Evet, Bu Da Kader Ve Soma’nın, Roma’nın Taş Kalbi Anlamaz!
15 Mayıs 2014
(1) Türkiye Gazetesinde Şeyhulislâm Haretlerine Hakâret!
13 Temmuz 2014

Dün (22.Mayıs) TOBB ictimâında “diktatör değilim” diye gene gürledi... Sanki “diktatörsün” diyen üç-beş ma’lûm “paralel gerzekden

(GÖRDÜĞÜ ALÂKA ÜZERİNE AŞAĞIDAKİ MAKÂLEMİZİ YENİDEN GÖZDEN GEÇİREREK VE GENİŞLETEREK NEŞREDİYORUZ.)

KEŞKE BİN KERE “DİKTATÖR” OLSAN DA, ÖTEKİ ŞÂİBELER BİR KERE OLMASA, YAKIŞIR! 

Ahmed SELÂMÎ

Dün (22.Mayıs) TOBB ictimâında “diktatör değilim” diye gene gürledi…

Sanki “diktatörsün” diyen üç-beş ma’lûm “paralel gerzekden” başka bunu diline dolayan var gibi!

Diktatör, gâvur dillerinden Türkçemiz’e bulaştırılan bir necâset… Dembokrasi, laiklik, parlamento ve bilmem ne gibiler de, gâvur zihninde teşekkül edib müslüman zihnini piçleştirmek üzere Anadolu insanının içine ve rûhuna zerk edilen, milletin şahsiyetini bozma, GDO’sunu değiştirme âmilleri… Binlerce freng zihin ve rûh irsiyet intikâlleri… Tanzîmât’dan beri devam eden iç piçleştirme tümörlerinin, partili gaseyân “partikülleri!” Üstelik topu da, içdeki “diktatörler” vâsıtasıyla, yakarak, yıkarak, asarak, keserek, sürerek, boğarak, mağaralara sığınan insancıkları gazbombalarıyla fâre gibi zehirleyerek, tenkîl ederek ve cebren memlekete çakılmışdır…

Yahu senin, onlarla mukâyese edildiğin zaman, i’rabda yerin olur mu arkadaşım?. “Diktatör”, Freng zihninde, “siyâsî ve idârî bütün emretme merkezi mücerred benim şahsımdır” diyen put adam, erracülü’s-sanem!.. Zorba, zâlim, despot, “tanrı benim” diyen mükemmel bir tâğût… Fransız (garb) politika literatüründe, onların kafasına göre ortaya çıkmış, onların anlayış ve kabûllenişi içinde bir mefhûm…

Sana ne bundan?

Bana ne, millete ne?. Üç-beş “paralel zibidi” sana bunlarla toslamıyacak da, “tam dembokrat, tam özgürlükçü, tam adam, tam madam, tam bilmem ne” diyerek, vasata göre reklâmını mı yapacak?. Böyle yaparlarsa, çok mu memnun olacaksın; hiç tüylerin tiken diken olub kendinden şübhe etmiyecek misin; “ulan bu ne hâl, bunda bir puştluk var, bunlar bana böylesine nasıl iltifâtlar, taltifler, tebrikler yağdırıyor, ben müthiş bir çukura yaklaşıyorum demek ki” demiyecek misin; uykuların kaçmıyacak mı, hasta olmıyacak mısın?

Bu milletin genlerinde târihî bir “Îmân salâbeti ve soy asâleti ve âile terbiyesi” varsa veya kalmışsa, şöyle demiyecek midir:

“- Beni, kendi ecdâdımdan devraldığım îmân ve irfânımın istikâmetlendirmeleri alâkadâr eder; Fransız gâvurunun zihin necâsetleri değil… Bende (diktatör) diye bir kenef yokdur, olamaz! Bende (müstebit) vardır!. Meş’rû’ (şer’î) SÖZ ve HÜRRİYET haklarımı bana vermez, esirger, gasbeder, yok eder, kendi re’yi dışındaki adam gökden inse onun re’yini beğenmez; Allâh’ın önünde değil, kendi nefsi önünde eğilir; o, en büyük benim der…”

Müstebidd budur; İslâmiyyet ve müslümanların karşısında, çukurun en çukurunda bir put!

15 asırdır bu milletin îmân ve irfânında, zihninde, rûhunda, dilinde ve târihinde, menfî ma’nâlar taşıdığı hâlde “müstebidd” işte budur; gerisi halt etmek ve lâf ishâlidir o kadar!.

MEŞ’RÛ’  (ŞER’Î) SÖZ ve HÜRRİYET HAKKLARI… Bunları çiğniyen müstebiddir…

Dembokratik söz, hakk ve özgürlük ise, ihâneti, nankörlüğü, gayr-i meşru’ her kepâzeliği, yakıb yıkmayı, fâiz ve vâiz lobileri olarak her alçaklığı karıştırmayı alkışlamakdır; ve insanların yatak odalarındaki en mahrem noktaya kadar her kerhanecilik rûhuna bulanma ve dolanmayı, Allâh’ın Dîni ile yahudiden bin beter oynamayı, üstelik bunlara meşrûiyyet kılıfı giydirmek içün her yalan, iftirâ ve fikir fuhşunu meşrû’ görmeyi, nefsi zıvanadan çıkarmayı “hakk” kabul eden iblisleşme  başıboşluğu ve ipden boşanmışlığını en tabii hâl görme ucûbeliğidir!..

İşte bütün bunları ucundan kenarından birazcık çiğner gibi olan da, İblis’in piçleri dilinde: “DİKTATÖR!”

Hiç duymıyan, bunları bizden duysun!

Gövdesi üzerine Frenk kellesi burgulanmış maymun, sana, işine gelmediğin zaman “diktatör” da der, canı çekerse, en mükemmel “başkan” da olsan “kızıl sultan” da der… “Yıldızdaki baykuş” da der, “müstebidd” de der, “kadın kılıklı” da der, “rahmetler okutdun rûh-ı iblise” de der, “kanlı kâtil” de der; ve hatta Taşnak sûikasdçı piçi göklere çıkaran hâinler gibi “atdın ey şanlı avcı, atdın amma vurmadın” diye oralarından manzûmeler bile düzer; ve alçaklığıyla südünün müsâde ve emretdiği noktaya kadar ne isterse der mi der!..

Sana ne denmiş?. Şu saydıklarım ve on katı pislikden sana kaçı fırlatıldı? Ne o, “diktatör!”

Ecdâd yüzlercesini elinin tersiyle itib atdı, üçde bir asır yoluna devam etdi!… Sen, ecdâdın yüzde biri olabilsen yeter, korkma!

“Diktatör” diye deli danalar gibi böğürüyorlar ve kuyruklarını dikib at sineği kıçlarını ısırdıkça da dört mü dönüyorlar, (haçlı bâtıl batı) parmağında, senin “diktatör” olmanı istediklerindendir!. Rahat ol ve sen de onların hatırına “diktatör” ol!. Sana onları (yalancı) çıkarmak yakışır mı?. Hiç mi mürüvvetin, sehâvetin, merhametin ve letâfetin kalmadı arkadaş?!

Yalancı çıkarma herifleri!. Allâh’sız GARB ve yahudi, artık kendisi değil, içdeki ihânet ve alçaklık aşısı yemiş maşalarını oynatıyor!. Çünki en baş “tehdîd öncelikleri” ikizkule tezgâhından sonra İSLÂM… Harb-i Umûmînin üçüncüsü, o andan i’tibâren, 13 sene evvelden başladı… Dünyâ uykudayken, “harbsiz darbsız yaşıyoruz” vehmini de, arzdaki iki ayaklılara aşıladılar; ve “hiç kimse kıpırdamadan, imiklerine çökelim” diyen plân devrede!.

Yalancı çıkarma gezi zekâlıları, terahhüm et ve “diktatör” ol gitsin!

Kıssadan hisse almak istiyenler okusun:

Allâme-i Cihan İmâm-ı A’zam Rahmetullâhi Aleyh Efendimiz Hazretleri, kendisi içün, “bu adam yatsı abdesti ile sabah namazı kılan adammış” sözünü duyar duymaz, onları yalancı çıkarmamak üzere öyle yapar olmuş!. Sen de öyle yapıver gözün kesiyorsa, neyin eksilir?!!!

Büyük Mürşid Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Kaddesallâhu Sırrahu’l-Aziz Efendimiz Hazretleri, Kafkas Kartalı Büyük Allâme Şeyh Şâmil Kuddise Sırruh Hazretlerinin kumandanlarından ve sonra da kendisine intisâb eden mürid-i hasslarından ve biinâyetillâh nihâyet 4. Halîfesi de olan Ömer Zıyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin bir gün yanından geçerken, hâfızlığı olmıyan o zât-ı mükerreme “nasılsın hafız?” deyivermiş!. Mürşidini (yalancı) mevkiinde tutmak ne demek, olacak iş mi?. O anda karar ve tatbikat; ve tam 6 ay sonra, Ömer Zıyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, 50 yaşlarda hâfız-ı Kur’an olmuşdur…

Arkadaşım, sen de büyüklerini değil, mikroorganizmaları (yalancı) çıkarma, “diktatör” oluver, Kıyâmet mi kopar?!.

Rahatlasın 106 senelik iç fitne ve ihânet kuyrukları, “bizi yalancı çıkarmadı” diye, seni “rahmetle” anar ve anırırlar belki!

Anlıyan anlar, daha fazlasını yazmak zâid!

Şimdi de bir başka pencereden, şaka şukayı sıfırlıyarak, adam gibi bakalım:

Tabii gene kendi îmân ve irfânımız içinde dönüb dolanacağız. Bin kere hâşâ, estağfirullâh, gâvur değiliz ki, freng zihninin muzahrafâtı içinde ve oradan dillerine gaseyân etdikleri hamûle üzerinden mes’eleye bulaşalım ve kokutalım!.

İrâde ve hâkimiyyet, ikiye ayrılır:

1)  HAKK’ın küllî irâde ve mutlak hâkimiyyeti…

2)  HALK’ın cüz’î irâde ve mecâzî-izâfî hâkimiyyeti…

Şimdi bir iki kelâm edelim:

             Ecdâdının (aslının) yolunda HAKK’ın rızâsı içün yaşıyorsan, “halk şunu demiş, bunu demiş”, bunları eşelemiye zerre kadar vaktin olmak şöyle dursun; o uzak gibi görünen yakındaki büyük mahkemede hesab verme mes’ûliyyetini düşündükçe, kemiklerin çatır çatır öter!.. Geceleri zor uyursun!. Yatakdan helâya gidinciye kadar bile abdestsiz yere basmamak içün, başında “teyemmüm taşı” bulundurur; evvelâ teyemmüm eder, sonra mesâneni boşaltır ve rahatlar; sonra da koskocaman bir “elhamdülillâh” çekersin!

İç gâvurun dili ve südü önünde gûyâ “müstebid” olanlar neler çekdi neler!. Osmanlı’nın kökü de, dal ve budaklarına vasiyet ederken, “sıkıntı bizden sana, sabır senden bize” demedi mi?

Geçelim…

 Mutlak hakîkatin dili ne diyor, ortada nasıl bir olmazsa olmazlık âbideleştiriyor, bu mühim… Beş paralık kıymet atfedilmiyecek bir bataklıkda da yaşasak, abana abana yazacağız:

  1. a)   ÎMÂN: “Tecezzî kabûl etmiyen bir bütün olduğunu” mutlaka tasdîk ve tahsîn etdiğin, her noktasına muhâtab olduğun hâlde; ve dışındaki her şeyi de “LÂ İLÂHE” diyerek evvelâ nefyetdiğin; ve bundan da kalbinin zerre kadar sıkıntı duymadığı halde… Bunun dışı içün muhayyerlik bulunmadığına mutlak ma’nâda inandığın; ve iç veya dış hiçbir dünya gâvurundan, bunlar içün zerre kadar utanmadığın halde bir îmân…

Bel’amlara zerre kadar hayat hakkı tanımadan; ve zerre kadar korkmadan, her korkağın hemen sarıldığı “ben yalınızca Allâh’dan korkarım” palavrasına tırnak ucu kadar tenezzül etmeden; “iki ayaklıların irâde-i insâniyyesi ne der” demeyi dibine kadar kahrederek…

 Var mısın?.

 O zaman, mitinglerde, “demokrasiyi yaşatmıya var mısınız?” diyerek, garîbanlara “varız” dedirtmeyi de yerin 7 kat dibine geçirebilecek misin?. O dembokrasi denen yunan akl ü fikr ve beyninin ifrâzâtı, “idâre tekniğiymiş de, din değilmiş de, modern dünyânın ve evrensel bilmem neyin cevheri veya vazgeçilmeziymiş de…” Bırak bunları, adama gülerler!. Bal gibi dünyâ çapında ve Müslüman coğrafyasını kendi hayat tarzı olan vahy çizgisinden saptırmak, sıçratmak ve zıplatmak üzere, abana abana o mıntıkaya çakılan, GDO’su ile oynama (mutlak küfür) dümeni!. Ruhda modernizma karanlığı, beyinde dembokrasi yalan dolanları; gırtlakda, Kur’an-ı Azîmüşşân’ın “ağlâl” dediği bağımlılık uçkuru, suratda haçlı düzenlemesi, kabalarda Batılı modanın “la pantolon” üniforması, la caket, la pardesü, la la la bilmem neleri… Biçilmiş keresteler gibi hepsi de bir fabrikanın ma’mûlleri; veya aynı politikanın standart robotları; yahud da aynı askerî üniformanın akılla cesedi de tek tipleştirici vesîkalık fotoğrafı!…

Ne o , “Fâtih Cennetmekân’ın İstanbul’u fethetdiği yaşdaki” veya Süleyman Cennetmekân’ın Avrupa’yı terbiye etdiği demdeki torunları… O Osmanlı ecdâdın, bu ormanlı ahfâdı!

  1. b)  İTAAT: Allâh’a itaat etdiğin kadar sana itaat edileceğini bilecek; ve “ülülemre itaat, ve’l-mu’cib-i Şerîat” formülünü işleteceksin!. Başka türlü senin işler olman, muhal!. İtaat, müctemian, birtek başın lokomatifliğinde, ciddiyet ve disiplinle ve ümmetçe hedefe yürüme keyfiyetidir… “Ferdi, ferdî tanrılığına iteklemek içün, ona, ferdiyetçilik bataklığı” içinde uyuşmayı ve kış uykusuna yatmayı üfüren şeytânî dembokrasi, hiçbir zaman ve mekânda hakîkat ve vahy kıvâmı ortaya konulmasına müsâade edemez!. Onun içün de, “itaat” mefhûmunu, “özgürlük” dediği eşşek hürriyetine (yakıp yıkmıya ve molotoflayıcı sokak itliğine) zıd ve menfî göstererek, içde, beyin kanaması ve damar çürümesine yol açar… Şu anda İstanbul Okmeydanı’nda polis yakmalara, polisi linç teşebbüslerine, sokak ve iş yerlerini ateşe vermelere kadar varan azıb kudurmalar, bu memlekete, “Allâh’a olmasın da kime olursa olsun” diyerek, “halka, aslında halkın uyanıklarına tapmayı”cumhuriyet diye göstererek kakalıyan bilmem ne fırkasının Kılçıkoğlu’suna göre, “dembokratik hakklar”ın en vazgeçilmezi ve en tapılmıya değer noktasıdır!.

Batsın!.

“Halk hâkimiyyeti, halk irâdesi ve halk ne derse o olur” soyu ve cibilliyetinde ne varsa, bunlar da, dembokrasi üçkâğıtçılığı içindeki gözküllemeler olub, kat’iyyen aslı ve hakîkatı yokdur ve olamaz… Halka, “halkın dediği olacak” yağcılığı yapılarak, onlar buna inandırılacak, sonra da onların bu saflığı üzerinde, politika cambazları kendi “ferdî hakikimiyyet ve irâde saltanatlarını” kuracaklardır… Târih boyunca irâde ve hâkimiyyeti halkda gösterme sahtekârlığı, hiçbir zaman halkı değil, tepedeki bir avuç (beşerî tanrıyı) omuzlarda taşıtmış; ve tanrı heykeli, dâimâ halkı kâide yaparak, onun üstüne dikilmişdir!.. Hâkimiyyet ve irâdeyi “halkın” diyerek kendi pençelerine alanlar, Allâh Azze’nin nâmütenâhî “irâde ve hâkimiyyetini” asla ruznâmeye bile getirmemişlerdir!.  Bu nâmütenâhî kuvvet ve kudretin irâde ve hâkimiyyetine girilmediği müddetçe de, insan, insanların tanrısı olmıya devam edecek; ve bu “insî tanrılar”, insanlara, onlardan görünerek, halkı iliklerine kadar sömürecek; ve zulmün en şeniini de, (beşeri ideoloji, doktrin, kânun ve anayasaların) gölgesi altında irtikâb edeceklerdir…

  1. c)   ADÂLET: “Adâlet dediğim sistem, Allâh Azze’nin istediği sistem üzre mi, yoksa frenk gâvurunun 1918’LERDEN SONRA bana dayatdığı frengistan merkezlerinden toplama, derme-çatma, beni benden çıkarıcı, (b.k-püsür) şeyler mi” diye sancılanıb kıvranmadan çıkış yolu yokdur; ve olamaz… O (b.kdan) adâletin olduğu yerde,  Soma karbonmonooksiti ile ocak havalandırması bile aslâ doğru dürüst pompalanamaz!. Mülkün yani devletin ve milletin TEMELİ olan ADÂLET hangisidir, bunu ayıramıyan ve izâfî adâleti, bu “temel” olan adâletin yerine sahtekârca çakarak, kuru kelleler meşheri hâline getirdikleri “ilkeli, ülkülü, tilkili ve türkülü” bir dünyâda sen, tarafını (korkmadan) belli edebilecek misin?. Ya Mutlak Adâlet, ya Mutlak zulüm… Mutlak adâlet veya ona hasretle yaşanmıyorsa, (var olan Mutlak Zulmü), “adliye sarayları”denen gözkülleme oyuncak ve “binâları”, bâtıl batı zinâları gibi ortadan kaldıramaz!.  Bu nokta, onbin “diktatör” piramidini taşımakdan daha ağırdır; ammâ olmazsa olmaz biricik çâre de budur, o kadar!.
  2. d)  EHLİYET: Verdiğin bütün me’mûriyyetler (bürokrasi gâvurcasını kullanmadım), “emâneti ehline ver” emri ve hikmetine uygun değilse; kimi hakkında “gemicikler”, kimi hakkında “hospitıllar”, kimi hakkında “ihâleler”, kimi hakkında “arsa-parsa-masa-kasalar”, kimileri hakkında “oğullar uşaklar, kızlar yavşaklar, damat ve damlatmalar”, kimileri hakkında “ayakkabı kutuları” gibi lâflar, ortalıkda velev iftirâ olarak bile dolaşıyorsa, bunların kökünü kurutucu ilâçlamayı yapamadan zihinleri rahata kavuşturamaz ve tezkiye varakası da ortaya koyamazsın!… Nice şâibelere bile imkân vermeyici bir (istikâmet) hassâsiyeti, teâmül hâline getirilemeden ve ortaya konulamadan, günler, aylar ve yıllar geçiyorsa; ve, “işte ulan paralel eşkıyâlar, bunun adına (mal varlığı hesâbı) denir” denilerek, mâzîleri en cerehatli “diktatörlükle” geçmiş herifler KAZIKLI VOYVODADAN bin beter HAKİKATIN kazığına oturtulamıyorsa… İşte o zaman “nâehiller elindeyiz” demekdir; (emânet ve ehliyet) yakılıb yıkılmış bilinmelidir; ve huzûr ile duâ kapıları da kapanmışdır; ağzınla kuş tutsan hava alırsın!..
  3. e)   İSTİŞÂRE: İstişâre, işleri yürütmenin en hassâs ihtisâs ve endâzesini taşımıyorsa; “danışman dalaşman” adı altında ne idüğü belirsiz, gölge, beleşçi, uyanık ve göstermelik herifler sağda solda cirit atıyorsa; abdesti ve guslünden evvel, kalblerindeki “Kelime-i Tevhid” sabah başka akşam başka kılığa giriyor; ve mutlak hesâb şuuru kazık gibi kalblerine çakılı değilse, manzara vahim üstü vahimdir… İstişâreye ehil olanlar ise, lâfları ve söyledikleri ile zehir içirir gibi olsalar da, nefse ve yardakçılara hoş gelmediği içün duvarları aşıb seslerini kulaklara işittiremiyorlarsa… Nasıl bir başka “paralelin kavanozu” içinde hapsedildiğini, hangi kerâmetinle idrâk nasîbi yakalıyacaksın?!

O zaman şöyle desen: “Alın ulan! Her yerde her zaman bol bol dembokrasi size, bedâva, üstüne de şu kadar diş kirası; alın ulan, özgürlüğün özü de, sözü de, gözü de, közü de bedâva, tepe tepe kullanın; yiyin, için, aksırıb tıksırıncaya kadar yiyin, her şeyi size verdim gitdi, kapışın yiyin!” 

Böyle desen ve yapsan, seni çok mu sevecekler; “diktatör” demekden vaz mı geçecekler; “hökûmet-i cumburlobiyyeyi bize bırakdı, ulan bu ne böyyüğün böyyüğü adammış, kadr ü kıymetini bilememişiz, sabah akşam gidib elini ayağını öpüb hayır duâsını alalım” mı diyecekler?!

Paşam, HALKI memnun edemezsin!. Hele “diktatörlükden” başka zerre kadar genetik intikalleri olmıyan parallelleri, darbecileri, heybecileri, diyalogcuları, maşaları, iblisleri, Darwin maymunu Homo Sapiens dölü mösyöleri, hiç ama hiç memnun edemezsin!.

Evet, edemezsin!..

“Ediyorum, edeceğim” diyenler, ediyormuş görünerek (halkı) kazıklamak istiyenlerin bir başka üçkâğıtçılığı peşinde olanlardır!. Dembokrasi lügatindeki “çatı adayı” hezeyânı da bu dediğimizi isbât eden en apaçık vâkıa… 10 ayrı rengi bir tek renk hâline getirme iddiası ne kadar fikir (fu.şu) ise, bu da o kadar o!.. Dembokrasinin verdiği hırs, muhâlifi karalama, “benim menfaatım öne geçecek” deme, “ihtiraslarım neden karşımdaki adamınki kadar tatmin olmasın” deme şehveti, bunlar içün her yol mubah mantığı ve sayılamıyacak kadar iblisleşme… Sonra da “kayıtsız şartsız halkın hâkimiyyeti” hezeyânı… Mes’elenin aslı, “halkın hakimiyyeti maskesi altında bir avuç tanrının hakîmiyyeti” de değil; HAKK’ın HÂKİMİYYETİNİ gûyâ iptal ve (Kara.alçın) denen ateist bozuntusu gibi “hâkimiyyeti gökden yere indirdik!” deme ibişliği… Lâ teşbih “Ali’ye mahabbet değil, Ömer’e buğz!” şeytanlaşması…

“HAKK’ı memnun edeyim” diye yola çıkanlar, şer cebhesi önünde aslâ onlara yaranamaz, MÜSTEBİDD olmakdan da kat’iyyen kurtulamazlar!.. Çünki “halkı memnûn ediyor göründükce” iktidârın devam edecekdir ki, bu da onların işine gelmiyen en baş âmildir!. Aslında ise bu, muhal bir keyfiyet!. Sen de halkdan bir parçasın; ve halk, halkı memnun edecek bir fıtratda yaratılmamışdır… Beşeriyetin fıtratındaki, Yaradan’ın yaradış kânûnu böyledir, değiştiremezsin… Fi’avnlar, Nemrutlar, Führerler, Millî ve Ebedî Şefler… Vakt-i merhûnu hulûl etdiğinde, hepsi de sırayla tepetaklak yerlere serilmiyorlar mı?!. Anınçün onlara secde edilmez, eteklerine eğilinmez, Anıtları önlerinde rükûa varılmaz!.  Zamanlarında ne kadar (tanrı) ilan edilseler de, görüyorsun, koruma kânunlarına ve binlerce sun’î yaşatma şeytanlıklarına hatta nice zulümlere rağmen, topunun da (tanrılıkları) iflâs ediyor!.. 20 sene sonra, hele 200 sene sonra, bugünün parti-pırtı lideri veya kurtarıcı bilmem ne bilinen (tanrılarından), geriye tırnak ucu kadar ne kalacağını tasavvur, çok mu zor?!. Mâzîdekilerden ne kalmışsa, hâl ve istikbâldekilerden de o kalacakdır!

Anınçün Müfessir Muhammed Hamdi Efendi Merhûm, som hakikatlar meyânında şunu da, kör bile olsalar herkesin gözüne şöyle sokar:

“Allâh’a îmândan evvel KÜFRE tevbe ŞARTDIR; bu tevbenin de şartı, TÂĞÛTLARI asla tanımamaya AZMEYLEMEKDİR.” “Kâfirlerin bir kısmı da, Allâh’a az çok inansa da, aynı zamanda tâğutlara da inanırlar!”

Bu formül ve hakîkatın ta kendisi satırlar, müslüman olmanın yani Kelime-i Tevhîd’i KALBE ÇAKMANIN en kısa ve en özlü, beliğ birer izâhı demekdir. Resmî bel’amların, ilahiyatçı geçinen birilerinin, ham yobaz kaba softaların, vâiz-fâiz lobilerinin ve Diyalog imamları gibi nicelerinin, Kelime-i Tevhid’i aslî ma’nâsından kaydırıb bir asırdır nasıl iblisleşdiklerini acaba kaç kişi görebiliyor?. Birilerine özenerek veya onların teşvikât ve idlâlâtına kapılarak “Kur’an bize yeter” butlânını, bu aylarda sık sık ağzına bulaştıran hökûmet takımları da bunu göremezler!!!

Bu görülmeyince de, halkdan bir parça olan herhangi bir FERDİN, dembokrasi dünyâsının iğvâlâtına kapılarak “halkı memnûn etmiye kıyâmı” hem muhâl, hem de gülünçdür!.

Farz-ı muhâl Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri de olsan, sana da, senede bir gün oturub (la’net) okuyacak bir Acemistan kıt’ası ve uzantıları, arkandan homur homur homurdanıb ürüyeceklerdir!. Fıtrat kânunlarına karşı gelemiyeceğini unutma; ve halk dediğin yaratık, seni başında da taşır, sıkıyı gördüğü zaman ayağının altına da alır; veya boynuna yağlı kemendi geçirenler  karşısında sâdece seyreder!.. Anınçün, aklın varsa HALK içün değil; HAKK içün yaşamaya alış; ve bunun içün “kefenini” yanından ayırma!. Aynen, Sultan Alpaslan Cennetmekân ve ötekiler gibi… “Zâten biz bunun için yaşıyoruz” mu diyorsun, bu bize işlemez; ve Haleb ordaysa Şerîat’ın arşını burda ve bütün zaman ve mekânlardadır… “Âyînenin” ne olduğu mes’elesi…

HAKK’ın rızâsı içün yola çıkıb, Allâh’sızların ve Allâh düşmanlarının hışmına, iftirâsına ma’rûz kalarak adın “müstebite” çıksa, hatta gâvur hançeresiyle “diktatör”e fırlasa, bu seni neden alâkadâr ediyor, sana neden batıyor?

HAKK mı, HALK mı?

Sen buna karar verdin mi?

Verdin öyle mi, nasıl?

“İkisi de… Yaradan’dan ötürü yaradılanı sev gitsin!”

Yemeyiz!

Nasıl olacakmış o?. Ezber bozma zamanı çokdan geldi, geçiyor!. Yunus değil, kim derse desin!. Yunus’un dediğinin isbâtı da yokdur; ve eğer demişse bile, hangi ma’nâda dediğini sapdırmak kolay ve istismâra da açık mı açık!. Amma, “Allâh’ın sevmediğini sevmemek” mahkûmiyyetinde olduğumuzun isbâtı, yahudileşmemek şartıyla Kur’an, Hadîs ve İcmâ’ı kim açarsa karşısına çıkar!.

Haçlı ve çıfıtlar gibi, çiftli, teslisli, dörtlü-beşli, politeist tanrılı, modern puştlar gibi “inâsa taabbüd” edici olamayız, bunların topu da muhâl!

İkide bir, dediği olacak iki kutsala bağlanıb evvelâ HALK’a, sonra, (evet evleviyyetle Halk zikredildikden sonra), ikinci olarak HAKK’a eğilmek veya “emrin olur” demek kabûl edilemez!.. Bu, dembokrasinin kabûl etdiğidir; ammâ İslâm bunu, muhâl derecesinde nefy ü reddeder, o kadar… İslâm ile dembokrasiyi ayniyet içine almak, Locafendi gibi globalizmaya kul olanların v.s.’nin işi olsa da, bunu, böyle bir hezeyânı, kendi mantık tezgâhında fikir nâmûsu taşıyan en ucûbe bir ateist bile aslâ kabûl edemez! Nerde kaldı ki bir müslüman kabul edecek olsun!

Bugün, İslâm îmânını müslüman görünerek (kenefe) bulama ıkınışında olan iblis dölleri gâyet mebzûldür; ve  Kıyâmet alâmetleri cümlesinden olarak da gitdikçe çoğalıyorlar!

Tekrar ediyorum: Çift tanrılı olunamaz; Ya Hakk, ya Halk…

“Hâlık’a ısyân olan yerde de, mahlûka sâdece ne çekileceği” ma’lûm!. Çocuk oyuncağı oynamak, İslâm arâzîsinde muhâl!. Dembokrasi arâzîsi bu oyun ve şeytânî işin en münâsib yeridir, bundan zerre kadar şübhemiz yok!

Nefse göre ve onun hoşuna gidecek “Yaradan’dan ötürü ve g&¨türü” cinsi dembokratik ve politik tekerlemelerle islâmî arâzîde aslâ yol alamazsın!

Ehemmü’l-ehem oluşuna binâen soracağız: “Tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek millet” politik hikâyeleri, ayran köpürtmek içün birer slogan ve şov malzemeleri olmakdan nasıl çıkar; ve ne zaman ALLÂH katında bir kıymet ifâde eder?

El-CEVÂB: “TEK İLÂH” denilince!.

 “LÂ İLÂHE” demedikçe, “tek” diyerek sabahdan akşama kadar say, sâdece “teklemiş” olursun!

TEK İLÂH… O DA ALLÂH… Tevhîd’in başka sırrı bulunabilmiş mi?

HAKK demeden HALK dense de, denilmiş olamaz… HAKK’ın istediği gibi Halk’a ŞEFEKÂT, mücerred HAKK’dan geçer… “Hâlık’a itaat, mahlûka şefâkat…” Formül bu, o kadar… Bunun dışı küfür, şirk ve nifâk!

 “Yaradan’dan ötürü yaradılan” lâstiği, uçkur lâstiği gibi çabuk kopar; kopmıyan çelik halatı gör ve onu diline al, zararını böylece sıfırla!.

 “Kur’an bize yeter” diye sık sık tekrarlamalarında da bilfarz samîmi isen, en azından “Allâh muhakkak kâfirleri ve zâlimleri ve…………………. sevmez” buyuran nice âyetlerin karşısına, “Yaradan’dan ÖTÜRÜ yaradılanı sevmek” şeklindeki uyduruk hümanizma kanserini çıkaramazsın!. O sevmiyorsa, sen de sevemezsin!. Vahdet-i Vücûd lâstiği, iki çekiştirib üç gerince kopsa da, Ehl-i Sünnet Çelik halatını Kıyâmet’e kadar hiçbir yaradılan ne kadar asılsa koparamaz, dembokrasinin şâhı olsa bile!!!. Cenâb-ı Hakk, “yaradılanı BENDEN ötürü seveceksin” diyor mu?. Hâşâ!. Yoksa, “Beni seveni sev, sevmiyene buğz” mu diyor ?. Evet, mutlak ma’nâda evet!. O zaman, “şunları şunları da sevmiyorum” diye apaçık tasrih ediyor mu?. Ediyor… O zaman, “ötürü ve götürü” hümanizma masallarını aklı başında bir müslüman yemez!. Hem, bunca muhkem sarâhat, nizam, kânûn “zarûrât-ı diniyye” çapında Kâinât’ın gözü önünde dururken, Yunûs merhûm’a isnâd edilen “ötürü ve götürü” vahdet-i vücudcu ipliğinin naifliğine asılmanın ve onun üzerinde ip cambazlığına soyunmanın sebebi nedir?!. Mevlâna, Yunus, Hacı Bektâş-ı Velî, Ahmed Yesevî… Rahimehumullâh… 15 asırda bu dört velî kişi mi yetişdi bre mahlûkât?. Bu hâlinizle, bu dört zât-ı şerîfin dışındaki onbinlerce İslâm büyüğünü hazfedib ademe mahkûm etmek ve yok saymakla, sâdece müslümanlığınızdan şübhe etdiriyor; ve size mahabbeti de, o nisbetde kendi elleriniz ve kısılası çenelerinizle buğza inkılâb etdiriyorsunuz ki, bunu da aslâ unutmayın!

Her şey çift olsa da, (ilâh), sûret-i kat’iyyede TEK olacak… Yalınız (ulûhiyyeti) ile değil; (rubûbiyyeti) ile de tek… Böyle olmadan ne kadar “tek”leri sayarsan say, teklersin; “düm-tek” diye dizine vurarak tempo tutmakdan öteye de geçemezsin!

SAY: “Tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek millet…”

 “Bu (tek)ler, ayran köpürtmek içün birer slogan ve şov malzemeleri olmakdan nasıl çıkar; ve ne zaman ALLÂH katında bir kıymet ifâde eder, bunları çok iyi biliriz” dedik… İslâm’ın tepesinde âmir olmak istemiyen her şerefli kişi de, bunu böylece iyi bilmelidir?. İnsan, kendisine âid olanları müdâfaada dürüst olduğu gibi; başkasına âid olanları da yamultmadan ve olduğunun dışında göstermiye zorlanmadan onların varlığına şehâdet edebiliyorsa, işte o zaman insandır… ve o zaman “başka nesne” dedirtmiyen bir dereceye sâhibdir… 90 senedir yamultdukları ve uydurdukları şeye “İslâm” adını vererek millete zorla yutduranlar, târihe ve ebediyyete hangi “fikir ve îmân fâhişeleri” olarak geçecek seyret!

Hiç kimsenin, zorla, ikrâh ile “Müslümanım” deme mecbûriyeti yokdur ve olamaz… Ama bir kere “müslümanım” denilmişse, İslâm’ın içine yani mahremine girilmişse, artık gebersen de dürüstlüğü terkedemezsin, geriye dönemezsin, irticâ’ edemezsin!… “Emîn olanın izinde ve O’ndan, O EMÎN olandan gelenlerin hattı üzerindeyim” diye Yaradan’a da yaradılmışlara da SÖZ (mîsâk) vermiş olursun; ve bunu tekzib veya nakzedecek bir keyfiyet, daha ötesi olmıyan bir pislik ve çirkinliğin ta kendisi olur… Mutlak Hakîkate girib sonra da çıkmamak, daha ciddîsi olmıyan biricik iş, bu kadar… O hakikat bütün ins ü cinne şöyle diyor: “İnanmamışsan inandım deme; veya inanmışsan, kalleşlik edib kahpeliğe bulaşıb dönme…”

O halde “TEK İLÂH” deme mahkûmiyyeti içindesin!.Tek ilâh hududu içine girer; ve oranın verdiği gıdâ ile beslenirsen; haram lokma değil, yabancı zerre bile senin bünyene karışamaz, karışmamalıdır… Maddeten ve ma’nen bu böyle… Kalbe de, mideye de haram sokmak yasak…

 Madden demedim, maddeten dedim!. Yeri geldiği için bir girib çıkalım: Konuşurken “maddeten” kelimesini “madden” olarak telâffuz ediyorsun, etme, yanlış… Türkçe denen lisanda, Arabça kök ve soydan “maddeten” lâfzı vardır, “madden” diye bir nesne yok!. “Ba’de harâbü’l-Basra” değil, “Ba’de harabi’l-Basra” olacağına da işâret etmişdik! Vahçeli’nin “piskeviti” veya Gül’ün “seçim sath-ı mâili” yerine “seçim sath-ı mahalli” dikeni gibi dikenlerle elimizi veya hançeremizi yırtmıya kimsenin hakkı yok!. Türkçe ise Türkçe!. Uydurukça veya Büyük Üstâd Merhûm Necib Fâzıl Bey’in ta’bîriyle “Kurbağaca” denen gırtlak kanseri neye mâl oldu, soyu ve südü sağlamlar iyi bilir… Yukarıda dedim, dalışman veznindeki “danışman” denen adam ve madamlar içinde, neden sevdiğinin hatâsını düzelterek onun mahcûbiyyetine sebeb olacak pürüzleri ortadan kaldırmak istiyen “yaratışman” çıkmaz, ecâib!. “Müşâvir”i katlederlerse, ortaya böyle sıvışman vezninde adam ve madamlar çıkar; ve onlara da, kabalarını dayayacak bir “dayışman” bulmak iktizâ eder!. Bu sıvışmanlar, dünyaya: “Türkçe bilmiyen Türk Devleti Başvekîli veya Çankaya Sâkini” dedirtirlerse, bunun mes’ûlü, acebâ kimlere kadar sirâyet hudûdu çizer, sıhhatli aklı ve işliyen fikri olanlar, bunlara kadar hesâb etmek zorundadır!

Sadede şürû’ etdikde:

“Tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek devlet”den nâmütenâhî kere daha evleviyyetle ve ehemmiyetle ağıza alınacak bir tek hakîkat “Tek ilâh…” Bu olamazsa, öteki (tek)ler birer serâb olmakdan kurtulamaz… Kalblerde “tek ilâh” olmazsa, senin askerî garnizonuna bile girerler veya oraya girmelerine göz yumulur ve hâinliğin burcuna çıkar ve bayrağı indirir; ve senin, “askerim” dediğin (hâ.nler) de onu seyreder ve plânın işleticisi olmakdan zerre kadar (h.yâ) etmezler…. “Tek ilâh” kalblere çakılamıyorsa, ne tek devlet, ne tek millet, ne tek vatan lâyığına kavuşabilir; ve kıymetlerinin binde biriyle muâmele görürler!. Sâdece izâfî ve beşerî muhtelif telâkkîler elinde ele alınır; ve hatta biribirine ters ma’nâlar giydirilerek bir tarafın “kutsalları” öteki tarafın “kumsalları” kadar bile bir para etmez!.

 İşte “tek ilâh, O da ALLÂH; ve O Allâh ne demişse o” dedirten bir tevhidden nasibsiz bir sistem, ne kadar sûrî, izâfî ve göstermelik bir varlık ortaya koysa da, en umulmadık  bir anda içinden patlar ve kanamıya başlar!..

106 senedir, her pürüz, kanama ve yaranın altında “Haçlı Avupa’yı taklid Allâhsızlığı” yatdığı öyle bir unutuldu ki, hâlâ daha, herhangi bir mes’elenin hâllinde “Gâvurun bilmem ne devletinde bunu şöyle çözüyorlar!” diyerek onları mutlak emsâl alma ve onlara teşebbüh şirki bütün necâset ve şenâatiyle devam ediyor… Böyle olduğu içün de, hiçbir mes’ele çözülemedikden başka, küffârınkinden mutlaka farklı olan İslâm coğrafyasının fıtratı da, her geçen gün daha beter zehirlenib ucûbeleşiyor… Bâtıl Batı’nın zâten asıl hedefi de bu; o coğrafyanın fıtratını bozmak!

Bu arada kendisini ve başkalarını aldatma iblislikleri de, “müslümanız” deme münâfıklık ve mürâîlikleri ile “yola devam” dercesine hızından bir şey kaybetmeden ilerliyor!. Hele ara nakarâtı olarak “Kur’an bize yeter!” bâtıl nâmeleri de ortalığa sıkılalı beri, (inanmış görünenler çevresi), “çevrecileri” ve o paralel familyaları altlarına kaçıracak ölçülerde rahatsız edebiliyor!. “Kur’an bize yeter” şeklindeki nevzuhûr bâtıl, tahtında müstetir olarak “Kur’an reddinden” başka birşey de değildir!. “Kur’an bize yetecek” olsaydı, bunu “laik dembokratik çenelere” bırakmaz, 15 asır evvel BİZZÂT kendisi söyler; ve “Ben size yeterim, Sünnet, icmâ’ ve ictihadlara lüzum yok, sizi bu üç delîle göndermiyorum!” derdi!. Halbuki tam tersini yapmış ve “Bende bulamadığını, Sünnet’de, onda bulamadığını icmâ’da, bunda da bulamadığını dinde müctehid ve seçilmiş allâmelerinizin ictihadlarında arayın ve hükme kavuşturulmamış iğne ucu kadar bir mes’ele bırakmayın” buyurmuşdur… Bu hakikatları müslüman kaldığı müddetçe bir ferd-i vâhidin inkârı düşünülemez; bu muhaldir; ve bu, ancak, müslüman görünüb İslâmiyyet’in altını oyma peşindeki köstebeklerin işi olabilir!. “Ben müslümanım” diyen hiçbir (devletli veya başkan veya DİB reisi veya bir ferd-i vâhid, 15 asırlık Vahiy nizamını (mutlak DÎNİ) beğenmiyen mezhebsizlerin, telfikçilerin, Teymiyeci-selefî veya vehhâbî geçinicilerin, hatta dünya dinlerinin topuyla da uzlaşma gâvurluğu içindeki diyalog ve boşgörü hezeyanları püskürten şeytanların iğfâlât ve idlâlâtına kapılıb raydan çıkmamalıdır… Aksi halde 15 asırlık İslâmiyyet ve O’nun müessis ve mübelliği başda olmak üzere (karşıya) alınmış olacak; ve iki cihanda da bin türlü sıkıntı ve beliyyelerden kurtulmak muhâl bulunacakdır…

 Evet, tek ilâh dedik, O (tek) ilâh da ALLÂH… O emîn ve ümmî olan Rasûl’ün “ALLÂH” dediği, vücûdu vâcib olan… AB, ABD, yehudi ve bilmem ne dünyasının, “dembokrasi diyeceksin” diye zorlayan, cebreden, yakan yıkan, Guentanamo’lar, Ebû Gureybler diye sayıklıyan, insanların boynuna zincir vuran, kan içmiye doymıyan binbir işkence ustası tanrı değil…

Kelime-i Tevhid içindeki ALLÂH!. 

“Kelime-i Tevhid dışında da (haşâ) ALLÂH vardır!” diyen; ve “O RASÛL-İ RUSÜL olmasa da olur” diye üfüren yeraltı köstebeklerini, (HAKK düşmanlarını) 17 Aralıkda ve daha onun gibi 500 nokta ve mes’elede gördün değil mi?. Gâvurlar, maşalarını, vâiz-fâiz lobilerini nasıl öttürürmüş anladın mı?. Yerin altı nelerle kaynıyormuş, 12 sene sonra aynelyakîn gördün mü?. “Hoşgörü-Diyalogda” kıble hangi istikâmet, “misyon” hangi Vatikan’mış yakaladın mı? Evvelâ “TEK İLÂH, BİRTEK İLÂH” diyemeden, “bayrak, devlet, vatan, millet” diye tek tek say sayabildiğin kadar, hepsi de “düm tek” diye tempo tutmakdan öte bir ma’nâ ifâde edemez diye tekrarlasak, 180 kere de olsa hasen!. Öyle HAKK ile HALKI biribirine bulayarak (telbîs ederek) yol alamazsın!. “Dembokrasi dünyâsının gözüne gireyim” diye ne dersen de, o dünyânın gözüne giremezsin!. Sâdece hakk ve hakîkatın (gözünden) düşersin o kadar!.

“Oluklar iki, birinden nûr akar birinden kir!”

Hangi oluğun altı, kat’î karar  verebildik mi?

“Dünyâ değişmiş de, konjonktür ve bonjöntürk şöyleymiş de, dengeler böyleymiş de, yeni dünya düzeniymiş de, bilmem ne müttefikiymiş de, kuzey bilmem nesi ittifâkıymış da, politika artık bilmem neyle yapılırmış da, hangi çağdaymışız da, eski dünya yeni dünya şeytanlığı değişmiş de, mış mış”, geçin bunları… Bunlar, gâvurların üstünlük sağlamak ve karşılarındakileri aşşağılık duygusuna saplıyarak bir halt edemez hâle getirmek içün uydurdukları ve bütün yolları kendilerine kanalize edici şeytânî fırıldak ve dümenler… Onların biricik hedefi, (vahye) göre hareket edemiyen bir İslâm Coğrafyası peydahlamakdır… Bu nokta içdeki hâin veya gâfil uyur gezerlerce unutulduğu veya görülmek istenmediği içün de, bu coğrafya Tanzimat’dan beri meflûc…

 “Paralel maşalar”, diyalog ve “kibir heykelleri” olarak gâvur yalakalığı ve yalamalığı ile ne kadar göze veya başka yere girebilmişlerse, gayrındakiler de oralara o kadar girer!. Halkın, (aslında halkın tepesindeki bir avuç uyanığın) irâde ve hâkimiyyetini 1000, HAKK’IN irâde ve hâkimiyyetini bir kerecik zikretmekle, HAKK’ı seninle beraber bulamazsın, bu muhâl!. Korkunun ecele fâidesi de yok!… HAKK’ın yanında HALK’ın adı mı olur?. Gadab-ı ilâhî’nin kendisi değil, adı bile dehşet veriyor!. Kim bu gâvur dünyası; kim bunlar arkadaş?. Dünya imiğine çökse, vahyin istediği  (îmânın) varsa, sana “Hakk” yerine “HALK” dedirtememeli… Tanzimat’dan beri işin bam teli işte burası!. Batışda, biricik batıran âmil, yüzde yüz ve tam görülmeli!…

Üstelik, HAKK demeden HALK dense de, denilmiş olamaz!. HAKK’ın istediği gibi Halk’a ŞEFEKÂT, mücerred HAKK’dan geçer… HAKK, ne kadar ve nasıl “halk” diyeceksin demişse, o kadarcık diyeceksin!..Dünya patronları ise, tam tersine, ne kadar “HALK diyeceksin”; ne kadar “HAKK demiyeceksin”, abana abana ve tam gâvurca bizim coğrafyaya bunu dayatıyor!. Osmanlı çizgisini, son noktasına kadar böyle silme plânındalar… Daha hâlâ kana doyamadılar… 3. dünya harbi 13 senedir, postmodern ve diyalogcu, dangalakcı darbeler  ve “paralel eşkıyâlarla” neden tatlı hatlı-zartlı zurtlu bizim coğrafyada yürütülüyor?!. İslâm coğrafyası kan ve barut kokuları içinde toz duman?. Ateşi, Cenûb-ı Şarkî Anadolu’dan butün Anadolu’ya sıçratmadan rahat edemiyecek Allâh’sız dünyâ… 301 garibân çocuk mâdende dünyâsını değiştirince bile, bir sürü (o şey çocukları) nasıl zil takıb oynadı?. Bayrak indirmeler, konsolos avlamalar.. ve daha olacaklar ve tezgâhlar.. bunların fâilleri o tetikçiler elbetde değildir! Arkalarında yahudi-haçlı düyânın patronları ile içdeki işbirlikçi paraleller olduğunda şübhe eden hem ahmak ve hem de hâindir!

Her şey bir tarafa, “TEK İLÂH, O da ALLÂH” demedikçe; ve O’nun irâde ve hâkimiyyeti, O’nun istediği gibi tanınmadıkca, vallâhi âkıbet binbir belâdan geçecekdir!. Papağan gibi değil, evet, Allâh ve Rasûlü’nün istediği gibi denecek; ve “kâfirler, müşrikler ve münâfıklar istemese de…”

Evet, mes’ele, müslüman olmak veya olmamak mes’elesine gelib dayanmışdır… Ya Allâh ve Rasûlü’nün istediği gibi müslüman olunacak; veya nefsin şekillendirdiği bir religiona “müslümanlık” adı verilerek ve böylece de gâvurluğa maske takarak akıllılık satma eblehliği şâha kalkacakdır… Başka çâre yok arkadaşım!. Allâh Azze’ye müslümanca (îmân) varsa, aklın ve mantığın ibresi başka bir istikâmet gösteremez, bu muhal…

 Aksi hâlde, devreye, nankörlük, Rabbin “kenûd” dediği, kahpelik ve gâvurluk girecekdir… Medya ve politikanın, deccalizma adına ŞİRK, KÜFÜR ve NİFÂK volkanları gibi patladığı; tv kanalizasyonlarının, sosyal medya denen globalizma iblislerinin her yerde fitilleri ateşlemek üzere seferberlik i’lân etdiği barut fıçısı cîfe bir dünyâda yaşıyoruz!. Hiç kimse, Anadolu’muzun “bağımsızlığı” gibi göz boyamaları da irtikâb etmesin!. Anadolu’muz, Yahudi-haçlı kültür emperializmasının, kapitalizma ve kamalizmasının ve bunların zehirlediği içdeki işbirlikçilerin işgâli altındadır… “Tek bayrak, tek vatan, tek millet, tek devlet” demekden sonsuz kere evvel “TEK İLÂH, O DA ALLÂH” demeden, bu hakîkatı hiç kimse de göremez, anlıyamaz ve bilib tedbirini de alamaz…

Üçüncü dünya harbi, “haçlı seferleri” olarak bal gibi bizi kuşatmışdır; klasik harb usûlleri ile gelecek bir harbi bekliyenler, neyi beklediklerini geberdikleri zaman anlıyacaklardır…

(İlk intişârı: 13.06.2014)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir