(1) Millî Görüşçü Oya Hanımdan, 2. Atatürk Denktaş Paşa!
22 Ocak 2012
Kâr-Zarâr
23 Ocak 2012

Oyalı boyalı yazı devam eder: “17 Ocak 2012 Lefkoşa Cumhurbaşkanlığı Sarayına girerken garip ve çok derin bir yalnızlık kaplıyordu herkesi. Herkes oradaydı.

MİLLÎ GÖRÜŞÇÜ OYA HANIMDAN, 2. ATATÜRK DENKTAŞ PAŞA!

(2)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Oyalı boyalı yazı devam eder:

“17 Ocak 2012 Lefkoşa Cumhurbaşkanlığı Sarayına girerken garip ve çok derin bir yalnızlık kaplıyordu herkesi. Herkes oradaydı. Türkiye siyasetinin bütün tanınmış isimleri, toplumun tüm tanınmış şahsiyetleri oradaydı. Türkiye adeta “yavru vatana” akmıştı. Uçaklar peşpeşe iniyor, Türkiye’den, Azerbaycan’dan, Pakistan’dan, Körfez ülkelerinden, Balkanlar’dan ve dünyanın dört bir tarafından bu büyük devlet adamının cenaze törenine katılmak isteyen kişileri adaya getiriyordu. Kıbrıs davasında karşı karşıya geldiği Rum rakiplerinden bazıları ona hürmet çelengi gönderirken, diğer bazı kendini bilmez, gölgesinden ötesini göremez biçareler hala hezeyan halinde kötü sözler sarfediyordu. Unuttukları şey, sonunda toplumların ve tarihin en büyük “karar verici” olduğu hususu idi.”

Oya hanım da “Cumhurbaşkanlığı Sarayına!” girmiş besbelli!. Yavru vatan, anasını bellercesine anasını geçmiş ve anası köşkde oturur ve demlenirken, yavrusu “SARAY’da” krallar gibi yaşamış ve yaşamakda da berdevâm… Osmanlı padişahlarının saraylarına binbir lâf ve dil uzatanlar bile, 70 küsûr senedir o saraylardan âhırete postalanıyor; veya gelen giden ecnebî irilerini, o saraylarla teshîr etmeye çalışıyorlar… Millî Görüş politikâloslarından Oyânımın “Ölümsüz Kahramanı!” müteveffâ Denktaş da, ana vatanın “Çankaya Köşkü!” gibi bir yere sığamamış da, anasının yavrusunda “Saraya” göz dikmiş…

Oya’ya göre “Türkiye âdetâ yavru vatana akmış!”

“Ölümsüz” bir adam “ölür!” de, öteki “ölümlüler!” o “ölülerinin!” “ölüsüne”, “ölesiye” “akmadan” “anasının”  dizi dibinde rahat rahat ve hiçbir şey yokmuş gibi durabilirler mi hiç!

Politika denen (çok yüzlülüğün veya suratsızlığın arşa dayandığı bir memleketde), kalblerle suratlar dâimâ biribirine zıd ve tersdir. Receb Bey hükûmet-i cümhûriyyesi, sağlığında, “ulusalcı birâderleri” Denktaş ile her mes’elede sanki kavgalı değildi!. Sanki Denktaş, Erbakan’ı günâhı kadar seviyordu…  Dembokratik yanık ve çok surat politikanın en temel şeytanlığı da zâten bu değil mi?. Sevmediklerini seviyor görünmek; ve hatta onlara “izindeyiz, peşindeyiz, kuyruğundayız!” cinsinden yalakalıklar… Bazen sevdiğine bile teğet geçecek ve icâbında kayıkçı kavgası da yapabileceksin ki, “bak, onun adamı, nasıl da belli!” demesinler… Allâh’ın yolundakilerde Allâh içün, tâğûtun yolundakilerde de tâğût içün sevgi ve mücâdele olacağını, Kur’an ve Son Şeriat haber vermiyor mu?

Millî Görüş emânetçisi Mar’âşî Kamalak Bey bile, “önce ahlâk ve maneviyât!” yüklü laik ve dembokratik politikası icabı, bir İran şiilerinin, bir Şam şeytanlarının ve Nuseyrîlerinin yanında ve en son da Kıbrıs’da… Yani tâbûtu, müslümanlar gibi baş tarafdan değil de; hristiyanlar gibi ayak tarafından yürütülüp taşınan Denktaş birâderinin cenâze merâsiminde!. Hocası sağ ve vinçlik olmasaydı, o bile, diğerleri gibi “Türkiye’den Kıbrıs’a akardı!..” 

Hatta şöyle bir beyânat vermeden de edemezdi:

“- Nasıl büyük Atatürk, Alpaslan, Sultan Fâtih ve Osmanlı Sultanları Millî Görüşçü idi iseler, Âhırete yolcu etdiğimiz Denktaş Birâderimiz de aynen öyle mükemmel ve candan bir Millî Görüşçü ve Âdil Düzenci idi…”

Millî Görüş ve Erbakan Oyası ve boyası Hatun kişi, “En büyük KARAR VERİCİ toplumlar ve târihdir!” derken de, görüldüğü gibi biraz modern, biraz kemalist, biraz liberal entel, biraz ulusalcı, biraz ergenekoncu muhâfazakâr, biraz millî görüşçü, biraz sosyal aydın  bir ateist ağzı kullanıyor…

Toplum denilen o kuru ve karmakarışık şey, Allâh irâdesine râmolmadığı binlerce sene içinde, dâimâ, Kelâm-ı Kadîm ifâdesiyle şeytan tarafına “akmış” ve “ekseriyeti” teşkîl etmiş… Kaç kere yerin dibine geçmişse de, gene de akıllanmamışdır!. Toplum denilen netîcede, iki ayak on parmaklı gezer-tozarlar değil mi?. Hele dembokratik, laik, cumhûrî “toplum” denen mıntıka ve arâzîler, evvelâ (adâlet mefhûmu) nedir onu bilmez!. Sonra da, kendi hukuk ve guguklarını ve adâlet dedikleri ankâ kuşlarını hiç öttüremez yani tatbik edemezler!. Çünki kânunları, adâleti ve hukûku, tatbik olsun diye değil, o gün hamamın nâmusu (!) nu kurtarmak iblisliği ile yaparlar; ve kânunlarının uhrevî bir müeyyidesi aslâ olmadığını, cümle âlem gibi kendileri de bildiği içün, bütün ana-avrat ve babayasalarının topu da, Balzac mösyö’nün dediği gibi “büyük sineklerin delip geçdiği, küçük sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağıdır…”

Evet, Fr. filozofu yani kendi büyükleri böyle demiş!.

Çok da iyi etmiş, çünki tâğûtî kânunların topu da aynen böyledir: Örümcek ağı, “Ankebut” evi!.  Onların  Aslâ tatbik nâmus ve ehliyetleri arz yuvarlağının hiçbir memleketinde görülmez… Topu da izâfîdir, hatta bir serapdan ibâretdir!. Beğenmedikleri veya işlerine gelmediği zaman, onları yok sayarlar veya değiştirirler veya sil başdan yaparlar veya keyiflerine göre çekiştirir dururlar!. Hulâsa bir şekilde icâbına bakar ve benzetirler… Bunun içün aşırı ve kudurgan halleri hiç dinmez, durmadan “yasama organı mı yalama uzvu!” mu ne menem şeyse, yırtınıp durur; parleman karı ile oğlanları kasetlik olur, kavga, gürültü ve gırtlaklaşmanın bini bir paradan satılır; ve aslâ i’tidâl çizgisi diye bir keyfiyete de sâhib olamazlar.. Dembokratik parlamenter sistem dedikleri tâğûtî düzmecelerin mutlak tabiatı budur: Devamlı itiş, kavga, kargaşa, iğtişaş, yalan, dolan, aldatma, göz boyama, fırıldak, iftirâ, belaltı, kayırma, kasetçilik ve bilmem neler… Eşyanın tabiatı  dedik… Allâh dîninin tam tersi…

Adâlet ve hukukları deyince de, en taze misâl olarak şu Hrant Dink mes’elesi akla gelir…

Kâtil, “Beni devlet kullandı, şimdi de kenara atdı!” diyor; savcı, bu rezâlet ve katil pisliği “müretteb ve teşkîlât işidir!” diyor; hâkim, “öyle, vicdânım da rahatsız ama delil yok!” diyor… Yollara dökülen 50 bin kişi de, bir düzine farklı ve renkli zihniyet sürüsü olarak hep bir ağızdan “Kâtil devlet, hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz!” diyor, aslımızı inkâr eden kopilleriz demeğe getirip höykürüp duruyorlar… Yarın bir homo puştu da bir kör kurşunla gitse, bu sürü akıl ve mantığına göre gene yollara dökülüp “hepimiz i…eyiz, hepimiz pu…tuz!” diye yollarda translaşacaklar!. Öyle bir “Dembokratik, laik, sosyalli bir hukuk devleti!” ki, mostralık!. Dersimli Gandi Kamalîn dediği tek doğru galiba bu: “Herşeyin çivisi çıkdı!.” Çıkmasın da ne yapsın, 103 senedir 9 kuvvetinde 12 zelzelede çıkmadık çivi mi kalır?. Cici beyler ise “çılgın projeler!” peşinde!. Lâkin şu sıralar kimsenin ağzına aldığı da yok hani!. İyidir iyi, ecdâdın “idâre-i avam!” dediği dembokratik, laik, guguk  düzenleri, düze düzüle tam bir ayyaş gibi, “durmak yooook yola devaaaam” diyor!. Bir zamanlar Lut Aleyhisselam’ın kavmi de böyle yola devam edermiş!

Gelelim oyalı ve boyalı “adâlet hanımın!” temcid pilavına…

Hani “Adâlet mülkün temeli!” idi? 15 asırdır bu sözün aslı, “El Adlu esâsü’l-mülk” olarak 2. Halîfe-i Müslimîn Hazret-i Ömer (Radıyallâhu anh) Efendimize âid bilinir ve hutbelerde bile dile böyle alınırken, neden son 90 yılın üçkağıtçılığı dilinde bu düstur, utanmadan ona buna izâfe edilerek ulusallaştırılır, uyuzlaştırılır ve sululaştırılır?!

Şu rezâlete bakınız, “Adâlet mülkün temelidir!” derken bile, bu sözün Hz. Ömer (Radıyallâhu anh) Efendimize âidiyyetini saklayıp, “adâleti” de mıncıklayıp zulmün üçkağıtçılığını yapmak üzere bu sözü, falancaya, bilmem kimlere nisbet edeceksin… Daha şu adâletin ilk harfini bile ağıza alırken  irtikâb edilen şu zulme ve maskaralığa bakınız… Ne hayr umulur böyle gecenin sabahından?.

Sanki bu rezâletler yalınız haçlı kabukluların kuyruğundaki T.C.’de böyle de, öteki yerlerde düzgün mü?. İşte hürriyetlerinin, cumhuriyetlerinin, laikliklerinin ve kânunlarının anavatanı Fransa… “Ermeni soy kırımı olmadı!” dedin mi 1 yıl hapis ve 45 bin avro para cezâsı… Mukâbele-i bilmisil yapacak aklı başında bir dünyâ veya bir avuç müslüman toprağı olsaydı, onlar da, 3-5 asırdır fransız sömürgelerinde “Fransızlar burada soykırım, dinkırım, malkırım, mâdenkırım, cankırım, nâmuskırım yapmadı!” diyene aynı cezâyı basardı… Gâvur hürriyeti, laikliği ve cumhuriyetinin beşiği ve ana rahmi olan zibidilere bakın bir!. Beyin ve düşünceye herif kilit vuruyor, ama dünya öküzleri hiç duymuyor!. Sonra, T.C. Ankara’sının çeyrekleri de şunu diyemiyor:

“- Ulan Sarkozi denen üçkağıtçı! İttihad ve terakki denen hâin mason pislikleri, ipin ucunu kaçırıp dibe vurmaya başlar ve 1915’lerde de Rusun ve senin dedelerinin, ermeniye, “dem bu dem koparın şu şu vilâyetleri!” gazı verir, senin ermenin de kanıp ve azıp Türkü boğazlamaya başlayınca, Türkoğlu da ayağa kalkmış ve kazma küreğe sarılmış ve boğuşmaya başlamış ve ittihadçı masonlar da ermenileri tehcire ve kırmaya başlamışsa, ulan bize ne bu din, îmân, vatan ve millet hâini ittihadçı masonlardan? Onların ipe çektiği ve cebhelerde eritdiği, Allahü Ekber dağlarında tam 90.000 Şeriat evlâdını donmaya terkedib ihlâk etdiği kendi milleti ve din hocaları, sanki ermenilerden çok mu az ?. Zerre kadar insaf ve samimiyyetin varsa, gel, o ittihadçı eykıyâ ve kâtilleri berâber mezarlarından çıkarıp Sultanahmed Meydanında hesâba çekelim (!) sonra da tepe tepe yığalım ve kemiklerini (a….e) verelim!”

Sıkar!

Ankara çeyrekleri bunu deyemediği müddetçe, gâvur fırıldakları elinde daha çook gün sayıp 60 frenk gâvurunun anayasa yoluna düzülmesini el oğuşturarak bekler; ve dünyaya da rezil olur!. Frenk gâvuru resmen Ankara’nın üzerine çöreklenmenin peşinde… Ankara çeyrekleri ise onların birliği içine gireceğiz diye, yarım asırdır kabukluların eşiğinde sâdık çoban şeyi!

 Yarın, Matmazel Merkel de aynı dümenlerle işe başlayabilir. Çünki biz 30 sene kaldığımız onun memleketinde, münâfık Türklerin ispiyonları ile ne baskınlar, ne mahkemeler, ne gasplar ve neler neler yaşadık!. Alaman adâletinin de cinsini cibilliyetini bilenlerdeniz… Belçikası da, İngilizi de, ötekileri de aynen öyledir!. “Onların dinine girinceye kadar onlar senden râzı olmazlar!” Kelâm-ı Kadîmini dinlemez de, üç paralık beşer kellesi ile “onların içine gireceğim!” diye tam yarım asırdır kapılarında eşşik öpmeye tenezzül edersen, daha bunlar bile çok az… Onlara dik durmaz da sekiz gibi kıvrılırsan, onlar fırsat buldu mu, eşşik şöyle dursun başka şeylerini de öptürler adama… Afgan şehidlerinin tepelerine dizilip nasıl âletlerini çıkarmış bevlediyordu gâvurun necâset kere necâsetleri, ha?. Onların insanlıkdan anlayanı olmaz çok sayın Ankaralılar; ve onların politika teknikleri ile hayat tarzlarını alan ve bunu da bir nâne sanıp gece gündüz otlayan ve ecdâdına sırt dönen oyalı ve boyalı teyzeler, zinhar olmaz!. Onlara tam benze, ama halâ “müslümanım!” de…

 Yemezler beyler, kadın kolları, kadın boyalı ve sıvalıları yemezler…

Geberseniz de, sürünseniz de, Allâh’ın Şeriat’ında kıtmir olmakdan başka zerre kadar çâreniz yok!. Târîh-i âlem meydanda ulan, baksanıza… Kör gibi hâlâ direnmenin, inadın fâidesini kim görmüş?

   Adâlet mevzuumuza tekrar dönelim. İsimle resimle, 103 yıldır milleti iyi, hem de çok iyi benzetdiler. Dünyada  İstedikleri gibi, köleden bin beter oynatıb kendilerine uşşak kıldılar. Duvarlara “adâlet!” yazıp, heryerlere “adâlet Sarayları!” yapdılar, ama o “adâleti” , adâlet hanıma çevirip kirletdiler…

Üstelik onu, “İmtiyâz-ı Rubûbiyyeti, sınıf-ı ruhbandan kendi üzerine sırtlanan parlamentolarının!” duvarlarına asıp oralarda sallandırdılar!. İttihadçı ve cumhuriyetçilerin asıp sallandırdığı 500.000 müslüman gibi; ve onlara inad ve onlara küfredercesine…

Düzinelerce fâili mechuller kimin eseri? Toplumun değil mi Oyalı boyalı  hanım abla, toplumun… Yok derin eşkıyânın, yok tetikçinin, yok cuntaların, yok bilmem nelerin deyip, kimse yahudiler gibi uçurumdan atacakları “günah keçisi aramasın!..” Bu suç, “toplum” denen temel suçlunun!. “Haksızlık karşısında susan ve dilsiz şeytan” olan o “toplumun!”

Allâhın nizâmına küfredilir ve O yasaklanırken başını kuma sokan, gölgesinden korkup kaçan; ve dünya menfaatı, makam, para, şöhret ve binbir şeytanlık içün dînini îmânını satan; dîn tâciri ve istismarcısı zibidileri, lider, hacı-hoca, şeyh, mürşid, âlim, reis, DİB başı, fıkıh hocası, ilâhiyat bilmem nesi diye başına geçirip, onların etekleri dibinde kendini salakça yalakalaştıran ve köpekleştiren; mutlak âdâlet ve hukûku, Allâh’ın Kitâbında değil de, uçkuru düşük tahâretsiz iki ayaklıların ve kabuklu haçlıların kânunlarında ve bilmem ne kriterlerinde arayan toplumun

Millî Görüşçü Oyalı ve boyalıların “En büyük karar vericisini!” sevsinler… Bunun bir başka ifâdesi de“Hâkimiyyet bilâ kayd ü şart milletindir!” safsatası… Kurbağacaya tercümesiyle “Egemenlik koşulsuz moşulsuz ulusundur!” herzesi… Karayalçın birâderleri şöyle haykırıyordu bir zaman: “Egemenliği gökden yere indirdik!” Tabii kuş beyninin söyletdiği bir hezeyân… Allâh Azze ve Cellenin hâkimiyyetini O’dan almışlar da insanlara vermişler… Hadi ordan, amma da saçma… İstersen “gökden indiği sanılan dogmalar!” desinler… Paşa babaları ve paşa gönülleri essin gürlesin, Don Kişot olsalar ne yazar?. Ne firavunlar, nemrutlar, şeddatlar, fürerler, şefler, krallar geldi geçdi, şimdi nerde onlar?. Karayalçın da bir gün Denktaş gibi tekneye biner ve egemenlik gökden mi yere inermiş, yoksa yerden mi göğe çıkarmış, o zaman anlar! Denktaş da çokdan anladı iki dünyayı ve egemenliği… Oyalı boyalılar da bir gün anlar, “en büyük karar verici toplumu!”

Karar ve hâkimiyet ulusunmuş, hadi ordan, lâfla ulusundur derken bile, hakîkatde 90 yıldır, o ana “kurtarıcı” cuntanın olacak, sonra da, “ulusalcıların” olması içün, ana cuntanın bilmem kaç düzine şûbesinin, yani Gürselli süngü, Türkeşli postal, düdüklü Kenan, Karaayılı ayı, sarıkız, esmeroğlan, yağızgenç, dilli dudu, zilli zurna, borulu paşa, kağıtparçalı kurmay ve bilmem neli soygun darbe planlarının…

Zerreden küreye Allâh Azze ve Celle yaratsın, ama hüküm, hâkimiyet, “egemenlik” ve KARAR, Allâh’ın değil de, bir sipermle bir yumurtadan fırlama iki ayak on parmaklı heriflerin olsun!.

İnsanlık ve cinliğe zarar!

Zerre kadar şeref ve haysiyeti olan bir müslüman değil, mercimek kadar akıl ve mantığı olan bir pigme bile, bu ebediyet ateşini içinde saklayan rezâleti reddeder, hatta TÜRKÇESİ’yle de buna, Osmanlı tokadı cinsinden bir güzel “hastir!” çeker… Zaten Kelime-i Tevhîd’in birinci maddesindeki nefy, yani “Lâ ilâhe” lafzı, bunun en güzel söylenişi  ve müslümancasıdır!

“Toplummuş!”

“Nankör!” olduğu Kur’anla da apaçık ortada olan insan kelleleri, kaç bin senedir, o “toplum” denen nesneyi “toplum mühendisliği!” eline vererek, “bizi biz idâre edeceğiz!” demiyor mu?. Diyor, o zaman neden idâre edemiyor da durmadan kan döküp kelleler alınıyor?. Zorla dembokrasi yalatılan yerlerde kan durdu mu?. Huzûr geldi mi?

“En büyük karar toplumun ve târihinmiş!”

Sallama bacısı, kimse yemez!

Erbakan gibi 40 sene dembokrasi içün koşuşturulacak ve ömür böyle tüketilecek!. Yekûn hânesinde ne var? Sıkmadan konuşun!. Acem palavrasını yemezler…

Kabirde ve öteki âlemde “Dembokrasiden, cumhuriyetden, laiklikden, millî görüşden, sandık cihadından, toplumun kararından!” ve bilmem nelerden ve nelerden de sorgu sual var mı aceb?! Kim demiş yok diye, elbetde var!. Orada, “bunları hangi peygamberden, hangi Kitab’dan duyub okudunuz, bunlar benim emir ve hükümlerim miydi”, denildiği zaman, bakalım kim kime ve nasıl suç atma yarışına girişecek!. “Yâ Rabbi biz bilmiyorduk, bizim başımıza geçip, kurtarıcıyız, lideriz, hocayız, hacıyız, şeyhiz, cübbeliyiz, sarıklıyız, DİB’li başkanız, ilahyapyatçı dekanız, mehdiyiz, peygamber misyonlu adamız!” gibi laflar edenler bizi aldatdı, bizim suçlarımızı da onlara zammet ve onların azâbını muda’af ve müşedded kıl!” diyenlerin hâl-i pürmelâli, bakalım nasıl olacak?. Cenâb-ı Hakk Azze’den alacakları cevab ise, Kur’anda beyan buyrulmuş, merak edenler bakabilir…

ABD, Irak’ı ve Afganistanı dembokrasiledi ve kokutdu. Hatta piçleriyle Afgan şehidlerinin üzerine, o mahlûkdan bin beter manzara kesbederek dünyanın gözü önünde bevletdi… Zemzem kuyusuna bevlederek iştihâr etmek isteyen iblislerden bin kere mel’un olarak… İnsî ve iki ayak on parmaklı şeyâtîn, “Allâh’a harb ilânı!” diyemiyor ama, “dembokrasi!” diyerek malı iyi götürüyor hani…

Hacc ve umre yollarına düzülen ve çok haşmetli, hâtifî ve beşâret dolu rü’yâlar gören ağzı duâlı cemaatlerinizin taa Pensilvanya’lardan “kutsanmışları”; ve umreciliğin ve hacc yolu turizminin ördeklerini toplamak içün kollarını sıvayan tâcir kılıklı ve iblis suratlı ruhânileriniz, böyle serbesti ve eşşek hürriyeti ve bilmem nere dembokrasisinin nimetleri içinde rahat mı rahat ve dörtköşe!. Ve nice fütuhatlara da nâiliyyet içinde ve hulâsa mest ü harâb olmuş bilmem neler…

Amma ve lâkin, çoluk çocuk, oğlan gelin, kız kısrak, gayr-i müslimlerin maarif çark ve tezgâhlarından ruhlarının ırzı kırık veya ruhları katledilmiş olarak imâl ediliyorsa, kime ne bundan… Öyle ya, okuyub adam olacaklar, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenecekler, ellerinde altın bilezikleri olacak!. Îmânları söküldükden sonra bunun sebebi olan ana-babalar “hesâb günü” ne diyerek kıvırtacaklarsa, şimdiden bir yolunu bulsunlar!!! Veya, kıvırtma usullerini de başlarındaki liderlerinden, cübbeli-sarıklı, şeyh ve hocalarından, hacc ve umre taciri ve gözleri yuvalarından pörtlemiş, hırsdan ağızları köpürmüş DİB ve dergah naiblerinden sorup iyi ezberlesin ve bellesinler!!! Hesab günü lâzım olur!!!

Biz nice tekmillerle ve nice derslerle ve nice titizliklerle bir avuç piç kurusuna Alamanya’da söz dinletemedik de, bu berikiler neyi nasıl halledecekse, işte meytan… 

 “Toplum en büyük karar mercii” imiş, halletsinler!. Millî Görüş, 40 sene evvelle bugünü, mukâyese edildiğinde, ne kadar modernize, reformize ve feminize oldu, kaç hacı babanız bunun farkında?. Oyalı boyalı takımlar memnun, çünki onların istikâmetinde yol alındı!. Rey toplama ve politika yapma cihadı (!) aşkıyla karılar erkekleştirilip heriflerin çenelerine sokulunca, evler ve çocuklar da o “topluma” kaldı?. Oralar da, “toplum mühendislerinin!” projelerine ve sekülerleştirme ve laikleştirme taşeronlarına… Karıları, sokakları adımlamaya ta’lim etdireli beri  ve laik dembokratik politikanın çirkefine çekip (kadın kolları ve bacakları) ile koşturalı beri, manzaranız bu… Geçip karşısına, bir güzel seyredin! Halt etdiniz…

Toplumun politika taşeron firmalarına, o Oyalı ve boyalı teyzeleri, hâlâ daha, ojeli tırnak ve elleri ile, “katkı-atkı ve yardımlarına” dünden hazır görünüyor!. Milletin açları, çöp bidonlarından yiyecek eşelerse eşelesin, tuzu kuru oyalı ve boyalılara ne bundan!.

Zâten çoğu “gömlek” değiştirip soyundu. “Üryanlar!” denmiyeceğinden emin olsalar, ağızlarının suyunu akıtan makamlar içün öteki partiye, kapağı daha niceleri çokdan atacaklar! Ammâ, ah, şey demeseler!.

“-Aç kalanlar karnına taş bassın, şimdi Denkdaş birâderimize son vazife esas; bir de, ermeni ve Sarkozi arkadaşımızın mes’elesi var ya, ah onu da bir halletsek, herşey yoluna girecek hallolacak; ama, “millî görüşümüzü!” dinlemiyor ahmak sürüler…”

Ve ikinci “toplumsal” karar:

“- Hadi Millî Görüş’ü dinlemiyorsunuz, en büyük KARAR verici TOPLUMU DİNLEYİN ULAN!”

Hay aklınla yaşa kız!. Millî Görüş’e, Erbakan’ın senin gibi mürîdeleri idâreci ve kaptan olamazsa, ne Türkiye, ne D-8’ler, ne de dünyâ kurtulur!

Bekliyoruz, ömrü olan “toplumculuğun!” ne halta yaradığını görecek, bu dünyada göremeyenler, öteki tarafda, Denktaş’ın taşındığı mahallede, hemen şurda, ikiyüz adım ötede! “Anıt Mezar” şurda bak, şuracıkda… Kıbrıs’da!

 

(Mâba’di var)

(İntişârı: 23.01.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir