Kudüs’ün Sâhibliğini Bırakırsan, Eşkıyâ Sâhiblenmeye Bakar!
8 Aralık 2017
“Dünyâ Kadınlar Günü” Denen Bâtıl, Haçlı Batı İfsâdı!
8 Mart 2018

HAYRETTİN, CENNETMEKÂN ABDÜLHAMÎD HÂN’LA EFGÂNÎ “MASKARA” VE MASONUNU AYNI KEFEYE KOYMAZ MI!?.

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

Müctehidîn-i (!) cümhûriyyeden Karaman Hayrettin, 18. Aralık târihli Yenişafak’daki köşesinden pek elemnâk bir yazı  ile, “Şii gayzı köpürtdü” dense yeridir!.. Serlevhası da şu:

“İran! Yapma, yazık oluyor…”

Diyalogçuluğuyla da ziyâde meşhûr ve “telfik ustası Reşid Rızâ’nın çırağı” Hayrettin, yıllardır (1979’dan beri) şii tufânı yiyen “Ortadoğu ve İslâm coğrafyasında” ortalık “fitne ateşi” ile cayır cayır yanarken, “Haksızlık karşısında dilsiz şey… olub susmuşdu!”

Acebâ bu şii fitnesinden hiç haberi yok muydu da, şimdi “Ba’de harâbi’l-HALEB” mi işin farkına varıb (uyan)dı!?.

Uyandıysa çok iyi, kendisine “sabâh-ı şerîfler hayrolsun mîrim” deyû bir tanzimâtçı temennâsı; veya “günaydın bayım” yollu bir cumhûriyetçi “esenlemesi” de çakılabilir!. Efgânî masonuna ziyâde sevgisinden ötürü, üstâdının bir zamanlar kayıtlı olduğu ALLÂH’sız Fransız mason locası hâtırâsına atfen, “Bonjour Monsieur” de denilebilir…

Yeter ki uyansın!. “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş oldukdan sonra” da olsa, olsun!

Ancak, uyanacak adam veya madam, yazı-çizisiyle öyle bir keyfiyet ortaya koymalıdır ki, erbâb-ı nazara:

“Bu adam veya bu madam uyanmışa benziyor, uyandı ve kedi gibi 4 bacak üzerine de düşüb dipdiri duruyor, sincap gibi de amuda kalkdı!”

Dedirtebilsin… Halbuki Bay Hayrettin tam tersine, uyanmış gibi yapıb bir şeyler mırıldanıyor; ve adamın aklına “acebâ karabasana mı uğradı, yoksa sayık..yor mu?” gibi istifhamlar getiriyor!.

Mut’acı ve Takiyyeci Şii asâkir-i zalemesi “atı alıb Üsküdar’ı veya Haleb’i geçdikden sonra (er.el-i ömr)ünde” sâbık müctehid Hayrettin kitâbet eylemişler ki:

Sultan Abdülhamid, Nâdir Şah, Efgânî, bizdeki ve diğer coğrafyalardaki İslamcılar, yıllardan beri İslam Birliği’ne çağırıyor, bu amacı gerçekleştirmek için teorik ve pratik çalışmalar yapıyorlar; gel gör ki İslam dünyası gittikçe daha ziyade bölünüyor, çeşitli sebepler ve bahanelerle bölünmüş parçalar birbirine düşman oluyor, savaşıyor, Müslümanlara karşı düşmanla işbirliği bile yapabiliyorlar.”

Görüldüğü gibi “Zamân’e ve Abant’ıyye müctehidi” Hayrettin, biribirine tam zıd 3 târihî şahsiyeti bir tek satırın içinde ve biribirine muttasıl cem ederek, “takrîb-i edyân veya telfîk-i mezâhib” muâdili “takrîb-i eşhâs veya telfîk-i meşâhîr” gibi bir hâllere sokuvermiş!.

En doğrusu Kelâm-ı Kadîm’in:

“Ey ehli kitab! Bilib durduğunuz hâlde hakkı bâtıl ile neden karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz, telbîs ediyorsunuz?”

Meâl-i şerîfindeki âyet-i celîlesine bir ölçüde sanki nazîre yapar gibi, “Abdülhamîd Cennetmekân’ın yanına, bâtıl olan 2 soytarıyı” da yamayıvermiş! Biz de şöyle desek isâbet etmez miyiz:

“EY EHL-İ TELFÎK! Neden müslümanla gavuru karıştırıyor ve müslümanın şemsiyesi altına sokarak o 2 mel’anetin masonluğunu ve küfrünü gizliyorsun?”

Böyle desek, fevkal’âde isâbet etmiş olmaz mıyız!?…

Bunlar, Hayrettin’in 50 yıldır meşhur taktiklerindendir: Hakla bâtılı bir kefeye koymak; veya onları bir torbaya tıka basa  doldurarak, târih bilmeyen garîbân okuyucularının gözlerine, oradan da beyn-i bâlâlarına idhâl eyleyivermek!..

Hulâsa mumâileyh, Abdülhamîd Cennetmekân hâriç diğer 2’sini de, (sıvacılar) vezninde “İslâmcılar” olarak; ve “İslâm Birliğine Çağıran” adamlar diyerek, sıkılmadan cihana takdîm ediyor veya kâriîn-i kirâmının (!) gözlerini küllüyor!..

Ve mine’l- ğarâib  ve mine’l-ecâib!

Cemâleddîn-i Efganî denen mason alçağın “İslâmiyyet’le” zerre kadar alâkası olmadığını; Cennetmekân Sultan Abdülhamîd Hân Hazretlerini devirmek içün Kâtil ve Bâtıl Haçlı Avrupa ajanı olarak nice fırıldaklar çevirdiğini; ve Halîfe-i Müslimîn Sultân-ı Merhûm’un bu Efgânî denen zındığa “maskara” buyurduklarını; ve İstanbul’da nezâret altında tutarak, İslâm milleti arasında dolaşıb cüzzam illetinden beter “mezhebsizlik, ve telfik v.s. gibi fitne” tohumları ekmesine mani’ olmak üzere geberinceye kadar İstanbul’dan çıkartmadığını, yüksek tepelerin de (akıl hocası) bu Hayrettin Prof bilmez mi!?. Tabii okuyucularının kısm-ı a’zamı bilmese de, bunlar, târîhî vâkıalar cümlesindendir…

Ancak, “cumhûriyet müctehidi” Hayrettin’in, Türkiye’de kimsenin tanımadığı “Nâdir Şâh” denen ve İran’daki Safevî hânedânı yerine Afşar Hânedânını iktidâra getiren bu “kan dökücü kâtil sapığı” birdenbire ortaya atarak, onu, badanacı vezninde “İslâmcı” yapıb ve Abdülhamîd Cennetmekân Hazretleri’nin de ismi ve şemsiyesi altına sokarak ve herifi onunla bir seviyede zikrederek; ve Nâdir Şah nam süflîyi üstelik “İslâm Birliğine Çağırıcı” olarak da millete şırıngalaması, cidden hem korkunç bir tahrîf ve hem de pek karanlık bir maksad eseri olsa gerekdir…

Bu “Nadir Şah” denen sapık sergerde, çıkdığı köyden gözü pekliği, aldatıcılığı, âmirlerine ihaneti ve suç isnâd etdiği kumandanlarının gözlerine mil çektirecek kadar işkenceciliği sa’yesinde (!) yüksele yüksele İran’da ŞÂH makâmına kadar geçmişdir!.. İhânet ve fırıldaklarla ele geçirdiği şahlık saltanatı aşağı yukarı (1736-47) arasında 11 sene kadardır. 1688’de doğan bu sergerde 15-16 yaşlarından i’tibâren, gebertildiği 1747 tarihine kadar elinde kılıç  vurmadığı ve dalmadığı aşîret, beylik, sultanlık, emirlik ve Osmanlı hükümrânlığı bırakmamışdır… Hindistan, Bağdad, Tiflis, Musul, Türkistan arasında da savrulub durmuş, yakıb yıkmış bir kan içici…

Evvelâ Meşhed’de Melik Mahmud’un emrindedir. Bir cirit oyununda velîni’meti Melik Mahmud’u öldürmek isterse de muvaffak olamaz ve kaçar! Sonra onunla mücâdeleye başlar. Kuşatdığı kaleleri düşürünce de, ileri gelenleri sorgusuz sualsiz acımasızca kılıçdan geçirir…

1727de Şah II. Tahmasb’ın hizmetine girer ve orduda yüksek rütbeler alır. Osmanlı kuvvetleri ile bütün ömrünce 20’ye yakın muhârebeye girerek İstanbul idâresine çok büyük zâyiât verdirmiş; ve böylece nice mehmedçiğin kanına girmişdir. Timurtaş ve Abdurrahman Paşa kuvvetleri ile de nice kanlı muhârebeler yapmış; ve daha sonra Tebriz Muhâfızı Kara Mustafa Paşa kuvvetlerine de çok zâyiat verdirmişdir…

Cumhûriyet Müctehidi telfiksever Hayrettin’in (hayrân) olduğu bu kana doymaz “İslâm’cı ve İslâm Birliğine Çağrıcı” kâtil, Moskoflarla anlaşarak Şah II.Tahmasb’ın 1732’de Osmanlı Devlet-i Aliyye’si ile yapdığı anlaşmayı beğenmeyib, Şâh’ı bir (darbe) ile indirerek sürgüne gönderir… Sonra da Şâh’ın 5 AYLIK oğlunu Şah; kendisini de “Şah VEKÎLİ”  i’lân etdirerek 1732’de 44 yaşında (idâreyi) tamâmen ele geçirir…

Cumhuriyet Müctehidi ve bir zamanların Abant demirbaşı ve hoşgörü-diyalogcu müftüsü Hayrettin’in “İslâmcı ve İslâm Birliği Çağrıcısı Nâdir’i”  hakkında devâm edelim:

1736’da aşiret ve oymak reisleri ile eyâlet vâlilerini toplayıb onlara kendisini “ŞAH” ilân etdirdikden sonra, şu meşhûr zâlim ve kâtillerden Şâh İsmail’in şiiliğini de yanlış bulan Nadir nâm soytarı, “CÂFERÎLİK”  diye tutdurur; ve bunu kabûl etmeleri içün İslâm âlemine dayatmaya kalkar!.. Böylece kendisiyle de AFŞAR hânedânının saltanatını başlatır…

Osmanlılar Avusturya ve Moskoflarla uğraşırken, şiilerin en mümeyyiz vasfı olan Osmanlı’yı arkadan vurmak içün o da, Anadolu askerlerini şarkdan sıkıştırır; ve onlara barış maddesi olarak “Caferîliğin 5. Mezheb olarak kabûl edilmesini” şart koşar!. Osmanlıların bunu kabul etmemesi üzerine ise, işler çıkmaza girer… Böyyük Cum. Müctehidi Hayrettin’in “İslamcı ve Birlikçi” sergerdesi ise pes etmez, daha da ileri gider ve İstanbul’a elçi göndererek “Caferîliğin 5. Mezheb olarak kabûl edilmesini; ve KÂBE’de Câferîlik içün bir de MAKÂM tahsîs edilmesini istemek” gibi sapıtmalarıyla ortalığı daha da karıştırmaya yani “Hayrettinî bir BİRLİĞE” devâm eder!!!..

Demek ki, “telfikçi, takribçi, birlikçi, hoşgörücü, diyalogcu ve çağdaş” modern İslâmbeğenmezlerin “BİRLİKÇİLİĞİ” böyle egzantirik bir şey!.

Devlet-i Aliyye, sergerdenin teklîf ve şartlarının hiçbirine iltifât etmiyerek kabûl etmez; ve soytarının elçileri süklüm püklüm geri döner!. Kana doymayan, Hind seferleri ile oraların servetlerini hazînesine taşıyan bu talancı sergerde, bu günümüzdekiler gibi sonradan görme hokkabaz, kendisini Cengiz putperesti gibi bir de “Cihângîr” ilân etdirir!..

Osmanlıların, bütün tekliflerini geri çevirmesine de çok kızan bu Hayrettinî (!) ve “İslâm Birliği (!) Çağrıcısı ve İslâmcı” şeytan, bu kızgınlıkla sefer hazırlığına girişir; ve 2. Def’a Irak üzerine yürür ve Bağdad’ı kuşatır… Bağdâd Muhâfızı SÂFİ MİRZÂ’yı yakalatdırır; ve gözlerine mil çekdirerek Kars’da bulunan Serasker Ahmed Paşa’ya gönderir!. Böylesine de mülevves ve iğrenç bir (işkenceci) olarak târîhe geçer…

Ancak 18. Yüzyılın bu gözü dönmüş kâtili, 21. Asırda, Cumhuriyet Müctehidi Hayrettin’in kaleminde “İslâm’cı bir İslâm Birliği Çağrıcısı” olur; ve Cennetmekân Sultân Abdülhamîd-i Sânî HÂN Hazretleri’nin ismi ile beraber anılacak kadar birden BÜYÜR, dehhâmeleşir ve Yenişafak cerîdesi üzerinden AKP cenâhına,  Sultan Hazretleri gibi büyük ve hayırlı bir varlık hâlinde takdîm edilir!..

Tabii yiyene…

Hayrettin’in Abdülhamîd Cennetmekân Hazretleri’nin ismi ile beraber zikrederek “İslâm’cı ve İslâm Birliğine Çağırıcı” olarak takdîm etdiği, Osmanlı ve Ehl-i Sünnet düşmanı ve işkenceci gözü dönmüş eşkıyâ işte budur…

Sonra gene bu Şâh bozuntusu, 1745’de de, Kars üzerine yürüyerek Osmanlı kuvvetlerine büyük zâyiât  verdirir… Bu sapık serserinin işi gücü, Osmanlı Haçlı ile uğraşırken, o da, Osmanlı ile boğuşmakdan ibâretdir. Bu hiç bitmeyen harbler, eşkıyâyı iktisâdî bakımdan iyice zora sokunca, bunu telâfî içün ehâliye çok ağır vergiler yüklemeye başlar…

Netîcede halk, bu vergilere dayanamaz ve Nâdir’in ülkesinin pek çok yerinde ısyân ve baş kaldırmalar hızlanır; ve zorla alınan bu vergi ve haraclara halk ayaklanınca, o da bunları daha da şiddet ve kanla bastırmaya çalışır. Dînî yenilik ve yamultmalardan (!) müştakî olan Safevî artıkları ve şii mollaları da, bu ısyânlara katılınca, KATİLİN şiddeti daha da artar; ve önüne gelenleri öldürtmeye başlar… Isyânlara Azerîler ve Horasan halkı da iştirâk edince, artık çekilmez ve tehammül edilmez olan NADİR Şah adındaki bu kan dökücü, kendi kumandanlarının sûikasdı ile fecî şekilde gebertilir… Ve 1747’de, 11 senelik şahlık ve cihangirlik maskaralıkları da böylece yerin dibini boylar…

İşte Hayrettin’in efrencî 18. Asırda yaşamış “İslâm Billiğine Çağırıcı İslâmcısı…”

Ve onun, onbinlerce müslümanın ve Anadolu askerinin kanını dökmekden ibâret mülevves hayâtı…

Türkiye’deki Oryantalist ilâhiyatçı çömezleri, acebâ neden bu kadar berbât, rezil zâlimleri ve sapıkları “İslâm Büyükleri” yanına yerleştirerek onlarla beraber (Büyük) gösterir; ve müslümanlardan, neden bu tip adamların peşine takılmalarını isterler?. Bu İslâm (Beğenmezliğin) altındaki asıl sâik ne olabilir?

Cemâlettin-i Efgânî denen fitnebaz ise, hakkında pek çok kitab yazılarak, Türkiye’de “İslâm’ı içden bulandırmak isteyen ve ehl-i sünnetin azılı düşmanı, Fransız locasının ateist karakterdeki bir masonu” olarak tanınan, ileri derecede bir sapıkdır… Bu tip karanlık herifler, neden ön plana çıkarılır; ve hiç başka İslâm büyüğü kalmamış gibi, bu tip “maskaralar” neden müslümanlara örnek olarak gösterilir?

Yakın bir gelecekde, Hindistan’da hüküm süren ve NÂDİR ŞAH denen kan dökücüden 2 asır evvel yaşamış, sîreti EKFER sûreti (EKBER ŞAH) da, ilâhiyatçı Oryantalist çömezlerimiz tarafından müslümanların önüne “Takrîb-i Edyân=Dinlerin Birliği Kahramanı” olarak konursa, herhâlde hiç şaşırmamalıdır!. Çünki Efgânî ve Abduh’larla da devâm eden “Telfîkçilik ve takrîb-i mezâhib=mezheblerin birliği” iblislikleri, geçdiğimiz 2 asır içinde İslâm Milletine (zehir) olarak içirilmek istenmişdir…

 (Ekber Şâh) denen bu (ekfer sapık herif) de, 4-5 dinden yeni bir din uydurmak üzere uğraşmış, nice müslümanlara eziyet ve işkence tatbik etmişdir. Büyük Allâme-i Cihân İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Kaddesallâhu Sırrahu’l-Âlî Hazretleri, bu “Ekfer-i Bîdîn’den” gelen bütün zorlukları göğüsleyerek, bu azgın ve zâlim mel’unla mücâdele etmiş; bu Ekfer’in gebermesinden sonra yerine geçen oğlu ise, Büyük İmamı dinliyerek Ekfer’in küfür ve şirk dolu tahrîbâtını yaşatmamışdır…

Zamanımızda da “Hoşgörü-Diyalog” küfr ü şirkiyle başlayıb EKFER ŞÂH muâdili ESTER ŞÂH veya EBTER ŞAH cinsi sürüler ortalığı doldurmuş; ve İslâmiyyet’i tanınmaz hâle getirmek içün kimisi Pensilvanya’larda, kimileri ilâhiyatlarda, kimileri “denâat”larda, kimileri mukaddes tasavvufu perde edib onu istismâr istikâmetinde cirit atarak maskarahânelerde, milleti idlâl etmek üzere şeytanlarının emrinde gece gündüz çalışmakda ve ebedî ateş olan âkıbetlerine doğru yol almaktadırlar…

Tekrar ederiz ki, Allâh Azze’nin Kelâm-ı Kadîm’indeki:

“Ey ehli kitab! Bilib durduğunuz hâlde, hakkı bâtıl ile neden karıştırıyor; ve hakkı gizliyorsunuz, telbîs ediyorsunuz?”

Âyet meâlinde görülen “karıştırıcılık ve gizleyicilik” yani “telbis”, bugün de aynen çok çeşitli yer ve zamanlarda, görüldüğü gibi pek farklı şekillerde irtikâb edilmektedir…

Abdülhamîd Cennetmekân Hazretleri ile, O’nun “maskara” dediği ve kendisini hal’etmek isteyen hâini yanyana ve aynı gâye ve îmânın adamı gibi göstermek hangi üst aklın işidir!?

İslâmiyyet’i içden karalamak içün “Peygamberlik, san’atlardan bir san’atdır” diyerek (makâm-ı risâleti) alelâde bir meslek gibi sıradanlaştıracak kadar din düşmanı eşirrâyı yani ateist mason kuyruklarını Büyük Sultan ile yanyana getirmek; ve aynı kefeye koyarak bunu zerre kadar da sıkılmadan dünyâya i’lân etmek, Sultân-ı Merhûm’a fevkal’âde bir hakâret, aşağılama ve düşmanlık  olduğu gibi, öteki alçakları da yükseltmek ve göklere çıkarmak fazîhasıdır…

Yarım asırdır bu kabil “telbis=hakkı bâtılla bulama” manevra ve taktikleriyle bugünlere gelen; ve “sabık hoşgörü ve diyalogdan sâbıkalı” adam ve madamlar, biavnihî Teâlâ, artık bundan sonra bu fitnelerine rahat devâm edemeyeceklerdir vesselâm…

 

(İntişârı: 24.12.2016)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir