Kelâm-ı Kadîm’in “Akletmez Misiniz?” Deyişine, “Ödül”Deki Kültür Ve Sanat Nasıl Girer?
Mehemmed SAFFET
26 Aralık 2018
Noel Yeniyılınız Mübarek Olsun
30 Aralık 2018

YAŞAMIŞI DEĞİL, İZÂFÎ ÖLÇÜLERLE YAŞATILMAK “İSTENEN” BİR NECİB FÂZIL!

Ahmed SELÂMÎ

21/12/2018 târîh-i efrencîsinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirilen Necip Fazıl Ödülleri” töreninde konuşdu.

Ancak 2 gün evvel Sarây-ı Tayyibe’de de “Kültür ve Sanat BÜYÜK ÖDÜLLERİ” merâsim-i şâhânesi aktedildi. İki “ödül” toplantısı mukâyese edilirse aralarında:

1) Tenâkuzlar vardı, 2) Birincisinde pek çok muhîta, ikincisinde ise sâdece “Merhûm Üstâd’a” sûretâ bağlılığı olan politika ve seçim sath-ı mâilindeki zevâta “Mâvi boncuk tevzîâtı” ön plânda idi!

Zâten Haçlı Batı’dan idhâl politika, başka türlü aslâ yürütülemezdi…

Merhûm Üstâd’ın en BİRİNCİ husûsiyyeti: “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” i’tikâdından tâviz vermeyişi; İKİNCİ husûsiyyeti: Adı geçen politikanın içine aslâ girmeyişi; ÜÇÜNCÜ  husûsiyyeti: İse, inandığı doğrular içün “ÇİLEYİ” göze alarak, aslâ yılmadan, geri adım atmadan, o çileyi çekmeye her zaman ve şartlarda YİĞİTÇE hazır olmasıydı…

“Necib Fâzıl” dendiği zaman bu üç husûsiyyet akla ve DİLE gelmiyorsa, orada, ondan bahsetmenin sâmimiyyeti ne kadar aranırsa aransın, bulunamaz!. Merhûm Üstâd içün “Şâirdi, mütefekkirdi” gibi şeyler, bütün bunlardan sonra gelen husûsiyyetlerdir. Üstelik de O, san’atı, ne san’at ve ne de halk içün yapmışdır; O’nun san’atı, HAKK içün yapılan san’atdır. Bunu bile dile getiremiyen ictimâlar, sâdece havanda su döver,  o kadar…

“Necib Fazıl” denilen yerde, çifte yüzlülük, putperestlik, paraperestlik, partiperestlik, politikakoliklik, şirk ve küfrün her türlü beşerî cinsi, “îmân öfkesi” yumruğunu yer; ve mistik züppelik, sahte mürşid ve tasavvuf, selef çizgisini yamultucu mezhebsiz hezeyanları, resmî dîn soygunculuğu da aynı balyozu beyninde duyar ve kıçüstü otururdu!

O, “Ya ol, ya öl; ya hep ya hiç!” fikrindeki bütünlük ve âhengin peşindeydi!

“Mutlak Fikrin emrindeki yumruk!” varsa; “çâre de var, yoksa yokdur” şeklindeki temel usûldeki netlik ve sâmimiyyet, politika ve politikacılarda olmadığı içün de, O, onların daimâ meğbûzu olmuş; onlar, O’nu “Dâimâ riyâkârca tastiklemekle cezâlarından kurtulmuşlardır!”

Riyâ ve ikiyüzlülük onu iğrendirirdi!. Kâfirin bile (merdimsi) olanı hoşuna giderdi!

Bervechi âtî  gelecek, Üstâd Merhûm’un zıdd-ı kâmili veya “Nefret Kutbu” Nâzım, Necib Fâzıl’la beraber “Türkiya’nın İHTİYÂCI OLAN” insanlar arasında zikredilebiliyor; ve buna daha bir sürü kesân da eklenebiliyorsa, orada, bu sâmîmiyyet istintâkı haklı olarak tavan yapar!

Merhûm Üstâd, hem, “Gençliğe bir hâzine ve âbide bir şahsiyet gösterilecek; hem de onun zıdd-ı kâmili adam ve madamlar “Türkiyâ içün İHTİYAC olacak!”

Bu olamaz!

Buna en azından “Tenâkuz” denir!

 19/12/2018’de Saraydaki “ödül” ictimâından iki gün sonra böyle bir tenâkuz ortaya çıkarsa, “Gençliğin” zihni karışır ve hatta bulanır; ve Müslüman Necib Fazıl ile Komünist Nâzım Hikmet’e ihtiyâcın zikri, “ictimâ-ı zıddeynin muhâliyyeti” hakîkatını bedâhaten kalb ve kafalara çakar; ve bu tür bir marazın izâlesi de mümkin olamaz…

Türkiya’nın ihtiyâcı olacak adamlar bilinmek isteniyorsa, bu, Âdem Aleyhisselâm’dan beri Peygamberân-ı Izâm Hazerâtına ve Onların mutlak ma’nâda izinde olanlara, onların da adımlarına göre adım atanlara, Merhûm Üstâd gibileredir…

Bu, işte Türkiya’nın İHTİYÂCIDIR

Dembokrasinin ihtiyâcı ise buna değil, o bundan nâmütenâhî farklı; beyân edildiği gibi izâfî, i’tibârî, nefsî ve politik olarak söylenildiği gibi, şunlara ve şöyle olmaktadır:

“Ancak ülkemizde veya ülkemize baktığımızda gördüğümüz şudur, Türkiye’nin yeni Mehmet Akif’lere, Ahmet Hamdi Tanpınar’lara, Necip Fazıl’lara, Nazım Hikmet’lere, Arif Nihat Asya’lara, Kemal Tahir’lere ihtiyacı bulunuyor. Aynı şekilde müzikte yeni Dede Efendi’ler, Itri’ler, Hacı Arif Bey’ler, Aşık Veysel’ler, Muzaffer Sarısözen’ler, Neşet Ertaş’lar yetiştirmeden özgürlüğümüzü koruyamayız.”

Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi ve Buhûrîzâde Mustafa Itrî Çelebi yanında  Veysel ve Ertaş!!!

Ve, “Bunları yetiştirmeden, özgürlüğümüzü=hürriyetimizi koruyamazmışız!”

SANKİ, Târih boyu ya hürriyet yokdu; veya, hep bu alevî sazcı vatandaşları ile ancak (hürriyeti) tadabildiler!

Aman Allâh’ım!

Görüldüğü gibi yukarıdaki ifâdede zikredilen “ihtiyâc”, AKP-KAMALİST koalisyonu gibi “Yeni Türkiye” de denilen bir ortaklığın ihtiyâcı olsa bile, 1000 yıllık Türkiya’nın aslâ İHTİYACI değildir ve olamaz…

Bunca “Politik Mavi Boncuk Ödülü” alan bir düzine zevâtın bestekâr olan üçü hâric bırakılsa, tam 8’inin de, Üstâd Merhûm’un “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” hassâsiyyeti ve ölçüsü önünde zerre kadar kıymeti olamaz!

Bâlâda beyân etdiğimiz gibi, Necib Fâzıl Merhûmun üç husûsiyyeti de, bu noktada bu netîceyi verir!

Üstâd Merhûm’dan bahsedilecekse, O, nev’i şahsına münhasır, zıdları ile ictimâı muhâl, sıradan beşer tavsîfine muhâtab olmayı çok zorlayan; rûh dünyâsının mücerredliği ve mukaddesliğini tadamamış beşer zihninin, erişemiyeceği kadar irtifâ’da bir adam…

Bu irtifâ, zıdları yanına çakıldığı zaman, intikâda inkılâb eder!..

Binâenaleyh, mevzii, menzili ve mevkii dışına çıkarılan bir kıymet, aksine kalbolur, sukût eder; iyinin kötüye tahvîli bahse mevzû’ olur!.. İçinde ve arasında bulunduklarının kıymeti kadar bir kıymete tenzîl etdirilir…

Lâ teşbih velâ temsîl ve muhâl farz, “Altın, çamura gömülmek ve onun içinde kalıb ona bulanmakla zâtî kıymetinden bir şey kaybetmez” denilirse; evet doğrudur, ancak o, çamura bulandığı zaman artık kendini değil, zâtı üzerindeki çamuru gösterir ve onun sıfâtını yüklenmiş hâle gelmiş olur!…

Saraylarda ne kadar arpalık müşâviri (dayışman veya danışman) varsa, Osmanlı edeb ve terbiyesini tahsîl ve tedrîsden geçirilmeleri ve ecdâddan tevârüs edilen bu kabil hassâsiyetleri de anlamaları bakımından, bunlar, mutlaka elzemdir kanaatindeyiz!..

Cumhûriyet ve dembokrasi, evet “idâre-i avamdır”; ondan, İslâm’daki “İdâre-i havassa” âid olacak tahassüs ve takaddüs zenginlik ve hassasiyetlerinin binde birini bile bekliyemeyiz… Ancak onu da, belli bir derecenin altına indiğinde hiç çekilmez bir hâle getirmemek, salâhiyetdârlarının elinde, mes’ûliyyetinde ve irâdesi altındadır!..

Bu takdirde Merhûm Üstâd, ya zıdları ile telvîs ve telbîs edilmeden tek başına ele ve dile haketdiği ihtirâmıyla alınır; veya o kalabalıklar arasında hiç zikredilmez!.

Böylece, O’na karşı gösterilecek ihtirâmât ve takdirât, samîmâne bir şekl-i mahsûsuyla ancak bu yolla arza müsâreât edilmiş olur!. Aksi hâlde, Merhûm, ne kadar medh ü senâ da edilmiş olsa, bunların kıymet-i harbiyesinden bahs açmak isâbet kaydedemez!.

21 Aralık’daki güdül veznindeki “Ödül” faslına ve orada beyân edilen sözlere dönersek:

“Tam 8 kez hapse giren Üstâd, 79 yaşında dâr-ı bekâya, yine ardında bir mahkûmiyet kararı bırakarak göçmüştür. Fakat Üstat, yılmamıştır ve bir keresinde hakim efendi “Artık bıktık senden, sürekli buraya geliyorsun, gidiyorsun.” der. Üstad’ın cevabı çok ilginçtir, “Siz burada hancı, ben bu davada yolcu oldukça, ben bu hana daha çok uğrarım” diyordu. Mesele bu, davaya inanmak bu, bu yolda yolculuk bu. Üstad, sırf milletin değerleriyle, tarihiyle, kutsallarıyla barışık kimliğinden dolayı sürekli belli çevrelerin karakter sûikastine ma’rûz kalmıştır.”

Bu beyanlarda geçen Merhûm, mes’elesiyle, da’vâsına inanmasıyla ve yolundaki yolculuğuyla işte budur; işte O, böylesine bir tek hatt-ı müstakîmin üzerindeki adamdır…

“Beni ALLÂH YARATDI” diyen ve bunu, hayâtının en ana îmân temeli yapmış olan Üstâd Merhûm’a ihtiyac ile; Nâzım gibi “Beni Stalin Yaratdı” diyebilecek kadar  insanlık dışı bir adamın; veya sıradan politik yapılardaki adam ve madamların da, “MİLLET” içün aynı “İHTİYAC” derecelemesi içinde  gösterilmesi, yukarıdaki ve aşağıda gelecek takdirkâr ifâde ve beyanların ciddiyyet ve samimiyyeti  ile nasıl kâbil-i te’lîf edilebilecekdir?..

Nazım içün de, Üstâd Merhûm içün söylenen aşağıdaki cümledeki sözü söylemek aslâ mümkin olamıyacaksa, o zaman iki zıd kutba da “Aynı ihtiyac içinde bir milletden” bahsetmek nasıl mümkin olabilmektedir?.

Bunun, “Hem Allâh ve Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’a îmâna, hem de şirk ü küfre bu milletin aynı derecede İHTİYÂCI VAR” demekden zerre kadar farkı olduğu düşünülebilir mi?.

Böylelikle, Merhûm’un rûh-ı necibleri ve onun izindeki sevenleri, fevkal’âde incitilmiş olmıyacak mıdır?

Aşağıdaki şu söz ile asıl kastedilen nedir:

Üstâd, sırf milletin değerleriyle, tarihiyle, kutsallarıyla barışık kimliğinden dolayı sürekli belli çevrelerin karakter sûikastine ma’rûz kalmıştır.”

Nazım gibi komünistliği müseccel, aile ve ahlâk anlayışı iğrenç bir adamın, “Milletin” hangi “Değerleriyle, hangi târihiyle ve hangi kutsalları ile barışık kimliğe” sâhib olduğu söylenebilir?..

Ve Nâzım, kimlerin “Değerleri, Târîhi ve Kutsalları ile barışık kimliğinden dolayı sürekli karakter sûikastına ma’rûz kalmışdır?”

Nâzım’ı, “Cumhûriyetin kurucusu ve tanrısal irâdesi” gibi tam ateist ve İslâm’ın en su katılmadık muârızı birkaç idâreci bile, hayât hakkından mahrûm etmiş; zındana atmış, vatan hâini ilân ederek: “Sırf kamalist ideolojinin değerleriyle, târihiyle, kutsalları ile barışık olmayan ama ona son derece yakın kimliğinden dolayı sürekli karakter sûikastına” uğratmamış mıdır?. Bu, bir ateist felsefenin, diğer bir ateist komünizma felsefesi ile boğuşmasından başka nedir?.

İlk iki cumhurreisi ve onların pozitivist partisi bile bu Moskofist komüniste tehammül edememişken, “Millet” buna bir de derin, içden ve samîmî bir “İHTİYAC” duyarak, onu MERHÛM ÜSTÂD KADAR nasıl arayacak ve hasretiyle de yanacakdır?!..

Üstâd, sırf milletin değerleriyle, tarihiyle, kutsallarıyla barışık kimliğinden dolayı sürekli belli çevrelerin karakter sûikastine ma’rûz kalmıştır.”

Şeklindeki bir hüküm, aynı zamanda mübhem ve muğlâk bir ifâdedir:

1) “Milletin değerleri” denildiği zaman ne anlaşılacakdır?.

Türkiya’daki her parti-pırtının değerleri; her ideolojinin, her kavmin, her dînin, her felsefenin değerleri farklı, izâfî ve beşerî ıvır zıvırlar olduğuna göre, Üstâd gibi bir dehânın, Mutlak Hakîkat uğruna göze alarak 8 kere hapislere girib çıkmalarla isbât etdiği da’vâsının da, izâfî ve i’tibârî şeyler olmasına zerre kadar ihtimâl verilebilir mi?.

Türkçü “Genel Başkan Bağçeli’nin” dediği gibi “Atatürk milletin ortak değeridir” gibi bir hüküm, “Milletin Değerleri” içinde midir?. Cezâ kânunları ile “Korunan”  ve TABU, TOTEM ve hatta TANRI hâline getirilen politikacıların bu hâli, normal ve beynelmilel bir AKIL, hele akl-ı selîm önünde nasıl kabûl edilebilecekdir?. Hangi millet içinde, “Zorla ve kânun cebri ile kâbûl etdirilen Millet Değerlerinden” bahsedilebilmektedir?. “Milletin Ortak Değeri” olarak Türk târihinde ikinci veya onikinci bir adam hiç mi yetişmemişdir?. “TEK ADAMCI” bu zorlama ve ceberutî dayatmalarla, “Millete âid ortak bir DEĞERİN ortaya çıkması” mümkin midir?.

Türkiya’da tapılan “Demokrasi, Cumhuriyet, lâyıklık ve hürriyet” gibi Haçlı Batı’dan idhâl politik mefhûmlara bu kadar şiddetle ve zorbaca taabbüdde bulunulmasının ana sebebi, aceba 1000 yıllık “İslâmî Millet Değerlerinin” tamâmen silinmesi değil midir?.

Yapılan devrimler, Hılâfetin ilgâsı, 1000 yıllık Elifbâ’dan yunan gâvurunun Alfabe-ta’sına geçmek, acebâ “Hangi milletin değerleridir?” 1000 yıllık TÜRK âile mahremiyyet ve inşâı yerine, Haçlı Bâtıl Batı telâkkîlerine göre bir “âile biçimi” geçirmek, böylece de muhadderât-ı islâmiyyenin pâyimâl edilmesi, “Hangi milletin değerlerindendir?”

Cihân târihinde hiç görülmeyen ŞAPKA fâciası, Rize’nin denizden Hamîdiye zırhlısı ile bombalanması, 80 yaşındaki Şalcı Bacı’nın Erzurum’da ipe çekilmesi, kânûn mâkabline teşmîl edilerek, “Frenk Mukallidliği ve Şapka” nâmındaki bir risâlesinden dolayı Büyük Allâme ve Âlim İskilibli Muhammed Âtıf Efendi Hazretlerinin salben i’dâmı, Tunceli Fâciası, 500.000 müslümanın tenkîl ve yok edilmesi, v.s. gibi alınlardaki leke ve karalar; 18 sene Ezân-ı Şerîfi yasaklamak, hangi “milletin değerleridir!?”

1000 yıllık MÜSLÜMAN TÜRK milleti olarak bilinen kavmin değerleri arasında, meşrûtiyet, cumhuriyet, diktatörlük, şeflik, dembokrasi, lâyıklık, 6 okçuluk, insantaparlık, tanrıtaparlık, zenperestlik, homongolosluk, feminizma, do.uzoburluk, nikâhsızlık, zinâkârlık, reissiz âile çukurlaşması; pek câzib cüsseli Bakâniyyeler dili ile ve adâlet târihinde zerre kadar görülmeyen “Kadının beyânı esasdır” deyib erkeğe zulüm ve olmayan adâleti bile çarmıha gericilik; ölünceye kadar nafaka soygunu; parti parti, şia şia, fırka fırka yaparak milleti biribirine yan baktırıcılık ve darbelerle biribirine kırdırıcılık; biribirlerini “Ayaklardan asmak, darbecilik, haybecilik ve mahzenlerde zehirleyicilik peşinde koşarak”, böyle fikir fuhşu ve nâmussuzluklarını “Kültür ve sanat” diye yutduran cumartesi çocuklarını “BÖYYÜK SANATÇI” gibi ünvanlarla şişirib şişirib şımartmalar, topâneleştirmeler hatta yılanlaştırmalar; hastasına devâ arayacakken onları sağmal inek yerine koyarak soyan, hatta hastasına cinsî gözle bakan bazı hastahânecilik,  pezevenkcilik ve deyyusculuklar; heykelcilik, fâizhânecilik, meyhânecilik, k….hânecilik, Manukyancılık, Madamların vergi rekortmenciliği, kumarhânecilik, KÂFİRÎ değil de MİLLÎ adı ve sıfatıyla piyangoculuk, Noel Baba fuhşiyâtçılığı, haramzâdelik, âile içi cinsî do…perestlikler “Milletin değerleri” olabilir mi?.

Dîne, îmâna, Peygamber Aleyhisselâm’a, Kitâb’a, topyekûn mukaddesâta v.s. v.s.lere tecâvüzlere ve hakâretlere kadar her menfîliklere, ne zamandan beri ve hangi îmân ve akılla “MİLLETİN DEĞERLERİ” denilecek; bunca küfür, haram ve ayıplara veya insanlık dışılıklara da aynı “Milletin Değerleri” cümlesinden bakılabilecek midir?..

Bütün şu sayılanlar hızla artış gösterdiğine göre, bunlar, önümüzdeki yıllarda ehâlî üzerinde hâkim (dominant) hayat tarzı telâkkî edilir hâle geldiğinde “Milletin Değerleri” olarak meşrû’ mu kabûl edilecekdir?!.

2) “Üstâd, sırf milletin târihiyle barışık kimliğinden dolayı karakter sûikastına ma’rûz kalmışdır” derken, ne zaman başlıyan, bitmişse nerede bitmiş olan, kimleri ve hangi devletleri içine alan hangi târih, “HANGİ Milletin târihi” olarak kabûl edilmekde; ve bu ifâde ile ne kastedilmektedir?.

Moğolların târihi, cumhûriyetin bidâyetinde Türk tarihi; ve Cengiz gibi bir kan içici de, büyük çaplı albüm gibi kitablarla “100 Büyük Türkden biri” olarak gösteriliyordu!. Cengiz ve benzeri gibi vahşet âbideleri de “Milletin Târihi” içinde midir?.

Açık, vazıh ve sarîh ifâdeler olmazsa, muğlâk ve mübhem söz ve beyânlar, bu kabil istifhamlara yol açar; ve mahallî intihâba 3 ay kala, bütün bunlar, sâdece “Politik mavi boncuk tevzîâtı” dedirtir!

3) Adı geçen ifâde aşağıdadır. Burada geçen “Milletin kutsalları” da nedir; bununla ne kastedilmektedir?.

Üstâd, sırf milletin değerleriyle, tarihiyle, kutsallarıyla barışık kimliğinden dolayı sürekli belli çevrelerin karakter sûikastine ma’rûz kalmıştır.”

Üstâd Merhûm’un en baş ve yegâne “Kutsalı” yani Mukaddes ve Muazzez bildiği varlığı, Mutlak Hakîkat dediği İslâmiyyet ve O’nun Son Şerîatı değil miydi?.. Bu çerçeve içinde de “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” yolu, O’nun içün “Doğru Yolun” tâ kendisi, bunun dışında kalıb küfre müeddî olan bütün yollar da, “Doğru Yol’un Sapık Kolları” değil miydi?..

Gene İslâm ve Şerîat ile kat’iyyen mukayyed ve çerçeveli olarak tasavvuf da, O’nun “Mukaddeslerinden” değil miydi?..

Merhûm’un eserlerine, konferansları, günlük fıkra ve tefrikaları ve sohbetlerine bakıldığı zaman, bütün bunlar, şu beyanlarımızın kat’iyyen isbâtı olmıyacak mıdır?.

Gene bunlar, şunu da isbât eder ki, Merhûm Üstâdımız  bilhassa mezhebsizliğin, telfikçiliğin, mealciliğin, dîne felsefeci ve oryantalist gözüyle bakmanın, pozitivist halkçılığın, ehl-i sünnet muârızlığının; “Sünnîlik İslâm Coğrafyasını tehdîd ediyor” gibi beyanların dâimâ karşısında yer almamış mıdır?…

Gene Üstâd Merhûm:

“4 hakk din vardır, günümüzde fâizsiz ekonomi düşünülemez, İslâm coğrafyasında laikliğe geçmekde neden bu kadar geç kalındı anlıyamıyorum; laiklik dinsizlik değildir, bütün dinlere eşit mesâfede olmakdır; 14-15 asır evvelki hükümleri bugün kalkıb uygulayamazsınız; İslâm güncellenmelidir, ictihadlar değiştirilmelidir; falan beşeri sistemden geriye dönüş istiyen, herkesden evvel karşısında şahsımı bulur; bu, ilelebed (sonsuza kadar) yaşayacakdır, v.s. v.s. ve benzeri nice lâf ve i’tikadların, İslâmiyyet’le aslâ kâbil-i te’lîf edilemiyeceğini kat’iyyen beyan eder, yazar ve îmânının bir lâzımesi olarak da tebliğ ve telkîn ederdi…

Merhûm Üstâd’ın “Mukaddesleri” bunlar olduğu hâlde, O’nu muğlâk ve mübhem “Mechûl Kutsalların” sâhibi gibi göstermek, hakîkatın ketm edilmesi olmıyacak mıdır?.

“Hakk-ı sarîhin KETMİ”, oryantalist çömezlerinden Haltettiniyye Mezheb-i Telfîkiyye ve Efgâniyye ve Abdûhiyyesinde câiz ve hatta ileri derecede müstahsen olsa da, Merhûm Üstad’ın şiddetle ve samîmiyyetle bağlısı bulunduğu Sünnîliğin Hanefî Mektebi-Mezhebinde, aslâ câiz olamıyacağı îzâhdan vâreste değil midir?…

Merhûm’un sâdece şu iki eseri olan “Doğru yolun Sapık Kolları ve Îmân-İslâm Atlası” munsıfâne bir akl ü basar ile tedkîk edilse, beyân etdiğimiz hususların kat’iyyen birer hakîkat olduğu fehm ü idrâk edilmiyecek midir?…

“Milletin Değerleri” yani halka âid doğruların, gelenek ve göreneklerin, tasavvur ve tefekkürlerin mutlak hakîkat olmasının muhâliyyeti, Merhûmun da’vâsında BELKEMİĞİNİ teşkîl eder… Bunlar gibi HAKÎKAT dışı kalmış, i’tibâri, izâfî ve enfüsî (sübjektif) değerlere, Üstâd Merhûm’un onlarla “Barışıklığına” yani onlarla iç içe oluşa, onların ebedî ve gerçek hayâta zerre kadar yarayıcı kıymetler olarak müdâfaa edildiğine sûret-i kat’iyyede rastlanmamışdır…

O’nun “Barışık Olduğu Değerler” kat’iyyen halka yani MAHLÛKA âid olanlar değil; mücerred, HAKK’a yani HÂLIKA âid olan ebedî ve eskimesi muhâl olan dâimâ yeni ve mutlak hakîkatın kıymetleri idi ki, bunun dışında bir hakîkat tanıdığına da hiçbir eserinde rastlanılamaz…

Binâenaleyh, Üstâd Merhûm’u hakîkaten sevenlerin yapacağı en mühim vazîfe, O’nu, ne ise o olarak yâdetmek; O’nun hakikatını değiştirerek, görmek ve gösterilmek istenilen bir şablona dökmeden, topyekûn îmân ve fikir varlığıyla ortaya koymak; ve bu âlicenablığın, O’nun bekliyeceği vefâ, sadâkat ve ta’zîmin en asgarî derecesi olduğuna da inanabilmekdir…

Üstâd Merhûmu, politikacıların, “Büyük Doğu’nun Düşük çocuklarının”, salon züppelerinin, aşk ve vecdin ne olduğundan nasibsiz ham softa kaba yobazların, Bâbıâdî tüccarlarının, eyyamcıların, menfaatına ve ikbâle tapanların, megaloman ve çakma üstadların, mürâî ve kıdemli kalemşörlerin, i’tikâd müflislerinin, holding azgınlarının, şefokrasi döküntülerinin, ipi haçlı Batı’nın elindeki iblislerin, parti-pırtıcı ve sandık kurdu çömezlerin, Oryantalist yamağı ilhâdiyatçıların, sarıklı politikacılar ve rejim uşağı denaat çukurlarının; ve Üstâd Merhûm’un “İsmet sıfatı” varmış gibi, onu, hatâ’ ve günahlardan ma’sûm gören yamuk ve sapıkların, O’nu anlaması mı, bu sâdece zor değil, imkânsızdır da…

Onun, matbaa gürültüleri ve mahkeme denen mengene kolları ve hapishâne denen işkencehâne yolları arasında; ve zaman zaman kirasını bile veremiyeceği kara günlerde, küfr ü şirke ve putperest zulmüne nasıl direndiğini; ve bu çile içinde geçen hayâtını ve “îmân öfkesindeki samimiyyet kükremelerini” biraz da olsa gören, bunlara parmak ucu kadar muttali olub tırnak ucu kadar da iştirâk eden nasîbliler müstesnâ!

O, ehl-i hidâyet olarak mücerred yapabildiği kadar vazifesini yapdı; ve aramızdan uçub gitdi…

Aziz rûhuna İhlâs, Fâtiha ve Yâsinler…

İntişârı: 29.12.2018 / 18:19:05 (tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir