Görmez Müslümanları Da Görmez Bilmesin
26 Ocak 2012
Rasûlullâh’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Sevmenin Alâmeti
9 Şubat 2012

Zaman plânında12 Rabîülevvel, insanın, cinnin, meleğin, topyekûn Kâinât’ın ve bütün peygamberlerin de PEYGAMBERİ, alâ

VELÂDET KANDİLİ ŞEYTANLARI!

Ahmed SELÂMÎ

 

Zaman plânında12 Rabîülevvel, insanın, cinnin, meleğin, topyekûn Kâinât’ın ve bütün peygamberlerin de PEYGAMBERİ, alâ ekmeli’t-tehâyâ sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin Kâinâtı şereflendirdiği (teşrîf buyurduğu) gün…

Şirkin istîlâsı altındaki mülevves ve müteaffin, zelil, hakîr ve kahpe  bir dünyâ vasatında, O’nu, zâhir planında anlatmak ve Onun velâdet gününü tes’îd etmek, elbetdeki O’na lâyık hatt ve keyfiyet içinde aslâ mümkin olamaz, bu muhâl… Bu iş, insan gözünün görmediği ve hasta beşer zihninin de telvis, telbis ve teslise bulamadığı bir başka âlemin sâkinlerine mahsûsdur…

Hele şirk, küfr ve nifâkın, devlet ve hükûmet eliyle icrâ edildiği şu zaman ve mekânın bütün şer’î ibâdât, muâmelât, ukûbât ve adâleti, mücerred göstermelik, şovculuk, riyâkârlık ve gözboyama sulandırmalarından ibâret bir halita…

İğrençlikler içiçe!

Okudukları Mevlîd-i Şerîf bile, gerçek Müslümanın nazarında bir rezâlet; Teymiyeci-Mezhebsiz ve Vehhâbî gözünde ise “küfür derecesinde!” bid’at… Merhûm Süleyman Çelebi Hazretlerinin, o Mevlîdi, hangi îmân aşk ve cehdi ile, hangi adamın küfrünü redd azmi ve hangi (cihâd) emrine imtisâl vecdi ile kaleme aldığı, bugünün bağırtılarına zerre kadar aksetmez ve o esâslara sirâyet hudûduna da mâlik bilinemez!.

 Bu nasibsizliğine munzam, bir de  Ecdâd musikîsinden anlamayan kalabalıkların önünde, gûyâ mûsiki ziyâfeti!. Zerre kadar musikî şahsiyet ve âidiyyeti tanımayanlar önünde, mücerred “yutturma” makâmında akapella koro gürültüleri… Ne makâm, ne usûl, ne ritm, ne aheng ne aksan ne telaffuz ve ne de, yunancasıyla fonetik…

Hele Mevlid Kandilinin, bir 12 Rabîulevvel’de, bir de haçlı takviminin (efrencî takvimin) 20 bilmem kaç Nisanında “kutlu doğum haftası” adıyla modernize, reformize ve diyânetize edilişi vardır ki, bu, “kutlu” perdesi altında, iblisçe “putlu, mutlu ve kurtlu!” hâle inkilâbın bir iğrençlik vesîkasıdır… Bu, 15 asrın zaman mefhûm ve disiplinini, haçlının takvim anlayışına ve içdeki şirk ideolojisinin mülevves “ilkelerine” kurbân eden, içdeki dîn kisveli ve modernite kuduzu, kanser illetli düşüklerin, tam bir göz külleme atraksiyonu…

Niceleri gibi buna da, lâ’net olsun!

Kâinâtın ve Peygamberler Peygamberi  Efendimizin mukaddes ve biricik emâneti olan azîz DÎN ve ŞERÎATIN, başsız, muhâfazasız, aşksız ve vecdsiz, ona sâhib çıkamayan, bahtsız ve esir ilk iki nesli biziz; ve en acı veren taraf da, bunun idrâkinden yoksun yaşayış…

*

Muhal farz, Kâinâtın Peygamberi, sonsuz ihtirâmımızla kuvve-i hayâliyyemizin da’vetine icâbet buyursunlar; ve müşahhas ve mücessem bir varlık hâlinde karşımıza dikilsinler…

Şu rezil ve her vasıf altı vasata, zerre kadar iltifât, tasvib ve tasdik buyururlar mı? Ve o mekân da, kendilerini, acaba istikbâl etme gibi bir ihtirâma, zerre kadar kendisinde bir aşk ve vecd kıpırdanışı hisseder mi?.. Edemez…

Milyonlarca şehîd canı üzerinde saltanat süren ve “laik, dembokratik, sosyal….” gibi haçlı kelimeleriyle kendini cihâna takdîm eden; ma’nâ, îman ve keyfiyetini, bir başdan öteki başa kadar dikdiği milyonlarca heykel, büst ve benzeri şirk vesîka ve âletleriyle cihâna homurdanan bir devletden içeri, rızâ makâmında bir tek adım atarlar mı?. Ve o devlet, O’nu, “toprağım!” diyerek gasbetdiği mekânda görmeye zerre kadar tehammül edebilir mi?. Edemez…

Tunus, Libya ve Mısır gibi tapusu İslâmiyyet’e âid topraklarda, “laikliğe geçin ve ona göre anayasa yapın!” misyonerliği ile dolaşan; “zamanımızda fâizsiz ekonomi düşünülemez!” zırva ve Kur’an reddiyle beyanlarda bulunmakdan korkmayan ve utanmayan bir hükûmet reisinin hükûmetine, zerre kadar rızâ göstermelerine, yine zerre kadar ihtimâl verilebilir mi?. Bu muhal değil midir?.. Ve böyle bir hükûmet, O’nu, bağlı olduğu nifâk, küfür ve şirk merkezleri rağmına istikbâle, zerre kadar cesâret, irâde ve îmân eseri gösterebilir mi?. Gösteremez…

Eserini ve emânetini değiştirerek, bunların, “cumhuriyet ilkelerine uygun olmasını sağlayan bir kurum olarak!” 1924’den beri sebe çarkı olarak çalışan; o mukaddes ve muazzez eserin tahrîfi misyonuyla 88 senedir ifsâd hareketinin başı olarak kullanılan; ve en son şimdi de, Kâinâtın Peygamberinin 15 asırdır “hadîs-i şerîf!” olarak tahsîn ve takdîs gören kelâmına, “hikmetli sözler!” uydurma ve zırvasıyla el atan; ehâdîs-i şerîfeye, basit insan sözü derekesini lâyık görerek, onları tenzil ve tenkıs eden; ve onları, alel’âde filozof ve hakîm zevât sözü seviyesinde takdîm hayâsızlığına cür’et eden o DİB denen yerin, sarık ve sırmalı cübbeler içindeki politik kuklasını, acaba huzûr-ı risâletpenâhîlerine kabûl buyururlar mı?. Ve o adam da, acaba, kulu ve me’mûru olduğu ideoloji ve politik mihrakların rağmına, kendileriyle karşılaşmak içün zerre kadar bir îmân ve vuslat hissine sâhib olabilir mi?. Olamaz…

“Türkçe Olimpiyatları” gibi münkerât ve fâciâtı, illüminâtinin “yeni dünyâ düzeni!” adına ve hâşâ “dine hizmet” perdesi altında sinsice yaygınlaştıran; “hoşgörü” perdesi altında da, küfür, haram, mekrûh ve müfsidlerin tabii ve meşrû’ görülmesine ve gösterilmesine uşşaklık eden; “diyalog!” fitne ve hâinliği ile de, Vatikan papalığı ve yahudi başhahamlığının istikâmetini, müslümanlara yumuşak ve ılık göstermenin planlarını yürüten; illimünatinin masonik beynelmilel planlarına hizmeti, “geri dönmemiz intihâr olur!” diyerek alenen kitablaştıran ve bunu apaçık zikreden; Allâh Azze’nin Kur’ân-ı Hakîm’de alenen lâ’netlediği adamlara âid yehûdiyyet ve nasrânîyyetin de, “hakk din” olduğunu, bu dinlerin de Müslümanlık ile aynı değerde, hâşâ “ibrâhimî!” dinler bulunduğunu, 15 asrı inkâr edercesine dünyaya neşreden; Kellime-i Tevhid’deki “Mu…..d Allâh’ın Rasûlü’dür cümlesini sölemeyenlere de RAHMET nazarıyla bakmayı!” zerre kadar utanmadan gene kitablarına derceden; böylece, yehûd ve nasrânîlere, İslâm’ın ve Hakk’ın rağmına hakk bir mevki kazandırırken, Kâinâtın Peygamberi, Fahri ve Efendisi’ne getirilecek îmânın tasdîk ve tahsînine kayıtsız şartsız muhatab olunması keyfiyetini sulandıran; ve îmânın, Âdem Aleyhisselâm’dan beri bir tek istisnâsız bütün Peygamberlere yapılan (îmân) tebliğindeki şart ve ciddiyyeti kazımaya cür’et eden; ve O Rasûlü Kibriya’nın aynı anda nikâhı altında sâyebân buyurduğu 9 vâlide-i mü’minîn ve mü’minâtın tezevvücü içün tahtıe edici elfâz-ı kerîhe kullanmakdan zerre kadar hazer etmeyen; ve bu cümleden olarak, “bu evlilikler Efendimizin sırtında KAMBUR GİBİ bir şeydir!” şeklindeki Kâinât çapındaki bir hakâret ve aşağılamayı, kitablara geçirmekden zerre kadar hayâ etmeyen o Pensilvanya sâkini adamı, acaba zerre kadar rızâsına muhatab tutacak mıdır?. Ve o adam, acaba esiri olduğu mihrâkların rağmına, taşıdığı hangi îmân zerresiyle O huzura çıkmaya cesâret edebilecek ve “yüzüm vardır!” diyebilecekdir?. Diyemez… 35-40 sene evvelki ağlamaklı ve yanıp yıkılmaklı meczupvârî vaazlarla, hamamın nâmusunu kurtarmak peşindeki sap-samanyollu bugünki tv’ler, acaba ne kadar göz küllemeye yarayacakdır?. Yarayamaz…

“Kur’an, yehûdiyet ve nasrâniyyet müntesiblerini İslâm’a davet etmiyor!” diyecek kadar, Allâh Azze, Kelâm-ı Kadîm ve O Peygamberler Peygamberi ile muâraza çukuruna düşen; dinlerin ve mezheblerin “takrîbi” (biribirine zammı, iç içe geçmesi, hepsinden bir din ve mezheb meydana getirme) rezâleti ile, “telfik” denen mezheblerin telâ’ubu çukuruna düşen; masonluğu müseccel Efgânî ve Abduh’un meccânî avutkatlığına soyunan; A. Hakan denen adamın “siz müctehid misiniz hocam?” suâline, zerre kadar hayâ etmeden ve dünyanın gözü önünde “evet!” diyen; kölelik ve câriyeliği kaldıramadıkları içün Allâh Rasûlü ve Peygamberler Peygamberi O Cihan Fahri’nin sahabîlerini suçlayan ve tahtie eden; Âli İmrân 64. Âyete “diyalog âyeti” adını takacak kadar lâübâlîleşip yalamalaşarak Vatikan düzmesi “diyalogculugda fenâ derekesine” alçalan; ve daha yüzlerce itikadî ve amelî mes’eleyi  “teşehhî”den ibâret şeytanlıklarla yamultub çığırından çıkarmakla vazifeli şu fıkıh profesörü denen herifi, O Kâinâtın Fahri Aleyhisselam, acaba zerre kadar bir kıymete şâyân bulacak mıdır?. Ve o herif, yarım asırdır saçdığı fitnelere, tahriflere ve esiri olduğu şeytânî mihraklara rağmen, o HUZÛRA çıkmaya zerre kadar îmân, mahabbet ve cesâret gösterebilecek midir?. Gösteremez…

Butlanı mutlak felsefeleri, “İslâm cumhûriyeti, İslâm demokrasisi ve İslâm burjuvazisi” gibi terkiblere bulayarak, kalp banknotlar hâlinde piyasaya süren kalpazanlar; ve “Hakk’ı, bâtıl ile telbis etmeyin”  mutlak emrine karşı muârazaya kalkışan ve “ehl-i sünnet” avukatlığını, kendinden menkûl kerâmet çapında köpürten; ve bin tenâkuzuna rağmen de bunu, kimseye bırakmayacak kadar gürültü koparan Millî Gazete meccânî muharriri, acaba bu noktada kaç paralık puan toplayabilecekdir?.

Ve o, nice tv şarlatanları, cübbeli, sarıklı, fesli ve külahlı komedyen maymunlar…

Kendini “mehdi!” ilân eden fikir fâhişeleri… Seçme ve en uç şehvet sanâyiinden diplomalı karı kızlarla, îman fuhşunun en iğrenç manzaralarını ekranlara taşıyarak, bunları, dünyanın gözüne sokmakdan zerre kadar sıkıntı duymayan cumhuriyet çocuğu döküntü ve söküntüler…

Şer’î tarîkat mefhûmunu, Şeriat’a mutlak tâbî’ disiplinler ve pîrân hassasiyetindeki silsile ve yollar olmak yerine, kendi hevâ ve heveslerinin tatmîninde ictimâî tuzaklar hâline getiren ve kelle avlamanın ağları gibi kullanan levsiyât çukuru şeytanlar…

Ve Sen, Müslümanlık iddiasındaki adam veya kadın, ne isen!

Hangi sıfat, hangi rütbe ve hangi derecede olursan ol!

Bırak, “Mevlid Kandili!” diye önüne konulan  ve madrabazlarla din tâciri itlerin menfaat panayırları hâline inkilâb etdirilen  şamataları… Mâzîyi, bir fener gibi önüne al, nûr mihrâklı ana noktalardan çek ve onları kendi içinde topla, hâlinin perişanlığını da önünde râbıtana, kuvve-i hayâliyyene çivile .. ve istikbâlinin ateşini ise, tahayyülü yakıb kavuracak şekliyle tefekkür et…

Bir saatlik tefekkürün, bir senelik nâfile ibâdetden efdâl olduğu hakîkatına çakılmadan, ekran veya mâbed şeytanlarının bağırtı ve riyâ püskürüşleri ile ömrü yele vermek, bu bile, o mukaddes ve muazzez huzurdan, tarda vesîle bilinmelidir…

Ve söyle: Peygamberler Peygamberi, o çok,  ama çok sevdiğini söylediğin ZAT, “emânetimi ne yapdın, nasıl muhâfaza ediyorsun?” dese, cevabın ne olacak?

Evinin kapısında dursa, o ecnebî büfesinden ibâret maskara bohçası içeriye, buyur edecek zerre kadar  yüzün var mı?. Yok…

“Bu, benim.. bu da zevcem.. bu kızım, bu oğlum, bu gelinim, bu damadım, şunlar torunlarım.. şu ikisi de, başımızın derdi, ölüme terketdiklerim.. yani anamla babam!” dediğin zaman, alacağın notun kaç para edeceğini düşündün mü?..

Acaba O ZÂTI çok sevdiğini söylerken, izinden ve nefesinden ne taşımadıklarını, nasıl iflâs perdesi çektiğini düşünüyor ve O’nun yüzüne nasıl bakabileceğini tahayyül edebiliyor musun?. Evinin içindeki ve dışındaki manzaranla, O HUZÛRA çıkmaya zerre kadar yüzün var mı?.

“Ben Müslümanım!” diyebilecek misin?. Bugünün müslüman geçinen “şeyâtînü’l-insine” müslümanlık palavrası sıkmak kolay, ama O’nun önünde zerre kadar hayâ etmeden “müslümanım!” diye yalan söyleyebilecek misin?.

Velâdet Kandilinde bırak şov yapıp şeytanlaşmayı, Rabbimizin en büyük lütuflarından biri olan kuvve-i hayâliyyeni, râbıtanı nerede kullandığına bak!. Şeytanların istediği gibi kandil “kutlayıp kurtlamadığına ve putlamadığına” bak!

Nasîbinin ne kadar olduğunu, test etmek bile istemiyor musun?

O zaman, geç ekranın karşısına ve saatlerce zapla dur şeytanları…

(İlk intişârı: 02.02.2012)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir