Cübbeli Ve Atası!
29 Ocak 2018
“Hılâfet Dînî Kurum Değil” Diyen De, Dedirten De İngiliz’dir!
3 Mart 2018

TAYYİB PAŞA CUMHÛRİYYET-İ ILMÂNİYYESİ!

Tâhir MÂHİR

 

8/Şubat/2017 tarihinde, Tayyib Paşa 36. Muhtarlar ictimâında çok merak’âver mesajlar vermiş; ve rejim müdâfaasını CHP’den devralarak kendi uhdesinde ipkâ eylemişdi… Tam bir seneden fazla bir zaman geçmesine rağmen, o zamanki mesajları pek mühimdi, ancak şaşırtıcı değildi!.

O târihde müstakbel “Böyyük RAİS, Başkumandan Receb Tayyib Paşa”, o Muhtarlar ictimââtında pek heybet-i azîme ile hıtâbât ü beyânât eylemişlerdi!

Böylece nice çok bilinmiyenli muâdele (kurbağacasıyla denklem) dahî, bu vesîle ile vuzûha ve sarâhate kavuşmuş idi!

Müstakbel Böyyük RAİS buyurdular:

“Türkiya 1923 yılında cumhuriyete geçerek (REJİM) tercîhini yapmışdır!”

Geçdiğimiz haftalarda “Sultân Abdülhamîd’i Anlamak” adı ile de toplantılar aktedildi; ve orada, Türkiye Cümhûriyyeti’nin “Osmanlı Devletinin Devâmı Olduğu” gibi bir hüküm de tecdîden ve temdîhan tedâvüle sokulmuşdu!. Yani bazı târîhî omurga kaydırmalarından vaktiyle pek şikâyet edenler, şimdilerde aynı işleri kendileri yapar olmuşlardır ki, buna akıl erdirmek ve hangi sâiklerle böyle yollara girildiğini çözmek, ciddî müşkiller olarak önümüze çıkmaktadır!. Bu noktayı bir başka makâle ile ele alacaksak da, “Cumhûriyyet-i ılmâniyyeye nokta atışı yapar gibi geçiş kimin tercîhiydi” mes’elesine bir nebze ve halîmâne (!) temâs edelim istedik…

Târîhan sâbit ve bâhir bir hakîkat-ı kat’iyye odur ki, bervechi âtî mufassalan beyân ve ifâde edileceği vechile bu “Tercîhi” Türkiya yapmamış, el altından hükûmet azâları istifâ etdirilib, muhâlefetin de hükûmet kurması engellenerek “Hükûmet kurulamıyor, bu “meclis hükûmeti” usûlü bizi hükûmetsiz bırakacak” gibi bahânelere sarılınarak (29/Ekim=Kânûn-ı evvel/1923) târîh-i efrencîsi gecesinde, adı geçen “TERCİHİ”,  yarı tanrı hâline getirdikleri Kamal Paşa yapmış; ve “Yarın Cumhûriyeti ilân edeceğiz!” emr ü fermânı üzre “Cümhûriyyete geçilmişdir!”

29/Ekim /1923 günü de, gece son sür’atle hazırlanan “Teşkilât-ı Esâsiye Kânûnu” değişiklikleri, meclise teklîf edilmiş ve hâzirûna kabûl etdirilmişdi!. “Cumhûriyete GEÇİŞ” de, gene aynı gün kabûl edilmiş; ve üçüncü olarak hâzirûna, Paşa, “Raîs-i Cumhûr” intihâb etdirilmiş=seçtirilmişdir!..

Ahvâl-ı târîhiyye şol vechile cereyân etmiş olmağla, vech-i hakîkat böylece “Tashîh, tavzîh ve tebliğ” olunur mu, olunmaz mı, bu, Beştepe Sâkini Möhderem Siyâsiyyûnun taht-ı irâde ve fermânlarına iktirân edecek mebâhis cümlesinden sayılmalıdır!

Müstakbel RAİS-İ MUHTEREM devam ederler:

“Artık milletimizin böyle bir mes’elesi yokdur.”

1923’de de milletin cumhuriyet diye “mes’elesi” zâten yoğidi!. Böyyükleri, milletin yerine “mes’eleleri” bir gecede, bir celsede, bir nutukla, bir parmak işâretiyle, daha olmadı bir referandumla, hemen hâlledib gidiyor!. Millete “mes’ele” bırakan kimmiş?!..

Ve Müstakbel Rais-i Devlet ü Millet, Muhtârân-ı Millî cemâatine seslenir:

“Şu anda ana muhâlefetin başındaki zât, ikide bir, böyle rejim mejim diyor ya, yav Türkiye’nin böyle bir sorunu yok.”

Bu cümledeki en çarpıcı lâfız, “Rejim MEJİM” lâfz-ı şâhâne ve mâhânesi olsa gerekdir!

Tunceli (DERSİM) alevîsi Kürt Kamal Beg, “İkide bir rejim mejim” hatta “Diktatör miktatör” gibi lâklâkırdı etmeden, “Bozuntu mozuntu” deyû (tozuntu) eylemeden, zinhâr yerinde duramaz ve aslâ da rahat edemez!.

Adamın cibilliyeti, mibilliyeti ve milliyyeti bu… Tayyib Paşanın karşısında Pensilvanya İblisi gibi kim varsa, bu alevî vatandaş mutlaka onu bulur, onunla can ciğer kuzu muzu sarması ve dolma molması olur mu olur!.

Kendi “Genel Menel Başkanını” don mon, gömlek mömlek sokağa atan bir adam ve madamdan, başka ne beklenir?. Adam sanki Tayyib Paşa ile uğraşmak içün “a, aa, ana.. anasından manasından” doğmuş gibi! “Hadi gerisini demiyelim!..”

Müstakbel RAİS, müteâkıb cümlesiyle o 36. Muhtarlar ictimâ-ı şâhânesinde buyuruyorlar ki:

“Rejim olayı artık 1923’de atılan adımla yoluna devam ediyor.”

Acebâ?

1923’de “Atılan adım madım”, hakîkaten 23 adımları ile yoluna devam etdi mi etmedi mi?

Bizce etmedi!

“1923’de, Dolmabahçe Sarayında Paşa tarafından ta’yîn edilmiş, ressamlık kanına işlemiş, alafranga bir Halife bozuntusu” var iken; 1924’de bu bozuntu ve mozuntu da “tozuntu” edilerek karga tulumba hudud hâricine bir savruldu ki, yağlıboya ressamı o gök gözlü Abdülmecid, soluğu Frenk gâvurunun Akdeniz sâhillerinde aldı!. Ve utanmadan İtalya’daki Vahîdüddîn Cennetmekân’la “Sen değil ben halife-i müslimînim” gibilerde sidik yarışına bile girdi!. Ve bu yarışda öylesine idrar fışkırtdı ki, geçmişini ve geleceğini de, burnunun direğini kıracak kadar KOKUTDU!. Paşa’dan ta’yinli olduğu içün, Şeyhülislam Merhûm Sabri Efendi Hazretlerinin, “Hılâfetine Şeytan bile güler” dediği Abdülmecid soytarısı, işte böyle bir halîfe-i müslimîn idi!.. Rejim gene, cumhuro-krasi olarak kabuk değiştirmişdi!. “Yoluna” işte, bu tip grafikler çizerek böyle “Devâm etdi!.”

Krasi demek, Gülhâne parkı dibindeki hücresinde sorduğum papaz mösyöye göre, yunancada (şarab) demekmiş!. Gerçi rejim “Aynı atılan adımlarla yoluna devam ediyor” gibi idiyse de, şerâbın yerini “Leblebiyle rakı” rejimi almadan edememişdi!. Metamorfoz, her yıl (Devrim) adıyla devam ediyordu!

Neyse, şarap marap, rakı makı da, bugün ise “Durmak yok, yola mola devam”  deniyor!

23’de Teşkîlât-ı Esâsiye Kânununda=Anayasa manayasada “Devletin Dîni, Din-i Mübîn-i İslamdır” yazıyordu!

1928’de ise, “5 sene evvel atılan adımlar” çok daha değişdi; ve aynı adımlar, madımlara ve madamlara döndü ve yoluna gene değişe meğişe devam etdi!.

Devlet resmen: “Dînden geri döndüm, artık İslâmsız yürüyecek ve yürüteceğim, bundan böyle dinsizim!” deyû cihâna ünledi; ve Hakk Teâlâ Azze ve Celle ile ipini resmen ve alenen cart diye koparıb atdı!

CB Tayyib Rais gibi, “Devlet aynı atılan adımlarla yoluna devam etdi!” diyelim mi şimdi?

Nasıl deriz ey azîzân-ı lezîzân!?

Beştepe fahrî müftü ve müctehidi Hayrüttin Karamânî Beg Hazıretlerine bu iş sorulsa, o bile:

“Bu işde de, ihtilâflı yani muhtelifün-fîh bir nokta ile, senet ârızası ve râvî zincirinde halka düşmüşlüğü veya kırılmışlığı veya erimişliği dahî var” derse, şaşırmamak gerekdir!.

Hayrüttin de, tam tersi bir fetvâyı (!) ısıtıb ısıtıb ve mısıtıb sofraya sürer mi sürer, hiç belli olmaz!. Şeytana bile böylece külâhı ters giydirmek mümkin olur mu, bu dahî melhuz!

Müstakbel RAİS daha ne veciz beyanlarda bulundu ki, gönül, bunların bir başka maşka yazımıza kalmasını istemez!

“Kalın sağlıcakla!” demeden evvel, kısa bir kronoloji içün dahî destûr istemek ve öylece devam etmek emelinde ve temelinde bulunuyoruz!.

Başkumandan Erdoğan Paşa buyurmuşlardı:

……………“Cumhuriyet’den geri adım atmaya çalışanlar, karşılarında herkesden önce milletimizi ve milletimizle birlikde şahsımı bulur.”

Yani işin şakası yok!. Cübbeli bir derviş bozuntusunun dediği gibi “Ülülemir olmağla itaat FARZ” olan bir CB, böyle sertin de en sertiyle bu işe vaz’iyyet eylediğine göre, demek ki var bir hikmet!

Cumhuriyyete TAPARCASINA bağlılığın; ve ona bu bağlılığı göstermiyenlere tehdîd olarak “Milleti ve ŞAHSINI” aşılamaz bir bariyer olarak göstermesinin, “Raissel hikmet ve delâletlerine” bir atf-ı nazar etsek acebâ nasıl olur:

1) Bu, Cumhuriyet anlayışının, cumhuriyet dışındaki her rejim ve sisteme, aslâ hayat hakkı da tanımıyan, bir nevi dikta anlayışına sâhib olunduğunu beyân değil midir?…

2) Beşer kafası “Cumhûriyet” denilen bu rejimden “daha ileri başka bir rejim” ortaya koyarsa, bu, şimdiden kat’î hatlarla reddedilecek demekdir… Hele “HILÂFET” gibi İslâm esas ve temellerine DÖNECEKLER OLURSA, yani “Cumhuriyet’den geri adım atmaya çalışanlar olursa, bunlar, karşılarında HERKESDEN ÖNCE MİLLETİ VE PAŞANIN ŞAHSINI BULACAKDIR…” Paşa zâten yıllar evvel: “Dîne dayalı devlet sistemine karşıyız!” diyerek sözünün eri olduğunu bir kere daha böylece isbât ve te’yîd etmekle, bir nice fezâilini de tekrâr takrir etmiş olmaktadır!. Böylece, “Püsküllü Kedir’e” de hakk vermek îcâbedecekdir; ve onun, “İmânın 7. Şartı Raise oy vermek veya desteklemek!” şeklindeki püsküllü hükmü de, bütün endâmıyla gün yüzüne çıkıb cihâna temennâlar göndermiş olacakdır!..

3) Adı geçen hüküm, bugüne kadar târih boyunca “Cumhuriyet” rejimi dışında varlık ortaya koymuş 15 asırlık İslâm ve 3000 yıllık Türk târihinin yaşatdığı rejim ve sistemleri, son derece “Geri adım” gibilerde aşağılamak; ve onlardan birine dönmeyi de, aslâ kabûl edilemez olarak suçlamak ve sanki fişlemek ma’nâsına da gelmiyecek midir?… Veya bunun adı, din, fikir, ifâde ve vicdân hürriyeti; ileri dembokrasi ve fazîletli cumhuriyet ve dinsiz olmıyan îmanlı lâyıklık, halka “Âşık olmak”, İslâm Coğrafyasını tehdîd eden sünnîlikden temizlenmiş ileri Müslümanlık v.s. gibi şeyler mi olacakdır?.

4) Dolayısıyla bunun, mâzîmizde kalan bütün Müslüman Türk büyükleri ile binlerce senelik millet varlığının, “Yerli ve Millî” maskesi ile mutlak bir reddedilişini ve aslı inkâra varması netîcesini vermiyeceği düşünülebilecek midir?.

5) Cumhûriyet, demokrasi ve lâyıklığa geçişin asıl kararı, Lozan’da alınmamış mıdır?. İngilizin önünden, onun en büyük mânia olarak gördüğü HILÂFET dünyâsını kaldırmak, onun İslâm dünyasını çok daha rahat sömürmesi içün alınan kararlar cümlesinden olduğu da, müthiş bir vâkıa değil midir?. Mason Celâl Bayar bunu söyle cihana i’lân etmemiş midir:

“BİZDE TANZÎMATLA BAŞLIYAN BATILILAŞMA, ATATÜRK’ÜN ÇOK GÜZEL BELİRTDİĞİ GİBİ, TOPLUMUN KENDİ İSTEK VE İHTİYAÇLARINDAN DEĞİL, BATILI ÜLKELERİN ZORU İLE VE YİNE BATILILARI MEMNÛN ETMEK İÇÜN BAŞLATDIRILDI.” (Atatürkün Metodolojisi ve günümüz, Kervan Yayınları 1978, s. 78)

6) Cumhûriyete, bilhassa Türkiya gibi HILÂFET’i görmüş bir memleketde ne kadar TAPINILIRSA TAPINILSIN, nihâyet o, beşer nefsi ve aklının ortaya koyduğu bir rejim veya dindir!. Beşerin tamâmı da bunda ittifak etmiş değildir; ve İngiltere başda olmak üzere bugün sâdece Avrupa Haçlılarının 10 kadar devletinde, cumhuriyet benimsenib kabûl edilmemiş, tam tersine reddedilmişdir…

7) Binaenaleyh 95 yıl evvel HAÇLI İNGİLİZİN VE SÂİR “DEVLETLERİN ZORU VE ONLARI MEMNUN ETMEK İÇÜN BAŞLATDIRILAN” rejimlere “TANRI BUYRUĞU” gibi tapınmak, mâzîsinde 1000 yıl “İ’lâ-yı KELİMETULLÂH” içün yaşamak bulunan bir millete, bir şeyi ZORLA dayatmak olur ki, bunun, bu milleti sevmek ve ona “AŞIK OLMAKLA” falan alâkası olacağına hiçbir politikacı, bırakın müslüman olmayı, zerre miskâl vicdânı varsa inanabilir mi?…

8) “İhtimal ki pek çok KELLELER GİDECEKDİR, KANLA irfanla kurduk” denilen cumhuriyet, Falih Rıfkı Atay gibi bir Cumhuriyettaparın KİTABINDA bile apaçık, cihâna “Biz İstiklâl Harbinde 10.000 zâyiât verdik, irticâ’ ile mücâdelede bunun 50 katı yani 500.000 kişiyi darağacına çekdik” şeklindeki satırlarla i’lân edilmişdir. Şekerbank’ın çocuk dergisinde de bu 500.000 rakamı, bizzat Kamal Paşanın ağzından dünyâya i’lan edilmektedir. Başkumandan Receb Tayyib Paşa, bu 500.000 rakamını nasıl îzah edebilecekdir?. Bunun, “Cumhuriyet, demokrasi, lâyıklık, insan hakları ve sâir haçlı Batı değerleri” ile olan münâsebetini, nasıl bir kıymet hükmüne bağlıyabilecekdir?.

9) Toprak altındaki milyarlarca şehidin ne içün can verdiği nazara alınınca, toprak üstündekilerin bunu hiç kâle almaması gibi bir netîce, neye delâlet edecekdir?

10) İstiklal Harbinde askerî zâyiat 10.000 olunca, 50 kere aynı İstiklal Harbi yapılmalıydı ki yekûn zâyiat 500.000 olsun! Bu millet kendi içinde nasıl bir boğuşma yaşamış ki, İngiliz tetikçisi Yunanlıya, İtalyana ve Fransıza karşı boğuşurken  verdiği şühedâsının tam 50 katını içeride vermişdir!. Bu cihân çapında kan dondurucu nasıl bir manzaradır ki, fâilleri ile birlikde nasıl (Tasdîk, tasvîb ve tahsîn) edilmiş oluyor?.

11) “Cumhuriyetden geri adım atmak”, milleti ve Tayyib Paşa’nın şahsını karşısında bulacak kadar fevkal’âdenin de fevkinde ve daha ötesi olmıyan bir suç ve cürüm teşkîl ediyor olsun!. Farzedelim ki, millet bugünki hercümerc ve cinâyetleri, soygun ve vurgunları, tecâvüz ve tâcizleri, sahtekârlıkları görüb bıkdı ve vaz geçdi; ve “Milletin bizzat kendisi referandum istedi ve geri adım atdı!” O zaman ne olacak? Hani “Eğemenlik kayıtsız şartsız ulusundu!?!”

Millî İRÂDE diyerek, Allâh irâdesi geçmez ve mahkûm bilinince de, bunun, İslâm’ın temellerini yok eden ve kökünü kurutan bir ŞİRK i’tikâdı ortaya koyduğuna inanan 1000 yıllık milleti, hangi değerlendirmeye tâbî’ tutmak îcâb edecek; ve hangi ağırlaştırılmış müebbed vererek nereye tıkmak lâzım gelecekdir???

12) 36. Muhtarlar ictimâından devam:

“Bununla birlikde yönetim sistemi arayışı hangi rejimde olursak olalım son iki yüzyıldır sürekli devam eden bir mes’ele olarak karşımıza çıkıyor.”

Haçlı Avrupa bu “Arayışı” ZORLA istiyor ve içerdeki “Yandaşları ve yoldaşları” ile de bunu devamlı ruznâmenin baş maddesi yapıyorsa, mes’eleyi hâlletmiyen ve çâreyi görmiyenler kim?. Tek ve mutlak çare hâlâ görülemediği gibi, haçlı Avrupa gâvurlarının hâl tarzı diye gösterdiği lâyık dembokratik cumbokrasi, tapınılacak bir nesne gibi dillerden bir türlü de düşürülmemektedir! Bunun adına, ne kadar reddederlerse etsinler, bu siyâsî rejim ve sistemler üzerinden işgâl, istîlâ ve vesâyet hâli denir; ve bunun farkında olub da dile getirmiyenlere müslüman nazarında aslâ geçer not verilemez!. Bunu, “Yerli ve millî olmak” gibi maskeler takarak gizlemek imkânı da aslâ yokdur…

13) Yukarıdaki cümlesi ile, tek bir rejim uğruna, milleti ve şahsını, geçmişe de zımnen “Meydan okuma” mevkiinde gören Tayyib Paşa, bunun 200 yıldır devam eden bir hâl olduğunu söylemek istiyor! 1000 yıllık ecdâdı da “Cumhuriyetsiz olmak i’tibâriyle” zımnen suçlıyarak mı buna çâre bulunmuş olunacakdır?. Bütün bunlar, “Osmanlı Torunu, Osmanlı tokadı, Osmanlı şamarı, Sultan Abdülhamîd’i anma, Selçuklu medeniyeti, v.s.” diye bir tarafdan da mâzîye güzellemeler düzünce, büyük bir tenâkuz ortaya koymuş olmıyacak mıdır?.

14) Şu da muhtar amcalara yemeleri içün bir ikrâm:

“Bugün dünyadaki devletlere bakdığımızda, monarşi ile parlamenter sistemin, cumhuriyetle başkanlık sisteminin bir arada bulunabildiğini görüyoruz…”

Bu cümlesiyle de, monarşi ile parlamenter sistemin beraber yürüdüğünü ve bunun normal olduğunu söylüyor! Halbuki mevzu’ cumhûriyet olunca, söylenebilmesi lâzım gelen, “Monarşi ile cumhuriyetin bir arada bulunabildiğini görüyoruz!” demek olmalıydı… Burada da biz, kelime oyunu ile vaz’iyyetin kurtarılmıya çalışıldığını GÖRÜYORUZ!. Meselâ İngiltere, krallık olarak parlamenter sisteme EVET diyor; amma aynı krallık, cumhuriyete ise HAYIR diyor!. Paşayı dinliyen Muhtar ağalar, aceba “Elmalarla armutları toplayarak netice şu kadar elmadır!” denildiği zaman, o elmaları da çok rahat yiyebilmekte oldukları içün mü, böyle hesâbât üzerinden işler tereyağından kıl çeker gibi rahat yürütülmektedir?!. Nasıl olsa yerler demek kolay olsa da, ya yiyemeyib boğazına takılan “Sevgili vatandaşlar!” ne olacak?. “Onların akıl ve mantığı zaten muhâtab alınmıyor!” denilecekse, buna bir şey demeyiz… “Adâlet, hukuk, eşitlik, refah, yol, köprü, seçim, sandık ve oy dünyâsı bizde böyle yürür!” denileceği zaten ma’lûmumuz! Ancak dünya bunları görüyor; ve “UKBÂ içün de her an dosyalar tutuluyor” deriz, o kadar… Âhıret de, bize göre şeksiz ve şübhesiz var olandır; ve fakat dembokrasi ve lâyık cumbokrasi dîninin ÂHIRETİ olmadığına göre.. buradan da yırtmış olabilmeleri, onlar içün bedâhat derecesinde ortadadır!!!

Hem unutulmamalıdır ki, kendi memleketinde “Monarşiye TAPAN İngiliz”, İslâm coğrafyasında “Cumhûriyete Tapılmasının” krallığı peşindedir!. Monarşiler ne kadar devlet ciddiyet ve terbiyesindeki devlet adamlarına sâhib olarak devamlılık sırrına eriyorsa; İslâm coğrafyasına ihrâc etdikleri cumhuriyetlerin fıtratına (Darbe irsiyetleri) enjekte etmek, vazgeçilmez haçlı usûl ve hedefi bulunmaktadır… İngilizin, Lozan’da Hılâfet’in kaldırılması şartını en mühim nokta görmesi  ve o andlaşmayı bütün haçlı devletlerinin imzalamasına mukâbil, imzâsını te’hir etmiş olması; ve (3 Mart 1924) günü Ankara’nın Hılafeti kaldırdığını gözleri ile gördükden sonra Lozan andlaşmasına imzasını kondurması, pek câlib-i dikkat bir nokta olsa gerekdir…

15) Haber şöyle devam eder:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılan 36. muhtarlar toplantısında konuştu. Türkiye’nin rejim sorunu olmadığını belirten Erdoğan, “Tüm kamu görevlileri de seçilmişlerin ortaya koyduğu vizyon doğrultusunda çalışmalarını sürdüreceklerdir. Aksini savunan demokrasiye ihanet eden bir vesayetçidir. Demokrasiye inanan herkes, bunu kabul etmek zorundadır.”

Demokraiye îmân şartlarından birinin de bu olduğu anaşılıyor ki, îmanı tam ve sahih olanlar her türlü belâ ve kazâlardan arınarak “Sırat’dan” geçdi geçecek; “Aksini savunanlar ise, demokrasi hainleri vesâyetçiler olacak!!!”

Bu dembokrasi ne sevimli ve şeker şeymiş böyle!

Böyle adı demokrasinin kendisi, ancak dembokrasi olabilir; ve bu kadar aşırı dayatmacı ve karşısındakine asla “MUHÂLEFET VE ALTERNATİF OLMA HAKKI” vermiyen şeye, ancak ŞEFOKRASİ veya DİKTATOKRASİ de denir; ve encâmı da, bütün halkı ebedî felâkete sürüklemek olacakdır…

Tekrar edilecek olursa, söylenmek istenen hulâsaten şu oluyor:

“Türkiye 1923 yılında Cumhuriyet’e geçerek, rejim tercihini yapmıştır. Artık milletimizin böyle meselesi yoktur. Şu anda anamuhalefetin başındaki zat, iki de bir rejim mejim deyip diyor ya. Türkiye’nin böyle bir sorunu yok. Türkiye, 1923 yılında atılan adım ile yoluna devam ediyor. Cumhuriyet’ten geri adım atmaya çalışanlar, karşılarında herkesten önce milletimizi ve şahsımı bulur” dedi.”

Bu sözlerin tahlîlini yukarıda yapdık, ancak tekrar hatırlamak içün bir göz atıb geçiyoruz!

Cumhuriyete nasıl geçildiğinin hikâyesine de bir göz atmakda fâide var!. Bunun tahlîlini ise, kâriîn-i kirâmımız, bize lüzum kalmadan kendileri yapsın; ve zâten hacmini aşan makâlemiz, daha da uzamış olmasın!

“29 Ekim 1339 (1923) tarih ve 364 sayılı Teşkilât-ı Esasîye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun” ile 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu‘nun altı maddesinde (1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddeler) değişiklik yapılmış; birinci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir:

“Hâkimiyet, bilâkayd ü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükûmeti, Cumhuriyettir.”

Kelâm-ı Kadîm ise, “Hâkimiyyet bilâkayd ü şart ALLAH’INDIR” ve “Kaderi de (Mukadderâtı) da, kul değil ALLÂH ta’yîn eder; onu HALKIN BİZZAT VE BİLFİİL İDÂRESİ MUHÂLDİR” hükmünü buyurur… Bunların aksi, ateist bir felsefenin netîcesi bilinmelidir…

“Anayasanın diğer maddelerinde yapılan değişiklikler ile cumhurbaşkanlığı makamı oluşturulmuş; Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kendi üyeleri arasından seçileceği öngörülmüş; hükûmetin kuruluş usulü değiştirilmiştir. Hükûmetin kuruluş şeması bakımından meclis hükûmeti sisteminden vazgeçilerek parlamenter sisteme geçilmiştir.

Bu durum üzerine Meclis Başkanı Mustafa Kemal, 25 Ekim 1923 akşamı hükümeti Çankaya’da topladı. Toplantıda, Vekiller Heyeti’nin istifa etmesine ve yeni seçilecek Vekiller Heyeti’nde görev almamasına karar verildi. Böylece ülkeyi Cumhuriyet rejiminin ilanına götürecek bir hükûmet bunalımı oluşturuldu.

27 Ekim 1923’te Vekiller Heyeti’nin istifası TBMM’de okunduktan sonra, yeni bir vekiller heyeti kurma yolunda çalışmalar başladı. Muhalefetin yeni hükûmet kurma çabasında bir sonuç alınamadı. 28 Ekim’de Çankaya Köşkü’ndeki akşam yemeğinde İsmet Paşa, Fethi Bey, Kazım Paşa, Kemalettin Sami Paşa, Halit Paşa, Rize mebusu Fuat ve Afyon mebusu Ruşen Eşref Bey‘i misafir olarak ağırlayan Mustafa Kemal Paşa, kabine bunalımından çıkma yolu üzerine görüştü ve misafirlerine “yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz” dedi. Yemekten sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa birlikte kanun tasarısını hazırladı.”

Görüldüğü gibi Receb Kumandanın dediği şekliyle “Rejim tercihini Türkiya yapmış” değil; yukarıda adı geçen paşa ve yanındaki 7 kişi yapmışdır!

“Mecliste 29 Ekim 1923 sabahı toplanan Halk Fırkası (CHP) Grubu, kabine değişikliği için görüşmelere başladı. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın meselenin halli için görevlendirilmesine karar verildi. Çözüm için bir saat izin isteyen Mustafa Kemal, bir saat sonra kürsüye çıkarak yönetim biçiminin Cumhuriyet olması halinde hükûmet bunalımlarının yaşanmayacağının, bunun için rejimin Cumhuriyet olarak tescil edilmesi ve yönetim biçiminin buna göre düzenlenmesi gerektiğini ifade etti ve anayasa değişikliği teklifini sundu. Fırka toplantısında yapılan konuşmaların ardından teklifin önce bütünü, sonra ayrı ayrı maddeleri okunarak kabul edildi.

Halk Fırkası Grubunun toplantısından hemen sonra meclis toplantısı açıldı. Meclis başka konularla meşgul okurken, teklif edilen kanun tasarısı Kanun-ı Esasî Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlandı. Kanun, birçok konuşmacının “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi. Ardından cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. 158 üyenin oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçildi.”

Muharrem Coşkun’dan yapdığımız iktibâsın son kısımları da şöyle:

“KARABEKİR Paşa, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının neden bu kadar aceleci ve gizli davrandıklarını ise şu satırlarda açıklayacaktı:

 “Mustafa Kemal, mefkuresi olan hilafet ve saltanat makamına geçmesini arkadaşlarının önlediğini görünce, cumhurreisliğine mani olacakları endişesi ile, işi çabuk bitirmek sureti ile Millet Meclisi’ni, toplayabildiği 118 kişiye dayanarak cumhurreisliğine geçmiştir. İşin daha vahim olanı ise mevkiinde kalabilmek için eski arkadaşlarını cumhuriyet aleyhtarı görmesidir.”

“28 Teşrinievvel (Ekim) 1923 pazar gecesi Mustafa Kemal Çankaya’da verdiği davette “Yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” demişti. Kimse itiraz etmemişti……….. gecenin ilerleyen saatlerinde herkes dağıldıktan sonra Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, yalnız kalıyor ve yeni yasayı hazırlamaya koyuluyorlardı. Uzun süren çalışmalar neticesinde Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda 20 Ocak 1337 (1921) tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu’ndan alıntılar yapılarak yeni rejimin şekli belirleniyordu.

Encümen, Mustafa Kemal’in hazırladığı metne sadece şu ikinci maddeyi ilave etmişti: “Türkiye devletinin dini, dini İslam’dır. Resmi lisanı Türkçe’dir.” 1921 Anayasası’nın 7. maddesine göre, “Şeriat kanunlarının uygulanması, kanunların çıkarılması, değiştirilmesi, iptal edilmesi, anlaşmalar ve barış anlaşması imzalanması, vatan müdafaası ilanı gibi esas hukuk, Büyük Millet Meclisi’ne aittir” deniliyordu. Tekbirlerle, duâlarla açılan Meclis’in çıkardığı kanunlara, hazırladığı yasalara bakıldığında “dinî motifler” hemen fark ediliyordu. TBMM’nin kabul ettiği 20.1.1337 (1921) tarihli, 85 numaralı ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yani Anayasa’nın 2. maddesinde şöyle denilmekteydi:
Madde-2: İcra kudreti ve teşri selahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder. 1921 Anayasası’nın 7. Maddesi ise şu şekildeydi:

“Ahkâmı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz’ı, tâdili, feshi ve muahede ve sulh akdi ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuk-ı esasiye, Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muâmelat-ı nasa erfak ve ihtiyacat-ı zamana evfak ahkam-ı fıkhiye ve hukukiye ile adap ve muamelat esas ittihaz kılınır. Heyet-i Vekilenin vazife ve mes’ûliyeti kanun-ı mahsus ile tayin edilir.” Yani; Şeriat kanunlarının uygulanması, kanunların çıkarılması, değiştirilmesi, iptal edilmesi, anlaşmalar ve barış anlaşması imzalanması, vatan müdafası ilanı gibi esas hukuk, Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Kanunlar ve tüzükler hazırlanmasında, sosyal muameleleri kolaylaştırıcı ve zamanın ihtiyaçlarına uygun hükümlerde, fıkıh, adap (örf) ve muameleler esas alınır. Bakanlar Kurulu’nun vazife ve mesuliyeti hususi kanunla tayin edilir.”

HİLAFET MÜESSESESİNE DOKUNULMADI. Bu maddede en dikkat çekici husus, “ahkâm-ı şer’iyyenin tenfizi” yani “Şer’i hükümlerin yerine getirilmesi” vazifesinin TBMM’ye verilmesiydi.

30.10.1922 tarih ve 307 numaralı kanunla saltanat lağv edilmiş, ancak hilâfet müessesesine dokunulmamıştı. Kanunun 2. maddesi aynen şöyleydi: “Hilâfet, Hânedân-ı Âl-i Osmân’a (halifelik Osmanlı sülâlesine ait olup) halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bu hanedânın ilmen ve ahlâken erşed ve aslah (en olgun ve en sâlih) olanı intihab olunur (seçilir.) “Türkiye Devleti, makâm-ı hilâfetin (halifelik makamının) istinatgâhıdır (dayanağıdır, koruyucusudur.)” Halifelik müessesesi daha sonra 3.3.1340 (1924) tarihli 431 sayılı kanunla kaldırılmıştı. Aynı kanunla Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkartılması ve “transit olarak da olsa” bir daha Türkiye’ye ayak basmaması kararlaştırılmıştı. Buna mukabil, yaklaşık bir buçuk ay sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nın 2. Maddesi’nde, devletin dininin İslâmiyet olduğu belirtilmekteydi. 29 Ekim 1923’e yani Cumhuriyet’in ilan edildiği tarihe gelmeden önce, dikkat çekici bir icraat da, milletvekillerinin yemin şeklinin kanunla belirtilmesiydi.

11 Ağustos 1923 tarihinde TBMM’nin 2. devresine mensup mebusların kabul ettiği “1 Numaralı karar”a göre, milletvekilleri “Vallahi” diyerek, yani “Allah adına yemin ederek” vazifeye başlayacaklardı. Bu yemin şekli 1924 Anayasası’nın 16. Maddesinde de yer alacaktı. 1928 tarihinde değiştirilmeden önce bu maddenin ilk şekli şöyleydi:

Madde 16- Mebuslar, Meclis’e iltihak ettiklerinde şu şekilde tahlif olunurlar (yemin ederler); “Vatan ve milletin saadet ve selametine ve milletin bilâ kayd ü şart hakimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakatten ayrılmayacağıma Vallahi.”

1921 Anayasası’nda devletin dini ile alâkalı bir madde yoktu. Yalnızca 7. Maddede, TBMM’nin bir vazifesinin de “Şeriat hükümlerinin uygulanmasını sağlamak” olduğu belirtilmişti. 29 Ekim 1923 tarihinde, yani Cumhuriyet’in i’lân edildiği gün, Cumhuriyet’in ilan edildiğini belirten kanunda bir madde ile devletin dininin İslâmiyet olduğu belirtilmişti. Ve bu hüküm bir “Anayasa maddesi” olarak konulmuştu.”

(Prof. Dr. Suna Kılıç, Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük. Türk Anayasa Metinleri ‘Senedi İttifaktan Günümüze’. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara- 1985)

Görüldüğü gibi Türkiya’da “Cumhûriyet” rejimi nasıl, kimler tarafından ve kimlerin nerelere istinâd eden irâdeleriyle ve nasıl kabul edilmiş, bunda Lozan andlaşmasının nasıl rolü olmuş, bütün bunların, ehâli-i etrâk ve ekrâddan saklanmadan apaçık ortaya konulması, her insanın nâmus ve şeref borcu bilinmelidir…

95 yıl sonra hâlâ “Oldu bitdilirle” ve 95 yıllık tahrîf usûlleri ile gözboyamaya kalkan mahfillerin, medya denen şeytanların, tarihçi denilen iblislerin ve resmî ideoloji gardiyanlarının yalan ve dolanlarına, tepelerden tabanlara kadar hiç kimse i’tibâr etmemeli ve HAKİKAT aslâ ketmedilmemelidir…

Bugün ne kadar hakîkat saklanırsa saklansın, YARIN nasıl olsa ortaya çıkacak; ve saklıyanlar bugün alkışlansalar da, YARIN bu alkışları aslâ bulamıyacaklardır… HESAB GÜNÜ’NÜN ŞİDDETİNİ ise, yazmıya tâkatimiz yokdur!

 

İntişârı: 01.03.2018 / 18:14:20

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir