(1) Başvekîl Müslümanlardan Özür Dilenerek Derhâl İstifâ Etmeli…
28 Kasım 2011
Bu Adam!
15 Aralık 2011

“Bayram değil seyran değil enişteleri Ca’ferî-kızılbaş-tahtacı ve alevîleri neye öpüp durur!” diyecek hâlimiz yokdur, çünki hem bayram var hem de

T.C. HARİCİYE VEKÎLİ AKP’Lİ DAVUDOĞLU “EN ÖNDE GELEN ALEVÎ BENİM!” DİYOR…

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

“Bayram değil seyran değil enişteleri Ca’ferî-kızılbaş-tahtacı ve alevîleri neye öpüp durur!” diyecek hâlimiz yokdur, çünki hem bayram var hem de seyrân!. 10 Muharrem “Ca’ferî-Alevî-Kızılbaş Mâtemini!” karnavala çevirenlerin böyle bir gününde, onlara yalakalık etme niyetiyle de olsa, bazı politik ve apolitik lâflar sıkmak, Türk Dembokrasisinin tabiatı icâbıdır!

Eniştelerinin öpmesi de bundan…

Geçen sene de, T.C. Başvekîli Receb Tayyib Erdoğan (RTE) Halkalı Meydanındaki “MÂTEME” bizzat iştirak ederek ve “Câ’ferîlerin sünnîlere, sünnîlerin ca’ferîlere üstünlüğü yokdur ve olamaz!” diyerek onları şapur-şupur öpmüşdü!.. Araya bağırsak ameliyâtı girmeseydi, onları bu sene de çok daha kuvvet, hasret ve gayretle öper miydi, bilinmez!. Zira son seçimle “ca’ferî-alevî-kızılbaş-tahtacı!” vatandaşlarının oy’larının hangi eniştelerine aktığını çok iyi gördü!

Her ne ise, kendisine bu sene, vekâleten DİB’lığı sarıklı başpolitikacısı GÖRMEZ, Erbakan’ın halefi ve Seâdet Fırkası emânetçi başısı KAMALAK, Dersim katliâmında politik ve cumhûrî atalarını haklı görüb tezkiye eden ve Yesevî-Bektaşi-Hacı Bayram anlayışı alevîleşmiş falan parti başı Nâmık Kemâl Beg ve mâba’di altındaki mekânı kıçıkırık sandalyaye dönen, Dersimli ve dün “Kürtüm, şimdilerde de Türkmen (!) Alevîsiyim!” diyen; ve seçimlerde“Benim adım Kemâl!” diye dolaşan Kamal Beg, Kasımpaşalı politikacıya VEKÂLETEN Halkalı Meydanına koşdular ve yamuk yumuk lâf u güzâf ile ve çakma rollerle müvekkilleri olan zâtı temsîl eylediler!

2011 model Türk poli(tik)a ve beyin yapısını da böylece sergilemiş oldular ki, dünyâ yuvarlağı da, (şenlik içinde mâtem) nasıl olurmuş, hayret ve ibretle seyr ü temâşâ eyledi!

Dolayısıyla, mâtemzâde olarak mâtemzedeliklerini isbât edib politika îcâbı hangi poli(tik)a nânelerinden ekletmek lâzımsa, kendilerine göre o kadarını, gövdelerindeki mahall-i mahsûsuna gönderdi ve yerleştirdiler!

Hele Saksafoncu ve Monikacı ABD’li kabuklu herifin dişisiyle “çak!” yapmasıyla da süksesi gitdikce artan T.C. Hâriciye Nâzırı “Toros’ların çocuğu Davudoğlu” nâm birâderleri, Receb Beyine vekâletini Alamanyalarda ve şânına pek uygun elfâz-ı merdâne ile sürdürdü; ve “şecaat arzedişine” de bütün kâinâtı şâhid tutdu!

Nasıl mı, ajanslardan okuyalım:

“-Ahmet Davutoğlu Muharrem ayı matem orucuna da değinerek Kerbela’da kanı dökülenlerin insanlığın seçilmiş kulları olduğunu ve onların tüm insanlık adına çile çektiklerini vurgulayarak, ”Ben Torosların çocuğuyum. Oralarda da Alevi kültürünün izleri vardır. Babaannem dualarına sürekli ehlibeyit ile başlar ehlibeyit ile bitirirdi. Ehlibeyit bizim canımız, yüreğimiz, ciğerimiz.. Ve eğer ehlibeyti sevmek, eğer ehlibeyt için gözyaşı dökmek, eğer Muharrem ayında yas tutmak Alevîlik ise, en önde gelen Alevî de benim” dedi.

“Bu anlamda kendileri için eğer buna karşılık birisi ehlibeyte muhabbet duymuyorsa, acısını yüreğinde hissetmiyorsa, o nebîler nebîsi sultân-ı enbiyânın pâk evlatlarının çocukları  Hazreti Hasan ve Hüseyin’in acısını hissetmiyorsa, gece gündüz ibâdet etse de hakkın rızasına kavuşamayacağına” dikkati çeken Ahmet Davutoğlu, kendisinin buna inanmış ve bu bilinçle yetişmiş insan olduğunu kaydetti. Ahmet Davutoğlu daha sonra Bonn’da Afganistan konferansına katılacak ülke temsilcilerine verilen resepsiyona katıldı.”

“Matem orucu iftarı!” gibi yepyeni ve nevzuhur uydurma oruç cinsleri de vaz’ederek ortalığa dökülenlere, bu sene DİB sarıklı başpolitikacısından Kamalağına ve Kılıçdaroğlusundan bilmem kimlere kadar bu mâtemî karnavallara kimler katılmadı ki!

Öyle ya, Kur’an ve Sünnetle sâbit olan oruçlar işine gelmedi mi, onları elinin tersiyle itersin, kendini tanrı görmek zor mu, “biraz da ben din ve oruç vaz’edeyim!” dersin ve Âdem Aleyhisselam’dan beri aslâ ne görülen ve ne de duyulan bir oruç cinsi îcâd eder ve adına da “mâtem orucu!” dersin, olur biter!

Tabii yiyene!

Bir de böyle şeyleri oruç kabul ediyor görünerek yemeyenlere!

Birilerinin “ölüm orucu, geberme orucu, bayılma orucu, açlık orucu, hamursuz orucu, paskalya orucu ve bilmem ne orucu!”olurmuş da, cumhuriyet diyânetine âid DİB’in iştirâk ederek ve sükût ikrardan gelir formülüne bulayarak meşrû’ gösterdiği “mâtem orucu!” neden olmasınmış!. “DİB’sel fetvâlar!” devreye girince, sâdece namaz, hacc, zekât v.s değil tabii, oruç gibi ibâdetlerin de sipârişe göre isim, resim ve muhtevâları çok kolayca değişebilecekdir!. Dolayısıyla “mâtem orucu” neden olmasın!

Olur, hem de bal gibi olur! Hatta böyle bir orucun “iftarı!” bile oluyormuş! Ona da “mâtem orucu iftarı!” adını takdılar! Bu iftarın sonunda “diş kirâsı da olur mu!” demeyin, o bile olur… Olur da olur, “ben yapdım oldu!” dedin mi, olmayacak ne var?!

DİB, başındaki sarıklı başpolitikacı öncülüğünde bu sene “bir ilke de imza!” bile atmış ve çakmış!

AA haberini okuyalım:

“-Diyanet İşleri Başkanlığı Basın Merkezi’nden alınan bilgiye göre, Mehmet Görmez, Hz. M…..ed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu İmam Hüseyin ve 72 arkadaşının Kerbela Çölü’nde şehit edilişinin 1372. yılı dolayısıyla Halkalı’da gerçekleştirilecek Evrensel Aşura Matem Merasimi’ne katılarak, konuşma yapacak.

Merasime, ilk kez bir Diyanet İşleri Başkanı katılmış olacak. Öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı da 4 Aralık Pazar günü Hacı Bayram-ı Velî Câmisi’nde Kerbelâ şehitlerini anmak için program düzenleyecek.

Bu programa da Türkiye Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz, İzmir Samed Dede Cemevleri Genel Başkanı Veli Güler, Malatya Hacı Bektaşi Veli Kültür Merkezi Vakfı Genel Başkanı Hasan Meşeli, Dünya Ehlibeyt Vakfı Genel Başkanı Fermani Altun ile Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan’ın da katılacağı, konukların muharrem orucu iftarının ardından camideki programa geçecekleri öğrenildi.”

İşte T.C. ve AKP Diyâneti bu!

Bunca dedenin ortasına, sarıklı DİB başpolitikacısı ne de güzel yakışmışdır!

Cem vakfı başkanı ve alevî dedesi Prof. İzzettin Doğan bir tv pogramında “Allâh yoksa bile biz onu yaratmalıyız!” nânesini yiyen bir sâbıkalı… Ötekilerin ma’rifetlerini de yazmaya lüzûm yok!. Şevket Eygi Bey de, evvel zamân içinde kalbur samân içinde iken, bir yazısında, “İzzettin Doğan Bey çok asil bir ailedendir, onu ziyarete gideceğim!” meâlinde vecîzeler bile döktürmüşdü… Eğer yıllardan beri bu mukaddes ve “görkemli” ziyâret tahakkuk etmemiş ise, bu günler bulunmaz fırsat, ziyâret içün tam zamanı!

AKP Hükûmât-ı cümhûriyyesinin hüdâ-yı nâbit bunca müctehid, müceddid, mehdi, şeyh, mürîd, tirid, dede, eren, gavs, kutub, müftî ve bilmem ne yetiştirdiği bir âhır zaman diliminde, bütün bunları “eşrât-ı sâa” meyânında kabûl etsek de olur!

T.C. Hariciye Nâzırı da, iyi ki “Ben Torosların çocuğuyum!” demiş! Ya “başka şeylerin çocuğuyum!” dese ne halt ederdik! “Amanosların çocuğuyum, Erciyeslerin çocuğuyum, Kandillerin çocuğuyum, Palandökenlerin, Altayların, Karakurumların, bilmem nerelerin çocuğuyum!” deseydi?

“Torosların çocuğu canım!”, bir karış altında Akdeniz var! Hani İzmir’i hedef gösterecekken çakırkeyflik sâikıyla “ilk hedefiniz Akdenizdir!” denen yer var ya, işte orası!

Türkmenler varmış oralarda… Bir kısmına “tahtacı!” falan da denir! Mezhebi geniş, dar, bol, sığ, kuru, yaş ve bilmem ne kabilinden bir kısım türkmen vatandaşlarının Torosları!.

T.C. Hâriciye Nâzırı AKP’li vatandaşları da, işte oraların çocuğu imiş!

Yoksa “en önde gelen alevî benim!” der miydi!. İyi ki dedi, biz de onu (sünnî) bilecekdik!. Herkes şöyle açık açık hangi “etiketi ve muhtevâyı!”taşıdığını söylese ne olur?. Artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, dükkânların bile hâkile yeksân olub gökdelenler gibi metroların ve alış-veriş merkezlerinin toprakdan şüheda gibi fışkırdığı yerlerden, bir barsak boşaltma ve kurt düşürme ilâcı bile alacak olsanız, içinde “muhteviyâtı” yazıyor!. Artık insanlar da,“muhteviyâtlarını” T.C. Hâriciye Nazırı ve “Torosların çocuğu!” ve AKP sulbünden gelme vatandaşları gibi açık ve seçik ortaya koysa, ne kadar meserret verici olur!

T.C. Başvekili Receb arkadaş da, Bağdad Sefer-i Hümâyûnunda ne güzel “Ben ne sünnî ne şiiyim, müslümanım!” diyerek “muhtevâsını!” açık etmişdi!. Biz de bu T.C. Başvezîri arkadaşın “sünnî” olmadığını ve mezhebi bulunmadığını kendi dilinden ve kendi i’tirâfı olarak aynelyakîn tesbît edivermişdik!

1972’de, eski tüfeklerden ismini şu anda hatırlayamadığım bir komünist, ölmeden vasiyet etmiş ve “Beni soyup teneşire yatırmadan ve gasletmeden, gassâl orama burama pamuk v.s. tıkamadan, kefenlemeden, takım elbisemle ve gravatımla tâbûta koyun; ve musallâ taşına da yatırmadan, namaz mamaz gibi şeylere bulaştırmadan, imam denenleri tepemde sahtekârca bağırtmadan toprağa verin!” demişdi!.

Gene de onu, takım elbise ve gravatıyla ve fakat gasl edilmemiş, tekfin techiz görmemiş o Allah’sız vatandaşlarını musallâ taşına yatırmışlardı! Leş kargasının biri de, resmen sarık ve cübbe ile öne geçib “er kişi niyyetine!” bağırtısı çekerek komünist “vatandaşı” içün namaz kıldırmış, “mevtâyı iyi biliriz!”dedirtmiş ve rûhuna da Fâtiha okutmuşdu!

Musallâ taşına komünisti de, masonu da, Allah’sızı da, Müslümanı da, hatta homongolosu da gelse, bu bazı sarıklı leş kargalarının diliyle topu da “errr kişi!”

Câmi cemâdâtı bu, hiç musallâ taşına yatan bir tâbût olur da onun “er kişi!” diyerek namazı kılınmaz mı? İçine nasıl olsa bakılmıyor, isterse eşşek ölüsü olsun!. Sonra da, sarık cübbeli leş kargasının sualine hep bir ağızdan aşk ve şevk ile ve biraz da salya sümük, akapella koro hâlinde “eyi bilürüz!” denilmez mi?. Sonra da rûh-ı lâtîf veya necis her ne ise, anınçün Fâtiha ihdâ edilmez mi?

Nesin yoldaş da “muhtevâ beyânı vererek!” öyle dünyasını değiştiren çetin komünistlerdendi… Bütün bu kabil haller, çift ve çiftetelli, mürâî, münâfık, yalama ve yalaka şahsiyet taşımakdan uzak “afferin lan gâvur!” dedirtici, bir noktada müsbet hallerdir.

Bir de bunun aksi var.

Medine’deki münâfıkların reisi Abdullah İbni Selül, hem inanmıyor, hem de Efendimiz Aleyhisselam’ı seviyor ve müslümanmış rolleri ile mezara konmuyor muydu?!

Neysen o görün!. Alevî isen alevî, sünnî isen sünnî, mezhebsiz isen mezhebsiz, vehhâbî isen vehhâbî, müslüman isen müslüman, gavur isen gavur… Ne var bunu saklayıp köstebekleşecek! 

“Hoşgörü-diyalog!” deyib üç dinden karma yap, üçünü de hakk kabul ve ilân et, sonra da “hocafendi!” geçin, gözkülle…

Hadi sen de, üçkâğıtçılık ama, nereye kadar?

Adam başvekillik yapıyor, mavi gömlek ve bilmem ne kasketiyle “gardrop devrimleri!” diyerek meydan okuyor, “Allende-Büllende hattındaki kapı tokmaklarını çevirmekden!” bahsediyor, dönme Raşel hanımla tâ Hindistana gidip Tagor hindusunun mezarı başında veya ayak ucunda cis-trans oluyor, sonra da kalkıp “ben müslüman değilim” diyemiyor; ve fakat, “sosyal demokratız, ama müslümanız da!” küllemesine tenezzül ediyor!.

Gene öyleleri var ki, cumbaşkanlığı ve başvekillik yapıp, “6666 âyetin 230 tanesi devlet ve laiklikle alâkalı, bırakın bunları, geriye 6400 küsur âyet kalıyor, neyinize yetmiyor bunlar!” diyor!. Yarın o bir gün, bu kabil loca muhtevâlı birâderân da nalları dikdi mi, teneşire yatırılıp gassalın eline düşecek ve evire çevire yıkanıp münasib yerlerine pamuk tıkanacak, gasl, tekfin, techiz derken musallâ taşına getirilecek ve sarıklı leş kargasının “er kişi niyetine!” diye böğürmesiyle namazı kılınacak ve müteharrik meyyitlere de mezar ve âlem-i berzah ve cennet vizesi tedâriki içün “merhûmu nasıl bilirsiniz!” diye sorulacak! O iki ayaklı, 20 parmaklı, ağzı dualı, gönlü pîr ü pâk organizmalar da “eyi bilirüz!” deyip hep bir ağızdan uğuldayacaklar!. Hatta söyle bile diyeceklerdir:

“-Binanaleh o kaç sene evvel 6666 idi, o zaman dün dündü, bu gün ise, bugün bugündür; ve işi 6666’ya değil 66’ya bağlama günüdür, ölünün arkasından konuşulmaz, haklarımız ve oylarımız helâl olsun!”

Bu kabil işleri böyle ve dolandıra bulandıra uzatmaya ne lüzum var!. Erkekçe “Benim muhteviyâtım şudur!” dersin, iş biter!

Bir başnâzır da hem de dergâh ehli bir mürîd olarak 40 yıl şöyle ünleyib durmuşdu:

“-Önce ahlâk ve maneviyât!. Cumhûriyeti biz kurduk, Avrupadaki gibi laiklik istiyoruz, bu seçim müslümanın sayımı olacakdır, Atakemal sağ olsaydı bize oy verirdi, yaklaşan seçim İstanbulun fethinden daha mühimdir, gelen seçim Çanakkale harbinden daha mühimdir, bize oy vermeyenler patates dinindendir, şu önümüzdeki seçim dünya tarihinin en mühim hâdisesidir, İranlı kardeşlerimiz İslâm’ı ilân etdi, bizimle olmayanlar yahudi askeridir!” 

Ve yalakalardan günlük gazetelerinde aşk u vecde gelmeler:

“-Yaşa varol, Peygamber misyonlu lider, sen bir peygambersin, sen müctehidsin, sen müceddidsin, sen mehdîsin, sen mücâhidsin, sen halife-i müslimînsin, sen sensin, sade sen varsın, biz yokuz, biz ..kuz!”

Bugün T.C. Hariciye nâzırı vatandaşları, hiç uzatmadan ve kestirmeden giderek ne güzel “Ben Torosların çocuğuyum!” deyip, işi kör düğüm olmakdan ve yahudi saçına çevirmekden kurtarıveriyor!

Bütün ömrünce gayr-i müslim yaşa, sonra da musallâ taşına uzatılınca ille de “müslüman!” görün! Cenâze merâsimlerine katılan kellelerin adedinden, geride kalanlara sahtekârlık ve riyâkârlık manzaraları miras bırak, çelenk çömlek, çayır-çimen-yeşillik ziyâfetleri çek!.

Hulâsa gâvurluğun bini bir paradan tedâvüle sürülsün…

Bugün bu haller bazı mahfillerde en üst perdeden yok satıyor! Ulan ne isen o görün; ve “ben şuyum!” de… Koy kimliğini ortaya, acı yemediysen korkma, karnın ağrımaz! Olduğunun dışında görünene erkek denmez! Gâvur bile denmez… “Gâvurun en aşşağılık ve necisi!” denir!

Herkes ne ise o görünüb, oyum demeli…

Kim insan, kim şeytan, kim tek renkli, kim bukalemun, kim kimden olma belli değil…

Meselâ biz Müslümanız… Bunun içini de, dalâletde olanlardan kendimizi ayırmak üzere tepeden tırnağa sünnîlikle (Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat ile) doldurmuşuz… Ne var ne olmuş, kime ne?. Sünnînin itikadda Matürîdisi, amelde Hanefisi, ahlakda Halidî-Zıyâîsi ve hepsinin de kıtmîriyiz…

Büyük Doğu Mektebinin de hademesi, temizlikçisi, çöpçüsü… Kime ne…

Kendimizi hiç kimseye beğendirmek gibi bir alçaklığa ve köppekliğe de aslâ ve zerre kadar ihtiyacımız olamaz… Müslüman, bunlardan münezzeh olan demekdir. Dünyâ hayâtı denen “oyun ve eğlence!” mekânının bir adım ötesi kabir değil mi?. 20 ve 21. Asr-ı efrencîde yaşamış fir’avn ve nemrutlardan kaçı oraya tıkılmayacakmış da, “ilelebed pâyidâr!” olacakmış!

Kul önünde, kim olursa olsun, eğilmeye değer mi?

Bu memleket, bu günki kadar hiçbir şeyde emniyetin kalmadığı zulüm çarkı olmuşsa; ve her nizam ve intizamın herc ü merc olduğu noktaya gelmişse, işte bunun içün geldi. Tanzimatdan beri 2,3,5,7,9 hatta 10 suratlı, dönek, sahte, kaypak, riyâkâr, dinsiz, densiz, donsuz, nesebi mechûl ve hâin idâreciler elinde kalındığı içün… Onlara yalakalık yapıldığı içün… Hulâsa mücerred, Allâh Azze’ye kulluk bırakıldığı içün…

Hâlâ da ibret ve ders alan kimyâ!

T.C. Hâriciye Nâzırı “Torosların çocuğuna!” âferin deriz! Alevî imiş, iyi de, onların da hangi cinsinden? Bunu da açıkça söylese… “Alevî kültürü!”sâhibi olmak hangi dinden olmakmış?!!! Bırakın kültür mültür küllemelerini…

Beyler! Dininiz varsa onu, mezhebiniz de varsa yine onu bilelim! Ateist, ataist, düalist, agnostik, falan filan iseniz, korkmayın, oylarınız tabahhur etmez, sizi sırtlarında taşıyacaklar gene bulunur! Kamal Paşanın bile şimdilerde “düalist” olduğunu yazmaya başladı cum aydınları! Bu yollarda olmak dembokrasi dininize göre ve onun uyduruk mevzuatına ve gugukuna göre suç da değil, ammâ yüreksizlik, dünya yaratılalı beri şerefsizlik suçu ve pespâyelik…

Şerefli bir insan olan, kimliğini saklamaz, kimliğini saklamayansa onunla iftihâr edebilendir! Hüviyetiyle iftihâr edecek olan da, “takiyye” rezâletinden kaçar, onu 6 îmân şartından biri bilmez!

Nasıl?

Topunuza da giydirdiysek, hakketdiğinizdendir!

Ve müteakıb yazılarımızda, yukarıya aldığımız iktibâsın derin devlet derinliğindeki amîk ma’nâ ve delâletlerini de mevzu’-ı bahs edebiliriz biiznillâhi Teâlâ…

(İntişârı: 06.12.2011)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir