(3) Dembokratların Yüz-Karaları Ve Yüz-Numaraları!
14 Nisan 2014
Hoca Mocanın Olur Da, Şeyhin Meyhin “Paraleli” Hatta Parabolü Olmaz Mı?
8 Mayıs 2014

“İmtiyâz-ı Rubûbiyyetin sınıf-ı ruhbandan kendisine geçdiği” parlöman reisi Bay Çiçek “i’tirafnâmesine devam eder:

DEMBOKRATLARIN YÜZ-KARALARI VE YÜZ-NUMARALARI!

(4) 

Mehemmed SAFFET

 

“İmtiyâz-ı Rubûbiyyetin sınıf-ı ruhbandan kendisine geçdiği” parlöman reisi Bay Çiçek “i’tirafnâmesine devam eder:

……….

“Türkiye’de kurulan her partinin Türkiye’yi yönetmek için kurulduğunu kabul ederim. Partilerin söyleminin ülkenin tümünü hedef alan söylem olması doğru olur. Çözüm ve önerilerin de ülkenin tümü tarafından kucaklanması gerekir. Dar alana sıkışan talep ve öneriler siyasette normalleşmeye, demokrasi kültürünü arttırmaya mı hizmet eder? Yoksa yeni çatışma alanı çıkarır, yeni gerginliklere mi sebep olur? Herkes buna dikkat etmeli.” 

http://www.habervaktim.com/haber/367180/cemil-cicekten-cumhurbaskanligi-aciklamasi.html

Hulâsa, görüldüğü gibi “imtiyâz-ı Rubûbiyyeti elinde tutan” Parlöman reisi Bay Çiçek, hâlâ kadîm Yunan aklının uydurması “demokrasi kültürünü artırma” hülyâları peşindedir!. Bu “artırmaya atkı ve katkısı” olmadığını sandığı bazı kürt partilerinin de, varlığından sızlanmakda… Eğer kendisinin istediği gibi “dembokrasi ilâhına tapınma” olmazsa, bu partilerin “yeni çatışma alanı ve gerginlikler çıkaracağı” sıkıntısı taşıdığını ifhâm eylemektedir!. Demek ki, dembokrasi religionunun tanrısı olan “halk” veya halkı perde yapan “tepelerindeki uyanıklar tâifesi”nin irâde ve hâkimiyyeti, bazı dembokratik mezheblerin “çatışma ve gerginlik çıkarma” gibi rezâletlerine mâni’ olamıyor; nâfizü’l-hüküm bir idâre ortaya koyamıyor; her mezhebin dembokratik mezhebçiliği önünde önüne gelenler hastir yiyib kıç üstüne oturuyor!. “Dembokrasi” diyerek iman edilen religion ve onun, tapılan tanrısı bulunan “halk irâde ve hâkimiyyetinin” Reis Bey dilindeki keyfiyeti bu!

Demek ki bir müddet de “yarı başkanlık” religionunun tanrısına âid “irâde ve hâkimiyyetle” yol alınıb, o da gevşeyib cılkı çıkınca, bir başka religion ve onun ilâhına; ve meselâ, “tam başkanlık religionu” gibi yeni bir religionun tanrısına âid “rubûbiyyete” sığınılacak demekdir!..

“Lâ ilâhe” nefyi, sonra da “illâllâh” isbâtı ve üçüncü olarak da “Mu….dürrasûlullâh” teslîmiyyetine vâsıl oluncaya kadar, birini yıkıb ötekini dikmiye devam edileceği, kaçınılmaz, zarûrî bir netîce bulunacakdır… Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi, “ilâhehû hevâhu” hakîkatı tecellî edecek; nefislerin arzu ve hevâları ve kula âid irâde ve hâkimiyyetin İLÂH olması, beşeriyyetin kadîm şirki hâlinde sürüb gidecekdir!. İnsanların bir kısmı da, bu hâle munzam ayrıca “müslümanız” diyerek, Müfessir merhûmun ifâdesiyle “Allâh’a az çok inansalar bile aynı zamanda tâğûtlara da inanırlar;” ve böylece, mücerred dembokrasi religionunun müsâade etdiği kadar “müslümanlığa inanmış” olur; ve kendilerini tatmin ederek, iki dünyalarını da garanti etmenin “dembokratik formülünü” (!) yakalamış bulunurlar!..

Nasıl olsa kadîm Yunan aklının uydurması olan dembokrasi religionu, kendisine teslîm olan ve miktar ve keyfiyetini dembokrasi tanrısının “irâde ve hâkimiyyetine” terk eden bir “müslümanlığı ve müslümanları” muhâfaza edecek, besleyib rektifiye eyliyecek, DİB ve İlahiyyat me’mûrları ile bu, kuyumcu gibi işlenecek… Hatta, “Kutlu Doğum Haftaları” îcâd ederek Müslümanlığın Nebîsi Aleyhisselâm’ı, başvekiller ağzıyla, “kendisine dünyânın medyûn-ı şükrân olduğu” bir böyük ve yüceler yücesi ZÂT-I ŞERÎF olarak bile ilân edecekdir… Lâf planında minârenin tepelerinde gezinirken, O Nebî’ye nisbetle ortaya konulacak fiil ve tatbikat noktasında ise, kuyunun diplerinde seviye belirtilecek; ve bu manzara, O Nebî’yi “sevmek olarak” milletlere yutdurulacakdır!. Puthâne, fâizhâne, kerhâne ve meyhâne edeniyeti bir medeniyet, aslâ vazgeçilemez ve olmazsa olmazlar olmıya devam ederek… Ve millete de, “Nebî Sevmenin!” nasıl olacağı, böylece devlet ve hökûmet ma’rifetiyle gösterilecek, lisan-ı hâl ile, “15 asırlık ecdâd gibi değil; bizim gibilerin gösterdiği keyfiyet ve ölçüler içinde, böylesine sulandırılmış ve mücerred lâf planında, tatbikatla alâka sıfırlanmışcasına” denmiş olarak… Tabii Allâh ve Rasûlü’nün istediği Müslümanlık, insanlara asla gösterilmiyecek; bu, diyalogcu ve tahrîf mütehassısı ciamaatların “paralelinde” ve 90 yıllık usûllerin de devamı olarak ketmedilecekdir… Ve Dembokrasi religionu ve O’nun tanrısının “irâde ve hâkimiyyetinin” istediği kadar bir Müslümanlık, dâima ruznâmenin başında kalacak; ve bu, büyük bir  dembokratik vecd ve istiğrak içinde ve “halka hizmet aşkıyla” ve onlara, “sizi seviyoruz size aşığız aşık” nidâ ve seçim nutuklarıyla havalarda uçuşarak ve dembokrasi şölenleriyle de takdîm edilecekdir…

Nihâî çerçevede gelinen nokta, “Allâh Azze’yi beğenmek veya beğenmek; veya O’na (îmân) etmek ve etmemek” mes’elesidir…

Kâinatdaki zîşuurların bir numaralı mes’elesi, dün de bu idi, bugün de bu, yarın da bu olacakdır…

Çatlaşalar da, patlasalar da, bu böyledir; ve bu ruznâmeyi aslâ değiştirib bozamıyacaklar; ve bunun dışına da zerre kadar çıkamıyacaklardır!. Çünki YARADAN, nizâmı böyle kurmuşdur… Mes’ele, beyân etdiğimiz gibi, hangi “irâde ve hâkimiyyetin” tercîh ve kabûl edileceği mes’elesidir… Üstelik Kelâm-ı Kadîm, “insanların ekserîsinin îman etmiyeceklerini” yani “Hakk irâde ve hâkimiyyetini” değil; “HALK irâde ve hâkimiyyetini” tercîh ve kabûl edeceklerini de, sübhânî bir hakîkat olarak insan ve cinnîlerin gözüne sokmaktadır… Aklı, mevki-i mahsûsunda değil de, başka uç noktalarında taşıyanlar, dembokrasi religionunun şırınga etdiği “kemmiyet (kantite)” umdesine esîr olarak şöyle demeye haşhâşîler gibi alıştırılmışlardır: “Biz kaç kişiyiz, bu hâlimizle ve bu kantitemizle (kemmiyetimizle) bu tarafda kalsak, netice, ne kadarcık değişecek ki!?” Böyle bir muhâkeme ve kıyâsın fâsid oluşu bir tarafa; bu, aklın ve îmânın pörsümeye başlamasından başka hiçbir ma’na da ifâde edemez… İslâmiyyet’in getirdiği en umûmî çizgi, Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri’nin ifâdesiyle, “Hakk ve hakîkatin tarafında olmak esasdır; ve bu da, aded-i ârâ (oy çokluğu-kantite) ile ölçülmez!” İbrâhim Aleyhisselam Hazretlerini yakmak içün dağ gibi odunların ateşine, onları söndürmek içün iğne ucu kadar su taşımayı kendisine vazife bilen karınca, netîceye değil; vazifesinin, Hakk ve Hakikat safında olduğunu Kâinâta ihtâr etmek üzere, yerini belli etmenin peşinde olduğuna kenetlenmişdi!

Karınca kadar olamayıb, hâlâ dembokrasinin ta’yîn ve tesbît etdiği kadar bir “müslümanlık” peşindeki insancıklar, acaba şu karıncanın kıssasından bir nebze bile ders alabilecekler midir?

Nasibleri varsa, evet; yoksa, hayır!

Merhûm, Azîz Üstâd Necib Fazıl Bey’in, “Ya ol, ya öl!” dediği, derindeki sır noktası…

(Mâba’di var)

 

(İntişârı:16.04.2014)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir