Şevket Eygi’nin “Yeni Bir Din Türetilmek İsteniyor!” Başlıklı Yazısı Münâsebetiyle…
10 Mayıs 2012
Samyeli
14 Mayıs 2012

Şevket Eygi devam ediyor: “İstanbul'da Dolmabahçe sarayında, Ankara Millet Meclisi tarafından seçilmiş bir Halife-i Müslimîn vardı ve her Cuma

ŞEVKET EYGİ’NİN İCTİHADLARINA GÖRE “1923’DE CUMHÛRİYET, İSLÂM CUMHURİYETİ!” OLARAK BAŞLAMIŞ!

(5)

Mehemmed SAFFET

 

Şevket Eygi devam ediyor:

“İstanbul’da Dolmabahçe sarayında, Ankara Millet Meclisi tarafından seçilmiş bir Halife-i Müslimîn vardı ve her Cuma büyük resmî merasimle Selamlığa çıkıyordu.”

Abdülazîz Cennetmekânın oğlu Abdülmecid Efendi denen zâtın, bir kere meclis tarafından seçilmesi, tamâmen bir gözboyama, fırıldak ve formalitedir. Asıl o, Paşa tarafından tayin edilmişdir. 920 meclisi, açılışından 2,5 sene sonra 1 Kasım 1922’de, Osmanlı Devlet Reisi Vahîdüddîn Cennetmekân’ı, devletin başından kaldırıb atmışdır…

1920 meclisi, bu işi HANGİ İRÂDE İLE YAPMIŞSA,  17 gün sonra, ABDÜLMECİD’İN HALİFE (!) YAPILIŞINDAKİ İRÂDE DE O İRÂDEDİR…

1922’deki meclis, sindirilmiş ve boyun eğer hâle getirilmiş olarak (18.Kasım.1922)’de, Abdülmecid’i, gûyâ seçmişdir!. Aslında ise, Paşa’nın emrine itaatle tayin etmişdir… 15 ay sonra da, ressam ve batı hayat tarzını benimseyen o (alafranga) adamı, Osmanlı hânedânından olduğu içün, Dolmabahçe Sarayından palas-pandıras sallayıp atmışdır!..

Güdümlü bir meclis oluş, 1922 lerde başlar, saftiriklerin dediği gibi (2. Meclis ile 1924’de) değil…

“Devrimleri” ile Îslâm-Türk târihini topyekûn kıymet hükümleri ile tepetaklak yapacak adamlar, meclis irâdesini tâ 1922’lerde vesâyet altına almışlardır.

Böyle irâdesi selbedilmiş bir meclisin, kendi  hür irâdesi ile “Halîfe seçmiş olacağına” kargalar bile kasıklarını tutarak güler!.

Ayrıca, halîfe-i müslimîni ortaya çıkaracak olan, ancak müslüman ehl-i hâl ve’l-akdin bey’atlarıdır. Bu, tamâmen İslâm Dînine âid bir emrin, Kitâb ve Sünnet mu’cebince edâ ve îfâ edilişinden ibâretdir. Böyle bir din emrinin îfâsında, ateist, hümanist, münâfık, müşrik, münkir ve gayr-i müslim kim olursa olsun, herhangi bir ferdin  iştirâki aslâ bahis mevzuu olamaz…

Bazı safdiller veya hinlik peşindekiler ise, bu rejimin “İslâm Cumhûriyeti!” olduğuna inanır veya inanmış görünürler!. İşlerine öyle gelir… Sidik yarışında ileri gitmenin veya bazı noktaları istismâr etmenin bir formülü olarak bu, bir asra yakın zamandan beri de kullanılır durur… Bazı ateistler, cumhuriyet ileri gelenlerini nasıl putlaşdırıb arkasına sığınıyor ve böylece de höykürmeleri kuvvetli çıkıyorsa, burada da aynı formül… “Bidâyetde İslâm Cumhûriyeti idik, şimdi neden gene İ. C olmayalım!” gibi bir fâsid mantık ve hesâbına dayanan sidik yarışı… Olmayan şeyin başını var gösterib, (sonu da neden başı gibi olmasın!) gözbağcılığı…

Lâkin Müslümana yakışan, emîn ve müstakim olmakdır. Yoksa müslümanlığına gavurlar bile gülmeye başlar ve tesiri olmaz, sıfırlanarak yaşar gider…

Yazı şöyle devamda:

“Bizde laiklik resmen 1937’de, M. Kemal Paşa ağır hasta iken CHP rejimi tarafından altı oktan biri olarak Anayasaya konulmuştur.” 

Laiklik, zaten ateizmanın kamuflajı olarak dile alınmaktadır. Asıl ateizmanın temelleri 922’lerde atılmış ve 24’de, olmayan hılâfetin resmen kaldırılması ise, o ateizmanın artık rüştünü isbat senesidir… 925 ise, yumruğunu gösterdiği yıl… 928 de, tekme tokat giriştiği devre… Ondan sonrası ise, oturduğu muhkem ve yüksek tepelerden ve maşalarla kırıp geçirdiği fasıl…

“Paşa hastaymış da laikliği teşkilât-ı esâsiye içine CHP koymuş!.”

O hasta olmasaydı konmazmış, o çok bambaşkaymış, çok çok çok başkaymış ve çok antilaikmiş de, suçlu, CHP rejimi havaları yani!!!…

Her haltı CHP rejimi işlemiş; bu rejim, Paşa’ya rağmen O’nu hiç hesâba katmadan, tam bir irâde serbestisi ile ortalığı yakıb yıkmışdır!

İnanan ve yiyen varsa tabii…

Korku adına hakîkatı ketmetme ve saklama, hasıraltı etme açıkgözlüğü… taktiği…

“Bizde laiklik olmamış, laikçilik olmuştur. Bizde laiklik din düşmanlığı şeklinde uygulanmıştır.”

Demek ki laikliğin “din düşmanlığı şeklinde uygulanmayan!” tipi ve modeli de varmış!. Bu gidişle bir gün karşımıza “zemzemle yıkanmışı!” da çıkarılabilir! Hatta “İslâm cumhuriyeti, İslâm demokrasisi!” gibi nâneler icâdeden Şevket Bey, “İslâm Lâikliği!” diyeceği bir keşfini bile ümmete ihdâ edebilir!. Laiklik bir gün, bu kadar kıymete binib korumaya alınacağını bilseydi, yıllardır nice müslümanın “lânetlisi” olmaz, onların da “sevgilisi!” olur çıkardı! Ne de çok tâlihsiz başı varmış laiklik yosmasının!. Yüz yıla yakın bir zamandır, o masûm ve bîgünâh zavallının müslümanlardan çekmediği kalmadı!. Hele Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Merhûm M. Hamdi Efendi Hazretleri gibi Zevât-ı Kirâm, onun “din düşmanlığı gibi uygulanmayan şeklini!” bir türlü keşfe nâil olamadan Âhıret-i dâr-ı bekâya rıhlet eylediler!. Dünyâ hayatlarında laiklik denen bir nevi ateizmanın her türlüsüyle boşuna uğraşıb durdular!. Artık ukbâda o biçim laiklikden helâllik dilerler ama, o, hakkını helâl eder mi bilemeyiz!!!. Şevket Bey orada iki taraf arasında arabuluculuk yaparsa, belki bizim ulemâ-yı Osmâniyye çadırı yırtar!. Daha olmadı, Okyanus Ötesi birilerine “şefâat-ı ecevâtî” bahşedilirse, bu sa’yede o tür şefaat salâhiyyetine sâhib olmak dahî, bir hâl tarzı olarak imdâda yetişebilir!

“Yukarıda yazdığım gerçeklere kimse itiraz edemez.”

Biz etdik işte, neden kimse i’tirâz edemezmiş, zât-ı devletlerinin yazdıkları, nass mesâbesinde şeyler midir ki, i’tirazdan masûn ola?

“Laikliğin bir insan hakları değeri olduğunu iddia edecek kimsenin alnını karışlarım.”

Laikliğin din düşmanlığı şeklinde uygulanmayan modeli olabileceği hülyalarıyla yaşayanlar varsa, biz de onların yalınız alnını değil, üstelik aklını, mantığını ve İslam anlayışını ve laiklik denen her türlüsüyle mutlak küfre çarpık bakışlarını da karış karış karışlar ve hatta adım adım adımlarız!

Laiklik bir insan hakları değeri değildir, bir ideolojidir.”

İnsan hakları değeri değilmiş ama, “din düşmanlığı şeklinde uygulanmayan şekliyle!” hiç de fenâ bir mal değilmiş!!!.

Bir ideoloji imiş!.  Fransız ihtilâlini yapan yahudilerin o günki Fransız devletine pompaladıkları dini (Katalikliği) ve (Kilise) otoritesini devletden tard etmek üzere sivriltdikleri bir devlet prensibi… Sonra da, İslâm memleketlerine ihrâc etdikleri ve İslâmiyyet’i devletden tard ile, hayatdan da silme formülü …

“İlle de laik olmak diye bir mecburiyet yoktur. İsteyen laik olur, isteyen dindar.”

Demek ki, Laiklik olsa bir şey denmiyecek, ammâ ve lâkin, “laikçilik” olunca a-ah, eyi deel, kaka!

Bizde, laiklik din düşmanlığı şeklinde tatbik edilmiş, halbuki patagonya, matagonya ve atagonya cumhuriyetlerinde ise “din dostluğu olarak” 1789 Frenk keferesi ihtilâlinden beri, elâlemi müslümanlığın tam ortasında tutuyor ve millet yatıp kalkıp “laiklik!” diye zikredib devrâna geliyormuş!. Böylece o, ehlîleştirilerek bünyeye katılmış ve ihtidâ ederek “din bile değil de İSLÂM dostu!” hüviyet ve asâleti iktisâb eylemiş…

Ol esbâb-ı mu’cibeye zerre kadar i’tirâzımız dahî yokdur!

Laikliğin insan hakları değeri olmadığı ve (hayvan hakları değeri olduğu) da söylense, söyleyenin neresi karışlanır, neresi işe yarar, biz bilmeyiz!. Hesab günü bunlar da ortaya çıkacakdır muhakkak… Zerre miskâl hayır ve şer muvâzenesi yapılacak günde… 

“İsteyen laik olur isteyen dindar!” demek ne demek? İsteyen laik olamaz ki… İsteyen, ateist (dinsiz) veya dindar olur… Dindarlığın aksi tarafında laiklik yokdur, (dinsizlik) vardır… Ruhban sınıfına dâhil olmayanlara “laik” demiş o zamanın Frengistanı… Bu salyangoz, Müslüman mahallesinde de aynen ve öylece satılır mı ha?

Laisizma denen laiklik ise, o zamanki Frengistanda uydurulan devlete âid bir prensibdir; ve, “ben, din tanımam, dinsizim!” deyen devlet, kendini bununla ifâde eder olmuş…

Gavur patentli mefhumları kullanırken de, Fransız dili delâletlerini (ermeni bilmem nesine) çevirmeden kullanmakda ma’lûmât-ı nâfia mülâhaza edilmelidir efendim…

(Mâba’di var)

 

(İntişârı: 13.05.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir