Ayyıldız Tim’den ‘Siber Cihat’ İlanı
8 Haziran 2017
Nakşilerle Hahamlar, Masonlarla Milli Görüşçüler nerede buluştu
9 Haziran 2017

(2) TÜRKİYE GAZETESİNDE ŞEYHULİSLÂM HAZRETLERİNE HAKÂRET!

AKÂİDDE BÜYÜK İMÂM VE MÜCÂHİD ŞEYHÜLİSLÂM MERHÛM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HAZRETLERİ’NİN 62 SENE EVVEL (12. MART. 1954) TÂRÎHİNDE İRTİHÂL-İ DÂR-I BEKÂ EYLEYİŞLERİ MÜNÂSEBETİYLE…

MÜBÂREK RAMAZAN’DA DÂHÎ ŞEYHÜLİSLÂM MERHÛM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HAZRETLERİNE TÜRKİYE GAZETESİNDEKİ İFTİRÂ, HAKÂRET VE AŞAĞILAMALAR İÇÜN TEVBE EDİLMEZSE, LÂ’NETLENMEKDEN KORKULMALIDIR!

(2) 

Ahmed SELÂMÎ

 

12)Gayr-i İslâmi rejim veya devlet her ne ise, başına “başkan” seçerken, eğer müslümanların yıllarca evvel Hakk’ın Rahmetine kavuşmuş, kendilerini müdâfaa imkânları kalmamış Şerîat büyükleri, şeyhülislâmlarına varıncaya kadar ta’n ü teşni’a, iftirâ ve hakâretlere ve “saldıraylar” makûlesi ne idüğü belirsiz kesânın pis kalemleri ile  sırtlanca hücuma uğrar; ve gıybetdeki o “ölü eti yiyiciliğine” de bazı gazeteler yataklık yaparak aynı cinâyetlere ortak ve şerîk olurlarsa; veya bazı müslümanlar da “bu haksızlıklar karşısında susarlarsa”, bunların tamâmı da mes’ûl ve zâlimdir… Zâlimlere “bağıra bağıra beddua etmek, zulümlerini tek tek sayıp dökmek ve mukâbele-i bilmisilde bulunmak”, Son Şerîat’da câizdir! (Bkz: Elmalılı tefsiri, Nisâ 148)

Bu i’tibarla zalemenin, ankarîbüzzeman, zulmünden vaz’geçib mazlûmîn ile helâlleşmesi, hiç vakit geçirilmeden üzerine tereddüb eden ilk farîzadır!

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat, bir kitle-i vâhide olub, mâzî, hâl ve istikbâldeki en zayıf ferdine kadar uhuvvet çemberi içinde bulunur; ve “inneme’l-mü’minûne ıhvetün” emrini tasdik ve tahsîn içre bu hükme teslîm olurlar… Bu keyfiyete binâen, en zaif mü’mine kadar hiç biri, “zarûrât-ı d&ˆniyyeye” alenen muhâlefet dalâletine düşmedikce, yalan, iftirâ ve tahkir fezâhatine çekilerek  onları dünyâya rezîl ü rüsvây etme denaat ve şenâatı irtikâb edilemez! Aksi hâlde bu denaat, haramdır, fısk u fücurdur, ölü eti yemekdir; hatta mazlumların ulemâdan oluşuna rağmen, onların, bu (mü’mîn) keyfiyetleri üzerinden istihzâ, istiskâl ve tahkîr edilişe uğratılması, küfür, şirk, zulüm ve nifâka kadar yol bulur!. Nerde kaldı ki bir müslüman, değil bir Müslüman büyüğüne, müslüman küçüğüne hatta ve hatta en âdî bir yahudiye kadar hiçbir gâvura bile yalan ve iftirâ ile hücum edemez; bu, onun dininde kat’iyyen yasak en pis bir keyfiyetdir…

13) Zâlime, müslüman da olsa, şer’an bedduânın cevazından bahsetdik!

Binâenaleyh, Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri aleyhinde yalan, iftirâ ve tahkîre mücâseret eden kesânın, bu noktada titremesi ve korkmasını da şiddetle tavsiye ve ihtâr ederiz… Zira Büyük Şeyhülislâm, bunu, Mısırlıların kendisine yapdığı zulüm karşısında “İmâmet-i Kübrâ” nâm muhalled eserinde şu satırlarla ifâde ve ifhâm buyururlar:

“Hakikaten benim Mısır sergüzeştim ve oradaki vaz’iyyetin görülecek bir şey idi. Mısırlılar Mustafa Kemal’e kulakdan âşık olmuşlardı. O sebeble ulemâsının ve cühelâsının ağzında bu isim “Esmâ-yı Hüsnâ”dan biri gibi dolaşıyordu! Onun husemâsından (hasımlarından) olduğum içün de, beni, müsâfirliğime ve muhâcirliğime rağmen pek nezâketsiz ve belki pek terbiyesiz bir sûretde karşıladılar. İSLÂM MEMLEKETİ ZANNI İLE İLTİC ETDİĞİM MISIRLILARIN HAKKIMDAKİ SÛ-İ MUÂMELESİNİ DEĞİL DÜNYÂDA, ÂHIRETDE BİLE UNUTMIYACAĞIM.” (15 R.ahır 1347/29. 9.1928) (87)

Saldırayları ile beraber Türkiye Gazetesi mes’ulleri ve tasvib ve tasdikçileri de, ÖMRÜ Allâh Azze’nin Dînini neşr ü müdâfaa uğrunda binbir çile ile geçen Ehl-i Sünnet Kahramanı bir Osmanlı Şeyhülislâmının bu satırlarından nasiblerini alabilirler!

14) Adı geçenlerin “Atatürk’ün hâin i’lân etdiği” eşhâs arasına, Merhûm ve Mağfûr Büyük Şeyhülislam ile Osmanlı Ulemâsından Muhammed İhsan Efendi Merhûmu da dâhil etmekden çekinmemeleri ve zerre kadar Âhıret hesabına yanaşmamaları karşısında, bu “hâinliğin” sebebi iki şıkdan biri  veya aynı zamanda ikisi olacakdır:

  1. A) Kamal Paşa hakkında “ölüm fetvâsı yayınlamak…”
  2. B) Adı geçene “muârız ve muhâlif” olunub, icrâtının, İslâm Din-i Celîli’nin esaslarına ters kabul edilmesi; veya bu dini ortadan kaldırmaya ma’tuf olduğunun düşünülmesi ve böyle bir kanaat taşınmasıdır…

Bu şıkların ikisinin de “hâinliğin” sebebi olarak ileri sürüldüğü, şu aşağıdaki üç cümlede apaçık sırıtmaktadır:

“Mustafa Kemâl ve Millî Mücâdeleciler için ölüm fetvasını yazan Mustafa Sabri Efendi…”

“Mustafa Sabri Efendi, 1922’de İstiklal Harbi bitince ailesiyle Mısır’a kaçmış ama sürgünde muhalefetine devam etmişti.”

“Atatürk’ün hâin ilân ettiği rejim karşıtı MUHALİF bir diaspora…” 

Bu satırları yazan Saldıraylar; ve bu iftirâlarla son derece edeb dışı hezeyânları neşreden Türkiye Gazetesi; ve tasvib ve tasdikçileri, mükerrer beyânlarımızla çok iyi bilsinler ki:

  1. A) Adı geçen fetvâ, Büyük Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri’nin yazdığı bir fetvâ değil; yine Vahîdüddîn Cennetmekân Hazretleri’nin Kıymetli Şeyhülislâm’ı Merhûm Dürrizâde Esseyyid Abdullah Efendi Hazretlerine âid bir fetvâdır. Fetvâ altındaki imzâ aynen şudur: “KETEBEHÛ EL FAKÎR DÜRRİZÂDE ESSEYYİD ABDULLÂH AF ANHÜM”… O zamanın “Hilâfet Hukûkuna” göre yazılmış bir fetvâ içün kimseye “hâin” denemiyeceği de, kalbinde zerre kadar “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat îmân ve i’tikâdı” olan her mü’minin teslîm edeceği bir Müslümanlık..
  2. B) Kamal Paşa’ya muârız ve muhâlif.. Böyle olanlara “hâin” demek de bir hezeyandır. Paşanın silah arkadaşları içinde bile, Karabekir’lere varıncıya kadar pek çoğu, kendisine muârız olub muhâlefet etmişlerdir. Paşaya muârız ve muhâlif olmakla hiç kimse suçlu mevkiine düşürülüb tahtıe edilemez.  Aksi halde Paşa, ismet sıfatını hâiz bir peygamber veya sübhân sıfatları olan bir ilâh (!) yerine konulmuş olur; böyle düşünen ve yapanlar da, din düşmanı dehşetli birer (diktatör bozuntusu) bulunurlar… Esseyyid Abdülhakîm Efendi Hazretleri de, hiçbir dakika, Paşa’nın İslâm’a bakışını tasvib etmemiş; ve dâimâ muârız ve muhâlifi olarak yaşamışlardır… Paşa, ölüm döşeğinde iken, daha sonra yerine geçecek muârız ve muhâlifi İsmet Bey’in “öldürülmesi” içün de emir vermiş; ve bu emrin yerine getirildiğini isbat içün de, gazete haberinin, önüne (bir tek nüsha basılarak) konulduğu; ve böylece yalana inandırıldığı ve gözboyandığı da bir vâkıa olarak bugünün târihçileri tarafından dünyâya duyurulmaktadır!..

İsmet Bey’in Paşa’ya “muârız ve muhâlif” olduğu bu kadar ortada iken, o İsmet “hâin” olarak agorada sallandırılmamışdır!. Belki de Kamal Başkanın nazarında 100 kat “hâin” olmanın adı ne ise o idi; ve onun içün o ne ise o, dile düşmedi, sâdece “katline fermân” çıkdı!!!

 Paşa’nın fetvâları (!) ve idamları onu “hâin” yapamıyor ama; kendisi içün çıkan “ölüm fetvâları yayınlamak”, hiç idâma bâdi  olmasa bile muârız ve muhâlifleri “hâin” yapmıya yetib artıyor!. Bu da hılâfetin değilse bile, cumhuriyet ve dembokrasinin “fazileti” iktizâsı olabilir!. Ayrıca “hukuk devleti” olmak da, böylesine halkı canından edecek kadar candan sevmenin, “halka âşık” olmanın avrupâî ve masonik bir formülü kabûl edilebilir!

15) Şu kadarını da beyan etmeden geçemeyiz ki, Kamal Şef-i Ebedînin muârız ve muhâlifi olmanın suçu, nass ile sâbit bir hükümmüşcesine ele ve dile alınır da, “Paşa, falana hâin dedi, filânı hâin ilân etdi” noktasından hareket edilir ve o kişilere “hâin” gözü ile bakmak bir hakîkat ve düstur hâline getirilirse, Paşa kime ne demişse, o, mutlak hakk ve doğru bilinmiş demekdir! Böylece de Paşa, tanrılar üstü bir tanrı ittihaz edilmiş olur!. Meselâ Fahr-i Kâinât Rasûl-i Rusül Aleyhi Ekmeli’t-Tehâyâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem içün de  Hâşâ, “Araboğlu, Çöl bedevîsi, deve çobanı v.s.” gibi aşağılayıcı laflar kullanmışsa, “öyledir, O, odur” demek, Türkiye Gazetesi Sâhibinden Neşriyât ve Yazı müdürlerine, muharrirlerinden müstahdemînine, kariîninden tasvib ve tasdikçilerine kadar bunca zevâtı hangi şer’i hükme çakacakdır? Hüseyin Hilmi, Enver Ören Beylerin ervâhı, acebâ bu tür ve bu cins tasvîb, tasdîk ve tahsinler elinde ne hâllere düşecekdir?. Büyük Velî Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine nisbet iddiası taşıyan bir câmianın encâmı, bundan nasıl hisseyâb ve nasîbedâr olacakdır?

Paşa’nın, “Araboğlunun yâvelerini Türkoğullarına öğretmek içün Kur’an’ı Türkçe’ye terceme etdireceğim ve öylece de okutacağım, tâ ki budalalık edib aldanmasınlar!”  dediğini, Karabekir’den naklen, Müteveffâ Uğur Mumcu Kitabında iktibâs etmişdir!. Paşa, Şeyhülislâm’a ve İhsan Efendi diyasporasına “hâin demişse, doğru demiş” demiye tutkallanan Saldıray ve Türkiye Gazetesi câmiası, “Paşa Araboğlunun yaveleri demişse, öyledir” diyebilecek midir? Diyemiyecekse, Paşa’nın, neden birincilere “hâin” deyişini, nass yakalamış gibi dünyâya ilan etmekden îmân sancısı ve iffet sıkıntısı çekmezler?. Tavil Tayyib Paşa Hazıretlerinin Çankaya’ya çıkışını Samsun’dan başlatmasının, (kemâlî) bir kerâmeti veya istidrâc kabilinden bir fevkal’âdeliği mi vardır?. Dersimli “tıpış tıpışcı” alevî Kamal, ne alevî ne sünnî olan Tavil Tayyib Paşa’ya benzer bir dublör peşine düşünce, İkinci Ebedî Şef Tavil Tayyib Paşa’nın da CHP’den oy getirecek kataküllilere mi boyun eğmesi ve iki katlı olması iktizâ eder?! Böyle laik dembokratik cumbokrasi teslisli beynelmilel dünya politikaları uğruna, Müslümanlığın mukaddeslerini ayak altına almasının dehşetli mes’ûliyyetini, herşeye rağmen tekrar hatırlatırız!

16) Adı geçen fetvâ, Mustafa Sabri Efendi’ye âid değilken, kamalist dinsevmezler neden bunun Dürrizâde Esseyyid Abdullâh Efendi’ye âid olduğunu söylemez de, Sabri Efendi Merhûm’u kendi kalabalıklarına aşağılatmak içün “yalan ve iftirâ” âdîliği peşine düşerler?. Çünki Dürrizâde Merhûm 1925’de Mekke’de vefât etmiş, Sabri Efendi Merhûm ise tam 29 sene daha muammer olarak 1954de Kâhire’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemişdir. Merhûm, asrın başından beri nice ittihadçı ve 1919’dan beri de nice  kamalist hâinliklerine muhâtab olmuş; ve bunları dehâ çapındaki ferâset ve zekâvetiyle görmüş ve onlarla kıyâsıya bir mücâdelenin içine girmişdir. Dürrizâde Merhûm’dan sonra 30 yıla yakın da bunu sürdürmüş; ve kitâb, makâle, ve her ürlü neşriyâtıyla da, buna azimle ve dünyayı ve beyinsiz müslüman geçinenleri bile karşısına alarak, yılmadan ve usanmadan devam etmişdir. Kamalist gürûh da bunu bildiği ve Merhûm’la başedemediği içün, O’nu, ahmaklar  ve imansızlar dünyasında karalamak ve itibarsızlaştırmak üzere, (âciz suçlulara) mahsus bu “iftirâ” tezgâhından meded ummuşdur! Dolayısıyla kamalist ateizma, Dürrizâde Merhûm’u değil, başlarına belâ olan Mustafa Sabri Efendi Hazretlerini hedef tahtasına oturtmayı menfaatına çok daha uygun görmüşdür!. Bu i’tibarla da Merhûm’u, erkekçe yenemiyeceğini bildiğinden, kancıkça “yalan ve iftirâ” bombardımanı ile mağlûb etme alçaklığını kendisine usûl ittihâz etmişdir!

17) Şimdi kemalistlerin Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri üzerine yıkdığı fetvânın  İslâm Halifesi ve Sultanı Cennetmekân Mehemmed Vahîdüddîn Hân Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretleri’nin Şeyhülislâmı Dürrizâde Esseyyid Abdullah Efendi Hazretlerine âid olduğunun isbâtını, Mustafa Sabri Merhûm’un (17. Safer. 1347/ 3. Ağustos.1928) tarihli “İmâmet-i Kübrâ” nâmındaki tefrikasından okuyalım:

“….öldükden sonra Cenâb-ı Hadîce’ye komşu olmak gibi fetvâsının mükâfâtı olduğuna şübhe etmediğim en yüksek bir pâye de, yine bu tâli’li zâta nasîb olmuşdur. Vefâtında ben de Mekke-i Mükerreme’de idim. Cenâzesinde hazır bulundum. Ve dünyâdaki fetvâsı gibi ölümündeki mesvâsını (evini) de kıskandım!

Mukâbil fetvâların esâsının tezvîrât ve tasnîâta (düzme ve uydurmalara) müstenid olduğuna gelince, bugün bunu isbâta hiç hâcet kalmamışdır. Anadolu’daki Mustafa Kamal Harekâtının, hâli-i esâretde bulunan halîfeyi tahlîsa (kurtarmıya) ma’tûf olduğu mezkûr fetvâlarda tasrîh ve iddia edilmiş iken, harekât-ı mezkûrenin evvelâ halîfeyi hukuk ve salâhiyyetinden tecrîd ile ve sâniyen hılâfeti büsbütün ortadan kaldırmakla netîcelendiğine nazaran, o harekâtın sergerdeleri kendilerine makâm-ı hılâfete karşı âsî ve bağî hükmü veren DÜRRİZÂDE’nin fetvasını, kendileri tasdîk etmiş oldukları gibi halîfeyi tahlisden velâsiyemâ (herşeyden evvel)  makâm-ı hılâfetde İngiliz kânunlarının tatbikine karşı makâm-ı hılâfetin HAKK-I KAZASINI istirdâd ve iâdeden dem vuran, kendi fetvâlarını da yine kendileri en hâinâne bir sûretde tekzîb etmişlerdir. “ 

“Tahlîsi mev’ûd olan (kurtulacağı va’dedilen) Hılâfet bugün nerededir? Kimlerin eliyle yıkılmışdır? Hılâfetin HAKK-I KAZÂSI (muhâkeme sistemi), ahkâm-ı şer’iyyenin icrâsı ma’nâsına olduğu halde, Şerîat Kânunlarını ilgâ ederek yerine ecnebî kânunlarını, İsviçre Kânunlarını tatbik edenler kimlerdir? Gözleri KÖR olmıyan kâri’ler bütün bu müddeiyâtın yerindeki ma’kûsâtı (zıtlığı, tersliği,suçu karşısındakine atmayı) görüyor. Halîfeye “edâmallâhu hılâfetehû ve Şevketehû ilâ yevmiddîn” diye duâ ederek fetvâ alıb veren hılâfet düşmanlarının sahtekârlıklarına bakınız!”  (75) 

18) (29.Safer.1347/15.8.1928) târihli yazıdan devâm edelim: 

(77) “…..elhâsıl mukâbil fetvâlar, serâpâ müzevir ve ekâzib ile mâlîdir (Uydurma ve yalanlarla dopdoludur.) Saf Anadolu ehâlîsine hoş görünmek içün Halife hakkında fetvâlarında isti’mâl etdikleri elfâz-ı ta’zîmiyye ile ân-ı fırsatın hulûlünde Halîfeye revâ gördükleri tahkîrât-ı şeni’iyyeyi (alçakça hakâretleri) karşılaştırınca heriflerin yalancılığının ve kalleşliğinin seviyesi biraz daha anlaşılır. Sahtekârlıklarının en celî (aşikâr) bir vesîkası mâhiyetinde bulunan bu mukâbil fetvâları beş sene evvel kendi gazeteleri ile tekrar neşr ve i’lân etmekden sıkılmamaları da, utanmanın, akıllarına gelmemek derecesinde bunlarca mensî (unutulmuş) bir hâle geldiğine delâlet eder.

Şeyhülislâm Dürrizâde Merhûm’un sâlifüzzikr fetvâsı bana Mısır sergüzeştimi yâdetdirir. Mısırlılar bu fetvânın bana âid olduğu zehâbında ısrâr etmişler; ve mükerreren gazeteleri ile vâki’ olan tashîh ve tezkîrime rağmen iki Şeyhülislâm’ı yekdiğerinden temyîz ve tefrîka bir türlü muvaffak olamamaşlardı. İptidâ İstanbul’dan Mısır’a geldiğim zaman, gazeteleri “SÂHİBÜ’L-FETVÂ Mustafa Sabri geldi” dediler; ve Mısır’da oturduğum kadar her gün matbuatda arsızca ta’rizlerle ve husûsî telgraflarla beni ta’cîz etdiler. Bu meyanda: “Mısır, hâinlere me’vâ (yurt) olamaz, Hicaz’a gidin!” diyenler bile oldu. Ben ise fetvâyı vermek şerefinin maatteessüf bana nasib olmadığını ve Mısırlıların en açık bir mes’elede cehâlet ve dalâletlerini yüzlerine vurmak içün hakîkatı beyan mecbûriyyetinde kaldığımı, Melik-i Hicaz Hazretlerinin da’veti üzerine Mısır’dan ayrılırken “El Mukattam” ve “El Ahrâm” gazetelerinde yazdım. Benim makâlem onları büsbütün çıldırtmışdı ki, bu terbiyesiz edebiyyât nümûnelerini Mekke-i Mükerreme’de okudum. Benden sonra bilâhare Dürrizâde Abdullah Bey de Mekke-i Mükerreme’ye geldi ve arası çok geçmeden orada irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyledi; bunun üzerine Mısır Gazeteleri: “Mustafa Sabri sahibü’l-fetvâ Mekke’de öldü” diye yazdılar!. Melik Hüseyin Hazretleri bunlarla münâkaşayı münâsib görmediği içün ben bir şey yazamıyordum. Nihayet âilem efradından bir kısmının hastalanması sebebi ile 5 ay sonra Mısır’a avdet etdim. Bu defa da, “Mustafa Sabri yine geldi, Hicaz’da vefat mes’elesinin aslı yokmuş!” dediler!!! Ben cevab vermemekde devam ediyordum. Birkaç ay sonra “Emirüşşüarâ” lâkâbını verdikleri Şevki Bey, Hidiv-i Sâbık’ın İstanbul’dan avdet eden vâlidesini istikbâl sadedinde uzun bir kasîde yazdı ve bu kasideyi “El Ahrâm” gazetesi, sersütûn hâlinde neşretdi. Kasîdenin 5-10 beyti Halîfe Vahîdüddîn’in ta’n ve teşnîine tahsîs olunmuşdu. Müşârünileyh (Sultan Vahîdüddîn), “Veliyyün litteâğît” ve “İmâmüssû’” tabirleri ile yâd ediliyor; buna mukabil Mustafa Kamal da, bir münci-i İslâmiyyet gibi göklere çıkarılıyordu. Dayanamadım, açık bir mektub ile kasideye bilâ lüzûm dercedilen bu istidrâd-ı kabihi tenkîd etdim.” 80 

(Mâba’di var)

 

(İlk intişârı: 15.07.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir