(1) Sünnîlik Olmadan İslâm Mı Olurmuş, Gülünç!
16 Nisan 2016
Parlamento Başı Ve Cumhurbaşkanı Vekîli Kahraman’ın Laiksizliği!
26 Nisan 2016

SÜNNÎLİK OLMADAN İSLÂM MI OLURMUŞ, GÜLÜNÇ!

(2) 

Ahmed SELÂMÎ

İslâm ve mezhebler târîhi akıllı ve anlayışlı bir gözle tedkîk edilmeden, sünnîlik, şiilik ve vehhâbîlik gibi mezheblerin hakîkatı aslâ anlaşılamaz; ve bu bablarda serdedilen sözler, hiçbir ciddî ve ilmî temele dayanmadığı içün de,  sâhiblerini gülünç vaz’iyyete düşürür! Hele tamâmen yevmî ve kirli politikaların malzemesi yapılmak üzere adı geçen mezheblere “tepeden dayatıcı ayar mühendisliğine” kıyâm etmek, çok daha abes, hatta İNTİHÂR DERECESİNDE (tehlikeli) bile olabilir…

İhtisâsı olmıyan (politika cambazı) adam ve madamların, böyle hassas ve mühim mevzulara, fincancı dükkanına dalan fil gibi girmeleri, son derece çirkindir… Üstelik şu ihtisas asrında, bilmiyenin, “Biliyorum, hem de çok iyi biliyorum!” havalarına girerek ortalığa atlaması, hele bir takım inançlara son derece kaba davranması; ve hatta onları “yok saymaya” müncer olucu bir takım elfâz ile boy göstermesi, onları tahkîr etmek ve aşağılamak noktalarına kadar da düşülebiliniyor demekdir ki, bütün bunların yekûn hânesi cidden korkunç bir manzara ortaya koyar… “Eşcinsel vatandaşlarımızın haklarını güvence altına almak şartdır!” diyebilen (devletlû) efendilerin, bunun binde biri kadarcık bir insaf ve insanlıkla “Sünnîlerin sünnîliklerine saygılı olmayı güvence altına almamız şartdır!” diyemeyib, tam tersine onları ve sünnîliği aşağılamaları, cidden bir büyük fâciadır, korkunç bir savrulmadır…

Hangi sünnî, böyle bir rejimi yaşatmak içün onlara (oy) vererek müdâfî olmayı (îmânına) yedirebilir?!

İslâmiyyet’in daha (elifinden) haberi olmıyan adam ve madamlara biraz bu (elifden) bahsetmek lüzûmu bedâhat kesbetmiş bulunuyor!. Politika dedikodu ve çalkalanıb dalgalanmaları arasında 10 senede 10 sahifecik mu’teber bir (akâid) kitabını eline bile almakdan mahrûm; nice ifsâd çukurlarında ömrü geçmiş ve adı (Haltettine) çıkmış bir sürü adam ve madamları müşâvir (kurbağacasıyla sıvaşman vezninde danışman) veya fahrî “şeyhülislâm” ta’yin eden; ve onların yamuk ağızlarına bakan nice devlet adam ve madamları var ki, kaş yaparken (göz) değil, KALB ve BEYİN bile çıkarıb oydukları vâkıasıyla karşı karşıya bulunuyoruz!

Gelelim, muhtaclarına “Dîn Dersi” heceletmiye:

İslâmiyet: 1) Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’ın tebliğini, O’ndan alıb insanlara ve müslümanlara taşıyan başda ASHÂB-I GÜZÎN (Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn) Hazerâtı en başda olmak üzere, tâbiin, tebe-i tâbiin ve müctehid imamların mücerred vaz’-ı ilâhî olan, Kitab, Sünnet ve İcmâ’ delillerine müstenid nebevî usûl ve ictihadlarını; 2) Allâh’ın Sevgilisi Aleyhisselâm’ın (Ruhâniyyet âlemini ve nefs terbiye ve zikir ta’limlerini ) içine alan ve bu (bâtınî) vechesini müslümanlara taşıyan, gene sımsıkı o ashâb bağlısı ve Şerîat’a kıl kadar muhâlefet taşımıyan TASAVVUF pîrânının usûl çizgisini, mutlaka içine alarak kuşatan bir dîndir…

Bu iki ana temelin altını oymıya çalışarak köstebekleşen kim olursa olsun, O’nun Müslümanlığı, Müslümanlık karşısında merdûd bulunur; 15 asırlık tebliğ, tatbîkât ve tahkîkât, kat’iyyen bunun isbât vesîkasıdır…

Bu iki temel esâsı (ana hattı) kendisine olmazsa olmaz kabul eden ana yol (sırât-ı müstakîm), “Sünnet ve Cemaat EHLİ=Sünnî” yolu olarak Allâh Rasûlü Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri’nin mutlak emir, ta’lîmât ve tebliğleri ile başlar; ve Kıyâmet’e kadar yaşayacağında reyb ü şübhe olmıyan bir hakîkat hâlinde de devâm eder…

Ulemâ-yı İslâmiyye, Rasûl Aleyhisselâm’a tebean, buna: “Fırka-yı NÂCİYE=Kurtuluş Yolundakiler=Tek İslâm çizgisindekiler=Sünnet Ve Cemaat ehli=Sünnîler” demiş; ve bunun dışında kalarak, kendisini, şu veya bu vesîleyi öne sürüb bahâne ederek “müslüman” adına nisbet edenlerin tamâmını da, “fırka-yı dâlle=dalâlet mezhebleri, fraksiyonları” olarak ikiye tasnif buyurmuşdur…

 Bu i’tibarladır ki, Peygamber vârisi ulemâ, dalâlet yollarının, îmânî, siyâsî, fiilî ve ahlâkî noktalarda “küfre müeddî i’tikadlar” taşıması hâlinde de, onların, ebeden “nâr-ı cahîmde” olacaklarını muhalled eserlerine dercederek cihâna duyurmuşlardır… Binâenaleyh, yukarıda beyân etdiğimiz gibi, (Sünnet ve Cemaat Ehli) hâric, diğerleri, sonradan bir takım siyâsî veya felsefî sebeblerle ortaya çıkmış (çakma), ana yoldan ve îmânı zarûrî temel esaslardan ayrılmış yamukluklardan (mezheblerden) ibâret, İslâm esas ve hakîkatı karşısında hiçbir kıymet ifâde etmiyen, göz külleyici, Sırât-ı Müstakîm dışı bir takım kümeleşmelerdir, o kadar…

Şia mezhebi, Hazret-i Ali Kerremallâhu Vecheh Hazretleri’ni,  San’alı yahudi hahamı Abdullah İbni Sebe’nin mücerred müslümanlar arasına (fitne) sokma kasdı ile tanrılaştırmasıyla başlar. Kısa bir zaman sonra da, Ali Kerramallâhu Vecheh Efendimiz Hazretleri’nin soyundan gelen nesillerini (12 imamı), papalıkda olduğu gibi aynı “lâ yuhtî velâ yüs’el” bir (Ruhbân) sınıfına sokması ile devâm eder…

Vâsıl İbni Atâ’nın, Büyük Müctehid Hasan-ı Basrî (Rahmetullâhi Aleyh) Hazretleri’nin talebesi iken, (kebîre) mes’elesini, sonraları daha başka mevzûları da çığırından çıkararak (aklı heykelleştirmesi=İslâm içine rasyonalizma zakkumu dikmesini) ve böylelikle de sapıtmasını geçelim…

 Hâricîlik gibi Hazret-i Ali zamanının ilim ve nasihat tanımaz, mukaddes nebevî hattı derinlikden ıskât ederek vahşî bir satha mahkûm etdiren ve “tekfirci” müfrit sapıklarını da bir kenara bırakırsak, bugün en ziyâde sesi duyulan Vehhâbîlik…

 Âhıret’e irtihâl ve intikâl eden bütün enbiyâ (ruhâniyyetleri) de dâhil, madde ötesine geçen varlığı câmid ve beş paralık kıymeti olmayış hükmüne mahkûm eden;  7 asır evvel yaşamış İbni Teymiye ve İbni Kayyım’ın uydurduğu ve bidâyet-i İslâm’daki “selef-i sâlihîn” ile aslâ alâkası olmıyan “selefîlik” üzerinden, 18. Asr-ı mîlâdîsinde İngiliz parmakları ile Osmanlı’nın başına GÂİLE çıkarmak üzere (projelenmiş); ve diğer bütün (fırâk-ı dâlle) gibi, kaynakla irtibatları bulunmıyan; tamâmen (çakma), derinliği olmıyan, satıhdan ibâret, ruhâniyet tanımaz, kupkuru, inceliği olmıyan kaba saba, başlangıcı ve temelleri kan dökerek atılmış  vahşî bir  sapıtış, fırâk-ı dâlleden bir mezheb… Öyleki, “nakşî geçinen” İskenderpaşa mürîdi Müteveffâ Erbakan’ın, 1974’deki Ecevit koalisyonu zamanında,  kendisiyle “Kültür Andlaşması” yapacak kadar kıymet verdiği bir mezheb veya bir nesne!.

İmdi, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri’nin bizzat “73 fırka hadîsi” ile haber verib bütün sahâbîleri de içine alan o “hatt-ı müstakîm”, Allâh Dîninin tâ kendisi olduğu hâlde, ASHÂB-I GÜZÎN, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn üzerinden müctehîdîn hazerâtına intikâl etmiş; ve onların, ma’lûm dört büyük ve kâmil müctehid imamı tarafından; ve onların, mübârek ve son derece muhkem usûlleri ve akıl almaz gayret ve çalışmaları ile TEDVÎN edilib kitablara geçirilmek sûretiyle, muazzam bir mahfaza içine alınmış; ve nesilden nesile ve asırdan asıra intikâl etmişdir… Bu intikâl, diğer mezhebler gibi (çakma) ve “sonradan peydahlanma” bir keyfiyetden mutlak olarak münezzeh, İslâmiyyet’in tâ kendisidir… Buna, 15 asırdır “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” mezhebi denilmesi, diğer (bâtıl ve fırâk-ı dâlle)den ayrı tutulmasını te’mîn zımnında (alâmet-i fârıka) olsun kabilinden söylenmiş, temyiz edici bir vâsıta olarak görülmelidir. Bu mezheb lâfzını, diğer mezhebleri de ifâde eden sıradan bir (mezheb) mefhûmu ile tev’em kabûl etmek, son derece yanlışdır… Diğerleri, mutlak ma’nâda İslâm’dan ayrılan yol ve kollar ma’nasında birer mezheb ise; (Sünnet ve Cemaat Ehli) denilen kol, İslâmiyyet’in devamı demek olan biricik ANA YOL’dur, başka hiçbir nesne aslâ olamaz…

Bu i’tibarla, (Sünnet ve Cemaat Ehli) yani (SÜNNÎ) dediğimiz müslümanları, “şii, vehhâbî, mu’tezile, havâric v.s.” derken ifâde edilen birer mezheb müntesibi gibi, sıradan bir mezheb mensûbu kabûl etmek, aslâ mümkin değildir…

Aksi takdirde, yüksek tepelerden estirilen “Ben ne sünnî ne şiiyim, benim dinim sünnîlik değil, sünnîlik diye bir dîn yokdur, mezhebler fitne unsurudur, parçalanma bölünme sebebidir” gibi ayarsız, hılâf-ı hakîkât lâflar ve fikir ve ilim mahrûmu sözler, şuraya kadarki izâhlarımızdan apaçık anlaşılacakdır ki, ne kadar “müslümanım” denilmiş olunursa olunsun, “Ben müslüman da değilim, şii de değilim” demek gibi çok menfî ve çirkin ma’nâları ifâdeye müncer olabilecekdir!

Hem, “laik, dembokrat cumbokrasi teslisine tapılacak”; hem de böyle sünnîli şiili lâflar içine dalınacak… Birinin menşei mücerred VAHY, ötekininkisi sâdece ve her cins (AKIL) olan zıddeyni ictimâ’ etdirme (!) garâbet ve muhâliyyetini, en pespâye mantığın bile kabûl etmesi, sûret-i kat’iyyede mümkin değildir!

 Bunlar, her yemeğe maydanoz olmak kabilinden, ayarı kaçık, ciddiyet ve olgunlukla kâbil-i te’lîf edilmesi mümkin olmıyan, şımarıklık ve haddi tecâvüzden ibâret; yer üstü ve yer altındaki 15 asırlık onmilyarlarca müslümanı tahkir ve tezyîf etmeye müncer olan; ve onları aşağılayıcı, aslâ beğenmeyici, onlara din mühendisliği ile cebredici, çok sakîl ve sakîm, fevkal’âde yakışıksız manzaralar ortaya koymakdır ki, müslümanların huzûr ve sükûnunu kaçırmak ve berhavâ etmekden başka zerre kadar bir ma’nâ da ifâde edemez…

Aklı başında siyâsetçiler, dışdan, Türkiye’nin 4 tarafdan düşmanlarla sarılı olduğu; içden de, PKK, DEAŞ, FETÖ, Paralel terör hâinleri, kaset ve dinleme şebekeleri, Kılçıkdâroğlu söğüş ve sövüş küfürbaz ve edebtanımazları, parlamento içi eşkıyâ uzantıları, cinsî sapık, tecâvüzcü ve tacizci patlamaları, iktidâr yanaşmalarının SOYGUN mâcerâları  gibi düzinelerce  düşman ve gâile ile sarılı bulunduğu bir felâket çemberi içindeyken; bir de, bütün bunlara munzam, bu toprakları bizlere canları ve kanları pahasına emânet eden MÜSLÜMAN ECDÂDIMIZIN toprak altında onmilyarları bulan aziz ruhlarını, onların dinlerine, sünnîliklerine ve hâtırâlarına CEBHE AÇARAK savrulmak, zerre kadar AKIL ve ÎMÂN kârı olamaz…

Bu kabil havada kalan, fakat herşeye rağmen sol tarafımızdanki (kirâmen kâtibîn) nâm melâike-i kirâm tarafından ZAPTA geçen bu abes lâflar, hangi “mezhebsiz ve telfikçi fıkıh otoritesi haltedenlerin ve Haltettin Karamanlis” gibi (fitne üretme) merkezlerinin idlâlleri olursa olsun, kuş kadar akıl sâhibi olanların bunlara asla iltifât etmemeleri zarûrîdir… Her devrin, her Abant sahtekârlığının, her Fetokardinâlesin, her iktidârın ve her diyalogcu haçlının yanaşması olmayı, şeref ve haysiyetlerinin (lâzımı gayr-ı mufârıkı) bilen; ve gölgesinden korkan yamuk ve piyasa adam ve madamlarının çizgi ve çukurlarına iftifât ile mu’cebince de amel etmek,  mütecâsirlerinin başını ve encâmını sonunda belâlara giriftâr eder… Târih, bu gibi (bel’amların) kimlerin encâmını berbat etdiklerini yazmakla, ne kadar vukûâta şâhiddir…

Hem, şiiler:

 “Biz artık şii değiliz; biz de Ankara gibi ne şii ve ne de sünnîyiz; ikisi de fitnedir, bölücülükdür, paramparça edicilikdir, din değildir, Ankara çok haklıdır, biricikdir, v.s.”

Deseler bile, (takiyyesi, 6 îmân esaslarından birisini) teşkîl eden bu adam ve madamlara, “haa bak şii değiliz dediler; tamam, bunlar da şii değil artık!” diyerek, ham hayâllere takla atdırmak, hatta hayâl bile değil, hülyalara inciler dizmek, en azından safdilliğin evc-i bâlâsı bilinmiyecek midir!?…

Yok eğer:

“Bütün “mezheblerin” biricik “lideri olmanın yolu” veya “Kahraman ve GÂZÎ Sultânı Makâmına Vuslatın Çâresi”, Hakk yol da dâhil bütün mezheblerin yok farzedilmesinden (aslında ütopisinden) geçer, öyleyse ben de topunu ademe mahkûm eder, İslâm Birliği’nin bu zamandaki Yavuz Sultân Selîm Cennetmekân Hazretleri olurum!” 

Gibi şeyler düşündüren bir proje el altında duruyorsa, bu projenin mîmârları da, en azından (HALTETMİŞ HALTETTİN) dümbüllülerinden başkası kabûl edilemez… Allâh’a ısyân hâlinde olanlara, Hakk’ın rızâen tevfîkâtını beklemek sâdece muhaldir!

Aklı başında hiçbir sünnî, târih boyunca, “terör” gibi iğrenç bir katillikden; korkutma, dehşet saçma, tehdîd gibi alçaklıklardan meded ummamışdır. Sünnîlikle ZERRE KADAR alâkası olmadığı halde, haçlı ve iç hâinler tarafından “sünnî” gösterilen cenubdaki haydut sürülerini (sünnî) kabul ederek, o sürülerin şenâat ve denâatlarını bütün (sünnîlere) TEŞMÎL etmek; ve böylece de sünnîlik ve sünnîler üzerine saldırı ve çullanma derecesinde ikide bir (DİL İLE) hücûma geçmek, sünnîlere akla gelmedik isnâd ve iftirâlarda bulunmakdır; ve son derece ağır bir bühtân demekdir…

Bunların mütecâsirleri, (tevbe-i nasûh) ile ve cihâna da rücû’ etdiklerini duyurarak tevbe etmezlerse, bunun mes’ûliyyeti altında iki cihanda da ebediyyen rahat yüzü göremiyeceklerdir…

Sünnî tarihinde, HAŞHÂŞÎ alçaklığı ve alçakları, hâin ve hâinliği aslâ görülmemişdir… Zerre kadar insâf ve insanlığı olanlar, târih sahifelerine bakmalıdır.

Sünnîlikle uğraşmayı ve sünnîlerden yediği ma’nevî tokatları yıllardır hazmedemeyib, sünnîlerden intikam alma peşine düşen bir takım kaşerlenmiş ve kendinden menkûl “fıkıh otoritesi” sahte etiketleriyle zihinleri bulandıran Karamanlis soyundan adam ve madamların gazına ve (akıl hocalığı rüzgârına) kapılarak, böyle maceralara cür’et etmek, zülf-i yâre dokunur ve binnetîce gadab-ı ilâhîyi de celbeder!..

Aklı olanlar, bütün bunları düşünür; ve bütün tarihleri Haçlı Avrupa ile birlik olub Müslümanlara tuzak ve çukur kazmakla geçen (mut’acı)  şii adam ve madamları ile onların dînini; sünnîlerin ecdâdı ile  onların AZİZ DİNİNİ aynı kefeye koyub “fitne, öldürüşme sebebi, vahşet ve terör, v.s.” olarak yaftalıyamaz ve aslâ suçlu sandalyesine de oturtamaz…

Bir insan istediği kadar mezhebsiz veya telfikçi olabilir; üçbuçuk usûl kâidesi olmadığı hâlde “Ben Müctehidim” diye Tv 7 kanalizasyonlarında öterek egosunu tatmin içün pişmiş kelle gibi sırıtabilir; nice Papa ve kardinallere hoş görünmek içün herşeyini pazarlıyabilir; 15 asırdır ümmetin, üzerinde ittifâk ve icmâ eylediği o Allâme-i Cihân Müctehid İmamları bir köy imamı kadar bile beğenmiyebilir; Haltettin familyaları gibi kendilerini o Büyük ve erişilmez Allâme-i Cihân İmamların yerine koyarak “Artık bana tabi’ olun, Ebû Hanîfe’nin devrinde değiliz” diyerek köprüaltı haydutları gibi omuzlarını kabartabilir!. Ancak, bu imamları ve onların toprak altındakilerle beraber onmilyarları bulan müntesiblerine (DİL UZATAMAZ)…

Uzatırsa ne mi olur, bunu, istikbâl gösterir ve sabreden ve nasibi olanlar mutlaka görür…

Hizbullahçılar, DEAŞ selefileri, İran şiileri, Çöl Vehhabileri ve daha nice aslı faslı belli olmıyan adam ve madamları müslümanmış gibi dillerine alarak “sünnîliği budama” peşine düşenlere, ne yaşayan müslümanlar ve ne de toprak altındaki ONMİLYARLARI BULAN ENBİYÂ, ULEMÂ, EVLİYÂ VE MÜSLİMÎN VE MÜSLİMÂT HAKKINI HELÂL EDER!

Ukba’da, ebediyyen bunun altından kalkılamaz…

Milyarlarca sene de uğraşsanız, aslâ kaldırıb yok edemiyeceğiniz SÜNNÎLİĞİ, muhâl farz, bir anda yok sayarak fiilen de imhâ etdiniz diyelim!. Yeni uydurulan ve dillere anırtı sadâsıyla sıvanan telâffuzuyla “İslâm’ın alevî (?) yorumu” cinsinden “İslâm’ın sünnî yorumunu” da, ezan yasaklamakdan yüzbin kat daha iğrenç bir fezâhât eseri olarak, hadi diyelim ki bunu da yasakladınız!. Yerine, neyi, kimin “yorumunu” veya “uydurumunu” kimlerin müctehidliğini, kimlerin Risâletini ve neyin Ulûhiyyetini oturtacaksınız?

İslâm’ı mı?

Yani Müslümanlığı?

Yoksa hiçbir şeyi mi, yerini boş mu tutacaksınız!?

Fabrikadan dün çıkan mersedes marka pırıl pırıl arabayı, bütün yeniliği, nefâseti, gıcırlığı, göz kamaştırışı, neleri ve neleri ile bütün mükemmelliğine rağmen, onun, ehil, mütehassıs, usta ve liyâkat sâhibi şöförünü bulub (direksiyonu) onun ellerine teslim etmediğiniz müddetçe, o araba sizin en küçük bir ihtiyâcınızı bile giderecek değildir; ve sâdece göze hıtâb eden varlığıyla, sizin içün bir hicrân ve içden çürütme kaynağınız bile olabilecekdir!. İslâm ise, bu kıyaslama içinde, felâketlerinizin en ebedîsini sizin gözünüze gözünüze oya oya sokacak; ve nasibsizliğin daha ötesi olmıyan noktasına, sizi, alevden kazıklarla çakacak demekdir…

(İlk intişârı: 21.04.2016)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir