İslâmî Istılahları Atan Dilin, Müslümanlığı Sahtedir!
9 Ağustos 2018
Dib’in Başındaki Görmez Hilâli Neden Görmez?
21 Ağustos 2018

 HİLÂL DÜŞMANI ORYANTALİST VE BAZI SARIK-CÜBBELİ ÇÖMEZLER!

Ahmed SELÂMÎ

 

Rejimin ma’lûm lâyık ve revizyonist ruhban sınıfındaki adamlarla madamların hangi akıl ve mantığı taşıdıkları değil, mantık yerinde ne taşıdıkları artık ruznâmeye gelmeli; ve bunların, ne kadar kâle alınabilecekleri de değil, ne kadar insan ve müslüman yerine konulmayacakları bahse mavzû’ edilmelidir!

1) Bir insan, eğer ALLÂH’a inanıyorsa, O’nun emretdiği bir işi, yine O’nun emretdiği (Usûl) dâiresinde yapmaya, kendisini mecbûr ve mükellef bilir. Yapamasa da, “yapmanın usûlü ancak budur, başkası olamaz!” deyiş; ve bu ana usûlü tasdîk ve tahsîn şart… Aksi halde, o, bir sahtekâr ve münâfıkdan başka bir nesne bilinemez…

2)  Hacc, Kurban, Oruç, teşrik tekbirleri ve bayram namazları v.s. içün zamanı tesbit eden, Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve fukahâ ittifâkıyla kat’iyyen sâbitdir ki, bu ancak “Rü’yet-i Hilâldir!..” Zarûrât-ı Dîniyyeden yani (İslâmiyyet’in olmazsa olmazı, redd veya onda şübhe ve tereddüd dahî küfre müeddî hüküm ve haberlerden) olan bu farzı, hangi belde ehâlîsi içinde bu işden anlıyan müslümanlar yerine getirmiyorlarsa, o belde halkının tamâmı da Allâh’a ısyân etmiş fâsıklar ve günâhkârlar zümresine dâhildir…

3) “Rasat, masat, hesab ve takvim!” gibi ıvır zıvırlar bu işde aslâ müslümanın baş vuracağı bir ölçü olamaz; olur diyen ve “ben “rü’yet-i hilâl diye bir şey tanımam, astronomi çok ilerledi, takvime, onu taşıyan duvara, davar gibi bakarım!” gibi hezeyân savuran adamlar, Allâh ve Rasûlü’nü tekzîb etmiş nasibsizlerdir. 15 asırlık müslümanların inandığı dîn ile alâkaları yokdur!.

4)  Müslümanlığı, laiklik, cumbokrasi, dembokrasi, modernizma, pozitivizma ve kamalizma ile halt edib karıştıranların dîni, onlara; benim dînim ise bana!. Biz, Osmanlı’nın son devrindeki icâzetli ulemânın “İslâmiyet!” dediği ve herşeyiyle kat’iyyen Allâh Rasûlü Aleyhisselâm’a bağlanan dîne îmân etdik. Meşrûtiyetçi ve cumhûriyetçi uydurmaları ile nice religionların halitalarına ve “Hakk’ı bâtıl ile telbisden ibâret” ve adına da îmânsızca, utanmadan ve hayâsızca “İslâmiyyet” denilen günümüz uydurmalarına “Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’ın DÎNİ” denilemez ve buna îman etmemiz aslâ beklenilemez…

Bizim tarafımız, apaçık işte bu…

5)  Bir de, garantili-vesîkalı “müslümanım!” diyenler var:

“Müslümanım, ehl-i tarîkım, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, öyle ise benim de melekden bin beter (!) bir şeyhim var, öyle ki, şeyhim ve “Sâdâtımız” haram lokmaları bile okur-üfler temizleyib helâl yapar; onun içün ben, her et, işkembe, hazır tavuk, sucuk, salam ve sosise kadar nice necâseti bile gözümü kırpmadan satar ve çoluk çocuğumla da tıka basa ve âfiyetle yerim; proteinsiz kalmamaya a’zamî dikkat ve hassâsiyet gösteririm!. Şeyhimin eteğine de yapışmışım, hiç yere basmaz uçar da uçar;  ve garanti belgem koynumda olduğu, yakmaz kefenlerim de gövde-i azîzimi sardığı vakit, cennetlikler çiftliğini boylar, hûriler ve gılmanlarla deme gitsin!”

Diyenlerin tarafı acaba neresi?.

Allâh ve Rasûlü’nün “HİLÂL’in rü’yeti şart!” diyen taraf mı; yoksa, “Herkes, bulunduğu memleketin resmî i’lânâtlı bayramlarına uyarak farz, vâcib herşeye riâyet etsin, FİTNE çıkarmasın!” yollu küfr ü şirk ve hezeyânlar uydurarak, bunları da, bir takım şeyhlere, müridlere, rûhânîlere, ahbâr u ruhbâna, rüesâya, erenlere, bilenlere, sôfîlere, istihârecilere, rü’yâcılara, cübbeli-sarıklı politika aşüftelerine, Ramazan tüccarı diplomalı ekran eşkıyâlarına, keşif ü kerâmet, vecd ü istiğrak ehlinin hallerine isnâd eden soytarıların, şarlatanların ve “şaklabanların!” tarafı mı?

6)  Tasavvufun baş komutanlarından İmâm-ı Rabbânî Müceddidd-i Elfi Sânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendi Kaddesallâhu Sırrahu’l-Âlî Hazretleri,  Mektûbât’ında: “Şeriat’a aykırı her tarîkat zındıklıkdır, Âhıret’de tasavvufdan değil Şerîat’dan soracaklar!” buyururken; bazı tarikat simsarı ve kelle avcıları ve Üstâd Merhûmun kalemindeki “ham softa kaba yobaz!” mezhebinin aşşağılık ve ucûbe çığırtkanları, bu noktada tam bir butlan ve mezbelelik içindedir!.

7)  15 asırdır icâzetli müslüman âlimler “rü’yet-i hilâl esasdır!” derken; bugün, müslüman görünen, aslâ âlim sayılamıyan yarı câhil, oryantalist (müsteşrik) çömezi ve “diplomalı akademisyenlerden ibâret gürûhun hesâb, rasat ve takvim!” diye tutturma hezeyanları, hiçbir müslümanı bağlamazken;  lâkin, modernist ve deformist bir takım “müselman görünen” adam ve madam tâifelerini kazığa bile çakıp bağlayabilir!

8)  Mantık yerine muayyen uzvunda mantı taşıyanlara, değmese de deriz: “Îmân etdiğin takvimin hesâbı, Kandilli’nin rasatı ise, dürüstce ve nâmusluca hareket et; ve bunu, her zaman ve mekânda erkekçe müdâfaa ve muhâfazaya çalış…”

9)  De ki:

“Ben, sarık-cübbeli bilmem ne başı olarak, Hilâlin, Kandilli Rasatına göre  yıllarca evvelden  şu gün, şu saat ve şu dakikada şurada görüleceğine îmân etdim (!) 15 asırlık  adamlar gibi dağ tepe dolaşarak ve elimi alnıma götürerek hilal (taharrî edilemiyeceğine=aranamıyacağına) îmânım tamdır!. Dünyânın her yeri de, takvim ve rasatı esas almalıdır! Esas olan budur, takvimdir…”

10) Namuslu ve insanlık haysiyeti ile islâmlık şerefine (!) sâhib olan bir adam, bunu der; ve her zaman ve mekânda da oranın takvim ve rasatını esas alır; bunu müdâfaa ve muhâfaza eder!

11) Vehhâbî “Melik-i Muazzamalığı” veya Deve Çobanı Suud Krallığına girmişse, orada bile aslâ çekinmez; ve sorar: “Yâ lelli, Yâ şeyh ve yâ bay, mister! El Hilâl ev el takvim, errasad, el hesâb, işler sizde hangisi, böyledir bizde?!”

12)  O Coni beslemesi Kralın zombisi de, ya, “Hilâl!” der; yahud, “rasat, masat, takvim, duvar, davar bilmem ne!”

O zaman, o zerre miskâl veya tırnak ucu  kadar nâmus ve şerefi olan modernist ve deformist Ankara vatandaşı adam veya madam sorar:

“Hilâl ne demek lan,  hangi devirdeyiz, ulan deve çobanı, ulan zıpır, ben memleketde esdim gürledim; herifleri, o hilâl diyenleri, dağ tepe dolaşıp ellerini alınlarına götürerek hilâl ARAYAN, keçilerini kaybedip o keçilerini (aramak) üzere damlara çıkan gerzekler yapdım; hem de, 15 asırlık gelmiş geçmişleriyle ve taaa Allâh ve Rasûlüne kadar topunu da benzetdim!.”

13)  “- Ulan yalelli!. Hem hilâli rü’yet etdiyseniz, hani bunu, televizyonlarla ve bazı memleketlerin adamları ile CANLI yayın yaparak, dünyâya ilân edecekdiniz? Ne oldu 1978 senesindeki “hilal konferansı” atraksiyon, resepsiyon ve recepsiyon cinsinden sıkıp durmalarınız?. Neden bunu dünyaya ilân etmediniz?. ABD, İsrail ve Papalık bozulur diye mi?. ABD takvimini kutsamakdan (!) vazgeçdiğinize verilir; ve şeyinizle oynarlar diye mi?.

Ulan El möhderem ya lelli!

Belki sen bilirsin, T.C.’de ise diyânet, neden Kandilli rasathanesi hesablarına; ve deniz kuvvetleri gibi pek çok yer ise, neden ABD takvimine bağlanmış; ve aralarında, 24 saat fark bulundurulmaktadır? Bu bektâşi sırrına sizin aklınız ermezse başka kimsenin ermez!?.”

14) Bunları demeyen, diyemiyen adam veya madam, “rasat, masat, hesab ve takvim!” demeye devam ediyorsa, aşşağılığın başaşağısı, tam lâyık, dört dörtlük cumbokrat, tam bir tenâkuz sahtekârıdır!.

15) Veya, “Melik-i Muazzam” denen, o deve çobanlığından ABD çorbacılığına fırlatılmış ve parlatılmış Kralın zombisi “hilâl!” demiyecek; “rasat, masat, hesâb ve takvim!” diyecekdir! O zaman da, zerre kadar sözünün arkasında durma şeref ve haysiyeti taşıyan bir adam veya yerli malı bir madam, şunu der:

“Mister, Ya lelli, Yâ herif-i nâşerîf! Bu, sizin rasat ve sizin takvim mi; yoksa, Cidde’de, yalınız ABD’lilere mahsus plajların da sâhibi Okyanus ötesi âlemdeki şey çocuklarının takvimi mi?.”

16) Tabii ABD (Dört dörtlük Amerikan) takvimi… O zaman mantık yerine mantı taşıyanlara sorulur:

“Ulan ırz u nesebi kırık dökükler! Sizin takvim ve rasatlarınız bile, size âid ve mahallî değil de; böyle oranın buranın beslemesi olanların ve şapa oturanların hâli gibi neden “GÜDÜMLÜ?!”

Ulan sizin 7 ceddiniz GÜ-DÜM-LÜ ve DÜM-BÜL-LÜ…

17) İşte asıl mes’elenin kaynağı veya bamteli burası!. Bugün, “takvim!” deyen de, “hilâl!” deyen de güdümlü ise, onun ALLÂH belâsını versin!. Çünki Allâh’ın dînini, birilerinin keyfine göre kalıba ve operasyona sokub, diyaloglama, kolonlama veya genleriyle oynayarak kısırlaştırma peşindedirler… Topuna da lâ’net!

18) “Takvim birliği!” peşinde koşan mantık sahiblerinin, mantı zerresi kadar mantığı olamaz!. İşte ABD takvimi ve işte cumbokrasinin bidâyetinde uydurulan Fatin Hoca takvimi!. Hadi tevhid edin!. Hangisi hangisine tabi’ olup bey’at edecek?

19) Hangisi:

“Ben yanılmışım, sen doğru imişsin; ben 88 senedir millete yanlış takvimle Mübârek Ramazan’ın son gününde bayram etdirdim veya bayram günü oruç tutdurdum veya 10 Zilhicce girmeden kurban kestirib kebab yedirdim, teşrik tekbirlerini karmakarışık etdim, haccı da hacc-ı kıran değil, vehhâbî beslemeleri kuyruğunda hacc-ı kırpan eyledim, v.s.!” diyecek?!

Demez, diyemez bu müslüman geçinen müşrikler, o nemrud ve Ebu Cehil sürfeleri!

20) Veya, Suud “Melik-i Muazzamı” veya Deve Çobanlığından Coni çorbacılığına terfi etdirilen Vehhâbî Kralı ile onun sâdık bende ve köleleri ve zombileri, şunları, kancıkca neden ketmedecekler:

“Biz, ABD takviminin yanlışlığını anladık, bal gibi de biliyorduk; dünyâ hacı namzedi hacıağalarımızı, hüccâc-ı müslimîn denen dünyânın dört bir tarafından bu güdümlü ve dümbüllü melikliğine (hacı olmaya) gelen o onbinbir kere garîbân bîçâreleri bir gün evvel veya bir gün sonra veya 2 gün evvel veya 2 gün sonra Arafatlara çıkarıb Kâbe etrafında fırıl fırıl ve başları dönünceye kadar gözyaşları içinde döndürüb durduk! Başka ne yapabilirdik? Aksi hâlde turizma hazînemizin köküne kıran girmiş olurdu!”

İslâm dünyâsı denen o muhayyel ve musavver âlem, haccı derd edinmeden onbinbir kere daha evvel ve ehemmiyetle, Mekke ve Medîne gibi Mukaddes beldelerin “İstiklâl ve Hürriyeti” var mıdır, nerededir, nasıl geri alınır, bunun derdine düşmek mecbûriyyetindedir!. Aksi takdirde, “Hacı olduk, anadan doğma günahsız, pîr ü pâk vatanımıza dönüyoruz!” masallarıyla daha çoook perîşân yaşarlar; hacc şirketlerinin örümcek ağlarına takılan sinekler olarak ankebut tıynetli soygunculara iliklerini emdirirler; ve hele Âhıret hesabları, tahmîn edilemiyecek kadar bozuk; ve ihânet raporları, tembellik ve narkozlanma vesîkaları ile lebâleb dolu ve kirli çıkar!

21) “Hesab-Rasat üçkâğıtçılarının” takvimlerinin de, kendilerinin de, Allâh belâlarını nasıl verdi; ve veriyor ve verecek de… Allâh Azze, sanki bu münkir sürülerden “Takvim Birliği” istiyor?. Allâh, “Hilâlin rü’yetinde birlik!” istiyor, takvimde aslâ!. Sen “hilâl” de, O’nu rü’yet et, ister isâbet et, ister etme! Koskoca  Şeyhülislâm Merhûm Sabri Efendi “ŞERİATIN sâhibi böyle istiyor!” derken…

Şeyhülislâm Merhûm Sabri Efendi Hazretleri ne buyurmuş, sâir fukahâ hangi ictihadları nakletmiş, müftâbih olan kaviller hangileridir, bunlar hiç ortada yok!

 22) Herşeyden evvel,  hilâlin rü’yetinde mutlak isâbet mükellefiyyeti, mecbûriyyeti, mahkûmiyyeti yok!. Vazîfeyi îfâ (rü’yet içün taharrî) mükellefiyyeti ve mecbûriyyeti var!. O koskoca, allâme-i cihân, hayatları insanüstü Müctehîdler bile mutlak isâbet ile mükellef değil… Bütün gayret ve himmetlerini doğruyu bulmaya hasretmekle mükellefler… Netîce, mutlak hakka isâbet etmese de, buna rağmen me’cûr olacakları ma’lûm! Bütün müslümanları, bütün dünyâda aynı günde bayram yapma mükellefiyeti içine sokan kim?. Bu, teklif-i mâlâyutak değilse nedir; ve buna imkân olamıyacağı bedâhaten ortada değil midir? Târih meydanda, o koskoca İslâm coğrafyasında münâkalât ve muhâberâtın bugünün milyarda biri bile olamadığı devirlerde, kimler, kimlerin rü’yet-i hilâlini esâs almak içün eli kolu bağlı beklemiş ve haftalarca veya günlerce sürecek at sırtı seyyahati ile (rü’yet) haberleri taşınmış!???

Modern, yani oryantalist çömezi yobaz ve münkirler, gûyâ aynı günde Ramazan’a başlıyacak ve bayram v.s. yapacaklar?. Bunun adı da, takvimleri batasıcaların “Takvim Birliği” olmuş olacak! Allâh Azze ve Celle ile Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Hazretleri’nin “Takvim emri mi var; Hilâl’in taharrîsi emri mi?” Takvim Birliği diye bir zırva ve bâtıl uyduranlar, modern müsteşrik (oryantalist) çömezi maaşlı bel’amlardır!

23) Üstelik, bugün dâr-ı İslâm fıkhını tatbik değil, dâr-ı HARB (Dâr-ı Ridde, Dâr-ı azab, Dâr-ı İkrâh, Dâr-ı küfr, Dâr-ı şirk, v.s.) fıkhının tatbîki zarûrîdir. Bu takdirde de, soytarı yâveleri değil; her memleketdeki müslüman (LÂ İLÂHE… diyebilmiş müslüman emir veya rüesânın) tesbit ve ta’yinleri ( esas alınacakdır vesselâm…

Beyinsiz ve muharrif soytarıların, hele lâyık ateistlerin resmî takvim, rasat ve hesab zırvaları aslâ mu’teber addedilemez…

Dünyânın başdan başa dar-ı harb olduğu hakîkatı nazara alınmadan; ve dâr-ı İslâm fıkhını esas alarak; ve şirk sistemlerini dâr-ı İslâm kabûl ederek, bugün  nasıl yaşanır? Bunu bile düşünmekden âciz bu modern ve dandik yobazlar!

24) Dâr-ı İslâm olması hâlinde: Dünyânın BE denilen bir tarafında çıplak gözle hilâl görülmüşse, onun, dünyânın diğer TE denilen yerinde mu’teber olması içün 2 yerin de (DÂR-I İSLÂM) olması şart. Çünki BE denilen yerde hilâlin rü’yetini,  şerîat KADISI (lâyık-ateist bir hâkim değil) iki şer’î şehâdet şartları taşıyan müslümanın şehâdeti üzerinden tesbit ve ta’mîm edecek; sonra bu tesbit ve ta’mîme ŞEHÂDET edecek olan, şer’î şehâdet şartlarını hâiz 2 müslüman, TE denilen DÂR-I İSLÂM’daki ŞERÎAT KADISINA resmen beyân ve ikrâr edecek… Bundan sonra da o TE dârındaki kâdı, BE dârında rü’yet olunan hilâle binâen, kendi memleketinde “HİLÂL görülmüşdür!” diyebilecekdir. İmâm-ı Şâfî’ mezhebine göre ise, şer’î şartlar çerçevesinde görülen bir hilâlin bağlayıcılığı ise 24 fersah (1 fersah 5-6 km) mesâfe içindeki dârda mu’teberdir. (Bkz: Ömer Nasûhî, İslâm İlmihâli)

26) “Bu iş, telgraf, telefon, tv, int, bilmem ne gibi âletlerle hemen olur!” denirse, ŞERİAT kitabları olmaz, Şeyhülislâm-Allâme ve Merhûm Mustafa Sabri Efendi de dâhil ulemâ ve fukahâ “OLMAZ, ŞÂHİD ŞART!” buyuruyor… Merhûm, “İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil” nâmı ile ilmî bir mecmua bulunan BEYÂNÜ’L-HAKK’da, bu noktaya da temas etmiş ve şöyle yazmışdır:

“Ramazan ve Şevvâl aylarının şer’an mer’î bulunan sübût sûretleri üzerine de birkaç söz söylemek istiyoruz. Bu husus da, her sene tekerrür eden tereddüdden kurtulmak üzere, mücerred “Hesab”la yahud bir memleketde sübûtunu haber veren telgrafla amel edilmek münâsib olacağı fikrinde bulunanlar eksik değildir. Bunlar, hele telgrafın, devletlerarası muhârebe ve mütâreke gibi mühim işlerde i’timâda şâyân görüldüğü hâlde, bu mes’elelerde gayr-i kâfî sayılmasına hayret ederler.

Bu da şer’î hükümlerimizin mâhiyyetini bilmemekden ileri gelen bir telâşdır. Dînimizin hükümleri, velev terakkîden ibâret olan telefona tâbi’ olmıyarak, her zaman ve her mekânda büyük beldelerden tutunuz da üç evli bir köye, bir çölün kenârında 2 gün içün kurulan birkaç çadıra kadar, müneccimsiz, takvimsiz, saatsiz, telgrafsız, trensiz velhâsıl fennî terakkînin yeni i’câdlarından hiçbirine muhtâc olmaksızın icrâsı kâbil olmak üzere vaz’olunmuşdur. Onun içündür ki, dînimiz “Semha-i beyzâ” adıyla yâdolunur.

Ammâ nücûmî hesablara mürâcaat olunmadıkca, oruç ve namazın vakti pek doğru bir sûretde keştirilemiyormuş!. Ne zararı var! MAL SÂHİBİ BÖYLE İSTERİM, BÖYLECE KABÛL EDERİM DEDİKDEN SONRA, BİZİM VAZİFEMİZ TAAYYÜN ETMİŞ VE TEREDDÜDE MAHÂL KALMAMIŞDIR. Meselâ oruç bahsinde: “Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruç tutunuz. Ramazan sonunda da hilâli gördüğünüzde iftâr ediniz. Ammâ bulut onu örtmüşse Ramazan ayını otuz gün olarak kabûl ediniz.” buyurulduğu içün, hilâli görebilirsek tutmak ve bayram yapmak, göremezsek Şa’bân veya Ramazan’ı otuza tamamlamak borcumuzdur. Amma bununla isâbet vâki’ olmıyacakmış, Ramazan’dan bir gün Şa’ban’a veya Şevval’den Ramazan’a geçecek, yahud Ramazan’dan bir gün kaybedilecekmiş gibi geliyorsa da, meşru’ usûlüne uygun olarak her kaç gün tutuldu ise de, HAKÎKATDE Ramazan, ondan ibâret olarak ne eksik ne fazla, ne ileri ne de geri bulunacakdır….”

“Bütün bunlara sebeb de, ibâdetde ilâhî emre harfiyyen uygun hareketin taleb edilmiş olmasıdır. Çünki ibâdet, Ma’bud’un veya Rasûlü’nün sözünü tutub tutmıyanı ayırd edici bir imtihandan ibâret olub, arada mutlak ganî olan Ma’bud’un görülecek hiçbir işi yokdur ki, o işin bil’âhare diğer bir yolu keşfedilmiş olsun! Zâten her hususda emre tam ma’nâsıyla riâyet eden hızmetçi, emirde sebeb arayan, ona ma’nâ veren hızmetçiden çok daha makbuldür. Hele ibâdetde bizim yanlışlık veya eksiklik zannetdiğimiz şeyden, HÂLIK’ın, hâşâ ziyân etme ihtimâli yokdur. Emir hâricinde gösterilecek faaliyet ise, âmir ile me’mûr arasındaki  idrâk mertebelerinin farkı nisbetinde muhâtaralıdır. Meselâ çok çalışkanlık edib de, sabah namazı 3 rek’at kılınmış olsa, 2 yerine de kabûl olunmaz, büsbütün bozulur…

Allâh Teâlâ’nın beyan buyurduğu amel yolu terk olunarak telgrafla da amel edilemiyeceği gibi, bu, kat’iyyeti hâiz olmadığından mu’teber de değildir. Çünki o, meydanda olmadığı gibi gâib olduğu içün, mechûl bir şahsın kumandasına tâbi’ bir cansız mahlûkdan ibâret bulunduğu cihetle, DÎN NAZARINDA ALLÂH’IN MEDHİNE MAZHAR OLAN İNSANLARIN ŞEHÂDETİ DERECESİNDE BİR KUVVETİ HÂİZ OLAMAZ. Ammâ dünya işlerinde işimizin geri kalmak ihtimâlini bertaraf içün ihtiyad olarak bu gibi vâsıtalara i’timâd ederiz.” (Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İslâm’da Hedef-i Münâkaşa olan Mesâil, İst. 1984, s.39-41)

27) Şerîat ulemâ ve ehline i’timadı kalmamış bir takım pozitivist ve oryantalist çömezi; ve lâyık ve sarıklı-cübbeli politikacı sürtüklerin, ona buna şirin görünmek içün Allâh Azze’nin DÎNİNİ süflî akıl ve pislik hevâ ve hevesleri istikâmetinde yazboz tahtasına çevirmeleri, mülevves ve mübtezel bir iblislikden başka bir şey olamaz…

Bunun dışındaki echel-i cühelâ ve ekfer-i küferâ böcek sürülerine, sâdece edeble susmak düşer!. Yerini de söylemekden münâfıkca kaçarak, “Dünyanın başka tarafında hilâl görülmüşdür!” diyerek, “Bizde de yarın bayramdır, bayram ertesi gündür diyenler fitne çıkarıyor!” diyen sakallı-cübbeli bir takım ekran dümbüllüleri, takvimci münkirlerin tesbit etdiği günleri meşrû’laştırmak içün iblislik çevirmekde olub; tâğûtlara bel’amlık ve etek öpme yarışına giren aşşağılıklardır!.

Bunların, aslâ i’rabda yeri olamaz…

Hakk Teâlâ, mücerred, “rü’yet” ile ümmeti mükellef tutuyor; bu kuru kafalı modern yobazlar ise, “hayır, takvimde birlik sağlayıb aynı gün bayram yapacağız!” gibi bir şeytanlığın peşine düşüyor!. Mühürlülere ne yapılsa, fâidesi olmayacağı izahdan vârestedir…

28) “Hicrî ayların hilâlini esas alacaksın!” diyen bizzat Cenab-ı Hakk ve Allâh Rasûlü olacak, bu düalist ve inkârcılar ise:

 “- Yok öyle şey, bizim usûlümüz budur, takvim devrimi yapmış, Grogoriyen papazına ve onun icadı takvime rabt-ı kalb eylemişiz, Avrupa kabuklularına tam ve tam benzemişiz! Bu yoldan aslâ dönemeyiz, pozitivizma usûlleri bizim tanrımızdan gelen en hakîkî mürşid ve vahiylerimizdir; biz, Araboğlunun yâvelerini ve gökden indiği sanılan doğmaları, süt yoğurt kardeşliğini, falanı filanı ırgalamayız!” diyerek Allâh ve Rasûlü’ne kafa tutacak… İşte, bu adam ve madamların, mantı kadar mantık taşımadığını ALLÂH Azze böyle gözlere sokar; ve daha dünyada, böylesine rezil ve rüsvay eder!

29) 15 asırlık rabbânî USÛLÜ beğenmiyen, Allâh’ın Dînini hevâ ve heveslerine göre kalıba döküb şekillendirmek istiyen münkirler, kendi usûlleri içinde, işte böyle boğulur ve hâk ile yeksân olub giderler…

Piç usûllerinin muhâfaza ve müdâfaasında Ebû Cehil inâdıyla ayak direyen; ve “küfr-i inâdî!” denen gayyâya düşen modern yobazların bilgilerine…

 

(İlk intişârı: 28.10.2012)

Son tashîh ve ilâvelerle: 21.05.2018 / 22:38

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir