Kem-âl!
24 Haziran 2015
Chp İnanç Ve Mantığına Göre, Dinsiz Devlet Ve Parti!
14 Temmuz 2015

Târih boyunca tatbik edilen taktiklerden biri de, nesneyi, kendisine küfrederek, aşağılayarak yaşatma iblisliğidir! Napolyon denen Freng keferesi,

IRKÇILIĞI, IRKÇILIĞA KÜFREDEREK YAŞATMAK…

Ahmed SEYYİDOĞLU

Târih boyunca tatbik edilen taktiklerden biri de, nesneyi, kendisine küfrederek, aşağılayarak yaşatma iblisliğidir!

Napolyon denen Freng keferesi, işgali altındaki Kahire’de öyle ajan grublar peydahlar ki, bunlar, “çok cesur adamlar” havasıyla belli semtlerde halkın arasına karışır; ve “Freng gâvuru aleyhinde veryansın” ederlerdi!

Böylece, “Freng aleyhdarlığı” hangi noktalarda ve ne derecededir, bunları tesbit eden yerli satılıklar, akşam, gizlice raporlarını işgâl kumandanına ulaştırır; ve onun, hâdiseyi, zıddı üzerinden yaşatma taktiğine köpeklik ederlerdi!

Irkçılık da bizde böyle doğdu, yayıldı, yaşatıldı ve kanser gibi milleti sardı!

Hedef, (vahye) dayanan nizamı örseleyib yok etmek; ve kendi kafalarındaki şeytanlığı, Haçlı  Batı hesâbına hâkim kılmakdı!

Yeryüzünde, binlerce kavim olduğu bir vâkıa!. Bunların her biri, elbetdeki YARADANIN lihikmetin içlerine zerketdiği “kavmî mensûbiyyet” hissi ile bunu duyacaklardır. Ancak bunun, beşere zarar verici mikyâsa bâliğ olmasını bastırarak; “asıl ve müsbet mensûbiyyetin” ne olduğuna ve ne olması icâbetdiğine, (îmân) etmeleri şartı vardır… Bu müsbet ve mutlak mensûbiyyet adına, (nefs) denen en büyük tehdîde meydan okunacak; ve bu meydan okuyuş nisbetinde de, YARADAN indinde kazançlı çıkılacakdır!

Hikmet bu!

Ve bu hikmete inkıyâdın altında, (vahdet=birlik ve beraberlik) gibi pek büyük bir KUVVE saklandığı da, kat’iyyen ortada bir vâkıa…

O halde, iblis cebhesinin işi, her mes’elede olduğu gibi bunun da aksini ortaya koymak!

O kuvvenin, müslümanların elinden gitmesi içün, bölücü, parçalayıcı ve biribirine yedirici “kavim mensûbiyyetini, (VAHYE) mensubiyyet yerine çakarak”, düşmanını, düşmanı olmakdan çıkarmak…

Bugün T.C.’nin, içinde bunaldığı her türlü iç ve dış sıkıntıların altında bu onulmaz illet yatmakdadır. Dış mihrakların yıllardır kaşıdığı “kürt” mes’elesi, kürt ırkçılığı üzerinden yürütülen, esasda, bir ermeni taşeronlar projesidir; ve altında da başda İngiliz olmak üzere T.C.’nin 90 yıldır TAPDIĞI haçlı Batı ve yehûd kavmi vardır… DEAŞ denen selefî çizgili buğât gruplarının da, bu projenin birer kolu olduğunda asla şübhe edilemez… Artık cedvelle çizilen bir asır evveki hududlar triumviranın işine gelmemekde, yeni emperial mülkleri (müstemleke) projeleri içün, yepyeni haritalara zarûrî ihtiyaç vardır!. Dünyanın hiçbir devletinde görülmiyen “Müstemlekeler Vekâleti” adıyla bir bakanlığa da, ancak triümviranın proje merkezi İngiliz adasında rastlanır…

İşte dünya, o menfî mensûbiyyet asabiyyeti elinde, her gün, dökülen kanlar ve milyonlarca ma’sum insanın gözyaşları ile ıslatılıyor!. “Şurası burası” diye daha da saymak abesine girmeden söyliyelim ki, nerede kan ve gözyaşı varsa, altında birinci derecede değilse, 11. derecede, ama mutlaka o “kavmiyete mensubiyet asabiyyeti” kullanılmaktadır!. Altını çizerek tekrar ederiz ki, bunu kullananlar da hiç şübhesiz, dünya fitne merkezi Britanya adası ve şürekâsı olan yehudi-haçlı mihrâklarıdır.

Gecekondu tipli Türk politikacıları ise, işlerine hangi mensûbiyyet gelirse, onu, o zaman ve mekanda kullanmakdan zerre kadar hazer etmez; ve bunu bir insanlık ayıbı olarak da görmezler. Yıllarca evvel, RTE ile alâkalı bir haberi okuyalım:

“İstanbul Valiliği’nin bir beyanı var. ‘Dört tane şehit polisimizin cenazesine, “ben Türk’üm diyen gelsin” diyor. Ben Laz’ım diyen, ben Kürt’üm, ben Abaza’yım, ben Arab’ım diyen ne olacak. Bunlar bu ülkeyi yıllardır bu ifadelerle parçaladılar.

Milletin bütünlüğü, “ne mutlu Türk’üm” ifadesiyle sağlanır mı? Her kavmin mensubu, ben Kürt’üm, ben Abaza’yım deme hakkına sahiptir. Bundan daha tabii bir hak ve hürriyet olamaz. Ancak benim kavmim diğer kavimden üstündür iddiasında bulunamaz. İşte bu iddia ayırımcılıktır, tefrikadır, yıkımdır.”

“Dün dündür, bugün bugün” demek, kara şapkalı Arnavut Sülüman ile Isparta’daki mezara girdi ve ortadan kalkdı sanılmasın!. Patenti Haçlı Batı’ya âid ve dâimâ mahfuz şu Laik-dembokratik politikaya kendini kul eden herkes, bu döneklik formülüne îmân etmişdir; ve mu’cebince de amel eder ve ahlâk (!) ortaya koyar hâle gelmişdir… Beyan sahibi diyor ki, “Ne mutlu Türküm demekle millet bütünlüğü sağlanmaz, bu ayırımcılıkdır, yıkımdır!”

İyi ve güzel de, “nâmus ve şeref üzerine and içerim” derken, 550 adam ve madam, neden “Büyük Türk Milleti önünde” diyerek bu içme işini bir tek kavmi “kutsıyarak” irtikâb ediyor!?. Bu satırları yazan da, kavmiyet mensûbiyyeti i’tibarıyla “Oğuz Türkü” olmasına rağmen, Allâh Azze’nin öne çıkararak emir ve taleb buyurduğu “mensûbiyyet” ne ve ne kadar ise, onu ta’kîb ve ona (îmân) mükellefiyeti ve mecbûriyyeti altındadır…

 RTE’nın yıllar evvel dediği gibi “Ben lazım, kürtüm, abazayım, arabım diyenler ne olacak?

 Mefhûm-ı muhâlifinden mes’eleye el atarsak, “Büyük Türk Milleti” derken, zikredilmiyen bunca kavme de, “büyük yanında küçük” denilmiş olmuyor mu?. Neden “büyüklük” Türk kavmine tahsis ediliyor da, ötekilerin “büyüklüğü” yok kabûl ediliyor?. Bu nasıl “hukuk devleti” olmakdır; ve bu hukuk anlayışını, o “and içenler” tasdik ve tasvib etmekde neden îmânî, aklî ve mantıkî bir illet görmezler?. Yoksa işin içinde (laik ve dembokratik robotlaştırılma) mı vardır?. Buna, (ırkçı dembokratik diktatörlük) denilemez mi? Böyle ikiyüzlü devlet adam ve madamlarının “içdikleri veya kafaya dikdikleri and mand” gibi şeyler, akıl ve mantık önünde kaç paralık bir kıymet ifâde edebilecekdir?

 “Büyük Türk Milleti önünde” derken, sonra “EKBER” olan ALLÂH, neden hiç kâle bile alınmıyor da; O mutlak ma’nâda “Büyüklüğün” yegâne sâhibi, neden, zerre miskâl de olsa hiç ruznâmeye getirilmiyor?

 Müslüman (!) milleti, (ateist) CENDERE içine sokuşturarak idâre san’atı…

 Katakülli yapmadan ortaya konulmalıdır ki, temeldeki “ateizma ırkçılığı” hâlâ 90 yılki gibi aynen devam ediyor; ve “müslümanız” gibi lâf u güzâflar ile de sâdece gözkülleniyor!

 “Sivil devrim, değişim-dönüşüm!” gibi lâflar da, sâdece, politikacıların kendilerini dehhâmeleştirme formülüdür…

 Bütün parti ve pırtılarıyla bu böyle…

 Ve bu bâtıla saplanmış “partizan ve meczub” takımlarının, bu hakîkatleri görmesine imkân da yokdur!. Terazinin, mutlak hakikat olan (vayh)e dayanmadığı müddetçe de, netîce asla değişemez…

(İntişârı: 03.07.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir