“Amel-i Sâlih, Mal Ve Evlâddan Hayırlıdır!”
18 Eylül 2017
-3- Şiî-Câferî’liğin Îmân Esasları
19 Eylül 2017

“HİÇBİR MÜ’MİN HİÇBİR KÂFİRİ CİDDİYETLE DOST İTTİHÂZ ETMESİN!”

 

Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi:

HAK DÎNİ KUR’ÂN DİLİ

(cild: 4, sh: 2488-2491)

 

(Tevbe/23)

(لَا تَتَّخِذُوا اٰبَاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْاِيمَانِ)

Ey mü’minler atalarınızı ve kardeşlerinizi, iymâna karşı küfrü sevmek istedikleri takdirde evliyâ ittihâz etmeyiniz -ya’ni başkaları şöyle dursun veliyleriniz olan babalarınız ve kardeşleriniz bile küfrü sevgili addeder, sevmek ister, iymâna karşı tercîh ve ıhtiyâr eyler, ısrarlarından vaz geçmeleri ümîdi kalmazsa onları da veliyleriniz tutmayın, velâyetlerini tanımayın, emr u irâdelerine tâbi’ olub da küfre hızmet ve muâvenet etmeyin, onları kendinize şefık ve zahîr saymayın, hâsılı karabet hissiyyâtını ve atalara, akrıbâya ihsân hakkındaki evâmir-i ilâhiyyeyi küfürden ve bervechi balâ müşriklerden berâete mâni’ zannetmeyin

(وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ)

 ve sizden her kim onlara tevellâ ederse- velâyetleri altına girer, dostluğu kabûl eyler, nusret ve istinsarda bulunur, tefvîz-i umûr eder, teberrî eylemezse

(فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ)

işte bunlar –bu tevelliyi yapanlar- da o zâlimlerden başka bir şey’ değildirler. –Zîrâ velâyeti ehil ve mevkı’inin gayriye koymak haksızlığını irtikâb etmişlerdir. Allâh bunlara da hidâyet etmez.

Bu ve bundan sonraki âyetin feth-i Mekke’den evvel bunları hicrete mâni’ addedenler hakkında veyâ irtidâd edib de Mekke’ye iltihâk eyliyen dokuz kişi hakkında nâzil olduğuna dâir iki nakıl vardır. Fakat bunlar târih-i nüzûl hakkındaki rivâyetlere muhâlif bulunduğundan şa’yân-ı ıhticâc olamıyacaktır. Bunun için Cessasın Ahkâm-ı Kur’ân’da zikrettiği üzere “Mü’minler Münâfıklardan temeyyüz etmek için bununla emrolunmuşlardır. Çünkü Münâfıklar kâfirlere tevelliy ediyorlar ve buluştukları zaman ikrâm ve ta’zîm gösteriyorlar ve onlara velâyet ve tarafdarlık ızhâr eyliyorlardı, Allâh Teâlâ da bu âyetteki emrini Mü’min ile Münâfıkın farkına alâmet kılmış ve böyle yapmıyanın nefsine zâlim ve binâenaleyh ukûbete müstehıkk olduğunu haber vermiştir. Ancak şunu da unutmamak lâzım gelir ki bununla berâber kâfir olan babaya anaya ihsânı ve ma’rûf ile musâhabeti dahî emreylemiş, netekim sûre-i “Lokman”da (14. âyet) geleceği üzere

(وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ)

 ilâ (15. âyet)

(وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰى اَنْ تُشْرِكَ بٖى مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا)

buyurmuştur. İlh. Kezâlik sûre-i “Nisâ”da (36. âyet)

(وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا)

 الآية، sûre-i “En’am” da (151. âyet)

(قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًاوَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا)

Bak. Âyetin siyâk u sibâkı da mülâhaza edildiği zaman anlaşılıyor ki burada yukarıki (Tevbe/16)

 (اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا)

âyetindeki

(وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِهٖ وَلَا الْمُؤْمِنٖينَ وَلٖيجَةً)

 kaydının bir tavzıhi vardır ki hikmeti de yakında gelecek olan (Tevbe/27)

 (ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ)

âyetiyle gösterilecektir. (Tevbe/24)

(قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَاؤُكُمْ وَاَبْنَاؤُكُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَشٖيرَتُكُمْ)

Eğer de, babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz, zevceleriniz ve aşîretiniz –muâşeret ettiğiniz: berâber yaşadığınız, en yakın akriba ve taallükâtınız

 (وَاَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا)

ve kazandığınız mallar

(وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا)

 ve kesâdından korkacağınız ticâret

(وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا)

ve hoşunuza giden meskenler –içlerinde sâkin olub kalmak arzusunda bulunduğunuz evler, konaklar, köşkler, bağçeler iller, obalar- ya’ni bütün bunlar: âile ve karâbet, emvâl ve ticâret, vatan ve meskeninde huzur u rahat sunuf-ı beşeriyye arasında başlıca ıhtilât ve muvalâta sebeb olan şeylerdir. Ve harbin bunlardan ayıran bir hicranı vardır. Harb insanları sevgili babalardan, oğullardan, kardeşlerden, zevcelerden hısım ve akribadan ve hemşehrilerden ayırır. Uğraşıb kazandığı kıymetli mallardan oldurur, ticâretleri durdurur, rahat döşeklere yatmıya mâni’ olur ve bunlar sevilecek şey’ler değildir ve onun için keyfemettefak harb de iyi değildir. Fakat aynı zamanda bunları sevmenin de bir haddi ve hakkı vardır. Bunlar ne gaye-i mekasıddır. Ne de felâh u halâs için sebeb-i kâfidir. Bunlara muhabbet, Allâh ve Resûlullâh mahabbetine, dîn-i hak mahabbetine müterâfık olmak ve ona hizmet etmek şartıyle ne kadar şa’yân-ı mahabbet iseler, dîn mahabbetine muârız oldukları ve Allâh yolundan alıkoydukları sûrette de o nisbette mebgûz ve sebeb-i ukûbet ve mesâibdirler. Bunları her sevgiye tercîh ederek sevenler insanlıkta yükselemezler, hukûku ıhlâl ederler, her zulme, her haksızlığa sebebiyyet verir, her ıhtılâta râzı olurlar da lüzûmunda hak yolunda mücâhede edemez, cân u mal, evlâd u ıyâl kaygusiyle her zillete râzı olurlar. Onun için bunlar eğer

 (اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَجِهَادٍ فٖى سَبٖيلِهٖ)

size Allâh ve Resûlünden ve onun yolunda cihâddan daha sevgili ise

(فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ)

o halde bekleyiniz, tâki Allâh emriyle gelsin. –Bu takdirde yapacağını yapsın, başınıza getireceği felâketi getirsin, işinizi bitirsin, ukûbetini musallat kılsın da ne hâliniz varsa görün, o vakıt kurtulmak ümîdi var mı zannedersiniz? Hayır

(وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ)

ma’lûm ya Allâh fâsık kavme hidâyet etmez- tâattan çıkmış fâsıklar gürûhunu doğru yola çıkarmaz, ya’ni siz Allâh ve Resûlünü ve Allâh yolunda mücâhedeyi onlardan daha çok sevmediğiniz takdirde en iyi yapacağınız şey mücerred cebrî olan mukadderâta intizâr edib beklemektir. Bu sûrette ise Allâh tarafından irâdî mahabbetinize merbût olarak farz ve takdîr buyurulmuş olan fîsebîlillâh cihâd terketmekle tâattan çıkmış, vazîfenizi yapmamış (mukadderâtınızı kendiniz ıhlâl eylemiş) bir takım fâsıklar olacağınız için artık her türlü helâk ve ukûbete muntazır olmanız lâzım gelir.

Görülüyor ki evvelki âyet iymâna karşı küfrün velâyetinden teberrî ve inkıtâı âmirdir. Bu âyet de Allâh, Peygamber mahabbetine münâfî ve vazîfe-i dîniyyenin hakkıyle iyfâsına mâni’ olan her türlü alâik-i dünyeviyye mahabbetinden teberrî ve inkıtâı âmirdir. Bunun için evvelkinde yalnız âba ve ıhvân zikredilmiş olduğu hâlde ikincide ebnâ ve ezvâc ve hattâ aşîret vesâire dahî zikrolunmuştur. Çünkü mahabbet işi hepsinde cârî olduğu hâlde velâyet oğullarda ve zevcelerde bile mu’tâd değildir. Bütün bunlara ihsân emir ve tavsiye-i ilâhiyye cümlesinden olduğunda şüphe yok ise de hiç birisi (Nisa/36)

(لَاتُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًا)

mucebince Allâh’a şirk derecesine varmamalı, Allâh sever gibi olmamalıdır. Rızâullâha muhâlif bir noktaya temas ettiği sûrette hepsi hiçe sayılmalıdır.

(Müfessir Merhûm Elmalılı M. Hamdi Efendi, Hak Dîni, Kur’an Dili, cilt: 4, sh: 2488-2491)

 

***

Merhûm Muhammed Vehbi Efendi Hazretleri:

“HULÂSATU’L-BEYÂN FÎ TEFSÎRİ’L-KUR’AN”

(cild: 5, sh: 1980-1983)

 

Vâcib Teâlâ kâfirlerden berâet etmelerini mü’minlere emrettikten sonra kâfirlerle mü’minler beyninde karabet-i nesebiye olsa dahî berâet etmek lâzım olduğuna işâret etmek üzere: (Tevbe/23)

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا اٰبَاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْاِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Buyuruyor.

[Ey mü’minler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi dost ittihâz etmeyin, eğer onlar küfrü îmân üzere tercîh ve ihtiyâr ederlerse. Eğer sizden bir kimse onları dost ittihâz ederse işte o dost ittihâz eden kimseler zâlimlerdir.] Zîrâ; kâfirlere mukârenetle nefislerine zulmetmişlerdir. Çünkü; yakın olan kimsele onların küfrü ve dalâli sirâyet eder ve bilhassa akrabanın akrabaya te’sîri daha ziyâde olur. Şu hâlde kâfirlerden uzak olmalı ki, onların şerrinden mahfûz kalmalı.

Fahri Râzî ve Hâzin’in beyânları vechile Âyet-i Celîle’den maksâd; her mü’mini kâfirlerden hiçbir fertle dostluk etmekten nehiydir. Ya’ni; “Hiçbir mü’min hiçbir kâfiri ciddiyetle dost ittihâz etmesin. Velevse o kâfir mü’minin anası, babası ve biraderleri gibi yakın akrabasından olsun” demektir. Fakat bu nehiy; küfrü ihtiyârda ısrâr etmek şartıyla meşruttur. Çünkü; kâfir küf rüzere ısrâr etmezden evvel kâfire mukaarenetin faydası me’mûldür. Zîrâ; mü’mine mukaarenetle kâfirin mü’min olmak ihtimâli vardır. Lâkin nasihat dinlemeyerek küfr üzere devâma karar verip îmân etmek ümîdi azaldıktan sonra uzak olmak lâzımdır. Çünkü; yakın olmakta fayda olmadığı anlaşılınca yaklaşmakta bir ma’nâ yoktur.

Kâfirlerin dostluğa liyâkatları olmadığı hâlde onları dost ittihâz etmek dostluğu mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz’etmek olduğundan bunları dost tutan mü’minlerin zulmetmiş oldukları açıktan beyân olunmuştur. Kâfirleri dost ittihâz etmeyen mü’minlerden zulüm olursa da dost ittihâz eden mü’minlerin zulmüne nispetle gâyet az olduğuna işâret için zulmün bunlara münhasır olduğu beyân olunmuştur ki zulümlerinin kemâline ve kesretine işâret edilmiştir.

Tefsîr-i Taberî’de beyân olunduğu vechile Âyet-i Celîle babalarına ve kardeşlerine şefkatlarına binâen hicret etmeyenler hakkında nâzil olmuştur. Yâhud mi’minlerin kâfirlerden kat’-ı alâka etmesine dâir berâetlerinin lüzûmuna dâir olan emir i’lân olununca ehl-i îmân “Babadan, kardeşten ve sâir akrabadan berâet ve kat’-ı alâka nasıl mümkün olur ve sıla-i rahmi terketmek olmaz mı?” gibi birtakım şüpheye düşünce bu şüphelerini gidermek ve dîn hakkında baba ve kardeşten iftirâk vâcib olduğunu beyân etmek üzere bu âyet nâzil olmuştur.

Vâcib Teâlâ; bu âyet nâzil olunca mü’minler: “Hicret edersek evlâdımız ve emvâlimiz zâyi’ olur, ticâretimize kesat ârız olacağı gibi hânelerimiz yıkılır, harâb olur” diyerek endişeye düşmeleri üzerine şu tasavvur ve endişelerinin hatâ olduğunu beyân etmek üzere: (Tevbe/24)

قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَاؤُكُمْ وَاَبْنَاؤُكُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَشٖيرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَجِهَادٍ فٖى سَبٖيلِهٖ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

Buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Akrabasının firkatına dayanamayarak hicretten çekinen kimselere sen de ki, “Ey mü’minler! Eğer babalarınız, oğlanlarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, sâir akrabanız ve kavm ü kabîleniz, kazanmış olduğunuz mallarınız ve kesat ârız olmasından korktuğunuz ticâretiniz ve sükenâsından râzı olduğunuz evleriniz size Allâh’dan, Resûlünden ve fîsebîlillâh düşmanlarınızla muhârebeden ziyâde muhabbetliyse hakkınızda emr-i ilâhî gelinceye kadar gözetin ki, emr-i ilâhî geldiğinde ne olacağını bilirsiniz. Muhakkak Cenâb-ı Hakk kavm-i fâsıkîne hidâyet etmez.]      

Ya’ni; sizin için pek sevgili olarak şu sayılan şeyler Allâhu Teâlâ ve Resûlünden daha ziyâde sevgiliyse sizin üzerinize azâbı îcâb eden emr-i ilâhî gelinceye kadar âkıbet-i emre intizâr etmek üzerinize vâcibdir.

Bu âyet; dîn uğrunda görülecek meşakkata ve dünyâca terettüb edecek bilcümle mazarratlara tahammül etmek lâzım olduğuna delâlet eder ve insan için dîni uğrunda her şeyi fedâya hazır olmazsa âkıbet vehâmetten hâlî olamayacağına dahî işâret vardır. Çünkü; Cenâb-ı Hakk bu âyette “Eğer şu umûr-ı dünyâ size umûr-ı dînden daha ziyâde muhabbetliyse âkıbette gelecek belâyâyı gözetin” buyurmuştur. Bu ise umûr-ı dîne riâyet olunmadığı sûrette her türlü tehlike mevcût olduğunu beyân etmektir.

Bu âyette muhabbetle murâd; ihtiyârî olan muhabbettir. Yoksa zarûrî olan muhabbet değildir. Çünkü; zarûrî olan muhabbeti terketmek beşer için mümkün olmadığından muhabbet-i zarûriyeyi terkle teklîf olmaz.

Hulâsa; baba, kardeş ve sâir akraba küfr üzere ısrâr ve muhabbet ettikçe onları dost ittihâz etmek câiz olmadığı ve karabetlerine binâen onların muhabbetlerinden vazgeçmeyen kimselerin zâlim oldukları ve bunların muhabbetlerini cihâd-ı fîsebîlillâh üzerine tercîh edenlerin Allâh’ın gazapla emri gelinceye kadar intizâr etmeleri lâzım olduğunu beyânla tehdîd olundukları bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

Kaynak: (Merhûm Şer’iye ve Evkâf Vekîli Konyalı Mehmed Vehbi Efendi, Hulâsat-ül Beyân Fî Tefsîr’il Kur’ân, cilt: 5, sh: 1980-1983)

Merhûm Ömer Nasûhî Efendi Hazretleri:

“KUR’ÂN-I KERÎM’İN TÜRKÇE MEÂL-İ ÂLÎSİ VE TEFSÎRİ”

(cild: 3, sh: 1243-1245)

 

(Tevbe/23)

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا اٰبَاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْاِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Meâl-i Âlîsi:

“Ey mü’minler! Eğer küfrü îmân üzerine ihtiyâr etmişler ise babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız ve sizden onları kimler ki dost tutarsa işte zâlim olanlar, onlardır.”

Îzâh:

Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Dîn düşmanlariyle alâkayı kesmeyi gayr-ı mümkin görmemelidir. Her mü’min için lâzımdır ki, Allâhının ve Peygamberinin emirlerine riâyet etsin, bu uğurda her fedâkârlığa katlansın, mukaddesâtına engel olmak isteyenlerle râbıtasını kessin, karâbet gibi, menfaat-ı dünyeviyye gibi şeyler bu dînî vazîfeye mâni’ olmasın. Bunun aksine hareket edenler kendilerine zulüm etmiş, hidâyetten mahrûm kalmış olurlar.

Mekke-i Mükerreme’nin fethinden evvel müslümanlara hicret etmeleri emir olunmuştu. İçlerinden ba’zıları: Biz nasıl hicret edelim ki, yurdumuzda babalarımız, aşiretlerimiz vardır, ticâretimiz, ikâmetgâhımız vardır, bunlardan alâkalarımızı nasıl keselim. Diye söylenmişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: (Ey mü’minler!..) Ey İslâmiyeti kabûl ettikleri hâlde hicret etmek istemeyen müslümanlar!. (Eğer küfrü i’lân üzerine ihtiyâr etmişlerse) küfür ve tuğyân içinde yaşamayı iltizâm ve bunda ısrâr ederek İslâmiyeti kabûlden kaçınmakta bulunmuşlar ise, artık öyle olan (babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız) sonra onların muhabbeti sizleri İslâmiyete hizmetten, dâr-ı İslâma hicretten mahrûm bırakır, bu yüzden selâbet-i dîniyeniz haleldâr olur. (Ve sizden onları kimler ki dost tutarsa) onların sözleriyle oturup kalkarsa, onların şeâmet-i hâlini görmez de onlar ile oturup kalkmayı hicrete cihâda tercîh eylerse (işte zâlim olanlar) emr-i ilâhiye muhâlefet edib kâfirleri mü’minler üzerine tercîh etmek sûretiyle nefislerine zulüm etmiş bulunanlar (onlardır) o kâfirleri böyle ihtiyâr ve iltizâm edecek kimselerdir.

(Tevbe/24)

قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَاؤُكُمْ وَاَبْنَاؤُكُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَشٖيرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَجِهَادٍ فٖى سَبٖيلِهٖ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

Meâl-i Âlîsi:

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, refîkalarınız, kabîleleriniz ve kazanmış olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve hoşnut olduğunuz ikâmetgâhınız sizin için Allâh Teâlâ’dan ve Resûlundan ve Allâh yolunda cihâttan daha sevgili ise artık Allâh Teâlâ’nın emri gelinceye kadar bekleyiniz!. Ve Allâh Teâlâ fâsıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.

Îzâh:

Resûlüm!. Öyle yurtlarındaki alâkalarından dolayı hicreti, hak yolunda cihâdı bırakan müslümanlara (De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, refîkalarınız, kabîleleriniz) akrabânız (ve kazanmış olduğunuz mallar) ve sizin ayrılacağınızdan dolayı revâcını, inkişâfını kaybederek (durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticâret) bir iktisâdî muâmele (ve hoşnut olduğunuz) içinde seve seve oturduğunuz (ikâmetgâhınız sizin için Allâh Teâlâ’dan ve Resûlundan) onların rızâları için hicret etmekten (ve Allâh yolunda cihattan daha sevgili ise) böyle dünyevî alâkalar, menfaatler, sizin nazarınızda Allâh Teâlâ’ya ve Resûluna itâatten ve hak yolunda mücâhededen daha iyi görünüyorsa (artık Allâh Teâlâ’nın emri) mukadder olan ukûbeti, kahır ve tenkîli (gelinceye kadar bekleyiniz) elbette lâyık olduğunuz âkibete kavuşursunuz. (ve Allâh Teâlâ fâsıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.) öyle Cenâb-ı Hakkın emirlerine itâatten kaçınan kimselerin kalplerini hidâyet nurlariyle tenvîr buyurmaz. Binâenaleyh Allâhu Azîmüşşânın emirlerine dâimâ riâyet etmelidir ki, insan nûr-ı hidâyetten mahrûm kalmasın.

Bu Âyet-i Kerîme bizlere bildirmiş oluyor ki: Dünyevî maslahatlar ile dînî maslahatlar arasında bir teâruz, bir muhâlefet bulunursa her müslüman için îcâbeder ki, dînî maslahatları, dünyevî maslahatlar üzerine tercîh etsin.

Vâkıa baba, ana, evlât ve iyâl muhabbeti, fıtrîdir, bunlardan kalplerin alâkasını bilkülliye kesmek, muhâldir. Fakat düşünmelidir ki: Bunlar insanın ma’nevî helâkına sebep olacak bir hâlde bulunurlarsa artık ne kıymetleri olabilir? Bâhusus bütün varlığımız, bütün nâil olduğumuz ni’metler Cenâb-ı Hakk’ın birer ihsânıdır ve ebedî saâdetimizi te’mîne vâsıta olan zât da Resûl-i Ekrem Efendimiz’dir. Artık Cenâb-ı Hak ile Resûl-i Ekrem’e olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin fevkinde olmalı değil midir?. Artık bizleri Hâlikımıza, Peygamberimize isyâna sevk etmek isteyen mudil kimselere karşı nasıl merbûtiyet gösterebilir de kendimizi ebedî hüsrâna düşürmeye cür’et edebiliriz?. Cenâb-ı Hak cümlemize güzelce tefekkürler, hareketler nasip buyursun Âmin!.

Kaynak: (Emekli Diyânet İşleri Reisi Fâtih Dersiâmlarından Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri, cilt: 3, sh: 1243-1245,  Bilmen Basımevi, Baskı 1964)

 

(İntişârı: 18.09.2017)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir