(1) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
13 Temmuz 2020
(3) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
18 Temmuz 2020

FÂTİH’İN VAKFİYE ŞARTLARI TAM TATBÎK EDİLMEDEN, AYASOFYA GENE ZINDANDA ZİNCİRLİDİR!

(2)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

27) Ayasofya’nın DİB’işçilere devri ise vakıf şartlarına tamâmen tersdir. Vakıf, şartnâmesine göre idâre edilmediği takdirde, içinde namaz da kılınıyor havasına girilse, gene de vâkıfın irâdesi dışında ve zulüm altında demekdir. Vakfın idâresi müstakil olmak zorundadır. “Anayasanın laiklik ilkesi doğrultusunda çalışacağı” DİB’işin, BEŞERÎ BİR DÎNİ TEMSÎL ETMEDİĞİ SÖYLENEBİLİR Mİ? DİB’işin, en ana karakteri, onun, anayasının “Lâiklik ilkesini” tanrı buyruğu gibi kabûl ederek bir din anlayışına hızmetdir…. Böyle bir yerin, vakfı, Fatih’in irâdesine (vakıf şartnâmesine) göre değil; ve O’nun vakfını “DİB’e göre idâre edeceği mutlakken”, bu yapılan, Danıştayın dediği bir başka “hukuksuzluk” olmıyacak mıdır? Bir başka cins “statüde” dayatma, zındanlama, zincirleme ve zulüm OLMIYACAK MIDIR?!

28) Ayasofya, muhtemel erken bir seçimin oy toplama âleti yapılmamalıdır. Ancak bazı politikacıların seçim reklâmı, sanki şimdiden başlamış gibidir! Bazı yalaka medya soytarılarının, acem palavrası cinsinden ortalığı tozutarak “Dünyâ Târîhini Değiştiren İmzâ!” gibi maskaralıklar yapmasının altında ne yatmaktadır? Hulâsa Dembokrasi yamuklukları ile gelen fitneler, her şeyin fıtrat, hılkat, hakikat ve cibilliyetini değiştirdiği gibi, bu İslâm karşısındaki 100 yıllık gayr-i meşrûiyyet de, her şeyin aslını bozmuş ve değiştirmişdir…

29) Deniliyor ki:

“Milletimiz için fetih ‘Cihad-ı Asgar’ hükmünde iken, asıl ‘Cihad-ı Ekber’ imar, inşa ve hayrat faaliyetleriydi. Doğu Roma döneminde Ayasofya inşa edilirken Mısır’dan İzmir’e, Suriye’den Balıkesir’e kadar imparatorluğun dört bir yanından malzeme taşınmıştı.”

Cenâb-ı Peygamber Aleyhisselâm Efendimizin bir CİHADDAN avdet buyururken beyân buyurdukları bir hadîsin, İslâm eserlerinde beyân edilen tefsîr ve ma’nâsının tamâmen dışına taşınarak dile alınması, çok şaşırtıcı olmuşdur…

30) Bu ibâre 15 asırlık İslâmiyyet içün son derece yanlışdır. Ancak “Güncellenmiş Başkanlık, Diyânet ve ilâhiyat Müslümanlığı veya Süslümanlığı” içün doğru olabilir!. İslâm hadis, fıkıh ve tasavvuf kaynaklarımızda “Cihâd-ı asgar, silâhlı muhârebeler içün; cihâd-ı EKBER de, en büyük düşman buyrulan NEFİSLE yapılan mücâhedeler” içün kullanılan ve hadîs-i şerîfe dayanan bir ta’rifdir… Yol, boğaz köprüsü, tayyare meydanı, alt geçit, üst yapı, heykel meydanı, anıt mezar, opera binâsı, stadyumlar, bilmem ne kültür merkezleri, bilmem ne sarayları gibi, İslâmî ölçülere göre bir takım menhîleri ve isrâfları da içine aldığı mutlak bulunan bir takım “imâr, inşâ’ ve malzeme” faaliyetlerine, İslâm ıstılahları arasında “Cihâd-ı Ekber” olarak aslâ rastlanamamışdır! Böyle bir “Güncellemede bulunmak” son derece ma’nâsız bir keyfiyet ortaya koyacakdır!

31) (10/Temmuz/2020) târihli nutk-ı riyâset-i cumhûriyye ile, “Beni Stalin yaratdı” diyen, Polonyalı yahudi kanı ve geni taşıyan Allâhsız Nâzım Hikmet Verzanski gibi bir İslâm, iffet, mülkiyet ve vatan düşmanı herifin, Üstâd-ı Azîzimiz Büyük Mücâhid Merhûm Necib Fâzıl Beyefendi ile yan yana zikredilmesi, yüreklerimizi dağlamaya kâfî gelmişdir! Bu adamın ism-i necîsinin ağıza alınması, Cennetmekân Atamızın Vakıf şartlarına da ters düşdüğü kanaat-ı kavîsindeyiz…

 32) Deniliyor ki:

– Asırlar boyunca yerinde kalan mozaikler, daha sonraki onarımlar sırasında peyderpey kapatılmış, böylece dış etkilere karşı korunması ve bugünlere gelmesi temin edilmiştir.”

Bu ibâreye de müslüman olarak iştirâk muhaldir. “Mozaikler” diyerek asıl ifâde edilmek istenenin “ikonalar” olduğu, gözlerden kaçırılmamak lâzım gelirdi! Asırlar boyunca yerinde kalan, mozaikler değil ikonalardır. Bunların bir müslüman ma’bedinde görünür olması aslâ câiz değildir. Halkın (put ta’bir etdiği) ve İslâmiyyet’in son derece kerîh görüb, Ortodoks bâtılları içindekilerin onlarsız ibâdet edemediği bu ŞİRK tasvir ve resimleri, halkın anlıyacağı bir dil ile saklanmadan ve kapaklanmadan dile getirilse, çok daha doğru konuşulmuş olurdu! “Mozaik” denildiği zaman, bugün inşaatlarda kullanılan basit kaplama malzemelerinin anlaşılacağı îzahdan vârestedir.

33) Müslüman ve âdil, hukuk tanır, şerefli Ecdâdımızın kapatdığı şeyler alel’âde inşaat kaplamaları değildir… O duvarlar ve kubbe, Ortodoksların “Gök Kralına” yani üç tanrıdan baba olanına ulaşmada, vâsıta bildikleri iki buutlu putlar ile doludur! Bunlara, Yunan palikaryalarının diliyle “ikona=kutsal tasvirler” denildiği bütün dünyânın ma’lûmudur!. İkona denilen şeyler, “Yezus, Maria, azizler ve melek resimleridir.” Bunlar Ortodoks’luğun belli kânunları dışında rast gele yapılamaz. San’at kıymetleri YOKDUR, ancak Gök Krallığı (Baba tanrı) ile irtibata geçirici rûhî kıymetleri esas ve çokdur. İkonalar, Ortodoks ibâdetlerinin icrâsında çok esaslı ve vazgeçilmez kutsal ve putsal ritüel malzemelerindendir. Bunlarsız ibâdet edilemez. Çok hatırlı BAŞ Danışmanlar içinde “Dinler Târihinden” anlıyan birisinin bulunması düşünülmeli; veya varsa bile, hakîkatları ters çevirici birisi olmamasına a’zamî gayret gösterilmelidir. Mortaylı gibilerden hayır gelmiyeceği de bir vâkıadır!

34) İkonalar, Katoliklerde yokdur. Ancak Papanın, Ayasofya’nın lâyık-dembokratik-Diyanetik yeni statüsü karşısında “İçinin acıması”, politik katakülli iktizâsı olub, İslâm düşmanlığının dışa aksidir!. Yoksa o, Ortadoksları da günahı kadar sevmez ve onları hıristiyan bile kabul etmez… O, hakîkaten içi tırnak ucu kadar acı duyan bir insan olma şerefinde birisi olsaydı, Vatikan dehlizlerinde fettosal kardinallerin 13-15 yaşlarındaki erkek çocukların, yuvalarından fırlayan gözlerle ve kurbanlık kuzular gibi sürüklenişlerinin verdiği ta’rîfi imkânsız alçaklık, ahlâksızlık, kahpelik ve Allâhsızlıklar karşısında “içinin tırnak ucu kadarcık da olsa acıması” iktizâ ederdi! İnsanlık târîhinin bu yüzkarası herifler ve onların tâciz ve tasallutları örtbas edilmez, suçlular, ibret-i âlem olmak üzere teşhîr ve tecziye edilir veya başlardaki takkeli iblisler istifâ ederek, eğer varsa, isimlerinin haysiyetini kurtarırlardı!

35) İkonalar, Allâh Azze ve Celle Hazretlerine ŞİRK taşıyan remzler (semboller) olub, İslâm i’tikâdına göre bu şirk remzleri içinde ve karşısında “ibâdet aslâ câiz değildir!” Bu i’tibarla, “Bunlar, korunsun da 2020’lere kadar yaşasın” diye kapatılmamışdır. İslâm’ın SON ŞERÎATINDAKİ ibâdetlere mâni’ olacakları kat’î bulunduğu içün kapatılmışdır. KAZINARAK yok edilmeleri duvarlara zarar vereceği içün de kazınmamış, üzerlerinin sıvanarak yok hükmüne getirilmeleri CÂİZ olduğundan böyle yapılmışdır! Fâtih zamanındaki İslâmiyyet, “Güncelleme, revizyon, ilahyapyatçı, DİB’çi, v.s.” âfetlerinden münezzeh olduğu içün, sulandırılmış beşerî bir din değil, Akşemseddin, Molla Gürânî (Ebû Hanîfe-i Sânî), Molla Hüsrev (Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn) Hazerâtı gibi zevâtın murâkabesinde “Dârü’l-İslâm’ın=Hükûmet-i İslâmiyyenin” dînidir! Yoksa o zamanın İslâmiyyet’i içinde, bunları “KORUMAK” diye bir telâkkînin bile, (Küfre müeddî bir keyfiyet olacağı) îzahdan vârestedir!

36) Deniliyor ki:

“Esasen farklı inançların mensuplarına hoşgörüyle bakmak, dinimizin özünde varolan bir yaklaşımdır.”

Bu ibâreye de iştirâkimiz imkânsızdır. İslâm dîninin özünde farklı inanç mensublarına “HOŞGÖRÜ ile bakmak, kat’iyyen bahis mevzuu edilemez.” Bu hoşgörü, Fettoşizm, Papalık ve Zapetero misillü adamların, “Dinler arası diyalog, Medeniyetler İttifakı” gibi meş’ûm faaliyyetleri ile İslâmiyyet’e hâricden şırınga edilmiş bir zehirdir ki, bu, İslâmiyyet’i diğer bâtıl din ve inançlar seviyesine indirmeyi hedeflemekden doğmuşdur…

Ayasofya’ya tatbîk edilen yeni “statü”, Fâtih Cennetmekânın vakfiye şartlarına kat’iyyen uymıyacakdır. Ve böyle olunca da, bahis mevzuu (lâ’neti) kaldırması da nasıl düşünülebilir, anlamak mümkin değil…

37) Gûyâ beş vakit namaz kılınıyor diye “câmi” denilecek! Ammâ, “İKONALI CÂMİ” diye de, ortaya, LGBT trans veya transatlantikleri gibi hılkat garîbesi bir manzara çıkacak! Aklı başında hangi müslüman buraya, içine sinerek “câmi-İslâm ma’bedi-İbâdethâne” diyebilecekdir? 15 asırdır bunun bir benzeri cihanda görülmüş müdür??? Aynı zamanda ortaya, İkonaları olan, içinde istavroz çıkarılan bir kilise çıkacak; fakat içinde, gûyâ günde beş kere namaz kılınan bir kilise peydahlanacak! Hangi ortodoks bundan  memnûn olacak?.

ÜÇÜNCÜ OLARAK: İstavroz çıkaran ortodokslar ve gûyâ namaz kılan müselmanlardan artan zamanda, yarı üryan turistleri böyle ucûbe bir manzara, ne kadar “müze” olarak tatmîn edecekdir???

38) Bu hangi aklı evvelin projesi ise, üç tarafı da memnûn edeyim demiş, ammâ üç tafın hiçbirini de memnûn edemiyecek bir halt ediş ortaya çıkacakdır, (halt ediş karıştırmak demekdir) ki, manzara tam komedi mevzuu bile olabilir!

Ancak “Dinler arası Diyalog ve Medeniyetler ittifakı saltanat-ı Fettôşiyyesinde” ele alınan “Dinler Bahçesi” gibi bir bahçe veya mesîre yeri havası ile bu tahrîf işine soyunanlar, sonunda bu işi “Biz de beğenmedik” derlerse şaşırmamak lâzımdır! Tabii temerrüd dereceleri nedir, ne olur bilemeyiz!

39) İslâm târîhinde böyle (Câmi-kilise-müze) iç içe geçmiş bir mostralık manzaraya, hiçbir zaman rastlanmamışdır. Âyet ve ehâdis-i şerîfelerimiz kat’iyyen delâlet eder ki, “Mescidler” mücerred, “Allâh’a kulluk edilen, Allâh Azze ve Celle’nin zikredildiği, içinde dünyâ kelâmı denilen ıvır zıvırların, mâlâyânî ve boş sözlerin bile edilemiyeceği, abdestsizlerin, hele hayızlı kadınların bile hürmet iktizâsı aslâ giremiyeceği, (nerde kaldı ki bitli-butlu yarı üryân turist kâfireler girsin) mukaddes mi mukaddes ALLÂH EVLERİDİR…” EVET, ORALAR ALLÂH EVLERİDİR… ALLÂH’IN EVLERİ BÖYLE AŞAĞILIK HÂLE GETİRİLİRSE, BUNUN EBEDÎ MES’ULİYYETİ OLACAĞI ASLÂ UNUTULMAMALIDIR… BUNA, HADÎSE MÂSADAK BİR İSLÂM KAHRAMÂNI FÂTİH’İN CENNETMEKÂN’IN RIZÂSININ OLMASI DA MUHALDİR… VAKIF ŞARTLARI BÖYLESİNE İHLÂL EDİLİR VE ÇİĞNENİRSE, BUNUN VEBÂLİ KİMLERİ YAKAR, BUNU DÜŞÜNMEK BİLE İNSANLARI TİTRETEBİLMELİDİR… İnşaallah bu, bundan sonra, câmileri, câmilikden çıkaran hılkat garîbesi korkunç bir bid’at veya “câmi güncellemesinin” ilk tâlihsiz mebdei, başlangıcı veya tohumu olmaz! Mütecâsirleri de, bir de bu noktadan ebediyyen mes’ul olmazlar…

40) Güncellenmemiş, deformasyon ve revizyona tâbi’ tutulmamış 15 asırlık İslâmiyet’de, Kıyâmet’e kadar da böyle “HOŞGÖRÜ” gibi korkunç bir bid’atdan bahsedilemez, bu muhaldir, Allâh Azze ve Celle’nin Mutlak DÎNİ bundan münezzehdir… Diğer din ve inançların tamâmen bâtıl, Allâh Azze ve Celle indinde aslâ kabûl edilmiyecekleri, müntesiblerinin “Âhıretde hâsirûndan olub” lâ’netlendikleri ve onların muhalled finnâr (ebediyyen cehenemlik) oldukları, binlerce âyet ve hadîs-i şerîf ve müdevvenât-ı dîniyyemiz ile kat’iyyen sâbitdir… Zımmî adını alan gayr-i müslimlerin, hakk ve hukuklarının itaat ve cizye karşılığında te’mînât altına alınması apayrı bir mes’eledir… Bu, müslümanların onlara, Allâh’ın kulları yani (ümmet-i da’vet) olarak bakışının ve zulümden vikâye edilmelerinin bir netîcesidir… Bunun “hoşgörü” diye uydurulan mefhumlarla ele alınması, İslâmiyyet’de tekzîbi müstelzim en ağır bir suç sayılır!. Küfrü hoşgörmek küfür, zımmî kâfirlerin hakk ve hukuklarına adâlet çerçevesinde sâhib çıkmak vâcibdir… Bunları biribirine karıştırmak da, herhalde “güncellemecilerin” bir ictihâdı olarak, yeni ve beşerî Ankara dîninin bir teşehhîsi olarak literatüre geçecekdir!

41) Deniyor ki:

“Peygamber Efendimiz, tebliğini sürdürürken, Müslümanlara saldırmayan ve bozgunculuk yapmayan diğer dinlerden topluluklara herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Hazreti Ömer de Kudüs’ü aldığında, şehirdeki Hıristiyanları ve Musevileri, hakları ve ibadethaneleriyle koruması altına almıştır. Ecdadın kurduğu tüm devletler gibi Osmanlı’nın yöneticileri de aynı yolu izlemiştir. Fatih’in ve ardından gelenlerin İstanbul’da yaptıkları da bu kadim geleneği takip etmekten ibarettir.”

Bu ifâdeler, “Esasen farklı inançların mensuplarına hoşgörüyle bakmak, dinimizin özünde varolan bir yaklaşımdır.” İbâresinden sonra, yukarıdaki târîhî bir takım misâller, (hoşgörü) hükmünü doğrulamak ve isbatlamak içün kullanılmışdır. “Halbuki Efendimiz Aleyhisselâm’ın, Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh’ın, tüm İslâm devletlerinin, Osmanlı Yöneticilerinin, Fâtih’in ve ardından gelenlerin “GELENEĞİ” onlara aslâ “HOŞGÖRÜ” ile bakmak” olmamışdır. Bunu 40. Maddede kısmen îzâh etdik… Müteâkıb yazımızda biraz daha ele alacağız biavnillâh…

(Mâba’di var)

İlk intişârı: 13.07.2020 / 22:31:23

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir