(10) Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
9 Şubat 2019
(12) Haçlı Yeni Yılına Girişde Kaş Yaparken Göz Çıkaranlar, Hattâ Mil Çekenler!
22 Şubat 2019

HAÇLI YENİ YILINA GİRİŞDE KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARANLAR, HATTÂ MİL ÇEKENLER!

(11)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

HUMEYNÎ’YE GÖRE:

“HILÂFET GEREĞİNCE BÜTÜN ZERRELER VELİYY-İ EMRE BOYUN EĞERLER. MEZHEBİMİZ GEREĞİNCE BU MA’NEVÎ MAKAMLARA “MELEĞ-İ MUKARREB” VE “NEBİYY-İ MÜRSEL” DE ERİŞEMEZ.”

 3) Sahîfe 65:

Akit’in “Üstad’ı” Dilipak, aşağıdaki Humeynî satırlarını da “slâmcı” îmânına sindirmiş olmalı ki, “Mezhebî farklılıklar biatleşmede hiç önemli değil. Biat etdiğimiz kişinin fıkıh mezhebi ve ictihadı bizi bağlamaz.” deyib, hiçbir şart tanımadan ve “kabûl edilir miyim” diye de hiç endîşe etmeden; ve o bey’atı kafesde keklik de görerek; ve kendi kendine gelin güveyi de olarak bey’at ediyor!. Hulâsa, gönül rahatlığı ile, (Bey’at) faslında kendini garantide hissediyor!.

Dilipak, demek ki şiilerin bile mahzûrunu anlayıb sonraki baskılarda takiyye îcâbı da olsa kaldırdığı ve Müslümanların îmân dışı saydığı abuk cümleyi kendi dînine uygun buluyor! Humeynî aynen şöyle diyor:

“İmamda egemenlik yetkisi ile birlikde bulunan görevden ayrı olarak MÂNEVÎ MAKAMLAR DA VARDIR. Bu ma’nevî makamlar, “ilâhî küllî hılafet” makâmını ifâde eder ve imamların (A.S) beyanlarında bazen bu MAKAMIN zikredildiği görülür. Bu tekvînî (evrensel) bir hılafet olup, bu hılâfet gereğince bütün zerreler veliyy-i emre boyun eğerler. MEZHEBİMİZ GEREĞİNCE BU MA’NEVÎ MAKAMLARA “MELEĞ-İ MUKARREB” VE “NEBİYY-İ MÜRSEL” DE ERİŞEMEZ.”

12 imam o kadar büyük makamlara sâhib ki, görüldüğü gibi Bütün zerreler ona boyun eğiyorlar!.”

 Mutlak HÂLIK Allâh Azze ve Celle’den başkalarına da “boyun eğen zerrât!?”

İkinci olarak 12 imam öyle bir “Evrensel imâmete sâhiblerdir” ki, makamları, halîfesi oldukları en büyük PEYGAMBERİN, bütün peygamberlerin ve 4 melek peygamberin bile “erişemiyeceği” kadar yüksek!. Ve bütün bu peygamberler, (Hâşâ) 12 imamın altında bir makâma sâhib!!! Halef, kendisini ta’yîn eden irâdeden fevkal’âde daha üst MAKAMDA!..

Piramidin, tabanı üzerinde değil de, tepesi üzerinde durdurulması ütopisi!. Bütün bunlar, “MEZHEB GEREĞİ” yani şiilik gereği olub, dayandığı hiçbir delîl yokdur; delîl istenirse de göstermek abesdir, şiinin şiiliğe hakâreti sayılır; bunlar, “yezîdîleri=sünnîleri” ise zâten alâkadâr etmez!

İşte şia dîni böyle esrârengiz bir dindir!..

Bunları bey’atla ve âfiyetle yer, inanırsan; sonrasında da Âyetulla’ya o bey’at üzerinden, cennetdeki o yüce (makamları) bu dünyâda garanti edeceksin demekdir!

Humeynî’nin bu satırlarına bakınca, karşımızda İslâmiyyet gibi müstakil apayrı bir din görüyoruz… Bu dînin Humeynî’sine de “Bey’at lüzûmundan” bahseden “Üstâd-ı A’zam” Dilipak, sünnîlerin elindeki dîn ile bu dîni nasıl kâbil-i te’lîf ediyor, pek hârika ve esrârengiz bir manzara!. Bu satırlarıyla Humeynî demek istiyor ki:

“12 imamda öyle ma’nevî makamlara mâlikiyyet vardır ki, bu, ilâhî olmakla beraber, cihanşümûl bir hılâfetdir. Böyle olduğu içün bütün zerreler o cihanşümûl Halîfeye (veliyyül emre) itaat eder boyun eğerler!. Üstelik de bu makamlara Allâh Azze’ye en yakın melekler olan Cebrail, Azrâil, mîkâil ve İsrâfil ile, topyekûn bütün peygamberler de erişemez, topu da imamların altında kalırlar…”

İşte dilinden, Papa’nın bile zor anlıyacağı  bu da bir başka dîn!

Dediğimiz gibi, piramidi tabanı üzerinde değil, tepesi üzerinde durdurma peşinde bir kuvve-i hayâliyye ve takiyye sistemi… İslâm Dîninde ise her bakımdan ve tam tersine, peygamberlerin makamlarına hiç kimse aslâ erişilemez… Orada da en yüce makâm, kendisine “Makâm-ı Mahmûd”  da verilen, son ve diğer bütün peygamberlerin “Ahd ü mîsâk verdikleri” HÂTEMÜ’L-ENBİYÂ ALEYHİSSELAM’DIR ki, bu mes’ele aynı zamanda ehl-i sünnetde, zarûrât-ı Dîniyyeye taallûk eden bir mes’eledir; münkiri ikfâr olunur…

ŞİİLERİN YAPDIĞI BASKIDA 65. SAHÎFEDEN YUKARIYA ALDIĞIMIZ İBÂRE KALDIRILIYOR!

4) Humeynî’nin adı geçen kitabını Şii Prof. Hüseyin Hâtemî terceme etmiş ve o zamanın Humeynî’cisi, bu zamanın Fettoş’cusu ve her zamanın da bir şeyi Ali Bulaç neşretmiş (tab’ etmiş, basmış) dedik. Bu kitabın aynısını bir-iki yıl sonra Acemistan’daki  “İslâm (şia demek en doğrusu) İnkılâbını Dünyâya Tebliğ Komitesi” bastırıb neşretmişdir. Ancak, Bulaç’ın baskısındaki ve yukarıda 65. sahîfeden yapdığımız iktibas, son derece yanlış ve Peygamberlerle (Melek Peygamberlerine) hakâret sayıldığından, müslümanların şiddetle aksül’amelini çekmişdir. Bunun üzerine Komite, kendi yapdığı baskıda bu ibâreyi kaldırmış, yeri boş ve bembeyaz bırakılmış, bir nevi sırıtmışdır!. İranlı Komitenin çıkardığı ibâre, yukarıda da iktibâs etdiğimiz gibi şu cümledir:

MEZHEBİMİZ GEREĞİNCE BU MA’NEVÎ MAKAMLARA “MELEĞ-İ MUKARREB” VE “NEBİYY-İ MÜRSEL” DE ERİŞEMEZ.”

Bu da, hangi tür takiyyeciliğin veya kataküllinin netîcesi yapılmışdır, “cihânın bilgilerine” deriz!!!

Takiyeye ise, İslâm’da Nahil Suresi 106. Âyet-i Celîle ile, ancak “İkrâh-ı Mülcî” olduğu zaman, bir tek bu noktada ruhsat verilmiş; onun dışında kat’iyyen haram, Zarûrât-ı Dîniyyemize müteallık hususlarda ise (küfür) sayılmışdır. İkrâh-ı mülcî olmadan Zarûrât-ı Dîniyyeden herhangi birinin inkârı ve HATTA ONDA ŞÜBHE dahî kat’iyyen İslâm ile alâkayı keser yani küfür olarak hükme bağlanmışdır…

 EBÛ HUREYRE RADIYALLÂHU ANH HAZRETLERİ ÜZERİNDEN ALLÂH VE RASÛLÜ DÜŞMANLIĞI!

5) Sahîfe 180:

Bey’atlı Dilipak’ın Emirü’l-Mü’minîni Humeynî Âyetula, ma’lûm kitabının 180. sahîfesinde de, Efendimiz Aleyhisselâm’dan en çok Hadîs-i Şerîf rivâyet eden Ebû Hureyre Radıyallâhu Anh Hazretlerine HEM İFTİRÂ VE HEM DE en AZILI bir DÜŞMANLIK ortaya koymaktadır… Ve kütüb-i sitte dediğimiz en mu’teber hadîs kaynaklarımızda en ön saflarda kıymeti olan bu mübârek sahâbî, rivâyetleri ile İslâm Fıkhındaki hüküm ve haberlerin üzerinde en ziyâde hissesi olan bir zât-ı âl-i kadirdir. Radıyallâhu Anh…

Şîaya âid nice bâtılları imhâ ve iptâl eden pek çok hadîs-i şerîflerin râvisi Ebû Hureyre Hazretleri olduğu içün, o, hakâret ve iftirâlarla silinir ve çürütülürse, ondan gelen hadisler de şii Humeyni mantığına göre saf dışı bırakılmış olacağından, adı geçen sahâbiye bunun içün bütün buğz ve adâvetleri ile hakâret ve iftirâya cür’et ederler… Cenâb-ı Hakk bildirdiği içün Efendimiz Aleyhisselâm münâfıkları tek tek biliyordu ve Huzeyfe Radıyallâhu Anh Hazretlerine de bunları bildirmişdi. Münâfıklar arasında olsa idi, (Hâşâ) Hazret-i Huzeyfe de bilinir ve bildirilirdi… Artık böyle bir şey olmadığına göre o da tezkiye edilmiş demekdir ki, ona buğz ve adâvet, doğrudan Allâh ve Rasûlüne demekdir…

Okuyalım:

“Ebu Hureyre de bir fakihdir. Fakat Muâviye ve benzerleri yararına uydurduğu hükümlerin ve İslâm’a verdiği musibetlerin sayısını ve boyutlarını Allâh bilir.”

Şia ağzı ile son günlerde Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh) Hazretlerine iğrenç hakâretler eden ekfer-i küferâ ve echel-i cühelâdan ve baba lâ’netlisi ve aslını inkâr eden ma’nevî bir (veled-i z.na) veya “Slâmoğlu” veznindeki bir iblise, işte yukarıya aldığımız şii satırları küfr ü dalâlet kaynağı olmaktadır…

Haltettin Karamanlis nâm herif-i nâşirîfin de “Muaviye’yi sevmem, hakaret de etmem” gibi şeytânî ve dessasca hezeyanlar savurmasının altında, şii Cemalettin Efgânî ve Sâbık Mısır Püftüsü Abduh masonlarının şirk ve küfürleri ve yukarıya aldığımız şia iftirâları yatmaktadır…

Sanki koskoca sahâbînin, bir iblisin sevgisine ihtiyâcı varmış gibi! Hadîs-i Şerîf mu’cebince “Sahâbîyi seven, Efendimizi sevdiği; sevmiyen de Efendimizi sevmediği içün sevmez!” Üstelik, sahâbîlerin Allâh Azze’den, Allâh Celle’nin de ashabdan “RÂZI OLDUĞU” Kelâm-ı Kadîm ile kat’iyyen sâbitdir. Buna rağmen “Sahâbileri sevmeyen”  ve bunun içün mugâlata yapan, onlara buğz ve adâvet içine giren, onları uydurma bahâne ve iftirâlarla tahtıe eden herif-i nâşerîf ve dengesiz kesânın, islâmî i’rabda aslâ yeri olamaz…

Dilipak, bey’at etdiği Humeynî’nin izinde olarak ashâba onun gibi çarpık çurpuk bakıyor ve onlara iftirâ ediyorsa, hangi dîn üzre olduğunu 30-40 yıl da geçse, akıllı olarak ve çok dikkatli şekilde DÎNİ ÖĞRENEREK, nefsini ve derleme “Bilimlerini” de selefin dîn ü îmân murâkabesinden geçirmelidir!.

6) Sahîfe 180:

“Zamanında takiyye yapılmasa idi, MEZHEB YAŞATILMAZDI.”

Çünki İslâmiyyet’e uymayan neler ve neler ile dolu bir “mezheb!” Bize göre apayrı bir din… Takiyye ile bunların üzerine bir şal çekilmeli ki, muârızlara malzeme verilmemiş olsun!. Daha doğrusu bu, suçun inkârına bir usûl getirmekdir o kadar… Bu onlarda o kadar mühimdir ki, tekrar edecek olursak: Şiadaki 6 îmân esasından biridir!.

Humeynî adı geçen kitabında aynen yukarıya aldığımız cümlesini yazmakdadır ki, bazı şii ve şiatapar herzevâtın, şiayı, “Takiyyeden münezzehmiş gibi tezkiye” ıkınışları da, bu cümle ile berhevâ olmuş bulunacakdır…

Takiyenin, Sünnî İslâm’ında yalan ve iki yüzlülük taşıması i’tibâriyle ne kadar büyük bir bozukluk, i’timadsızlık ve îmânsızlığa kapı açdığı, bir nebze yukarıda beyân edilmişdir!..

 

(Mâba’di var)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir