Dinler Arası Diyalog Bitmedi Mi?
23 Mayıs 2017
Cemaleddin Esedabadi (Afgani) İngiliz Ajanı Mıydı?
24 Mayıs 2017

Üstâd Necib Fâzıl Bey Merhûm, îmân ve dehâsıyla beşer târihinde misâline az rastlıyacağımız bir fânîydi. Ancak içinde yaşadığımız yamuk ve

ÜSTÂD-I MUAZZEZ MERHÛM NECİB FÂZIL BEY’İ YÂDEDERKEN…

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Üstâd Necib Fâzıl Bey Merhûm, îmân ve dehâsıyla beşer târihinde misâline az rastlıyacağımız bir fânîydi. Ancak içinde yaşadığımız yamuk ve bulanık cemiyet, O’nun kıymetini bilib mücâhedesini lâyıkı vechile idrâk edememiş ve kendisine yardımcı olamamışdır…

Bundan geçdik, nice muârızları türemiş, ateist, mason, kamalist ve binbir çeşit kâfirlere munzam, nice müslüman geçinici “ham softa kaba yobaz!” muhit ve reformist partiler, başlarındaki “balmumu adamlar!” ma’rifetiyle Merhûm Üstâd’a iftirâlar atacak kadar alçaklaşabilmişlerdir… Talebeliklerinde Merhûm’un çömezliğine koşan ve bunu şeref vesîlesi sayan bazı hayranları, Üstâd’ın şiirlerini okuyarak O’na nisbetin kıymetine sığınma peşindelerken, sonraları ve biraz meşhur olunca, kendilerini kalemşör ve hatib sanmaya başlar başlamaz, ağız ve kalemlerini edebsizlik hokkasına çevirmişlerdir! Hele Merhûm’un vefâtından sonra şahsî bir takım ihtiraslarına da vâsıl olamayışın acısını, Üstâd’ın arkasından havlarcasına cıyaklamalarla çıkarma tıynetsizliğine düşenler bile oldu! Merhûm’un seviyesine çıkmanın muhâl olduğunu anlar anlamaz, seviyesizliğin her zamanki formülü dâimâ bilinen şekliyle onlarda da şu oldu: Sen çıkamıyorsan, O’nu indir!. Kedi beyninin, yetişemediği ciğer formülü!

Merhûm’un islamî îmân noktasındaki fevkalâde vecd ve idrâk irtifâına aslâ yetişemeyip, işi dâimâ kabukdaki amelî keyfiyete bağlayarak îmânın o nâmütenâhîliği ve ihâtasından nasibsizlerin bir diğer gürûhu ise, dâima “ham softa kaba yobaz!” mezhebinin, yamuk yumuk şekil, isim ve resim tutkunu hempâları olmuşdur… Merhûm’u anlamış gibi yaparak, gözleri fıldır fıldır dönen ve fakat kalbleri gaflet ve ihtirâsın, hatta  dembokratik uyuşturulmanın hadd safhasındaki bir takım politik güruhlar, bükemeyecekleri bileği zaman zaman riyâkârca öpmek ve takdir (!) etmek yalakalığıyla yaşamışlardır… Bu kabil bir takım din tüccarı partileri, Üstâd, nice hezeyanlarından dolayı şiddetle ihtâr ve hatta küfre nisbet etse de, Merhûm’un mısrâlarını kongre ve toplantılarında dillerine alarak, yanaşma ve pişkinlik rûhu içindeki tıynetlerini bir türlü tashîh edememişlerdir…

Bu makûle kalabalıkların bir çoğu, kendi politik görüşlerini (hâşâ ve kellâ) aziz Dîn’in yerine koyarak “âh u enîn!” eden ve çeşitli vesîlelerle zulm etdikleri nice gerçek müslümanlardan hadsiz beddualar almışlar; ve böylelikle de, istikbâllerini kendi elleri ile bizzât karartmış ve helâk etmişlerdir… Nice politikacılar, partilerini şahsî ihtiraslarının bir manivelâsı bildikleri içündür ki, ölümleri ile parti-pırtıları da yok olmuş veya olacakdır… Aslında bir takımları, kefenin cebi olsaydı, haçlı Avrupa’dan ithâl politikanın ma’hûd partilerini, aslâ dünyâda bırakmamak ve avuçlarında tutmak uğruna, parti-pırtıları ile berâber mezarlarına girebilirlerdi!

(Bugünlerdeki müessif ve kalabalıkların alışarak muâfiyet kesbetdiği haysiyetsiz hâdiselerin altında, 1909’dan beri tevâlî eden topyekûn inkilâpçı, darbeci ve megaloman politikacıların aldığı bunca âh u enîn ve bedduaların yatdığı da aslâ unutulmamalıdır…)

Bunları ve bu gün ortaya çıkan manevî çukur altı çukur netîceyi, Büyük Üstâd Merhûm Necib Fâzıl Bey, nicelerinin sağır ve mühürlü kulaklarına duyurmak ve beyinlerine çakmak içün yıllarca çalışıb çabalamış; ancak onlar, buna burunlarının ucu ile gülüp geçmiş ve zaman zaman da Merhûm ile şirretçe istihzâ ve gizli cidâl etmekden, hatta O’na iftirâ atmakdan bile utanmamış ve çekinmemişlerdir…

Merhûm’un en ana şahsiyet çizgisi ise, onlara ve bütün insanlara karşı, en keskin, som bir hakîkat gürlemesi ve aslâ değişmez nişan ve hedef hattı olarak şundan ibâretdi:

“-Biz, dâvâmızdan ne döner, ne de kıblemizden milyarda bir derece fedâ ederiz. Ancak, şahısların gâyeden inhirâfı nisbetinde onlardan çevriliriz. Bu da, orospu vicdanlar dünyâsında en keskin fikir nâmûsu îcâbı…” (Rapor 4, sh:25, 1978)

Merhûm’un bu dimdik îmân kalesi olarak duruşu, başta iç yırtık kamalizmanın, bulandırma ve aldatma tezgâhı bir takım sahtekârlık ve riyâkârlık partilerinin, öz mahrûmu ve kabuk kemirgeni “ham softa kaba yobaz!” köşetaşlarının, Denâet İşleri denen yerlerdeki sarık-cübbeli bir takım leş kargası bel’amların, modern İlâhiyât cerci ve dilencisi ve reformizma kuyrukçusu müctehid (!) megalomanların, Vehhâbî, Şiî ve Efgânî sürfelerinin ve nice ve nicelerinin, dünyâ menfaat ve rahatlarına kezzab gibi dökülüveriyordu… Bugün bile hâlâ, Merhûm’a nice içden düşman bazı kalabalıklar, zaman zaman O’nun hakkı tutan som şahsiyeti karşısında, dişlerini saklamakdan ve kuyruklarını bacak arasına almakdan uzak kalamasalar da, sinsi ve gizli, sebevârî zehirlerini zerketmekden uzak duramamaktadırlar!.

Bir Müslümanın, “dembokrasi!” diye gece gündüz ve onu tenzîh edercesine çenesine aldığı beşerî ve felsefi bir sisteme mukâbil, şu veya bu, hangi sebeble olursa olsun, (ikrâh-ı mülcî) de olmadığı hâlde her i’câbetdiği zaman ve mekânda sarîhan “İslâmiyyet’i ağzına alamaması!” hakk-ı sarîhi ketmetmek demekdir ki, bunun da Allâh Azze ve Celle’nin biricik yolu olan Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat nizâmındaki (karşılığı), zarûrât-ı dîniyyeden bir hüküm olması hasebiyle, şek ve şübhe edilemiyecek derecede küfürdür…

İslâmiyyet gibi (alternatifi müstahil ve noksan sıfatlardan münezzeh O sübhân Yaradan’ın DÎNİNİ, nizâm ve sistemini), kendi dışındaki herhangi beşerî ve felsefî bir sistemin payanda ve vesâyeti altında yaşatma ve hayâta geçirme iddiaları, hangi dembokratik bir partiden gelirse gelsin, bu mutlak bir göz küllemedir; ve bir müslümanın buna inanması, îmân etdiği sübhânî nizâmı nefy ve redd ma’nâsına gelir… Bunun, mutlak nizâmın akâid kânunları dilinde inâdî veya cehlî olması da müsâvîdir… İslâmiyyet’in 80-90 yıldır katiyyen YASAK olduğu müşrik bir düzen içinde, “ben müslümanım!” demenin bir tek samîmiyyet kıstası varsa, o da, hiçbir noktasında tenâkuz ve iğne ucu kadar leke taşımayan (tevhid îmânı; ve bunun dışındaki her nesneyi atomlarına kadar nefy ve reddeden, lâ ilâhe) diyebilme azmi ve bütünlüğüdür… Gerisi sâdece ve mücerred, nifak taşıyıcı iğrenç bir münâfıklık ve soysuz bir aldatıcılık…

İŞTE, Merhûm Üstâd’ın en mühim ve O’na mü’minlerin kalbinde müstesnâ yer açan tarafı, İslâm i’tikâd (îmân) esaslarından en küçük ta’vîz vermeyen ve bunun içün de dünyâ denen nesneye “îmân öfkesi” ile, her zaman ve mekânda tekmesini sallama şecâati ve Şerîat salâbetidir… Ve işte, bunun, formül ifâdesiyle yine O’nun bir beyti:

“Râzı mısın, olmasın kaşı gözü sîmânın,
Hiçbir değeri yokdur, öfkesi yok îmânın…”

Dünyâda iken yazıp “hasene-i câriye” olarak bırakdığı enfes satırlarından bir avuçluk kısmını, îmân lezzetini tadanlara ve îmân tâzelemek seâdetinin ne olduğunu bilenlere okutalım:

“İSPAT”

Sadece ölçüden ibaret olan İslâm dininin büyüklüğüne bakın ki, hakkı iltizamda bile inadı çirkin buluyor… İmanın tam olduğu yerde ispat yoktur.

– İspat et!

Diyenlere derim ki:

– Neyle ispat edeyim?.. İspat için kullanacağım her unsur, O’nun mahlûkudur. Hâliq’ı mahlûquna mı tasdik ettireyim?..

Allâh kelâmındaki hikmetlerin en büyüklerinden biri, “Her şeyin Allah’ın vechinde helâkte” olduğunu bildiren âyet… Fakat bunu sözle ve cümlelerle, sözün ve cümlenin dış sathından anlamak ne mümkün!.. Bu yakıcı idrak, sadece, Allah’ın nadir kullarına nasiptir. Yalnız bu âyet, Kur’ân’ın Allah kelâmı ve Resulü’nün haqq olduğunu ispata yeter.

Kâinatta maddî ve manevî tek hâdise ve fiil tanımıyorum ki, Allah’tan haber veren büyük telgraf şebekesine bağlı olmasın… Bütün istikametler Allah’ın, nereye sapsan O’na dönmüş olursun…

İnanmayan için korku:

– Ya varsa?.. Şüphesidir.

İnanan için şüpheye yer olsaydı, felâketli korku:

– Ya yoksa?.. Suâli olurdu…

Allah’a iki ölçü üzerinden gideriz: Ya ortada, vücut âleminde her unsur, O’nun bir delilinden başka birşey değildir; yahut O tek delile ihtiyacı olmayandır. Ben ikinci inanışa bağlı olanlardanım.

Dünyânın bir öküz boynuzunda durduğunu zanneden kocakarıyı, tesellisini yerçekimi kânununda bulan ahmaktan daha az ahmak buluyorum…

Allâh’sız adamın fikrine, Allâh’sız cemiyetin mefkûresine, Allâh’sız idârenin başarısına ve Allâh’sız ordunun silâhına inanmıyorum!..”

İşte Üstâd Merhûm budur… Allâh Azze’nin nizâmını, “tecezzî kabûl etmeyen biricik mutlak hakîkat” olarak ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat silsilesinin bu berraklığı içinde ele alan, dehâ çapında gönül Sultânı… Asırlara ışık tutan gerçek ALPEREN neslinin, zamanımıza en yakın başbuğ silâhşôrü…

Merhûm Üstad’ımızın nice mısrâlarından, bu günü izâh eden ve teşrih masasına yatırarak küfür ve şirkin topyekûn sinir uçlarına kadar neşterini hissetdiren birkaçını da, burada zikretmeden geçemeyiz:

“Demokrasi bu halka,
Burunlarda bir halka.
Hürriyet mi diyorlar;
Balık ağzında zoka.
Bilmezler ki hürriyet,
Teslim olmakdır Hakk’a…

………..


Biçâre demokrasi,
Karanlıkda körebe.
Parti, bölücü âlet,
Batı’dan bize hibe (1975)

………..


Nedir çâremiz nedir?
Demokrasi mi, hâşâ!
Hürriyet, o bir ökse,
Uygarlık, o bir maşa!
Asırlık Garb plânı,
Türk rûhunda kargaşa.
Tek maksat bu yollardan,
Türkü getirmek tuşa!

…………


Garb seni boşamadan,
Davran, sen onu boşa!

…………


Hakimiyyet Hakk’ındır,
Yazdır bunu nakkaşa!
Hakk var, ne halk, ne halklar,
Basmayın artık yaşa!”  (1981)

Merhûm Üstâd’ın satırlarına devâm edelim:

“Bir arab mütefekkirinin duası:

-Allâh’ım! Siyâsetden, onun benzerinden, benzerinin benzerinden, onun da gölgesinden, gölgesini andıranından, sağından, solundan, önünden, arkasından sana sığınırım!”

“Evet, politika, bütün dayanaklarını kaybedip yalınız kendisinden ibâret, yalınız kendisi için, yalınız 24 saatlik cüce hayat zeminini kazanmaya mahsus bir atlatma ve aldatma müessesesi hâlinde ortaya çıkınca, üstün fikirciye düşen dua, yukarıdakidir. Bu türlü siyâsetin ismi de, politikadır…” (23.4.1965- Çerçeve 3, sh:169- Tab’ı 1991)

Mukaddes nizâmın muazzez siyâseti dışında kalan ve Hakk’a teslimiyetden eser taşımayan, ithal malı ve enternasyonalizmaya bağlayıcı her ağız açış bile, bu şeytânî politikadır; ve kalbini kelime-i tevhîde teslîm eden gerçek bir müslümanın “lâ ilâhe” diyerek mutlak manada nefy ve reddetmek mükellefiyetinde olduğu da, bütün kök, dal ve zakkumdan ibâret meyvalarıyla işte budur… Dünyâdaki istisnâsız her noktaya, “îmân etdim!” dediği dîninin, taşıdığı mikyâsı, mi’yârı, mukâbili, hasleti ve disiplini ile tam bir inkıyadla bakamayan kalabalıklar, ne bu keyfiyeti anlar, ne de bu aksiyonun takdîr ve tashîhine sâhib olabilirler…

 Büyük Doğu Mektebi, başta Aziz ve Merhûm Üstâd’ıyla, işte bu temelin üzerinde kutsî bir inşâın, îmân, mücâhede ve  mücâdelenin ocağıdır…

Aramızdan ayrıldıkdan sonra ancak erişilemez ve yeri doldurulmaz kıymetini idrâk etdiğimiz; ve bırakdığı cesîm boşluk önünde apışıp kaldığımız Büyük Üstâdın 28. vefât sene-i devriyesinde,  azîz rûhuna binlerce rahmet ve minnet… Fâtiha, Yâsîn ve hürmet…

(İlk intişârı: 24.05.2011)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir