İran medyası: Bugün Çaldıran ve Kadisiye’de aldığımız yarayı kapattık
1 Temmuz 2017
Yâ Müntakîm
3 Temmuz 2017

Deve İdrarı Hadisinin İzdüşümü: Klinik mi Hadarilik mi?

Osman Coşar

 

Sosyal medya meddahlığında ihtisas sahası açmış bulunan hadis inkarcılığı moda furyası, garip bir çelişkiyle ‘demode’ argümanlarına sığınacak kadar acziyet içinde iken, bir de buna fanatiklikte sınır tanımayan, obur müşterilerine iştah açıcı yeni trend ve kreasyon sunamama telaşı da eklemlenince müzmin bir sancı ile kıvranmakta şimdilerde..

Biz de bu; stokları tükenen malzeme mahrumu küçük esnaflara hayrımıza, yontup bükecekleri yeni materyaller sunalım dedik. Bittiye getirdikleri, apar topar; mızıkçı çocuk paniğiyle üzerini toz toprakla örtmeye çalıştıkları defolu çakma ‘dahi’ tezlerini yüzlerine vuralım izninizle.

Eğer siz de kilometrelerce uzaklıktaki yerlere kuantum dolanıklık teorisiyle ışınlanılabileceğini bilimsel içerikli kitaplarda okuduğunda ya da bir fizik profesöründen dinlediğinde çene hareketlerini ağır çekime ala ala: “Vaaayyy be!.. Bilim nereye uçuyor böyle..” diyen ancak bir siyer kitabında Peygamber (sallallahualeyhivesellem)’in mucizelerini okuduğunda ise “Hiç olur mu; böyle hurafeler, anca üfürükçü kadın hezeyanlarında ya da mitolojik senaryolarda bulunur. Biraz realist olun yahu!..” diye nutuk çekenlerdenseniz, rica edeceğim, siz iki kere okuyun bu yazıyı… Zira amentünüz olan bilimin mührüyle “cicili bicili” tasdik damgası bile almış klinik bir hadiseden bahsedeceğim size.

Bahsedeceğim konu öyle baş döndürücü süratteki Hollywood aksiyonları kadar heyecan verici değil, Uzak Doğu’nun mistik ve gnostik kokulu gelenek esintilerinden deneyimlemediğiniz ilginçlikte olanlarından hiç değil, maalesef… Bu, eğer arkadaş listenizde Amerika’yı yeniden keşfetmek heveslisi paşa Kristof Kolombcuklar varsa ve eğer siz onlardan sadece bir doz almışsanız, duymuş olma ihtimalinizin tavan yaptığı, facebookta halledilmeye çalışan bir mesele olan; “Deve idrarı hadisi”.

Size özet geçiyorum şimdi: Buharî’de geçen rivayetler o kadar ucubece, o derece saçmaymış ki peygambere iftira atmaktan utanmayan uydurukçu (!) Buharî peygamberin ağzından mü’minlere deve idrarı içmeyi emrettirecek kadar ileri gitmiş. Çöl Araplarının bedevi ve hadari ilkelliklerini, görgüsüzlüklerini bize İslam diye yutturmaya çalışan din pazarlamacılarına aldanan safdillerse 14 asır boyunca bizim kahraman reformist pehlivanlarımızı beklemişler. Artık 1400 senelik aldanış can çekişiyormuş; bu beyinlerinden zeka fışkıran modernist yeni yetme Mehdi’lerimiz sayesinde…

Biz onların yaptığı gibi yapmayalım ve öncelikle sözkonusu rivayeti görelim.

“Hazreti Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Hazreti Peygamber (sallallahualeyhivesellem)’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hazreti Peygamber (sallallahualeyhivesellem), çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve sidiklerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Derken, çobanları öldürüp develeri önlerine katıp götürdüler. Olaydan haberdar olan Hz.Peygamber (sallallahualeyhivesellem) birkaç adam peşlerine taktı ve nihayet onları bir yerde yakalayıp getirdiler. Hz. Peygamber (sallallahualeyhivesellem) onlara hakkettikleri ağır bir cezayı tatbik etti. Ellerini, ayaklarını kesti, gözlerine mil çekti ve güneşin altında ölüme terk etti…[1]

Bu metinle kaydedilen rivayet üzerinden, herhangi bir tahsis olmadan bütün ümmete emredilmiş gibi tavır alanlar ve sütü hiç sözkonusu etmeyip yalnızca idrar içilmesini emretmiş gibi çığırtkanlık yapanların üzerini örttükleri bir nokta var; ilgili rivayetin bütün varyantlarında sahabi ravisinin aynı kişi  (Enes radiallahuanh) olması ve yine bazı varyantlarda, Sahabi ravisinden sonraki ravinin (Humeyd), Peygamber’in (sallallahualeyhivesellem) idrar tavsiyesini Enes’den bizzat duymadığını, “Arkadaşı Katade”nin duyduğunu” belirtmesi.[2]

Batıl propagandalarına karşı rivayetlerde kusur arayan, onları taz’if etmek için kılı kırk yaran kadrolar için bulunmaz bir nimet olmasına rağmen hiç temas edeni göremeyişimizi neye bağlamalıyız dersiniz!

Onlar Mehdicilik oynayadursun; biz işin hakikatine inelim: Birincisi, Rasulullah (sallallahualeyhivesellem)  tüm mü’minlere deve idrarı içmeyi emretmemiştir, içtikleri takdirde sevap kazanacakları hezeyanına hiç girmiyorum bile. Medine’ye gelip hastalanmış olan bir heyete deve idrarıyla birlikte sütünü içmeyi tavsiye etmiştir, hastalanmış kısmını büyük harflerle yazmış olmalıydım belki. Çünkü herkese değil hasta olan bir heyete tavsiyesi bu. Hastalığın tedavisinde kullanılan drogların analizinin bundan 14 asır önce uçsuz bucaksız çöl kumları üzerinde inşa edilmiş farmakokinetik, botanik, zoolojik ar-ge çalışmalarının yapıldığı laboratuvarlarda elde edildiğini düşünemeyeceğimize göre, ilaç etken maddesini ekstre edebilmek için en ilkel yöntemlerin bile tababet olarak adlandırıldığı bir dönemde tedavi için tek yolun bitkisel ve hayvansal drogların (ilaç hammaddeleri) doğrudan tüketimi olduğunu dile getirmeye gerek bile yoktur sanırım.

İdrar bileşenleri deyince zihninizdeki kötü ve tiksindirici çağrışımları canlandırır gibiyim. Fakat bir düşünün önce; fanconi sendromunun ya da Wilson hastalığının ürik asit derişimini düşürdüğü kimselerde, çölde 1400 sene önce yaşamış bedevilerde, ürik asit seviyesini nasıl artıracaksınız? Bu kimselerde ortaya çıkan halsizlik, yürüyememe, konuşamama, titreyiş ve şişiklik gibi onlarca problemi nasıl gidereceksiniz? Hele ki bu semptomların çok ağır seyrettiği vakalarda hastaya” git karaciğer, fasülye, balık ye; aylar, yıllar sonra iyileşecek bir metabolizman kalırsa belki iyileşirsin” diyemezsiniz. Elbette ürik asitçe zengin olan bir drog bulmanız zaruri. Şimdiki gibi ürik asidi özütleyip ilaç terkibi yapamayacağınıza göre bunu deve idrarından temin edeceksiniz elbette. Niçin koyun değil de deve idrarı demeyin; deve ve koyunun karaciğer metabolizması ornitin devri basamakları aynı değil.

Zührevi hastalıklardan kemik iliği rahatsızlıklarına kadar tüm fizyolojiyi etkileyen bir bileşeni yani ürik asiti yabana atmayın demek için değildi tüm bu satırları dizgelemem; idrar bileşenlerinden klinik tedavi edici fonksiyonu bulunan, yalnızca birini örnek verdim ki reelde kötü çağrışımları, tiksindirici tat ve kokuları bulunduğu halde klinik fayda adına tercih edilen ilaçlarla mukayese edesiniz. Bugün içine çilek, portakal aroması katılmış şurupların bile tadı iğrençken, hepimizin hayatımızda en az bir kere iç bulandırıcı acılıkta ve tiksindirici kokudaki şuruplardan tadıp yüzümüzün tüm hatlarını buruşturmuşluğu varken, kalkıp da dünyanın tepsi şeklinde olduğuna inanacak kadar bilimsel ve teknik mahrumiyet çağının kör noktalarından birinde, yani Peygamber (sallallahualeyhivesellem)’in yaşadığı 7. asırda insanların tat ve koku, çağrışım iğrençliği olan bir sıvıyı; idrarı içmeme lükslerinin olabileceğinden bahsetmeyin. İyileşmek için her türlü pis kokulu şurupları kendi irademizle tıpış tıpış içen bizler, içtiğimiz şurupların terkibi kadar kimyasal dolu idrarın kötü ve iğrenç çağrışımlarının başka alternatif bir tedavisi olmayan hastalığın pençesinde kıvranmaktan daha korkunç olduğunu söyleyemeyiz. Kaldı ki bugün bile Ege’nin köylerinde arı sokması gibi basit ve tedavisi çok kolay bir hastalığın olası risklerinden korunmak için ilaç yokluğunda amonyak içerdiği için idrarla tedavi edildiğini biliyoruz.

Bugün; 21. asırda, uzay çağında, teknolojik gelişmelerin şahikalarında gezinirken, her eczanede amonyak bulmak manavda domates bulmak kadar kolayken, acil müdahale için arının soktuğu bölgeye idrar yapılmak suretiyle amonyak ihtiyacının karşılandığı bir sır değil. Niçin bu hadis inkârcılığının çığırtkanlığını yapan, boğazlarını yırtarcasına yaygarayı basan zevat, Türkiye’nin “çağdaş ve muasır medeniyet çizgisine” en yakın bölgesi olan Batı’nın köylerindeki bu tradisyonel (geleneksel) tıp uzantısı uygulamanın kritiğini yapma cesareti gösteremiyorlar dersiniz? Çünkü bu pazardan onların hadis inkârcılığına malzeme çıkmaz da, ondan. Yoksa herkes bilir ki çarenin, alternatif çözümlerin bulunmadığı şartlarda olağanın ve normalize yöntemlerin dışına çıkılabilir. Kaldı ki 1 değil, 2 değil, 3 değil… Tam 14 asır öncesinin mahrumiyetini düşünün. Tarihi vakalar mercek altına alınırken 21. asrın gözlüğünü çıkarmazsanız sadece barbarlık, sadece ilkellik, sadece vahşet çarpar gözünüze, 7. asrın vakasını irdeleyecekseniz bir zahmet, 7. asrın aparatlarıyla analiz yapacaksınız. 7. asrın çorak ve yoksun toprağında yetişen noksan yöntemleri, 21. asrın münbit ve verimli arazisine ekerseniz sararıp solar, elinizde kalır. Yok, eğer tarihi verileri illa da 21. asrın alfabesiyle okuyacağım, 7. asrın alfabesini tanımıyorum derseniz A yazan metni B okursunuz.

Bitmedi; deve idrarı yalnızca Buharî’de geçmiyor, bu meselenin üzerine bunca bedevilik, ilkellik etiketi yapıştırıldıktan sonra nerede geçtiğini öyle kolay tahmin edemezsiniz, zorlamayın. Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (Ulakbim) indeksine göre bilimsel kudreti en ileri seviye kategorisinde yani A kategorisinde olan bir dergide: “Journal of Ethnopharmacology” dergisinde. Yani kenar kıyı köşe dergisi ya da gazete müsveddesinde değil, Ulusal ve Uluslararası düzeyde bilimsel yetkinliğini tescillemiş akademik bir dergide. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının çalışmalarından oluşmayan; ideolojik fanatikliğin tesirinde kalmış olamayacak bir heyetin edite, redakte ettiği bir dergide. Deve idrarının Hepa-c1c7 türü kanserlerini kaynak organizma dışı kullanımda tedavi edici etki gösterdiği ve sitokrom – p450-1a1 enziminin sentezini inhibe ettiği yazıyor, derginin 2011’de çıkan nüshasında. Bu sitokrom p450-1a1 enzimi kanser oluşturucu etkisiyle biliniyor zaten. Kanser oluşturucu molekülü diskalifiye ediyor, kanser tahribatını da restore ediyor, bu 21. asrın dahi kronik bir çözüm sunamadığı ontolojik vakalara dair kısmi çözüm önerisine 1400 sene öncesinde dillendirilmiş bir hadiste değil de mesela Galen‘in vatanı antik Yunan’da, ya da alternatif tıp diyarı Hint coğrafyasında belki de yeni kıta yerlilerinde rastlanılmış olsaydı neler olurdu dersiniz? Ben söyleyeyim: Tıp, eczacılık ve diğer Sağlık Bilimleri fakültelerinde tümör lezyonları ya da metastaz konularında tedavi seçeneklerinin tarihi gelişim süreci işlenirken slaytların ilk sayfalarında Hint, Yunan tababetinin ya da Avrupa yerlilerinin alternatif tıp mucizelerinin ballandıra ballandıra anlatıldığı sunum göze çarpacaktı. Fakat iş hadis literatürü fobisine takılınca iki tip tepki anomalisi gözlemleniyor: ya bilmezden gelmek ya da müfredata ur gibi tasallut etmiş İslamofobi güdümlü saldırı refleksi.

Batı’daki adı Avicenna olan İbni Sina deyince göğsümüz bir ayrı kabarır değil mi? Hatta modernist kesimlerin bile bir dertleri yoktur bu dahi tıpçıyla. Peki, Avrupa’ da ve Asya’da asırlarca ders kitabı olarak okutulan “el-Kanun” da ne geçiyor biliyor musunuz: “Deve idrarıyla tedavi”.
Ayrıca herkes bilir ki netice alınamayan alternatif tıp tedavileri en geç bir iki asır sonra tarihin sayfalarına gömülür, yaşamları uzun olmaz. Ama bedevi, hadari Arapların bu deve idrarı tedavisini Peygamber (sallallahualeyhivesellem)’den binlerce yıl öncesinde bile tercih ettiklerini biliyoruz. Tradisyonel (geleneksel) tıp gücünü pozitif farmakovijilanstan alır, yani olumlu klinik geri dönüt. Bu şekilde bir tedavi neticesiz olmuş olsa binlerce yıl niçin halkın tercihi olsun, herhalde idrar içme fantazisi yüzünden değil. Bununla birlikte o dönemin mahrumiyet vahasından çıkmış bulunmaktayız bu asırda. Artık amonyak, ürik asit ve diğer idrar bileşenlerini laboratuvarların in-vitro ortamlarında ekstrakte edebiliyoruz, sentezleyebiliyoruz. Bu yüzden alternatif çözüm olanakları varken kalkıp da zorunlu bir tedavi tercihi olan deve idrarı içme teşebbüsünde bulunmak ancak belahet ve cehalettir. Kimse “Hadi deve idrarının klinik faydalarından yararlanalım” diyerek kalkıp idrar içecek değil bu asırda, çünkü tekrar tekrar belirtiyorum: o dönemin yoksunluk şartlarında değiliz şimdi, artık tedavi edici molekülleri başka tıbbi kanallardan elde edebiliyoruz. Benim sözüm 14 asır önceki alternatif tıbbi yöntemleri 21. asrın şımarık, ekabir ve asırlar arası başkalaşımı göremeyecek kadar kör yaklaşımıyla, rahat, yumuşak koltuğunun gevşeticiliğine gömülerek, zihninde bilim adına yalnızca ortaokulda gördüğü Fen Bilgisi dersinin “Maddenin tanecikli yapıda olduğu” bilgi kırıntısı olduğu halde uluslararası arenada bilimsellik bulvarında at koşturan akademik camianın kabul ettiği tradisyonel tıbbın orasını burasını karalamaya çalışanlara.

Osman Coşar

[1] Buharî, Vudu, 66; Tıp,5- 6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ahmed b. Hanbel III/107,163; Ebu Davud, Hudud,3; Tirmizi, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu’d-dem, 8-9

[2] Makalenin meseleye asıl yaklaşımı bu veçheden olmadığı için, ilgili rivayete dair metin ve sened incelemesinin yapıldığı şu çalışmaya havale ediyoruz; https://www.youtube.com/watch?v=M2szDfTL3Q0

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir