-1- Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
Zıyâiyye BEKÇİSİ
2 Ocak 2019
-3- Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
Zıyâiyye BEKÇİSİ
5 Ocak 2019

HAÇLI YENİ YILINA GİRİŞDE KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARANLAR, HATTÂ MİL ÇEKENLER!

(2)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

.

Kaytan bıyıklı (Müverrih-i Ahırs.man’ın) birkaç satırını tahlîl etdikden sonra şöyle demişdik:

“İş bu kadarla kalsa gene iyi, hâle bakın:

“Hangi takvime göre olursa olsun, her yıl yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir ufuk, yeni bir beklentidir.”

Nasıl?.

Global felsefenin “millî ve yerli, yavuz ve havuz olanları,” işte bu kabil altın kupalarla; ayrıca geçmiş sap-saman devirlerindeki Hocfendilerden tevârüs edilen kutsal ve kurtsal “mülâhazalarla,”  Akit ekranlarından bunları nûş edenlerin ruhlarını, kimbilir ne kadar ve nasıl ferahnâk ediyordur!.

Yukarıya aldığımız 8-10 satırı dün neşretdik, şimdi buradan devam edelim:

Global vatandaş, Hind, yahudi, Çin, japon bilmem ne takvimleri de olsa hiç mi hiç fark etmez, vız gelir tırıs gider, dercesine: “Hangi takvime göre olursa olsun, her yıl yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir ufuk, yeni bir beklentidir.”

Diyebiliyor!. Ekran arkadaşı Armağan da böyle ise, vay bunların vereceği “Târîh Şuurunun” ervâhına!

Demek ki hangi gâvur takvimi olursa olsun farketmiyor; yeter ki topunda da “umut, ufuk, beklenti” kafesde keklik olsun!. 1440 senelik Müslümanın, ecdâdın, atalarımızın, soyumuzun îmân edib âidiyyet belirtdiği ve uğrunda can verdiği zamanla mukayyed Dîn emir ve farzlarının, hiçbir üstünlüğü, sahiblenilişi yok! Yeter ki “umut, ufuk ve beklenti” versin, kimin takvimi olursa olsun!

Bu ne iştiha ve midedir bre, bu demekdir ki:

“Her kimin takvimi olursa olsun hepsi de evin mahremi gibidir, ben hepsinden de “umut, ufuk ve beklenti” içinde aynı zevki, aynı yakınlığı ve sıcaklığı alırım!”

Yeryüzünde, “Ben müstesnâ herkesin Takvim âidiyyeti olsa da benim yokdur” deyişin, bu tür kapısı açık mekânına rastlanamaz!

Vah esefâ!

Denilmem isteniyor ki:

“Binlerce islâmî emir, nehiy ve zarûrâta kat’iyyen taallûku bulunan, Kâinâtın Efendisi, Hâcesi, Mürşidi  Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin HİCRETİNİ BAŞLANGIÇ alan mukaddes takvimin, gene HİCRETİ ESAS alan Şemsî (Rûmî) takvimin, hiçbir üstünlüğü, hatırası, ümmetin genlerine kadar işleyiciliği bulunamaz, dînî hiçbir kudsiyeti yokdur, takvim mi takvimdir işte, geç gitsin!”

Adam gibi hatta madam gibi de olsa ağzı ağız olandan “Dinim İslâm” diye bir söz çıkar da, böyle yamuk ve ucûbe düşünüyorsa, ona, şeddeli ismiyle tutar hizâya gel denir;  yok, dini, İslâm değil de şu veya bu olan bir adam veya madamın çocuğu ise, ona bir şey demeyiz! Ma’zurdur, ma’fuvdur, salıverilmişdir, istediği yerde otlamak hakkıdır!

AKP ile başlayan “Yerli ve Millî oluş” bu noktalara kadar düşebilmişse, ateist ve vahyin azılı mı azılı muârızı şefokratik CHP zihniyeti, bir gün mumla aranabilecek gibi gözüküyor!

Ne  güzel “Hoşgörü-diyalogçu ve hocfendisel bir formül:

“Dileyen dilediği gibi karşılar yeni yılı, bize ne!”

Zilzurna sarhoşluklar, sarkıntılıklar, cinâyetler, israflar, yolları meydanları kenefe çevirmeler, gaseyan edenlerin iğrençlikleri; kaç binlerce polisin hiç yokdan vazifelere çağrılıb bu rezillikler içün evinden barkından edilişi ve boş yere eziyet çekmeleri; yüzbinlerce çam fidanının katli; trafik kazaları, ölümler, sönen ocaklar; haçlı dindarların itikadlarına ittibaen milyonlarca liralık havaî fişek israfları, bunlarla geberenler, ölenler, bayılanlar, sakatlananlar… Kapitalist vahşetin insanları maymunlar gibi zıplatıb oynatmaları ve onların da bunu seyr ü temâşâ edişleri!..

Daha binlerce rezillik ve kepâzeliğin altına yekûn hattını çek ve oku:

“Dileyen dilediği gibi karşılar yeni yılı, bize ne!”

Bize ne imiş?. Adama göre her rezillik tabii demek ki…

Ve bunlar gibi yüzlerce iğrençlikler ve insanlık dışılıklar… Bunları her sene, yılbaşında göreceksin ve tüyün bile kıpırdamıyacak sonra da “BİZE NE?” diyecek kadar müslüman olacaksın, vatanperver kalacaksın, “Yerli ve Millî” geçineceksin, Osmanlıcılık edebiyatı, hikâyeleri, laf u güzâflarıyla ehâlinin “yavuz” şeyi ve müverrih-i a’zamı olacaksın!

Vay be, ne de bıyık yakışıyor böyle merd adamlara bre! Bir de aşağıdaki “Muhâsebe!”

“1582 tarihinde Papa Gregorius takvimde bazı köklü düzeltmeler yaptı. Kimimiz eğlenir, kimimiz başını ellerinin arasına alıp derin bir vicdan muhasebesine oturur: “Koskoca bir yılı ziyan mı ettim, yoksa bereketlendirdim mi?” diye düşünür; “Zarar haneme mi yazıldı, kâr haneme mi?”

Görüldüğü gibi, Hoşgörücü Müverrih-i Ahırs.man, hıristiyânî Yılbaşında “Derin bir vicdân MUHÂSEBESİNİ” de unutmuyor! Fettoş da Pensilvanya’da bu Yılbaşını pek “Kutsal ve Putsal” ganimet bilib “Derin vicdan muhâsebesiyle rü’yâlar görmeye ve Papa cenâblarından da duâlar niyâz etmeye” derinleşmişse, kat’iyyen şaşırmayız!. Kaytan Bıyık Müverrih de İslâm Dîninin mukaddes zamanlarında, o “İslâm’ın en mühim Emirlerinden olan Nefis Muhâsebesini deği de; pozitivist CHP zihniyetine özenmişcesine Bâtıl Batı’nın sokuşturması “Din, Allâh’la kul arasında bir vicdân işidir” diyenler gibi,  bu “Derin Vicdân Muhâsebesini” öne çıkarıyor!. Zavallı sanki, Müslümünların “Nefis Murâkabesi” disiplinleri ve sohbetleri arasında değil de; hıristiyanların, “Vicdânı tabii dinler arasına koyan” kısmının lagalugaları arasında ömür tüketmiş!

Ve dünya çılgınlar gibi kudurur ve hayvanlaşırken, o, bu hıristiyan mukaddesleri arasındaki Yılbaşı’na, (O, buna inanmasa da aşağıda isbâtı gelecek) gene onların “vicdân edebiyat ve felsefesini” sıkıştırmakla meşgûl!. Muhterem Peder’den bergüzâr o tatlı “Diyalog” hâtırâları, bir-iki asır geçmeden kolay kolay unutulacağa da benzemiyor!

Müverrih-i cumhûriyyenin deve gibi düzeltilecek yerini ara ki bulasın! Adı geçen, şu “şecaat arzetmelerle” bıyık oynatmaya devam ediyor:

Yakın tarihlerde bu topraklarda kullanılan üç tür takvim, üç farklı yılbaşı var. Her millet tek yılbaşına sahipken, bu toprakların mirasçısı olan bizler üç ayrı yılbaşına sahibiz. Bu bize diğer milletlerin sahip olmadığı bir zenginlik katıyor.”

Duymayan duysun ki adam hiç sıkılmadan üç takvimi de aynı kıymetde aynı derecede ve aynı sıkletde görüb onları bir nevi mindere çıkarıyor, aynı tutuyor! Bu kafatasına siz, artık ne anlatabilirsiniz?

Bu üç yılbaşından Rûmî (Şemsî) olanın, bırakın Yılbaşısını, mevcûdiyetini bile bilen kalmamışdır!. Hicrî (Kamerî) olanı da, dînî hassâsiyeti olan % 1-2’lik ihtiyar veya meraklısı bir kısım takib eder; ve bunun sokağa akseden cılız ve mecalsiz varlığı dışında, hemen hemen hiçbir sesi-soluğuna da rastlanmaz…

Fakat hıristiyânî-mîlâdî-efrencîyye (Frengî-Papazsal) yılbaşı ise, bunlarla zerre kadar mukâyese edilemiyecek bir ebatda bütün dünyayı binbir rezâletle sallayıb içine de edecek kadar dehhâmeleşmişdir; ve anırarak, bağırarak, tepinerek, çifteler atarak ve belâsını arayacak ölçülerde, sokakda, evde, internetde, medyada, hemen hemen her yerde terör baskını gibi eşkıyâlıkla orta yerdedir!

İslâmî yılbaşılarında, hıristiyânî yılbaşı olan 1 ocakda işlenen rezâlet, isrâf, Allâhsızlık ve kahpeliklerin milyarda birine bile herhangi bir yerde rastlanmış mıdır?.

Artık kalbinde îmân olan bir müslüman, bu üç takvimi aynı ağırlıkda ve aynı rağbetde imiş gibi takdime çalışır, böylesine bir katakülli ve mugâlataya nasıl tenezzül eder, dehşet!

İslâm’ın bütün îmân, amel, zenginlik, kudsiyet, adâlet, ahlâk, cihâd, ibâdet, namaz, oruc,  medeniyet ve insâniyet bütününden ayrılması muhâl olan bir HİCRÎ (Kamerî) TAKVİMİN, Dînin uzakdan veya yakından tamâmına taallûkunu zerre kadar GÖRME/ GÖREME, sonra da kalk, “Dileyen dilediği gibi karşılar yeni yılı” de; “Kimimiz eğlenir” de; “Bu toprakların mirasçısı olan bizler üç ayrı yılbaşına sahibiz” de; üstelik de ecdâda bunca ihânet ve hakâretleri: “Bunu diğer milletlerin sâhib omadığı bir zenginlik” diye kalemine al!

Canı cehenneme öyle zenginliğin!

Dünyâ çapındaki rezillik ve kudurmaları da, ensesinden dolaşarak “Millet-i Merhûmenin Zenginlik hânesine” yaz!

Hıristiyanlardan bin kere daha katmerli ve bulamaç, bu hıristiyânî takvime sâhib çıkmanın adına veya soyu sopuna acebâ ne denilmelidir?

Adam, “Üç ayrı yılbaşına sâhibiz” diye kasılıb öğünüyor ve neredeyse böğürü.or!. Hicrî ve Şemsî takvimlerin bu memleketde resmen mer’iyyetden kaldırılışını, dolayısıyla yasaklanışını; Dîne, ecdâda, tarihe, mukaddesata, şahsiyete indirilmiş en büyük darbelerden biri olarak göremeyen bu zihniyet, bu memleketin en korkunç tehlikesi ve bedbahtlığıdır…

Yazıklar olsun!

96 yıldır kafaları ateist cumhûriyet sloğanları ile şartlanıb, dinlerini beğenmeme istikâmetinde ve müslümanlara tepeden bakıcı yetiştirilen nesillere; gâvur takvimi ve yılbaşılarını şeksiz ve şübhesiz zaman ölçüsü ve başlangıcı olarak kabûl etdirilen beyinlere, kendileri olmaları, dinsiz ve Haçlı güdümündeki maarifler boyunca unutdurulmuşdur… Bunun netîcesinde de, kendi öz din âlimlerinin kitablarını ellerine bile alamıyan nice echel-i cühelâ peydahlanmış; ve bunlar, îcâbında karşımıza târihçi, müellif, muharrir, mütefekkir ve münevver gibi sıfatlarla çıkarılmışlardır!. Fakat bunların ağızlarına ve kalemlerine bakıldığında, daha “zaman, takvim ve yılbaşı, v.s.” gibi mefhumların Aziz DÎNİMİZE taallûk eden taraflarını bile göremiyecek kadar ve sırılsıklam nasibsiz oldukları, bugün pek çirkin mikyasda meydanlarda teşhîr edilir olmuşdur!.

Bu i’tibarla, adı geçen ve bilmediğini de bilmeyecek kadar karanlıklarda yüzen; ve fakat her mevzu’da ahkâm kesme kibrine batmış bütün bâbıâdî kalemşörlerine bir misâl de olması içün, Dâhî Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin satırlarını, kulaklarını çeke çeke okutalım; ve  “zamanın, takvimin, yılbaşının” Aziz ve Mutlak Dînimiz İslâmiyyet’deki yeri ile fevkal’âde kıymetini, “vicdan murâkabesi” deyib de “NEFS MURÂKABESİ” bile diyebilmeye yabânî rûh ve beyinlerine bir nebzecik de olsa sokalım:

“Şühûr ile zaman takdîrinde yani AYIN, BİR MİKYÂS-I ZEMÂNÎ İTTİHÂZ EDİLMESİNDE BİR TAKIM MENÂFİ-İ İNSÂNİYYE VARDIR Kİ, BUNLARIN BİR KISMI DÎNÎ VE BİR KISMI DA DÜNYEVÎDİR.”….. Eyyâm ve eczâ-yı eyyâm olan saatler içün evkât-ı salâtda olduğu gibi günün (s.683) dahî bir mîkât (muayyen zaman) olduğunda şübhe yok ise de, pek çok işler içün AY HESÂBI ELZEMDİR. Ve tahavvülât-ı kameriyye hılkaten bu hususda vaz’iyyet-i şemsiyyeden ziyâde, VAKİT HESÂBINA ELVERİŞLİ VE UMÛM İÇÜN KOLAYDIR. AY HILKATEN MÜSTAKİL BİR VÂHİD-İ KIYÂSÎ OLMALIDIR. Şemsin cirminde bir tahavvül görülmediğinden dolayı, arza nazaran metaliindeki (doğuş yerlerindeki) ihtilâfâtı ve burçlar üzerindeki intikâlâtı, umûr-ı hafiyyeden olmakla (apaçık olmadığından) ŞEHR (ay) tesmiyesine münâsib olmıyacağı gibi, sene-i şemsiyyede şehr, bir mikyâs-ı zâhirî değil, nihâyet fusûl-i erbaaya (4 mevsime) veya nefs-i seneye nazaran i’tibârî ve hafî bir cüz’-i mikyâsdırlar. Halbuki ay, terbi’leriyle (dörtde birleriyle) haftaların dahî HAKÎKATEN MİKYÂSIDIR. DÜNYÂNIN HER TARAFINDA HAFTA HESÂBININ VAHDETİ DE, BU MİKYÂSIN FITRÎLİĞİNDEN NÂŞÎDİR. NİHÂYET AY, GECELERİ İ’TİBÂRIYLA GÜN HESABLARINA DA BÂRİZ BİR ALÂKAYI HÂİZDİR. VE BUNA BİNÂEN GÜNLERİN İSİMLERİ UMÛMİYYETLE BUNA TATBÎK OLUNARAK 7 OLMUŞDUR. İşte menâfi-i beşeriyye nokta-i nazarından TAHAVVÜLÂT-I KAMERİN HİKMET-İ ZÂHİRESİ,  VAKİT HESÂBI İÇÜN BÖYLE BİR MÎKÂT OLMAKDIR.…….. Bunlardan başka, kamerin cirminde her gün meşhûd olan bu tahavvülât, ecrâm-ı semâviyyenin dahî ma’ruz-ı tegayyür ve kâbil-i mahvolabileceğine bir misâl-i bâhir teşkîl etmesi i’tibâriyle, kudret ve vahdâniyyet-i ilâhiyyenin âyât-ı kübrâsından olan hılkat-ı semâvât içinde KAMER, MÜTEFEKKİRÎNDEN BAŞKA, EN BASİT İNSANLARA BİLE Rabbülâlemîn’in İRÂDESİNİ ANLATAN BİR ÂYET-İ MÜMTÂZE VE ONA UBÛDİYYET ETMEK İÇÜN VAKİT TA’YÎNİNE DELÂLET EDECEK BİR ALÂMET-İ RABBÂNİYE OLDUĞUNDA DA ŞÜBHE YOKDUR.” (c.1,s. 684, 1936 tab’ı.)

Bu kadar açık ve bedîhî hakîkatları, bunların Dîn’e ve dünyaya bâhir taallûklarını, hatta “Rabbülâlemîn’in irâdesini anlatan alâmet-i Rabbâniye olduklarını” görmeden, “Hangi takvim olursa bana vız gelir” kabilinden bir hoyratlık ve mîrasyediliğine saplananlar, cehâleti bırakıb hadlerinin ne olduğunu teslim edebilmelidirler!.

“Vicdan mukâkabesi” gibi Haçlı uydurmalarından da yakayı kurtarıb, Azîz Dînimizdeki “NEFS MURÂKABESİNE” GİREBİLMELİ; VE ASLINI İNKÂR ETMEMENİN YOLLARI NERELERDEN GEÇER BUNU ÇOK İYİ İDRÂK EDEBİLMELİDİR. VE HAKÎKATIN SÂHİBİ SÜBHAN OLAN AZZE VE CELLE ÖNÜNDE, KEMÂL-İ TA’ZÎM İLE RÜKÛ’ VE SÜCÛDA VARIB, BEN ATEŞDEN YARATILDIM DİYENLER GİBİ ASLÂ DİKLEŞMEMELİDİR!..

(Mâba’di var)

İntişârı: 03.01.2019 /14:18:27

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir