(12) Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
22 Şubat 2019
“Dünyâ Kadınlar Günü” Denen Bâtıl, Haçlı Batı İfsâdı!
8 Mart 2019

HAÇLI YENİ YILINA GİRİŞDE KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARANLAR, HATTÂ MİL ÇEKENLER!

-13-

Zıyâiyye BEKÇİSİ

.

İSLÂM’DAKİ BEY’AT, ÇOCUK OYUNCAĞI DEĞİL, EN CİDDÎ BİR MES’ELEDİR!

1980’li yıllarda, İslâm’a ters i’tikadların sâhibi ve Peygamber-i Zişân Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini hem doğrudan; ve hem de, sahâbîleri üzerinden aşağılamaya ve sıfırlamaya kalkan Humeynî gibi adamlara Dilipak gibi bey’at toplıyacak kadar onlara pervâne olub zıvanadan çıkanlar, bugünün “Çakma Üstadları”  olarak ortada geziyorlar!..

Bunlar, geçmiş senelerde şu aşağıdaki “Bağlılık, itaat, merbûtiyyet ve bey’at” satırlarını yazabilecek kadar kendilerinden geçmişlerdi!. Tekrar yazarak hatırlarsak, işte o korkunç ve hevâdan dökülen satırlar:

A) “Mezhebî farklılıklar, İslâm Âleminin siyasal birliğine engel olabilecek derecede önemli ayrılıklar mıdır? Meselâ İmam Humeynî’ye yapılan bey’atlar sahih değil miydi? Bizim Hanefî, Şâfii veya başka mezhebden olmamız, Onun Caferî mezhebden olması, O’na biat etmemize engel teşkil ediyor muydu?”

B) “Mezhebî farklılıklar biatleşmede hiç önemli değil. Biat etdiğimiz kişinin fıkıh mezhebi ve ictihâdı bizi bağlamaz.”

Din telâkkîsi 15 asrın getirdiği İslâmiyyet’in neden bu kadar dışında dediğimiz zaman ise, karşımıza, “Kur’an bize yeter” diyen ve edille-i erbaayı 4’den 1’e makaslıyan alîl zihniyetin o Kelâm-ı Kadîm’i de, böylece Allâh ve Rasûlünün murâdına göre değil, kendi nefis ve akıl hududlarına sıkıştırarak beşerîleştirmek isteyişi yani nevzuhûr zümrenin “Dîni Beğenmiyen Dîn Telâkkîsi” çıkmaktadır!. Şöyle ki:

C) “- İnancım o ki, İslam’ın başına ya da sonuna bir sıfat eklenemez. Kim ki, dine bir şey ekler ya da çıkarırsa, kişi eklediği ve çıkardığı ile baş başa kalır ve din aradan çekilir.. Din Allah’a aittir ve Allah, Resul ve Kitaptan ibarettir. Kimse kendi mezhebini ya da tarikatını daha dinine eklemeye çalışmamalıdır. O zaman kişi din büyüklerini İlah ve Rab edinmiş olur ki, o artık İslam değildir.” (Dilipak’ın 2/6/2012 Târihli yazısından)

Apaçık görülmektedir ki, adı geçen adam ve madamlara göre, Asr-ı Seâdet’den beri gelen müctehid imamlarla turûk-ı aliyye pîrânı Zevât-ı Kirâm’a tâbi’ olarak İslâmiyyet’i en iyi ve en dakik ve mükemmel tahsîl, îmân ve tatbîk etmek peşindeki, yaşayan ve toprak altında kalmış milyarlarca “Müslüman”, yani Rasûlü, ashâbı, müctehidi, ulemâsı, evliyâsı ve şühedâsına kadar bunların topu da, (hâşâ ve kellâ), “Mezheb ve tarîkatını DÎNİNE İLÂVE ederek DİN BÜYÜKLERİNİ İLÂH VE RABB EDİNMİŞ VE DOLAYISIYLA İSLÂM’DAN ÇIKMIŞ” ve bunun netîcesinde de müşrik ve mürtedd olmuş CEHENNEM ÇIRALARIDIR!…

Mes’ûliyyetsizce ve cehâletin sâfilînine düşüb oradan sallıyarak (Tekfîr ve cür’etin bu dereke çukuruna), değil İslâm târîhinde cihân târihinde bile aslâ rastlanamaz!

Bâlâdaki bu korkunç satırlara müteâkıb yazılarımızla tekrar avdet edeceğiz. Biz, yukarıda (A ve B) olarak işâretlediğimiz cümlelere dönelim…

Birinci (A) paragrafındaki sualler, şübheye mahal kalmıyacak şekilde ikinci (B) paragrafında te’yîd ve te’kîd edildiğine göre, birinci paragraf ile de şunlar gâyet sarîh ve vazıh olarak beyân edilmiş demekdir:

“Mezheb farklılıkları İslâm Âleminin siyasî birliğine mâni’ olacak derecede mühim ayrılıklar değildir. Humeynî’ye yapılan biatlar SAHİHDİR. Bizim Hanefî  veya Şâfî olmamız onun Ca’ferî olması, Ona biat etmemize mani’ olmaz.”

Bütün bu iki paragraf, tam bir cehâlet ve cür’et âbidesi olarak, dînî hiçbir ehliyet ve ihtisâsı olmıyan bir gazetecinin, zerre kadar ilmî kıymeti bulunmıyan ve mücerred onun “teşehhîsinden” ibâret, kuruntu, buruntu ve bulantı kabilinden şeylerdir…. Ve bunların, islâmî akâid ve fıkıh müdevvenâtı içinde beş paralık hüccet ve ilmîliğinden bahsedilemez. Bunlar, geçen asırlarda vahiy ve mu’cizeyi fizîkîleştirme sapıklığına düşen, Efgânî ve Abduh makûlesi Ezherli ve mason bir takım islâmsız islâmcıların, İslâmiyyeti ucuzun ucuzu bir beşerîliğe mahkûm etmek içün uydurdukları “Mezâhibin Telfîki ve TAKRÎBİ” cinsi dinsizliklerdir.  Günümüzdekiler de, bunların sisli ve sinsi uzantı ve tezâhürleri… Bu kabil emrâz, “Din, mezheb ve tasavvuf-tarîkat mefhûmlarına tahrîf, tağyîr ve tebdîl gözüyle bakanların”; ve “Pensilvanya ve Kâinât Başimamı” Fetto’nun, ABD, Yehûd ve Vatikan güdümündeki “Hoşgörü-Diyalog”  fitne-fücûruyla dünyâya bulaştırmak istediği îmân ve İslâm’ı tahrîb  edici  kolera mikrobu taşır!. Geçmişdeki  ma’lûm adam ve madam makûlesinin bir başka soydaş cinsi!.

Akit’in Çakma Üstad’ı Dilipak, 15 asırlık İslâm Târihinde ne edille-i erbaa, ne itimad edeceği bir imam ve müctehid ve ne de bir disiplin tanıyor; esâtirü’l evvelin (mitoloji) kabilinden hülyalar içinde bir (Religion) uydurub, bunun şablonuna uymayan herkesi, akıl, vicdan ve muhâkeme dengesizliği ve ihtilâcıyla “İnsanları Rabb edinen ve İSLÂM’dan ÇIKMIŞ” kefereler sınıfına sokuyor!. Başka yazılarında da “Tekfircilik bizi böldü batırdı” havalarıyla sızlanıb kıvranıyor!. Tenâkuzlarının, atma ve sıkmalarının haddi hesabı o kadar yok ki, bunları gelecek satırlarımızla ortaya koyacağız.  Zâten bu kabil adam ve madamların, Seyhülislam Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin ifâdesiyle “Aslâ HÜCCETİ olamaz.”

Bilmediğini de bilmiyerek, tam tersine “Herşeyi en iyi ben bilirim” psikolojisiyle tıbb dünyâsının bile önünde poz verib durmakdan çekinmiyenler içün, daha neler söylenebilir, bunlara girmiyeceğiz!..

Maksadımız, bu adam ve madam gibilerini hedef ittihaz etmek aslâ olamaz. Çünki bunların zerre miskâl (ilim, insâf, muhâkeme ve fikir) gramajlarından bahsedilemez. Sık sık dikkat çekdiğimiz gibi, bizim maksadımız, geçmişdeki bazı sapık ve İslâm aleyhdarı iç ve dış İbni Sebe ve Selül makûlesi herifleri bugüne taşıyan hezeyan ve yâvelerin, istikbâlde de, bizden sonrakilerin karşısına taşınacağı tehlikesidir…

Evvelâ ve kat’iyyen bilinmelidir ki, İslâm dîninin “Zarûrât-ı Dîniyyesine” ters hükümler taşıyan bir yapı (sistem), o dînin bir mezhebi değil, o dînin dışında ayrı bir din (religion)dur… Îmân, bir “Mu’cibe-i Külliye” olması hasebiyle, bir ferd-i vâhidin “Müslüman” kabûl edilebilmesinde (ASGARÎ ÖLÇÜ), onun, “Ben Müslümanım” demesi aslâ değil; Kitâb, mütevâtir sünnet ve mütevâtir icmâ’ ile sâbit ve “ZARÛRÂT-I DÎNİYYE” dediğimiz HÜKÜM VE HABERLERİ  ” bir tek istisnâsız; ve aynı zamanda da, cezm ve yakîn derecesinde ve evvelâ İCMÂLÎ sonra TAFSÎLΠ“İmân-ı şer’i ile 15 asırlık MÜSLÜMAN MİLLET-İ MERHÛME GİBİ tasdîk ve tahsîndir…”

Bu, ŞART-I EVVEL olub, islâmî varlığı ve bunun hudûdunu ancak bu ortaya koyar VE MUHÂFAZA EDER. İSLÂMİYYET’İ, diğer bütün din ve beşerî sistemlerden en sarîh ve vazıh bu usûl ve disiplin ayırır, İslâmiyyet’i müşekkel, müşahhas ve mücessem bir VARLIK sâhibi yapar… Dolayısıyla İslâmiyet, bu temel husus ve usûlleri ile kendi hududlarını en açık, vazıh ve sarih vuzûha kavuşturan biricik dîn ve hakîkatdır. Bu hakîkatının kat’iyyen muhâfazasıdır ki, ONUN Allâh Azze’nin DÎNİ oluşunu ve oyuncak edilmeden devâmını te’min eden mu’cizevî bir vâkıadır… Bugün echel-i cühelâ ki, parçalanıb bölünmeden bahsedib buna çare ararlarken, İslâm’ı bugüne taşıyan beyan etdiğimiz hududları yıkmayı, “Birlik, bütünlük ve vahdet adına” dil ve kalemlerine almaları, gavurluk, gaflet, cehâlet ve ihânet adına tam bir kazançdır!.

Zerre kadar samimiyyeti olan bir müslüman Târihe bakarak hangi usûl, kânûn ve kâideler ile AYNI İSLÂM TELÂKKÎSİ elde edilmiş, bunu görür ve buna vâsıl olmanın çâresini arar. En basit ve sıradan bir MÜSLÜMAN bile, Şarkiyatçı (Oryantalist) gavurların Şerîat-ı Ğarrâ-yı Ahmediyye’ye kıl kadar zıddiyyeti olmıyan sünnî mezâhib (Mekâtib ve mesâliki) ve turûk-ı aliyyeyi İslâm dışı göstererek İslâm’ı yıkma gavurluklarına muvâzî bir yola girmeyi, cihânın en büyük gavurluğu, ihâneti ve şerefsizliği bilir…

İlim, îmân, amel, ahlâk ve hukuk, gene kendi husûsiyyeti içinde, dâr-ı harbde ve hele dâr-ı riddede, çok daha inceliklere sâhibdir…

Politika sihirbazlarının, bâlâda serdetdiğimiz şer’î hakîkat ve ölçülere göre “Vatandaş=Îmân ve Dînine bakılmıyan, bunlarla hiçbir kıymeti olmıyan ferd” kabul etdiği insanlar üzerinde, bunları görmek istemesi zâten imkânsızdır… Onlar içün nerede ne söylemek lâzımsa, bu, bir evvelki söz, hüküm ve beyanlarına yüzde yüz mütenâkız da olsa, onu yüzsüzce söylemek, (Politika) denen haçlıdan muktebes sistemin lâzım-ı gayr-ı mufârıkıdır!. İslâm’ın dışında kalan ve onunla alâkası olmıyan Politik zihniyetlerle istisnâsız bütün partiler, menfaatları ve vasatları îcâbetdirdiği zaman “Şiilik ve Sünnîlik İslâm Coğrafyasını TEHDÎD ediyor” diyebildikleri gibi; akıllarına estiği ve kendilerini çok büyük kavim ve kalabalıklar üzerinde nüfuzları varmış gibi göstermek istedikleri zaman da, Fas’dan Fars’a ve Suudî Kâtil ve HAKK mübtillerinden Endonezya’ya kadar, ismi ve resmi “Müslüman” kendisi (Tütsü-man) olan bütün dalâlet ve şirk içindeki sürüleri “Asr-ı Seâdet Müslümanı” gibi göstererek ve hiç de utanmadan; ve arkalarında çok büyük ve “muhayyel değil de mevcûd” bir kuvvetmiş gibi bu kuru kalabalıkları resmeder ve bu kabil acem palavralarını da yüzsüzce sıkabilirler!.  İyi bilinmelidir ki bunlar, hasımlarına, D-8, R-4, Ok-6, I-9, v.s. gibi acem palavralarıyla “Gövde Gösterisi” yapmak ve böyle katakülliler çevirmek fıtratındadırlar…  Bunların, müslüman ile dinsizi veya sapık dinliyi ayırma husûsiyyet ve hassâsiyetleri zâten olamaz; bu, ancak (Hılâfet) sisteminin kat’î bir esâsıdır… Mucizevî Hadîs-i Şerîf mu’cebince kat’î bir hakîkatdır ki:

 “İNSANLAR, BAŞLARINDA TAŞIDIKLARI İDÂRECİLERİNİN DÎNİNDEDİRLER!”

Hılâfetde ise, teb’a-i İslâmiyye ile teb’a-i zımmiyyenin kat’î hatlarla ayrılması, iki tarafın hukûkunun kendi menfaat ve yapılarına göre Allâh Azze’nin sübhânî ve mutlak adâletinin tevzii ve tabîki bakımından şartdır. Bunun aleyhinde yazan-konuşan şeytânî vekiller, Mutlak Adâletin ne olduğunu da aslâ bilemez; bunu, eşitlik denen (DEMBOKRATİK-BEŞERÎ) şeytanlık ve zulme ters görürler!. Halbuki zımmîler, hukukları Allah Azze’nin emri ile te’minât altında olub, Müslümanlara zimmetlenmiş ve (Hakları çok, vazifeleri az, askerlikden bile muaf ve da’veti kabûl etmemiş Allâh kulları)dır…

HESAB GÜNÜ, ZIMMÎYE ZULMEDEN ZÂLİMİN KARŞISINA ÇIKACAĞINI BİZZAT BEYÂN BUYURAN DA, ALLÂH CELLE’NİN HABÎB-İ EDÎBİ, RASÛL-İ RUSÜL ALEYHİSSELÂM EFENDİMİZ HAZRETLERİ… 

Teb’a-i İslâmiyye ise, devletin bel kemiğini teşkîl eden, Allâh Celle’ye karşı her nefeslerine kadar MES’ÛL, askerlik, adâlet, ehliyet, emânet, istişâre,  hükûmet ve cihâdla (Dünyâ çapında sulh ü sükûn) ile mükellef, (ZIMMÎLERLE MUKÂYESEDE ONLARIN ZIDDINA), Hakları az, vazifeleri çok olan NEZÂRETÇİ VE MUHÂFIZLAR) mesâbesindedirler… Çünki Hılâfet, Allâh Azze’nin irâde ve hâkimiyyetini zarûreten  esâs alan bir nizâmdır; ve bunun icrâ ve edâsıyla muvazzaf olanlar, doğrudan doğruya teb’a-i  müslimedir… Ve bunlar, hükûmeti, mücerred Allâh Azze ve Rasûlü Aleyhisselâm’ın kat’î bir emri olarak ve onlar adına te’sis etmişlerdir… Muârızlarımızın inkârları istikâmetinde, Hılâfete “İslâmî bir kurum değildir” gibi galız ve hayâdan sıyrık bir inkâr savurmak, islâmîliği bırakınız, insânîlik hatta hayvânîlik bile olamaz… Bu i’tibarla bu hükûmet, İslâm’da, ihâtası çok geniş bir temel RÜKN olarak varlık belirtir. Cihad ve namaz gibi ve onlardan binlerce kat daha muhîtdir; ve beşerî topyekûn hükûmetler ne kadar tâğûtî bir hüviyet iktisâb ediyorlarsa, bu, tam tersine o kadar “MUKADDESDİR!”

Şeyhülislâm, Büyük Dâhî ve Allâme Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin kalemiyle hakîkatı söyletecek olursak şu müthiş îmânî tesbit ve ta’rîf karşımıza çıkacakdır:

“HILÂFETİN LÜZÛMUNDA ŞÜBHE VE TEREDDÜD GÖSTEREN İNSANLARIN, HEM AKILLI HEM DE MÜSLÜMAN OLMALARINA İHTİMÂL VEREMEM.” (İmâmet-i Kübrâ, 21/Kânûn-ı Evvel/1928–8/Receb/1347, Yarın Gazetesi)

Bazı muhîtlerdeki oryantalist ve câhil kaynakların, bazı farklı fırkaları (din) değil de, İslâm içinde ve ONA âid (mezheb) farklılığı olarak ele almaları, o fırkaların doğuşlarındaki İslâm oluşlarını esas almalarındandır. “Âli Şîası” ta’biriyle ashâbın bir kısmına âid ictihad ayrılığı, sonradan İbni Sebe gibilerin parmağı ile İslâmiyyet ile alâkası olmıyan bir sapma ve saptırmaya yol bularak, apayrı bir din hâline getirilmiş; ve her asırda da kılık değiştirerek mütekaddimîni ile müteahhırîninin i’tikad esasları arasındaki zâviye farkı gitdikçe açılmışdır. Bunlar, aynı dînin mezhebi olmayı değil, apayrı iki farklı dîn oluşu netîce vermişlerdir…

Zâten son asırlarda tahrîf çakılan ve aslâ ciddîye alınmaması şart olan ve oryantalist zehri çekerek neşv ü nemâ bulmuş şeytânî müellif ve bunların eserleri hâric tutulacak ve 15 asırlık ana ve temel kaynaklarımız mi’yâr ve mîzân alınacak olursa, “Zarûrât-ı Dîniyye’mizin velev bir tek mes’elesindeki” münkirlerin bile, sûret-i kat’iyyede müslüman kabûl edilemiyeceği bedâhaten ortaya çıkar…

HAKK İLE BÂTIL, MÜ’MİN İLE KÂFİR, ÎMÂN İLE KÜFÜR ARASINDAKİ TEFRÎK HATTINI APAÇIK GÖREMEYENLER, HER AN, HAKKI BÂTIL İLE “TELBİS KÜFRÜNE” DÜŞMEK TEHLİKESİ İLE YAŞAYACAKDIR…

Bu  cihetle (Selefimiz olan 15 asırlık Ehl-i Sünnet Ulemâmız), onları, Hidâyetin zıdd-ı kâmilleri kabûl etdikleri içün (DALÂLETE) nisbet ederek, “Fırâk-ı Dâlle” ta’bîr ve terkîbiyle tesbît etmişlerdir. Hatta bazı velî-ulemâmız, bunların küfre müeddî olan yani (Zarûrât-ı Dîniyyemize) mutlak zıd ve mükezzib bâtıl i’tikadlarını beyanla, onlar içün “Tekfîrleri VÂCİBDİR” buyurarak ümmet-i merhûmeyi cidden uyarmış ve ebedî ateşden muhâfazaya çalışmışlardır. Mürşid-i Kâmil Merhûm Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî, Büyük Fakîh Muhammed Zihnî, Kudretli ve Mücâhid Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Allâme Müfessir Muhammed Hamdi, Şehid-i Muazzez ve Muktedir Âlim Muhammed Âtıf (Rahmetullahi Aleyhim Ecmaîn) Hazerâtı gibi bir nice zevât-ı kirâmın eserlerine bakılması hâlinde, bu îmânî temel çerçeveyi görmek pekâlâ mümkindir…

Eğer İslâm, kendi “ZARÛRÂT-I DÎNİYYESİNE” ters ve müteârız gördüğü bir mes’ele veya sistemi, kendi içinde  ve kendisinden  biliyor veya kabûl ediyorsa, (Hâşâ) bu, onun Hakkı bâtılla TELBİS etmemek” ana kânûnuna mugâyir ve mütenâkız bir felâketdir; ve onun, “Zarûrât-ı Dîniyyem” dediği olmazsa olmazlarında (Hâşâ) ŞÜBHESİ var demek olur!!!..

İslâm, bu takdirde de (Hâşâ ve Kellâ) kendi kendisinin (Mutlak Hakk oluşunda) ciddî değil demekdir; şübhededir ve esaslarını tam ortaya koyamamışdır; ve netîceten yıkılmaya mahkûm, (beşerî bir religion olmakdan öteye de gidemez) sayılır!.. (Hâşâ ve Kellâ!)

İslâm gibi USÛL-İ DÎN noktasındaki esas ve tâzeliği 15 asırdır bütün rabbânîliği, sübhânîliği, i’câzı, salâbet ve ekmeliyyeti ile cihânın gözü önünde  duran MUTLAK bir dîni, BU ŞEKİLDE BİR SIFAT VE VARLIK İÇİNDE RESMETMEYE HİÇ KİMSE KIYÂM EDEMEZ

Ederse, onun, o din ile alâkısından bahsedilemez!.

Bugün İslâmiyyet’i yok etmenin peşindeki iç ve dış mihrâklar (şebekeler) bilhassa bu noktayı her fırsatda ve bilhassa politikacılar, medya, DİB’iş merkezleri, teoloji (!) mektebleri üzerinden sulandırıb gevşeterek, İslâm’ın omurgası ve lâ teşbih genleri ile oynamayı, ana hedef, yıkıcı plân ve tahrifçi proje kabûl etmişlerdir… Geçmişdeki “Telfîk ve takrîb-i mezâhib” ve Fettoş’a gütdürdükleri “Hoşgörü-Diyalog=nâm-ı diğer Takrîb-i Edyân”  fitne-fücûrunun altında, İslâmiyyet’i yok etme peşindeki çukur merkezlerin yatdığı îzahdan vârestedir…

İslâm, “Unzurnâ= Bize nezâret edin” diyen bir Hılâfet müessesesine îmânı şart koşarken; Dembokrasi ve beşerî sistemler, yahudinin “Râinâ=Bizi GÜDÜN” dedirten koyun sürüleri peşindedir; ve onları çobanları vasıtasıyla parti parti, fırka fırka bölüb, bölge bölge ve şia şia parçalıyarak, istediği şeytânî istikâmetlere sevketmek hedefini istihdâf eder…

Büyük Osmanlı Şeyhülislâmı Merhûm Ebussuûd Efendi Hazretlerinin Şia hakkındaki fetvâları da bahsimize mevzû’ edilirse, bu iki ayrı din olma vâkıası bütün çıplaklığı ile tebeyyün edecekdir…

Bu makâle serîmiz tamâmen tedkîk edildiğinde, ayrı dînlerin temelleri arasındaki farklılıkları, HAKK DÎNİN mezhebleri arası pek fer’î mes’ele imiş gibi göstermelerin de, ne kadar câhilce, kulakdan dolma ve tefekküre ve ciddî eserlere dayanmayan, uydurma ve yakıştırmalar olduğu; hattâ dalâlet içindeki nice fırka ve kavmin, kendisini İslâm’a nisbet etmek katakülli ve sıkıntısından neş’et etdiği apaçık ortadadır. Bu dalâlet fırkalarını islâmî i’tikâd çerçevesi içinde telâkkî etmek, evvelâ dînin îmân esaslarını hafife almak; sâniyen İslâm hâkimiyyetini tehlikeye atmak demekdir ki, bunun da, ebedî felâkete bâdî olacağı kat’iyyen inkâr edilemez… İslâm, Levh-i Mahfuzdaki yazısını elbetde murâd-ı ilâhi ne ise, onu, zerresine kadar mutlaka tamamlıyacakdır. Ancak, burada, kullar imtihanda olub, irâde-i cüz’iyyelerini nereye kullandıkları noktasında o “hâkimiyyet ve irâdeye” mutabaat veya mufârakatdan mes’ûl tutulacaklardır…

Biribirine tamâmen zıd ve Zarûrât-ı Dîniyyemize taallûk eden mes’eleleri öylesine hafife alıb basite ve keyf ü hevâya ircâ’ etmek, aklî, îmânî ve ilmî haysiyetle beraber yürüyemez. Bu kadar farklı ve köklü îmânî mes’elelerin bey’atlaşmada “Hiç önemi yokdur” ve “Bunlar bizi bağlamaz” diyerek, islâmî esasları babadan mîrasmışcasına oyuncak gibi oynamak ve hatta tokatlamak, nefs emrindeki başıboş ve yabânî aklı, vahyin önüne-üstüne çıkarmakdır ki, bunun insânî hiçbir hasletle dahî kâbil-i te’lîf edilmesine imkân olamaz… Bunlar, İslâmiyyet’in, bidâyetinden Kıyâmet’e kadar kat’iyyen yok etmek istediği “Tâğûtî tecâvüzler” cümlesinden bilinir. Bu kabil sallama ve dallama hüküm ve tecâvüzlerin ebedî mes’ûliyyeti ise, mütecâsirlerini “Bir gece ansızın” ne derece ve nasıl yakalayıb kuşatır, bu da ancak, ALLÂHU TEÂLÂ Zü’l-Celâl, Azze ve Celle Hazretlerine ma’lûmdur!..

(Mâba’di var)

İntişârı: 02.03.2019 / 13:25:41 (tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir