Nihâyet Gülen’i, (Müctehid Ve Mehdîden Sonra) Asrın Müceddidi De Yapdılar!
7 Mayıs 2012
İslâm’da Âilenin Temeli Dîndir
8 Mayıs 2012

Ş. Eygi devam eder: “Cumhuriyete gelince: Laik cumhuriyet de olabilir, din cumhuriyeti de...”

ŞEVKET EYGİ’NİN İCTİHADLARINA GÖRE “1923’DE CUMHÛRİYET, İSLÂM CUMHURİYETİ!” OLARAK BAŞLAMIŞ!

(4)

Mehemmed SAFFET

 

Ş. Eygi devam eder:

“Cumhuriyete gelince: Laik cumhuriyet de olabilir, din cumhuriyeti de…”

Laik cumhuriyet olursa, ateist, kamalist, komünist bilmem ne ist cumhuriyet de olur. Böyle herşeye sıfat olan beşerî ve oyuncak bir mefhum, İslâm gibi mukaddes, münezzeh ve mücerred vahye müstenid bir dînin tamamlayıcısı, sıfatı, keyfiyeti ve herhangi bir hissedâr ve şeriki (ortağı) olamaz…

“İslâm cumhûriyeti” gibi bir nesne, sûret-i kat’iyyede olamaz. Çünki “cumhuriyet” beşerî bir sistem, İslâmiyet ise vahye müstenid bir nizam… Bu ikisinin terkîbi, koalisyonu, şirketleşmesi, şerîk olması, beraberliği v.s. Kur’ana göre muhaldir… “Ben yapdım oldu!” mantık ve gözküllemesiyle yapılırsa, ona da kimse bir şey diyemez!. “Oldu” diyene göre olmuş olur!

Târihde ve nerede böyle bir ortaklık olmuşsa, gösterilsin! Gösterilemezse, İslâm’a, beşerî sistemlere muhtaçmış veya ancak onların ortaklık ve desteği olursa ayakda durabilirmiş netîcesini verecek iftirâlar ve noksanlıklar uydurub sıvamakdan, mutlaka utanılmalıdır!

1923’de bile nice ulemâ, bunun mümkin olamıyacağını beyân etmiş ve risâleler yazmışlardır. Abdullâtif Harputî Hazretleri gibi niceleri de, mevzu’u, yazdıkları “akâid” kitablarına bile taşımışlardır…

28.2.2012 târihli makâlemizden şu satırları iktibâs edelim:

“- Şia kaynakları ehl-i sünnet vel cemaat kaynaklarından bu noktada çok farklılık arzediyor. Meselâ Osmanlı’nın son ulemâsından Abdüllâtif Harputî Merhûm’un “Tenkîhu’l-Kelâm Fî Akâidi’l-İslâm” nâm eserlerinde mevzua şöyle bakılmaktadır:

“- Ve halifenin emirleri ahkâm-ı şer’iyyeye muhâlif olmazsa muta’ olur. Hükûmet-i İslâmiyyede meşrûtiyyetin meşrûiyyeti bu mertebededir. Sosyalistlerin, iştirâkilerin hayalleri vechile hükümdarsız, reissiz idâre-i umûmiyye ve bazı avrupalılar ile amerikalıların yapdıkları suretde idâre-i cümhûriyye ile meşrûtiyyet, meşrû’ değildir.” (Tab’ı Tarihi 1330 – s, 372-73) 

İslâm akâidini esas ve temel alan Osmanlı ulemâsının bu babda aynı fikirleri havî yazılarına, broşür ve reddiyelerine, meşrûtiyet ve cumhûriyetin bidâyetinde çok sık rastlandığı da, “İslâm Cumhuriyeti” heveslisi dostlara herhalde ma’lûm olsa gerekdir!. Ulemâya ve muteber kitablara göre “yazmalıyız” diyenler, eğer samîmî iseler, bu sözlerinin arkasında durub mes’eleleri kavl-i mücerredde bırakmamalı ve böylece de milletin îmânıyla oynamamalıdırlar…

9) Tahrandaki milyonlarca sünnîye, bir câmi açma müsaadesi bile vermeyenlerin, “İslâm cumhûriyeti” adıyla kurdukları devletler, ne kadar islâmîdir, tefekkür edilsin!

10) Devriminin 33 yılını kutlamak isterken, Türkiye laik ateistlerinin Kamal Paşanın heykel ve büstlerine taabbüdü gibi, uçakdan kocaman bir Humeyni resmi indirerek önünde hazırola ve ihtirâma geçen ve bu resimleri “kutsamaya” ve T.C. laik cumhuriyeti gibi İslâm dışı ritüeller icadetmeye başlayan rejimlerin islâmîliği de, herhalde lafdan ve daha çok  da, “acem palavrasından”  ibâret kalacakdır!”

İktibâsımız bu kadar…

Acemlerin “İslâm Cumhuriyeti!” lâfı, tamâmen (politik) reklâm gâyesiyle uydurulmuş bir terkibdir. Bu, şiiliklerini, “İslâm” lâfzı ile ve takıyye temelli olarak örtmek; ve bütün müslümanlara âidiyyeti olan bir hüviyet ortaya atarak, kendilerini Müslüman dünyâsının lideri imiş gibi göstermek maksadlarına ma’tufdur… Yoksa İslâmiyyet’in muhtevâ ve özünde cumhûriyet yokdur; ve O, bundan münezzeh ve müberrâdır…

 Efgânî ve Abduhçu tâifelerin, “Hulefâ-yı Râşidîn” idârelerini “bunlar bir cumhûriyet idâresiydi!” diyerek tahrif etmeleri de gülünçdür. Zirâ adı üstünde “Hulefâ=halîfeler!” deniyor ki, nasibsiz olunca, adamların kör gözleri bunu bile göremiyor!

“Cumhûr-ı ulemâ” terkîbi de, fıkıh ıstılahlarından olub, bedâhaten ortadadır ki, devlet şekli ortaya koyan bir kelime olmakla uzakdan yakından bir alâkası olamaz…

Karıncaların taksîmât-ı a’mâl kâidesince yaşamaları da “cumhûrî bir idâre!” değildir. Onların cemaat hâlinde ve büyük bir nizamla yaşamaları, Hâlık Teâlâ Hazretlerinin, onların fıtratlarına nakşetdiği bir kânun iktizâsıdır… Karıncaların her dem Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerini tesbih eden idâresi de, (1789 Fransız yahudileri ihtilâliyle) ortaya çıkan politik devlet nazariyesi olan “cumhûriyeti” (taklidden) münezzehdir!..

En mühim noktalardan birisi de, ALLÂH’IN DÎNİNDE (NİZÂM VE SİSTEMİNDE) EMÂNETİN EHLİNE VERİLMESİDİR…

Gayr-i islâmî devlet ve hükûmet sekillerini bugün ortaya çıkaran, dünyâ ekseriyetinde olduğu gibi “halk” denen ve siyâset ilmine vukufları sıfır olan insan yığınlarının “sandık!” oyunlarıdır… Bu manzara, İslâmiyyet’in “adâletle hükmedin ve emâneti ehline verin!” kânûnu ile zerre kadar kâbil-i te’lîf edilemez.

İslâmiyyet’de ise, siyâset mevzûunda ehil olan ancak “ehl-i hâl ve’l-akd” denilen ve siyâset ilmine Allâh ve Râsûlünün rızasına muvâfık olarak vâkıf olan zevâtdır… Bunların dışında hiç kimsenin, devlet ve hükûmet idâresinde salâhiyyet ve ehliyeti olamaz… Çünki o devlet, ancak Kitab, Sünnet, İcmâ ve müctehid ictihadlarına göre vücûd hikmetine sâhibdir… Bu, Allâh ve Rasûlü’nün istediği, yegâne dünyevî ve mutlak otoritedir…

İslâmiyyet ile demokratik ve laik cumhûriyet idâreleri arasındaki en ters noktalardan birisi işte budur…

İslâmiyet, siyâsetin bu ehliyet ve emânet tarafına mutlak hassâsiyet ve keyfiyet atfederken; dembokratik cumhuriyetler ise hiçbir ehliyet ve emânet mülâhazasına sâhib olmadan bu işi sıradan ve hiçbir ilmîliği olmayan (halka) bırakır; ve bazı politik şebekeler de bu halk kitlelerini, cehâletleri sebebi ile istedikleri istikâmetde kanalize edib güder ve bir aldatma ve atlatma düzeni oltaya çıkarırlar… Üstelik de bu, onlara göre aklın daha iyisini bulamadığı en mükemmel ve “hürriyetçi halk!” idâresi olarak gece  gündüz beyinlere durmadan pompalanır durur… İnsanlık da bu ayvayı, son derece küçük bir ekalliyet hâric, kölelik insiyâkları ile ve en tatlı elma şekeri olarak yalar!

İslâm, Cumhuriyetden de, dembokrasiden de, burjuvaziden de, sosyalizmden de münezzehdir; O, hiçbir beşerî uydurma ile telbis edilemez veya o biçim nesnelerle koalisyon kuramaz, onların derekesine aslâ inemez… O, kendi kendisinden ibâret olduğu hâlde ne ise odur… Mücerred, mutlak ve münezzeh sistem ve nizamdır, yani DÎN’dir…

Mücerred, münezzeh ve mutlak bir sisteme DÎN denir… Bunun dışında ne varsa, ya mecâzî ma’nâda dîndir; veya bir takım beşer kafası felsefî düzmecelerdir, o kadar…

Ş.Eygi devam ediyor:

“Bizde hiçbir zaman gerçekten laik bir rejim olmamıştır.

Cumhuriyet 1923’te İslam cumhuriyeti olarak başlamıştır.”

“Anayasanın ikinci maddesinde “Devletin dini, Din-i İslam’dır” yazılıydı.”

Alâkası yok!.

Sanki “gerçek laik bir rejim!” olsa iyi, güzel ve doğru bir manzara mı ortaya çıkacakdı ki, bunun hasreti çekilir gibi bir ma’nâ ihsâs ediliyor!. Laikliğin zemzemle yıkanmışı bile olsa, o da İslâm nazarında küfrün ve bâtılın tâ kendisidir, bunda bir müslümanın, akîde noktasından aslâ en küçük şekk ve şübhesi olamaz…

“Cumhuriyet 1923’de İslâm Cumhuriyeti olarak başlamışdır!” demek de, hiçbir aklî ve îmânî temeli olmayan son derece hılâf-ı hakîkât ve saçma bir sallamadır…

İslâmiyyet’in devlet ve hükûmet şekli “Hılâfetdir!” Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Merhûm, “Teşkilât-ı Esâsiye Kânûnundaki Devletin Dîni, Dîn-i İslâm’dır!” ibâresinin takiyye icâbı bir gözboyama olduğunu, kaç makâle ve kitâbında ve kaç kere yazmışdır… O ikinci maddede ibârenin öyle oluşu, herhangi göstermelik bir cumhuriyetin, bir de olması muhal “İslâm Cumhuriyeti!” olduğuna aslâ delîl olamaz… Çünki “cumhûriyet kurduk!” diyenler, müslümanlar değil, ateist ve düalist felsefeler gibi bir takım felsefî mesleklere sâhib pek cüz’i bir grupdan ibâretdi… Ve bunlar, İslâmiyet’i beğenmiyen, ondan utanan ve uzak durmayı en temel prensip edinmiş, hatta hristiyanlığı devletin resmî dîni ilân etmekden bile utanmayacak kadar İslâm nefreti taşıyan zevâtdı…

Binâenaleyh artık tutub da “cumhûriyet 1923’de İslâm cumhûriyeti olarak başlamışdır!” demek, son derece gülünç ve gayr-ı ilmî desteksiz bir atış mahsûlü kabûl edilir…

Ortada, avrupâî ma’nâda bile bir cumhûriyet yokdu! Nerde kaldı ki bir de, olması muhal, “islâmî bir cumhûriyet” olmuş olacak!!! Çünki bunun i’lânı, usûlü dâiresince yapılan islâmî bir istişâre ve buna ehil zevâtın kararları olarak aslâ ortaya çıkmamış; tamâmen birkaç kişinin indî arzuları olarak ve bir emr-i vâkî’ olarak zorla dayatılmışdır…

Bu i’tibarla “islâmî bir cumhûriyetden!” bahsetmek, akla ve mantığa zarardır da!

Cumhûrî idâre (Republique),  1789 Fransız ihtîlâli ile dünyâya ihrâc edilen bir devlet şeklidir. Vahy ile zerre kadar alâkası yokdur; ve tamâmen beşerî kafanın (filozofinin) kendine göre bir tür uydurmasından, İslâm’a göre de (şirkinden) ibâretdir…

Bir memleketde, müslim ve gayr-i müslim tefrîki gözetmeden bütün ülke sâkinlerini eşit kabul eden ve hepsine de devletde aynı hakk, vazîfe ve salâhiyyetler veren bir şekil… Müslim ve gayr-i müslimlerin ortak devleti!. Mü’min ve gayr-i müslim koalisyonu…

Dünyâ müslümanları, beşerî sistemlerle, “ehl-i sünnet” görünerek de uyutulacaksa, veyl olsun o, hem dall hem mudill olanlara…

(Mâba’di var)

 

(İntişârı: 07.05.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir