadar bir mecâl bulabilmişdir… O adamsa cevab vermekden de, verememekden de sıkılan bir acı içinde, ta’rifsiz bir hâl ile susar… Aynı suâl tekrar edilince, O adamın cevâbı da ancak gene bir suâl olabiliyor:

“-Nereyi dersem kabûl mü?”

“-Eyvallâh şeyhim, Kabûl…”

Halil Bey’in dilinde, zamîri “şeyhim” olan O ADAM, içinden Ayasofya ile meşgûldü. Son derece kararlı cevâbı patlatdı:

“-Ayasofya’da!…”

Bir an, ruhları saran ürpertici bir cezbe…

Ilık bir heyecânın, nefeslere akseden tatlı ihtizâzı… Başlarda diklik, gözlerde berrak bir canlılık ve zihinlerde paslardan ve yorgunluklardan bir lâhzada arınan bir diriliş… Sanki Fetih tatbikâtına çıkılacak!

O adam:

“-Stratejimizi bütün teferruatıyla hemen ta’yîn edelim!”

Ve Konstantiniyye’yi yeniden fethedecek ve Ayasofya’yı “müzelik hapsinden” çıkaracak iki kumandandan (!) 5 dakikaya sığdırılan düşünceler ve müzâkereler… Öyle ki, müsbetinden en menfîsine kadar her şık ve netîce, bu plânın  içinde…

“Ölmek var, dönmek yok” dercesine bir ruh tûfânı!

O adam, karşıki büfeden iki günlük gazeteyi bir çırpıda alıvermişdir bile. Bu gazeteler, namaz kılarken yere serilecek. Pardesüler de, bu gazetelerin üzerine!

Bismillâh diyerek ve sağ ayaklarla girilen muhteşem ma’bedin içi, daha da çoşturucu bir ruh iklimini estirmektedir….

5 asır mutlak hakîkatin imâmlarına mahal mihrab, hatiblerine basamak minber, vâizlerine taht kürsü, müezzinlerine otağ mahfil, mü’minlerine secdegâh harem, maksûreler, avlu, sahınlar… Şimdi sanki baykuşlara mekân yapılmış, ıssız ve garibliğin ve kimsesizliğin terkedilmişliği ile inim inim inlemektedir…

Ve duvarlardaki Lâfza-yı Celâl… EŞSİZ ÖNDER EN BÜYÜK PEYGAMBER Aleyhissilâm’ın kendisi kadar güzel ismi ve hulefâ-yı râşidîn…

Ayasofya çeyrek saat içinde, gözlere, gözlerden zihinlere, zihinlerden gönüllere akan bir sevgili olmuş; aşk kaynağı hâlinde yudum yudum, yanan iki gönül tarafından içilivermişdir!.

Artık bu girizgâhdan sonra, sıra, “Maksûd, hemân sadr-ı keremkârı senâdır” deyüb, ikindi namazının edâsına gelmişdir…

“Mihrapda kılalım” denilmişse de, minber hizâsından itibâren mihrab arkasının bir kordonla çevrilmiş olduğu görülür ve bundan vazgeçilir! Halil Bey minberin hemen önündeki müezzin mahfilini işâret eder ve hemencecik çıkılıverir…. Gazeteler açılır, üzerlerine pardesüler yayılır ve Halil Bey’in kâmetini müteâkib, O adamın imâmetinde ikindi namazı… Hiç bitmesin istenen bir namazdır bu. Bunun için de O adam, Fâtihâ’ya Sûre-i Nebe’yi (Amme’yi) zammeder….

Bir manzara ki, susuz dudakların pınara, âşıkın mâşuka vuslâtını tablolaştırır.

Ta’rîfe çalışıldıkça karışan, anlatmıya can atdıkça mecâli bitiren bir keyfiyet… Ama ömür boyu unutulmıyacak bir namaz… İşte bu namaz, Ayasofya’da kılınan o ikindi namazıdır…

Ve… Ne güzel bir tevâfuk ki, Cennetmekân Fâtîh Sultân Mehemmed Hân Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretlerinin, Ayasofya’sında kıldığı ilk namaz da (ikindi) namâzıdır…

*

Manzaranın bir de dış yüzü ve kafa gözüne görünen kısmı vardır ki, insanı, ağlamakla gülmekden hangisini seçmesi lâzım geldiğinde şaşırtır! O adam birinci rekatda Nebe Sûre-i Şerîfinin henüz sonlarına yaklaşmışdır ki, namaz kıldıkları müezzin mahfilinin etrafı, bir sürü insanla çevrilivermişdir… Ve bu yüksek seslerle konuşan insan kalabalığından bir ferd-i vâhid, müezzin mahfiline çıkmak cesâretini gösterir!. Fakat adam, namazın şecaat ve heybeti karşısında öylesine ürkek, öylesine mağlup ve öylesine zavallıdır ki… Ağzından çıkan üç-beş kelime, varto zelzelesine âid bir enkazdan farksızdır:

“-Namazınızı câmide kılın… Burası câmi mi? Burada namaz kılınmaz. Yasakdır…”

Adam, namaz kılan o iki kişinin etrafında, onlara biraz daha sokulduğu zaman çarpılacakmışçasına bir ürkeklik içinde, kendi mihverinde dönüb durur! Aşağı iner, tekrar çıkar ve hep aynı sözleri birinci sınıf bir papağan ehliyetiyle tekrarlar! Hele müezzin mahfilinin etrafındaki müstahdem kalabalığından da ara sıra bazı sesler zıplamıya başladıkça, o da şecaatli (!) tonlara sâhib olur!

Fakat manzara öylesine hassas ve namaz öylesine ürkütücü bir mehâbet ve keyfiyetle vaziyete hâkimdir ki, bir ikinci adam, müezzin mahfiline çıkmakdan yıldırım yemeye namzetmişçesine kaçınmakda; ve çıkmış olana da, namazdakiler şöyle bir namazlarını bozub:

«Defol! Bizi Atamız Fâtih’in şahsî mülkünde namaz kılmakdan nasıl menedersiniz?.» deyû gürleyiverecek olsalar, garibân, mutlaka sekte-i kalbden hâk ile yeksân olmağa namzet!.

Halil Bey ve O adam, kat’iyyen acele etmeden, bil’akis acele etmeyi ortaya koyacak en küçük emâreye bile varlık tanımayıcı bir hassasiyetle namazı bitirirler…

Ve, duâ için Allah Azze ve Celle’ye açılan iki çift el…

“Görüyorsun, biliyorsun ve duyuyorsun!” denir… “Şu adamları, şu muazzez ma’bedi, Türkiya’yı, yapılanları, devrim ve devirimleri, Müslüman ve mümtaz Oğuz soyunun esâretini.. ne olur bizi ve bütün insanlığı kurtar” denir… “Bizi bize bırakma” denir. “İ’tikad ve amelde hak mezheblerden birine dâhil olan sünnet ehli bütün mü’minlerin biribirlerini kardaş bilmelerini lutfet” denir… “Bölünmeleri, parçalanmaları yok et” denir… “Senin rızân içün çalışmayı baş ve temel umde olarak cümlemize nasîb eyle” denir… Denir… Sızlayan iki yürekden bu iniltiler, Ayasofya’nın gözyaşlarına karışır gider…

Sanki aşağıdaki kalabalık yok olub silinmiş gitmişdir!

İşte bunlar, Halil Beyle O adamın, en içden ve kavrularak yapdığı duâların hiç unutulmıyacak olanı, lezzeti yüreklerinden hiç çıkmıyacak olanıdır…

Bundan sonrası da, tesbît edilen plâna tamâmen mutâbık, son derece babacan ve efendice, iknâ, müdâfaa usûliyle ve behşüş nazarlarla devâm edecekdir!. Tecâvüz gibi hâller vâkı’ olursa, mukâbele-i bilmisil hakkımız dâimâ mahfûz olarak…

Halil Bey ve O adam, müezzin mahfili merdivenlerinden, lisân-ı hâl ile: “Burası Atamız Fâtih’in öz mülkü Ayasofya Câmi-i Şerîfidir” diyen adımlarla ağır ağır inerken, onları aşağıda bekleşen müstahdemler kalabalığı da, yekdiğerine sinirli ve kızgın görünmeyi marifet sayıcı bir edâ içinde, herbiri bir diğerinin dediğini anlamaz bir ses ve şamata cümbüşüyle çalkalanmaktadır!.

*

Halil Beyin stratejiyi tam tatbîk edici kürt hançeresi, bunca ses tepinişinin içine, Salâhaddîn Cennetmekân’ın bir fedâîsindeki kaş çatış gibi saplanır:

« – Selâmünaleyküm Kardaşlar! Biz Atamız Fâtih’in şahsî mülkü olan Ayasofya’yı ve O’na hizmet şerefine yükselen sizleri ziyârete geldik, Câmimizi gezdik ve gördük! Ve sizin bu muazzez ma’bede ihtimâm ve dikkatle bakıb hizmet edişinizi minnetle karşıladık… Hepinize teşekkür ederiz…»

Ses cümbüşü bir anda %80 fire vermişdi ki, 7-8-kişilik kalabalıkdan biri, bu heybetli hitâbeyi kesivermişdi:

« – Fakat namaz kılıyorsunuz. Burada namaz kılınmaz!»

Buna da, aynı soğukkanlı sese ve yumuşak görünmiye çalışıcı (O adam) cevab verdi:

«- Sizler müslüman değil misiniz?!»

«- Elhamdülillâh Müslümanız!»

«- Ve sizin ananız babanız, soyunuz da Müslüman değil mi?. Sizler tertemiz Anadolu evlâtlarından başkası mısınız?. O hâlde bileceksiniz ki, namaz, vakti girince temiz olan her yerde kılınır… Yolda, meydanda, otobüsde, trende ve hele içinde 500 sene namaz kılınmış şu yüce ma’bed Ayasofya’da…»

O adam bunları söylerken, horozlanarak gelişlerinden daha üst kademeden oldukları anlaşılan iki kişi de onlara doğru geliyordu… Bunları gören müstahdem kalabalığı, herhalde bu gelenlerin gözüne girmek isteyeceklerinden olacak, malûm nakarâtlarına aynı ağız birliği ile ve bu sefer bir oktav tizden tekrâr başlarlar…

Gelen o iki kişide de, aynı klişeler:

« – Burada namaz kılmışsınız! Burasının müze olduğunu bilmiyor musunuz? Ayasofya’da namaz kılmak yasakdır!»

Kurtuluş adı altında bu ne korkunç bir işgaldir ki, Müslüman Oğuz soyunun en büyük Hakânının tam 481 yıl namaz kılınan câmisinde 1934’den sonra, oraya giren müslümanlara “Burada namaz kılmak YASAK” denilebiliyordu!.

İki dost, bu işgâli iliklerimize kadar hissetmiş ve ürpermişlerdi!

Bunun üzerine, Halil Bey’in yarıda bırakdığı Ayasofya hitâbesi tok ve tatlı üslûbuyla yeniden başlar:

« – Efendiler! Biz ve sizler Müslüman çocuklarıyız. Bu yaptığınız bize karşı büyük bir haksızlıkdır. Şurasını kat’iyyen ve kâtıbeten iyi bilesiniz ki, Ayasofya, el’an “Diyânet kadro ve statüsünde, “imamı, din görevlileri” ve sâiresi de bulunan bir câmi olarak geçer! Bu muazzez câminin müzeliğine delâlet edici, resmî gazetede münteşir ne bir kânûn gösterebilirsiniz ve ne de hey’et-i vekîle kararnâmesi gibi birşey!.. Sizlerin, elinizde bulunan evrâk-ı müsbitenizle yanımıza gelip bizlere resmî vesîkalarınızla muhâtab olmanızı beklerdik…

Saniyen, burada namaz kılmanın yasak olduğundan bahsetdiniz! Namaz hepinizce de biliniği gibi İslâm’da çok büyük bir ibâdetdir. Geçdiğimiz aylarda Türkiye’ye gelen Papa, Ayasofya’yı da ziyâret etdi ve burada kendi dînine göre istavroz çıkarıb ibâdet etdi… O zaman hangi biriniz Papa’ya koşup, bu yapdığının suç ve yasak olduğunu bize olduğu gibi hiddet ve şiddetle haykırabildiniz?!..»

*

Halil Bey’in emîn karakterli sesi ve hâkim olucu edâsıyla yapdığı bu konuşma, muhatablarının ikinci sefer yelkenleri indirmelerine sebeb oldu!. Ancak sonradan gelen ve bir ara yüksek tahsilde de talebe olduğunu da araya sıkıştırarak kendisine imtiyâz sağlayacağı zehâbında olan demagog ve zavallı genç, Papa’nın bir devlet başkanı olduğunu, ona böyle davranılamıyacağını söylemişdi ki, sözü bu sefer O adam aldı… Ve karşısındaki zavallılara ders verircesine, nasihat yollu ve kelimeleri tam telaffuz ede ede ve biraz da sesine tekdîr edici bir ton vererek şöyle başladı:

« – Ayasofya Câmi-i Şerîfinde namaz kılmak yasaksa, bu yasağı bizim keşfetmemize imkân yokdur! Bunu, birer vazîfeli olarak sizin, bize daha girişde tembîh etmeniz îcâbederdi! Bu i’tibarla, yanılmıyorsam vazîfelerinizi ihmâl suçlusu olarak karşımızda bulunuyorsunuz!…

Eğer ziyâretçilere, Ayasofya’da namaz kılmanın yasak olduğunu söylemenize “müslümanlığınız” mâni’ oluyor ve buna hayâ ediyorsanız, şuraya buraya levhalar asabilir ve  “Ayasofya’da namaz kılmak yasakdır!” yazabilirsiniz! Ve bu yazılar, benim gibi köşe yazarları tarafından ve bazı gazetelerin foto muhabirleri vâsıtasıyla da mevkûtelerde malzeme olarak kullanılır ve sizin bu yasağınız bütün Türkiye’ye hattâ dünyaya kolayca duyuruluvermiş olur!.”

Bu arada bazı müstahdem ve me’murların birkaç dereden daha su getirmek için çalışdığını hisseden teneke eşya sanâyicisi Halil Bey, muhâtablarında zâten avukat intibâı bırakan tavrıyla şöyle devam eder:

“Sonra efendim, artık bugün, dünyâyı, kânûna istinâd eden bir vaz’iyyete gelmiş buluyoruz!. Kânunluluklar da, kânunsuzluklar da, bir kânuna istinâd etme pozisyonunda!. Biraz evvel Ayasofya’da namaz kılan bizleri âmir beyefendi suç işlemekle ithâm buyurdular!. Kânunsuz suç olamıyacağı düsturu muhakkak ki, ma’lûm-ı âlînizdir… Bendeniz cezâ kânûnu maddeleri arasında «Ayasofya’da namaz kılmak suçdur» diyen bir maddeye henüz rastlayamadım!..

Sâniyen, kânunda böyle bir suç da olsa, bunun bir müeyyidesinin de olması îcâbeder!. Ayasofya’da namaz kılmanın cezâsı nedir?

Değil mi efendim?..

Mesela biz 4 rek’at namaz kıldık, acaba 2 rek’at kılsaydık bu ceza yarı nisbetinde mi olacakdır? 8 rekat kılsaydık, iki misline mi  çıkacakdır? Nafile, sünnet, vâcib ve farz namaz kılanlara aynı cezâ mı tatbîk edilecekdir? İşte bütün bunlar için elinizde kânun maddeleri olmalıdır; ve pek sayın şahıslarınız bizlere bunları gösterebilirseniz biz de alacağımız cezâyı bilir, burada kılacağımız namazımızı ona göre ayarlama imkânına sâhib oluruz! Böyle birşeyleriniz var mı?…»

*

Bu sırada 3-5 ziyâretçi de kalabalığa iltihâk etmiş, Halil Bey’le O adamın konuşmalarını tasvibkâr tavırlarla ta’kîbe başlamışlardı… Artık Ayasofya’lı âmir ve memûrlar, acebâ nasıl yolunu bulsak da şu iki adamın önünden sıvışıversek deyici yüz hatlarına sâhibdirler!..

Nihâyet âmirin omuzları düşmüş, sesi de, o eski saltanatını kansız bir ihtilalle kaybetmişcesine yumuşayıvermisdir :

« – Beyefendi bizler burda me’mûruz. Emir kuluyuz anlıyacağınız. Ne yapalım, ne denirse onu yapıyoruz.»

Halil Bey:

« – Tabii, öyle kardaşım! Biz size değil, haksızlığa ve keyfîliğe karşı müdâfaa yapıyoruz!» Memurlar:

« – Abi afedersiniz, ne iş yapıyorsunuz siz? Avukatlık falan mı?»

Halil Bey:

« – Bu bey (O adamı gösterir) lise muallimi ve günlük bir gazetede köşe yazarıdır. Ben de sanâyiciyim… Biz müsâadenizi ricâ edelim artık. Sizlerle tanışdığımıza çok memnun olduk!. »

…………………………..

Teker teker eller sıkılmış ve “Allâha ısmarladık” diyen iki sancılı misâfirin arkasından, sâdece şu sözler kulaklarda kalmışdı:

« – Güle güle. Gene bekleriz abi!..»

Halil Beyle O adam, kendilerini tâ avlu kapısına kadar uğurlayan Ayasofya vazifelilerine tekrar teşekkür ediyorlar ve bir sonbahar akşamının gönüllere gariblik üfleyen havasını teneffüs ede ede ve ağır ağır durağa doğru ilerliyorlardı…

Ayrıca bu, sanki hiç bitmesin istenen tatlı bir rü’yâdan uyanmak gibi de bir şeydi…

Bitsin istenen Ayasofya ve içindeki iki dostun esâreti; ve bitmesin, hiç bitmesin istenen o (13 kasım 1970’in) ikindi namazındaki lezzet…

AYASOFYA’da hiç değilse biri imam, biri de cemaat olma hürriyetine olsun sâhib bu iki adam, biribirleri ile vedâlaşmaya hazırlanırken, sâdece kalbleri ve gözleriyle konuşuyor, ağızlarını bıçak açmıyordu…

Kalbleriyle kim bilir, belki de Üstad’ın:

“Öz yurdunda garibsin, öz vatanında parya” diyen mısrâını heceliyorlardı…

Ve acılarını yüreklerine gömerek, bir Istanbul güneşinin batışına daha şâhid olmak üzere, buruk gönüllerle, hüznün sessizliği içinde  ve biraz da bitkince biribirlerine vedâ ediyorlardı…

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(Bu hâtıra, Türkçesi Mecmuası’nın 1. Devre, 27/R.Evvel/1393—1/Mayıs/1973) târihli 12. nüshasından iktibas edilmişdir.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir