Yemîn
9 Nisan 2019

GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN…

Efe URAL

 

Yazıya şu hezeyân cümle ile başlıyorum, “hâkimiyet milletindir!”

Bu hezeyân cümle zamanla şekil değiştirerek son olarak  “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” halini almıştır. Ne kadar mânâsız ve saçma olduğunu anlamak aslında çok kolay ama yeter ki sağlıklı düşünebilelim.

İnsanoğlu yemeye, içmeye, uyumaya, helâya gitmeye, unutmaya, hastalanmaya ve bunlar gibi âcizlik belirtilerini gösterip sonunda da ölmeye kayıtlı ve şartlıdır. Bu kadar ihtiyaç sâhibi ve sonunda da ölmeye mahkûm olan insan denen mahlûk nasıl egemenlik taslayacak? Hayâl âleminde belki…

İşin hülâsası tamâmen nefsânî, şeytâni ve kuru sıkıdan söylenmiş bir hezeyândan başka bir şey değil. Peki insanlık nasıl olur da bu virüs ihtivâ eden bu hezeyânı benimseyebilir, işte asıl mes’ele orada. Artık ya sağlıklı düşünemiyordur yâhûd da virüs nefsine ters tepki göstermediği için hayâl âleminde yaşamayı tercîh ediyordur. Sonuç olarak iki türlü de hastalığı kabullendiği gözükmektedir.

Bu ve bunun gibi hezeyânlar sonrasında birçok gâvurluk taşıyan virüsler de beraberinde gelmiştir. Peki bu virüslere karşı direnç gösterenlere ne oldu? Birçoğu asıldı, eziyetler, işkenceler bir sürü rezillikler sonunda 500.000’e yakın insan bu gözle görülebilen virüsten dolayı canından oldu.

Ne için, sağlıklı düşünebildikleri için.

Ne için, virüse ters tepki verdikleri için.

Ve ne için, MÜSLÜMAN OLDUKLARI İÇİN!

Demek ki gözle görülebilen bu virüs ya beyinleri işlemez hâle getirecek, yâhûd da ters direniş verenleri öldürecek. Geçmişte yaşanmış İspanyol gribini, Osmanlı Devleti temizliği sayesinde sadece 10.000’e yakın insan telefi ile atlatmış; ve bu sebeble kimilerinin sağlıklı düşünebilmelerine (imân etmelerine) vesîle bile olmuştur. Ama mikroskoba gerek kalmadan gözle görülebilen bu şeytânî virüs ve ekibi, göz göre göre 500.000 insanı öldürebiliyor. Daha gözle görülebileni göremezsek, göremediğimizden kaçsak ne fayda?

Virüsün te’sîrleri, mevcûd tanrılaşmalarla devâm etmektedir. Yeni türüne, demokrasiyi de içine alarak yayılma hızına hız katmaktadır. Hatta virüsü benimseyenler, hasta olacağına ve ulusu hasta yapacağına dâir and bile içmektedir. Yalanlarla hastalanan ulus da, onları desteklemekten geri kalmamıştır. Türünün son örneği virüse demokrasi de eklenince, ulus, hem hastalandı hem de paramparça oldu. İnsan gözle görülebilen bu virüslerin ölüsüne dirisine saygı duyup üzerine atlayacak derecede desteklerken, gözle görülemeyen bir virüsten köşe bucak kaçarak köşesine çekilmiştir. Gözle görülemeyen mahlûk insanı köşesine çektirip dar alanda yaşama zorunda bırakırken, insan nasıl  “hâkimiyet milletindir” diyebilir ki? İşte asıl hastalık budur.

Bütün dünyâda göz göre göre abartısız her gün yüzlerce insan ölmekte. Kimi açlıktan, kimi rant-menfaat uğruna, kimi terör adı altında, kimi hastalıktan ve çeşitli sebeblerden. Neden kimsede bir telâş yok? Yâhûd mes’eleyi çözme adına bir seferberlik? Veyâ hiç olmadı, samîmî şekilde, yaşananlara karşı en ufak bir buğz etme. Amma gözle görülemeyen bir virüs tüm dünyâyı eve tıkıp bütün dünyâda çözüm aranırken neden yaşanan zulümlere çözümü bırak gıkını bile çıkaran yok? Çünkü tüm dünyâ hasta vaziyette. Kalpler bitmiş, tefekkür yok, yardım yok, merhamet yok, yok da yok… İmânı olmayanın, hâliyle merhameti de olmaz.

Bu virüslerin yayılmasına vesile olan en büyük başka müessir de medyadır. Medya, insanın iyileşmemesi için ve diğer insanları da hasta yapmak üzere elinden geleni yapmaktadır. Esir aldığı insanın gözlerine perde indirir ve indirdiği o perdeden kendi filmini seyrettirir. Târîh boyunca gözle görülebilen fitneler çıkaran bu virüs çeşitlerini çoğaltabiliriz; ama, baş rolü insandan başkasına veremeyiz. Şuan ki, mevcûd virüsün de insan tarafından îcâd edildiğine dâir söylentiler olsa da, Allâh’ın izni olmadan bir yaprak bile kıpırdamayacağını unutmamak lazım. Bunun farkında olarak gerekli tedbîrlerimizi alalım. Zâten dünyâya Müslümân gözüyle bakacak olursak, kafamıza taş yağmadığı için ne kadar şükretsek az…

Eskilerimiz “bir musibet bin nasîhatten yeğdir” demişlerse de şuan ki vaziyette tersini söylesek yeridir. Çünkü binlerce musîbet arasında sadece bir ve en mühim nasîhat budur.

Şuan taşı sıkıp suyunu çıkarsak da, hanlarda saraylarda otursak da, bir sâniye sonrasında yaşayacağının kim garantisini verebilir? Ölmeye geldiğimiz şu dünyâda, yaşama gâyesini unutmadan ve gaflet rüzgârına kapılmadan son nefesi verebilmeli; egemenlik-hâkimiyet bilmem kimin değil, Gâlib-i Mutlak Allâh Azze ve Cezze Hazretleri’nindir diyebilmeli; Rabbin karşısında acziyetini görebilmeli ve hezeyânlara artık bir DUR diyebilmelidir. Zarârın neresinden dönülürse kârdır deyip, aslâ ümîdini kesmemelidir.

Görülebilen virüslerin en fenâsı da, öldükten sonra insanların peşini bırakmaması, âhirette de yanlarında olacaklardır!. O yüzden âhirete virüslü gitmemek için:

“ALLAH’A İMÂNDAN ÖNCE KÜFRE TÖVBE ETMELİ VE BU TÖVBEYİ DE TÂĞÛTLARI (görülebilen virüsleri) ASLÂ TANIMAMAYA KARAR VERMELİ.” (Elmalılı M. Hamdi Rahmetullâhi aleyh)

Her hastalığın şifâsı vardır amma ölüme çâre yok ! Yeter ki iyi günde şükretmeyi dar günde sabretmeyi bilmeli. Duâ etmekle berâber tedbîr ve tam tevekkülle Müslümân hayâtına devâm etmelidir.

“KUR’ÂNI VE KUR’ÂN HÜKÜMLERİNİ İSTEMEYENLER İYİ BİLMELİDİR Kİ, KIYÂMETİ İSTEMEKTEDİRLER.” (Mehmed Zahid Kotku  Rahmetullâhi aleyh)

Dâimâ hayatta olan ve bütün varlıkları ayakta tutan CENÂB-I HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİ, şaşmayan yol olan Ehl-i Sünnet üzere ölmeyi cümlemize nasîb eylesin. Âmîn!

İntişârı: 05.04.2020 / 15:00:16

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir