Yegâne Mürşid Ve Kurtarıcı Rasûl-i Rusül (Aleyhisselâtü Vesselâm)…
15 Ekim 2021
(6) “Atatürk’e Kâfir Denemez” Derken, Allâh Azze’ye: “Âyetin (kitâbın) Yasak” Demek…
13 Kasım 2021

“ATATÜRK’E KÂFİR DENEMEZ” DERKEN, ALLÂH AZZE’YE: “ÂYETİN (kitâbın) YASAK” DEMEK…

(5)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

BAY BAĞÇELİ’NİN  TEZKERE VE  PEKKAKALI  HADEPE İÇÜN AKIL VE MANTIĞI!

Bağçeli tâlihsiz veya İslâm’sız grup konuşmasında, Türkiya’daki ucûbe sistem ve onun gene ucûbe hukûk düsturları içinde vücûd bulan iktidâr ve muhâlefetin muhâlefet kanadına, ağzına ne gelirse söylemişdir… İki taraf da, o kadar şîrâzeyi kaçırmışdır ki, biribirlerine hiç ağıza alınmayacak kadar ağır ve edeb dışı, insanlığa aslâ sığmıyan hakâretleri her gün bıkıb usanmadan sıvamakda ve memleketin huzûrunu da allak bullak etmekdedirler… Üstelik 83 milyonluk bir kitle de, bu yalan, dolan, iftirâ, hakâret ve küfürleşib-sövüşme-söğüşleme ve döğüşlemelerin sağnağı altında kalarak, edeb ve terbiyelerini paçavraya çevirmekde ve ruhları da simsiyah karalara bürünmektedir…

“Bu kabil politikacı beyanları, yevmî-aktüel mevzu’lardır” diyerek geçiştirilemez. Gelecek nesillere, Müslümanları hangi tür politikacılar, istedikleri felsefe ve haçlıdan devşirme ecnebî inançlarına göre nasıl gütmüş ve onları sürü görmüş; bütün bunların, ders ve ibret alınarak kat’iyyen bildirilmesi lâzımdır, şartdır… Aksi takdirde, istikbaldekiler, mâzîdekilerin düşdükleri çukurlara düşer ve iki yakaları da aslâ bir araya gelemez!. Bu i’tibarladır ki, islâmî bakış zâviyesinden manzara nedir, bunun tahlil, tasvîr ve delâletleri mutlaka ortaya konulmalı; ve gelecek nesillerimizin önünü görmesine bizler ışık tutmalıyız. Yoksa mes’ûl olacağımız bedâhaten ortadadır…

Adı geçenin, muhâlif ve muârızlarına vurma faslı, “Tapdıkları cumhuriyet-demputrasi-layıklık kazanım, Atatürk milliyetçiliği kazınım ve heykel tapınımları” olarak, BÜYÜK meclislerinin keyfiyetine bizzat kendileri saldırarak, birçok şeyin de apaçık i’tirâfı hâlinde, bakınız  kendi kendilerini nasıl ele ve dile veriyorlar:

“Kapan üstünde peynir bile görseler, akara kokara bakmazlar, midelerine girecek bir lokmanın peşine düşerler.

Sinek gibidirler, pekmezciyi hemen tanırlar.

Kümesi iyi biliyor diye tilkiyi bekçi yapmaya kalkarlar.

Gavurun ekmeğini yediler mi, kılıcını sallamaya başlarlar.

Bunlara göre etek öpmekle dudak kirlenmez, eğilip diz çökmekle onur elden gitmez.

Çobanla bir olup kuzuyu yerler, sonra da dönüp sahibiyle birlikte yas tutarlar.

Hz. Ali’nin katili İbn-i Mülcem gibi ikiyüzlüdürler.

Mescid-i Dırar’ın müdavimleri kadar fitnecidirler.

Sûret-i haktan görünseler de sîret-i hakikatleri felaketdir.

Türkiye işte böylesi bir muhâlefet yozlaşmasına, alarm verici ölçüde ma’ruzdur.”

Bay Bağçeli, böylesine yerin dibine geçirdiği paralamento azalarını, neredeyse “tapınırcasına sevdiğini” söylediği “YÜCE TÜRK MİLLETİNİN” bir tarafı olarak görüyorsa, bu kadar aşağıladığı mahlûkât nasıl “YÜCE” olur; görmüyorsa, bunların “YÜCE TÜRK MİLLETİYİZ” diyerek o yüceliğin içine edib bir de TÜY DİKMESİNİ ve üstelik ufûnet bombardumanına tutmasını, hangi “Atatürk milliyetçiliği ve îmân etdikleri 1789 Fransız cumhuriyet rejimi, antik yunan demputrasisi, bozkurt totemi, turân kızıl elması, şâmân tütsüleri, ülkücülük haykırışları, Ergenekon miti ve layıklık ataizması” ilkeleri cümlesinden sayarak içine sindirib âfiyetle yiyebiliyor?.

Hele: “Sûriye’de asker bulundurma tezkeresine HADEPE kuyruğuna takılarak redd oyu verdi” diye, CEHAP DİYÂNETSİZ KAMALİST VE ataistlerini, PEKKAKA destekçisi ve yandaşı gösterirken, tapındıkları Cumhûriyet Devletinin bu PEKKAKA destekçisi partiyi YAŞATAN ve PARALAMENTOYA sokan, maaşlarla ve nice imkânlarıyla besleyib koynunda emziren, destekleyib semirten “hukuk devleti olduğunu” neden diline almaz; ve “Bu PEKKAKA’yı Benim Devletim meşrû’ saymış, bana tanıdığı her imkân ve desteği onlara da aynen vermiş!” deyib, neden saçını başını yolmaz ve ortalığı ayağa kaldırmaz???

CEHAP, HADEPE’ci olunca PEKKAKA olacak, ammâ ve lâkin, BAY DEVLET’in DEVLETİ PEKKAKACI HADEPE’ci ise, bu ne olacak?. Bu hangi Gökalp aklı, hangi bozkurt mantığı, hangi yüce Türk MİLLET ve vatantaparlığıdır?.

MÜTEVEFFÂ ERBAKAN HER TARAFA MAVİ BOZCUK DAĞITAN ÇOK MA’RİFETLİ POLİTİK BÜYÜK BİR RAKKASDI!

Yukarıdaki satırlar ve benzerleri, Allâh korkusu taşımayı devletine yasak ederek şeytânî laik bir sistem uyduran bütün yeryüzü devletlerinde birer maymuncukdur!. Bu kabil sûret-i hakkdan görünme nâmeleri sâdece bir cebhenin değil, bir eksiksiz bütün partileri ile “demputrasi” denilen topyekûn beşerî rejimlerin (muhâlefet ve iktidâr) formülleridir… Bu istikâmetdeki nice gözboyamalar, bütün politikacıların tamâmında görülen; ve onlardan aslâ ayrılması düşünülemiyecek en temel karekter ve cibilliyetdir…

(21 Eylül 2021 tarihinde) ABD’de bulunan iktidâr başı Raiz’in: “Laiklik, herkesin dînini inandığı gibi yaşamasıdır” deyişi bile, dindâr bilinen (çocuklara=YURTDAŞLARA), yalayarak tatmin olmaları içün uzatılan bir elma şekeridir!… Aynı zamanda Macron veya Mikron cinsi kesânın veya sâir “İslâmofobya virüsüne” yakalananların da yüreğine su serpen bir serinlik şifresi… “Türkiye layıktır layık kalacak, Kahrolsun Ş…..” herzesi ve halüsinasyonları gören, illüzyon bağımlısı layık, ateist, ataist ve ulusalcı gürûh da, böyle sözleri duydukça ne kadar “putlu-mutlu ve kutlu” olub 2023 sandık kumarında oylarını “Raiz Bey” tarafına kimbilir nasıl muda’af nisbetlerle boca edeceklerdir!? Ve böylece, AKAP iktidârına nasıl “Candan ve tâ yürekden ve bütün kökden ve damardan layıklığa taparlıklarıyla” destek olacaklardır!..

Laikliği Türk anayasasına Lozan andlaşmasından sonra tedric usûlü ile olgunlaştırarak 1937’de hakîkaten ve resmen çakan, başda İngiliz şeytanlığı olmak üzere topyekûn Yahudi-Haçlı dünyâsıdır. Buna rağmen, bu “ataizma felsefesini” devletden ayırmak, adı geçen dünyâya rağmen, Raiz’e göre de imkânsız denecek kadar fevkal’âde zordur!. O zaman yapılacak iş, tam bir kurnazlıkla, Erbakan’ın yapdığını yaparak, laikliğe, onu sempatik gösterici sun’î te’villere başvurmak; ve onu, aslâ alâkası olmıyan bir takım ma’nâlarla şirinliğe kavuşturmakdır!. En azından, “Müslümanım” diyenlerin şiddetle reddedemiyecekleri bir kılıf, kılık, kıyâfet, ambalaj ve makyaja sarıb sarmalamakdır!. Nazariyatda layıklığa böyle hangi şirinlik urbası ne kadar giydirilirse giydirilsin, tatbîkatdaki HEDEF ise, “İslâmiyyet’i, başda devlet olmak” üzere, hukûkî, siyâsî, iktisâdî ve ictimâî hayatdan, bunlara binâen de zarûrî bir netîce olarak, ilmî, i’tikâdî, ibâdî, amelî ve ahlâkî her umde, esas, temel ve düsturlarıyla ortadan kaldırmakdır…

Bu hususlarda Erbakan’ın rahle-i tedrîsinden pek geçerli notlar alarak geçen tâlibân-ı tayyibât, Erbakan’ın “Atatürk sağ olsaydı bize oy verirdi; cumhuriyeti biz kurduk, biz yaşatacağız; getirin ABD ve İsviçre anayasalarını, altına imzâmızı atarız; Batı’daki gibi layıklık istiyoruz, layıklık herkesin dinini istediği gibi yaşayabilmesidir”; kızdığı zaman da “Bize oy vermiyen Yahudi askeridir, patates dînindendir; AKAP’lılar Bizans’ın çocuklarıdır, onlara oy veren cehenneme bilet almışdır, İsraile oy vermişdir!” soyundan aklına ne gelirse….

Ehl-i Sünnet’e “müşrik” ve ondaki gerçek tasavvufa bile “şirk” diyen, apaçık âyetlerle Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerine SALAT Ü SELÂM getirmeye kadar nice farz-vâcib ve sünnetleri (şirk ve küfür) sayan Vehhâbî sürüleriyle 1974’lü yıllarda yapdığı “Kültür Anlaşmaları” bugün sanki unutulmuşdur!.

Ölümünden bir yıl evvel, yürüyecek ve konuşacak hâli bile yokken kucaklarına atladığı Tahran şiilerini “İslâm’ın Kahramanı Mücâhidler” olarak göklere çıkaran bu adamın rengini görmemekde, POLİTİK-PARTİCİ hebennakalar hâlâ şeytânî bir inadla direnmektedir… “Humeyni Rahmetullah” demeyi de aslâ ihmâl etmiyen mûmâileyh, bu adamın: “Mezhebimiz gereği 12 imamın erişdiği bu ma’nevî makamlara nebiyy-i mürsel (BÜTÜN PEYGAMBERLER) ve meleğ-i mukarreb (4 büyük melek peygamberi) dâhi erişemez”; “Peygamber kendisine verilen vazifeyi tam ikmâl edib yerine getiremedi” gibi yüzlerce sapıklığa kitablarında yer vermekden zerre kadar ÎMÂN ıstırabı duymamışdır. Kadınlarla ters bilmem neyin mubah oluşuna, mut’a nikâhı denen (acem nikâh da denir) rezâletlere kadar da bir din uydurmuşlardır. Müteahhirîn-i şia olarak mu’tezile butlânı te’sîrinde kalmışlar, i’tikadda imâmiyye (isnâaşere) mezhebi olarak KADER’i de inkâr etmişlerdir. Bunun yerine, “takiyye” denilen “inancı gizleme,” kendi inancının tersinde görünerek karşısındakini aldatma ikiyüzlülüğünü “îmân esaslarının” altıncısı yapmışlardır!. Allâh Azze ve Celle’nin sıfâtını nefyederek gene mu’tezile dalâletine sapmış, Âmentü’nün 6 maddesinde de Ehl-i Sünnet esaslarından kat’iyyen ayrılmış edille-i erbaa ve zarûrât-ı dîniyyeyi tamâmen kendi hevâ ve heveslerine göre ihtirâ ederek yepyeni bir dîn îcâd etmişlerdir… 980’li yıllarda, H. Aktaş, Ali Bulaç, A. Dilipak, S. Eş gibi temeli olmıyan bazıları da, bu “Şii Ayetullalarına bey’at toplama sapkınlığına” bulaşmadan edememiş o zamanın hızlı şiataparlarıdır…

İşte Erbakan, Layık Ankara, Müslüman İskenderpaşa, vehhâbî Riyâd, Şii Tahran, Deccalizmin yollarını döşeyen ve dolardaki tek gözlü piramidi alâmet bilen localar da dâhil, bunların hepsinin arasında raks eden mükemmel ve politik bir rakkâsdı!. Kendisinden el alanlar, bugün oğlununki de dahil 7-8 parti hâlinde politika sahnesinde rakkaslık yapmakda; ve kamalizm, modernizm, cumhûriyet, demputrasi ve laikizm, v.s. peşinde biribirlerini dişlemenin politik şehvetini yaşamaktadırlar…

Biz bunlara hiç şaşırmayız, çünki temellerinin harcı buna göre atılmışdır. Fıtratları, eşyânın tabiatı budur… Gençliğinde Aachen’deki Alman masonizması vasatında tahsil, doktora, v.s. yapanlar, onlarla ünsiyet hâlinde ömür geçiren herkesin, bu kabil karakterler ortaya koyması, elbetdeki layık cumputratik Türk politikası içinde yer almak içün bir tezkiye varakasıdır… Hatta 12 Martçı meşhûr Org. Muhsin Batur ve Org. Vecihi Akın’ın, İsviçre’ye kaçan sâbık Nizam’cıyı “Sen bize lâzımsınız” diyerek 1973 seçimleri evvelinde oraya uçub Türkiya’ya getirmesi; ve Selâmet’in başına geçirmeleri de, gene bir takım (derin devlet) mes’elelerin anlaşılması içün (müteârife) kabilindendir… Bugün hayatda olmıyan ve Erbakan’ın eniştesi Prof. Osman Çataklı hâtıralarını yazmış olsaydı, daha nice bilinmiyenler kim bilir nasıl ortaya çıkardı?.

“Layıklık” diyen hiçbir kelle, İslâmiyyet’in vahye dayanan tam hakîkatini aslâ ortaya koyamaz. Bu, bir müteârife (isbâta hacet bırakmayacak kadar ortada bir keyfiyetdir.) Bunun netîcesinde de bütün politikacılar, İslâm derken, “vahye müstenid mutlak NİZÂM İslâm’ın” dışında bir dîne İslâm der; ve bunu halka da aşılamak isterler. Rejim çapında bu isteği ortaya koyanla ise, hakîkî ve icâzet temelinde yürüyen din ilimlerine değilse de, “din bilim, çizim ve filimlerine”, aldıkları tahsil ve misyonları (!) sebebiyle sâhib ve mâlik olanlardır…Kendilerine “Din Görevlisi=Ruhban sınıfı” diyen bu sarıklı ve cübbelilerdir ki, bunlara kısaca DİB ta’bîr edilir…

İslâmiyet’in, “TECEZZÎ (bölünme) KABÛL ETMİYEN BİR BÜTÜN OLUŞU” MUTLAK HAKÎKATINDAN SONRA, layık cumputrasilerde ONUN SÂDECE ŞU VEYA BURASININ TATBÎK EDİLİYORMUŞ GİBİ GÖSTERİLMESİ MUHÂLDİR… VAHYE MÜSTENİD MUTLAK NİZÂM OLUŞU SEBEBİYLEDİR Kİ, BU KÜLLÎ KÂNÛN MU’CEBİNCE, SÜBHÂN OLAN ALLÂH AZZE VE CELLE’NİN İRÂDE, İLİM, KUDRET, HÂKİMİYYET VE KELÂMININ BİR TECELLÎSİ DEMEK OLAN İSLÂMİYYET’İN HER CÜZ’Ü, O TECEZZÎ KABÛL ETMİYEN BÜTÜNÜN İÇİNDE BİR VARLIK İSBÂT EDER… O BÜTÜNÜN DIŞINDA KALAN HER CÜZ, HAKÎKÎ DEĞİL, SÛRÎ VE FARAZÎ BİR VARLIK ORTAYA KOYAR Kİ, BU, BU DÎNİN YAŞATILMASI DEĞİL, ADEME MAHKÛM EDİLMESİ DEMEKDİR…

LAİKLİK YOSMASINI HERKES, KENDİ FIRILDAĞINA GÖRE BİR METRES KIYÂFETİNE SOKUB KULLANIYOR!

Laikliğe, biribirinden farklı gibi duran bin ta’rîf getirilse, tatbîkât, bir tek ta’rîfe göre işliyecekdir ki, bu da, İslâm’ın hayat hakkını elinden alan Lozan’daki Haçlı şeytanlarının pişirib Ankara’ya yedirdiği ve îmân etdirdiği laiklik anlayışıdır. Bu laiklik anlayışına tâbi’ olarak bir dîn inşâ’ edecek olan da, layık cumhûriyete rükû ve secde eden bir dîn peydahlamak üzere, Lozan üzerinden tam bir yıl bile geçmeden 1924’de kurulan, “Diyânet İşleri Riyâseti=DİB’dir!” AKAP’ın DİB başkanlarından Prof. (Y.rdakoğlu) bile bunu pek açık ve “şecaat arzedenler” gibi pek mükemmel (!) ifâde etmiş ve  şöyle savurmuşdur:

“Artık dîni ve dindarlığı, geçmiş dönemlerde yazılmış kitabların satırları ve formatları üzerinden değil; dünyâya bakarak inşâ’ etmek ve ona göre yazmak istiyoruz!.”

İşte 1924’de kurulan DİB, bunun içün kurulmuşdur…

Bu, bir “i’tiraf patlaması, şecaat arzetme” boşalmasıdır… Cübbeli, Püsküllü Kadir ve Ş. Eygi, v.s. kabilinden nice meşhûr olmuş içi boşaltılmış adamların, DİB’in keyfiyetini ortaya koyan bu ve bunun gibi binlerce vesîkayı görmezden gelmesi, hangi politik canbazlığa hızmetdir?. Bütün bunlar, bu kabil kesânın iç yüzünü ve Müslümanların lâzım-ı gayr-ı mufârığı olan istikâmet ve samîmiyyet derecesini; ve lâf u güzafla yürütdükleri, “ehl-i sünnet, şerîat, tarîkat, tasavvuf, Osmanlı hayranlığı” gibi bir nice da’vânın, ne kadar sathî ve sûrî, hatta sahte oluğunu gösterir…

Sulta ve kuvvet elinde olub, ateizmaya=layıklığa tapan herkes ve dünyâdaki her hükûmet, VAHYE inanmadıktan sonra, AKLINI tanrı yapan; ve bunun rejim ve düzenini-sistemini kuran her jakoben kelle, neden, aklıyla din uydurub onunla da kendisine tapdırmasın!?.

Ne güzel, hiç yokdan, beleşden, bir sarık bir cübbe, bir prof’luk ve bir bilmem nereden etiket, rütbe, ödül, modül.. veya nefsine ve şeytanına tâbi’ aklını fir’avunca gaseyân et, oluver bir NİRVANA, bir Hübel, bir Zeus ve dikiliversin yüzbinlerce heykelin…

Modernizmanın (çağdaşlık denen muâsır medeniyetin), determinist – pozitivist – materyalist – ateist – ataist – kamalist – feminist – hümanist – siyonist – küreselci – seküler (layık) – kayık – gayr-i ayık – DİB’çi – v.s. ayakları ne güne duruyor?.

Aşağıdaki gibi yâveler ve hezeyanlar püsküren “Diyânetçi kamalistler” de, epey nefs ü hevâlarını şöyle dîn yapar oldular:

“Realite budur, bu arâzîye uymadın mı yaşıyamazsınız!  Saray bel’amlarımızdan Ha. Karamanlisgiller bile, “Laik düzende yaşamak” nâm kitablar yazarak, insan îcâdı “Müslümanlıklar” ile nasıl dindâr kalınıb cennetlere nâil olunur; ve hatta a’lâ-yı illiyyîne uçmanın “ilâhiyatçı ve fıkıhçı” reçeteleri nasıl sunulur, bunları son derece okşayıcı bir dille beyân etmektedirler!. Senenin 12 ayı bu reçeteler mu’teber olub, politikacı eczâ şirketlerinin parti-pırtı bürolarına uğrayan her “laik-dîni bütün müslümana” bu reçete edilen aşılar bilâücret vurulur; ve ikinci doza bile ihtiyâc göstermeden ilelebed nâr-ı cahîmden muâfiyet (yani bağışıklık, bakışıklık, batışıklık veya tam dışkılık) kazandırır!. Yeter ki, hulûs-i kalble ve gassâl elindeki meyyit gibi tam teslîmiyyetle ve “millî ve yerli-laik-dindar îmâlâtımız” olan “Türkopat” marka aşılar, beyin, beyincik veya omurilik soğanından bir kere zerkedilsin!”

İslâm ile laiklik ve cumhûriyet münâsebeti, Müteveffâ ve sosyalist-pozitivist  Prof. Mümtaz Soysal’ın bile, Hollanda’lı bir vekîle dünyânın gözü ve kulağı önünde televizyon ekranından verdiği doğru tesbît ve cevabla, en çarpıcı, hulâsa edici ve kıvırtmadan şöyledir:

“Diyânet İşleri Başkanlığı, DÎNİN, cumhuriyet ilkelerine uygun olmasını sağlıyan bir kurumdur!”

DEVLET EMRİ VE  VESÂYETİNE ALINAN İSLÂMİYYET’İN ADI “İSLÂM” OLSA DA, KENDİSİNİN “İSLÂM DIŞI” BİR DÎNE DÖNECEĞİ, TEFSİRLE DE SÂBİTDİR!

Büyük dâhî ve MÜFESSÎR Muhammed Hamdi Efendi Merhûm’un DİB hakkında yazdıkları okununca, Raiz’lerin: “Laiklik, herkesin dînini istediği gibi yaşamasıdır” deyişinin ne kadar hülyâ (ütopi) olduğu  ilme’l-yakîn görülecekdir. Nice emâre ve eserleri gözleriyle gören nasibliler ise bunu (ayne’l-yakîn), içine girib çıkanlar da, Hakke’l-yakîn derecede görmüş ve tadmış olacaklardır. Nasîbi olan okusun:

“O ne Allâh’a, ne de son güne îmân etmez—ALLÂH VE ÂHİRET SÖZÜ ETSELER BİLE HAKÎKATEN VE CİDDEN GEREĞİ GİBİ İNANMAZ, (BİZDEN: Resmî dîn adı altında nefis, hevâ ve heveslerini başkanlıklar, fakülteler, saptırılmış tasavvuf tarikleri, v,s. ile dayatanları düşünelim.) ve dünyâ ilel’ebet kendilerinin imiş gibi farzeden ve âkıbet bir gün gelib yapdıkları fiillerden mes’ûl olacaklarına ehemmiyet vermiyenler (….) Ve ALLÂH VE RASÛLÜNÜN TAHRÎM (haram) EYLEDİĞİNİ  TAHRÎM EYLEMEZ.—HARAMDAN KAÇINMAZ, Allâh’ın Kitâb’ında, Peygamber Aleyhisselâm’ın Sünnetinde  ve hatta kendilerinin ittibâını iddia etdikleri Kitâbın ve Peygamberin hükmünde hürmeti sâbit ve ma’lûm olan şeylerin hürmetini tanımaz; haram ve helâl muhterem her ne olursa olsun keyiflerinin istediği ve güçlerinin yetdiği her şeye el uzatmayı mubah görür tecâvüz ederler. (Ve lâ yedînûne Dine’l-Hakk) HAKK DÎNİ DÎN EDİNMEZLER—Dinleri varsa da (BİZDEN: Sarık-cübbeli adamlar olarak din işleriyle vazîfeli resmî me’murlar=Ruhbân Sınıfı=Din Görevlileri olarak ortalıkda narkozlama v,s. yapıyorlarsa da, dinleri)  HAKK DÎNİ DEĞİL, HAKKPEREST DEĞİLDİRLER. DÎN TANIDIKLARI, İTAAT VE TESLÎMİYYET GÖSTERDİKLERİ ŞEYLER VARSA BİLE, Hakkı tanımak, Hakk’a teslîm olmak, Hakk yolu üzerinde yürümek, AHKÂM VE MAKÂSID-I HUKÛKİYYEYİ (hukûkî hedef ve maksadları) DÎN VE DİYÂNETİN EN MÜHİM MEKÂSIDINDAN BİLEREK HAKK AHKÂMINA, HAKK  Ş E R Î A T I N A  İ’TİKÂD VE İTAAT EDİB HUKÛKU MUHÂFAZA VE AHKÂM-I HAKK İLE İHKÂK-I HAKK VE İCRÂ-YI MA’DİLET (adâlet) ETMEK, MA’BÛD-I HAKK OLAN ALLÂH TEALÂ’YA NE ZÂTINDA, NE SIFÂTINDA, NE DE EF’ÂLİNDE VE AHKÂMINDA EVVEL Ü ÂHİR HİÇBİR ŞERÎK Ü NAZÎR TANIMAMAK, HÂLIK VE MAHLÛK HER ŞEYİN HAKKINI VERMEK VE ONA GÖRE MUÂMELE ETMEK MA’NÂSINA HAKK BİR DÎN VE  D İ Y  N E T L E R İ;  (1936 tab’ı, 4/2504) HAKKIYLA BİR  D İ Y  N E T  VE İ S L  M  DEĞİLDİR. HATTA KISMEN HAKK DA OLSA,  HAKKA MUHTÂS (mahsus) OLAN HÂLİS BİR HAKK DÎNİ  VE  D İ Y  N E T İ  DEĞİLDİR. HÂLİS MUHLİS HAKK DÎNİ OLAN İSLÂM İLE TEDEYYÜN ETMEZ, (İslâm’ı dîn kabûl etmezler.) ŞER’-İ HAKK (Hakk şeriatla) AMELİ KABÛL EYLEMEZLER. BİNÂENALEYH DİNLERİ BÂTILDAN, HAKSIZLIKDAN SÂLİM OLMADIĞI GİBİ, DİNDÂRLIKLARI VE DİNLERİNE İTAATLERİ DE HAKKIYLA BİR   D İ Y  N ET  VE İTAAT DEĞİLDİR. DÎN NÂMINA BİRÇOK HAKSIZLIK, ZULÜM VE TECÂVÜZ YAPMIYA SÂİK BİR GULUVV (hücum, taşkınlık) VE TAASSUB, VEYA HAKK VE HUKÛK İLE OYNIYAN   D İ N S İ Z L İ Ğ E   M Ü S  V Π  BİR  A H L  K S I Z L I K D I R…”…….

Müfessîr Merhûm’un satırlarından apaçık anlaşılmaktadır ki, “tecezzi kabûl etmesi muhâl olan” ve Allâh Azze ve Celle’nin vahyine müstenid bulunan İslâmiyyet’in şu veya burasını: “Layıkız, demokratız, cumhuriyetçiyiz, v.s.” diyerek beğenmemek ve dışda bırakmak veya yasaklamak veya kısmen mer’iyyetden kaldırmak, hatta bir tek zarûrât-ı dîniyyesine hayat hakkı tanımamak, tamâmını yasaklamak veya tahrîf ve tahrîb ma’nâsına geleceğinden, bütün bunlara rağmen “İslâmiyyet bizim dînimizdir” diyenlerin elindeki din, beyân edildiği üzere Dâhî Müfessirin kalemiyle “HAKK VE HUKÛK İLE OYNIYAN DİNSİZLİĞE MÜSÂVÎ BİR AHLÂKSIZLIKDIR…”

Müfessir Merhûm devamla şunları da apaçık beyân buyurmaktadır:

“…VÂCİBÜ’L-VÜCÛD OLAN HAKK TEÂLÂ INDİNDE DÎN, İSLÂM’DAN İBÂRETDİR. YA’NÎ DÎNİN HAKÎKÎ MA’NÂSI TESLÎMİYYETDİR. CEZÂ, MES’ÛLİYYET VE SÂİRE GİBİ MEÂNÎ (ma’nâlar)  HEP BU ESÂSA MÜTEFERRİ’DİR (Dînin esasından vücûd bulurlar.) VE ŞU HALDE TESLİMİYYET NEYE ÂİD İSE (hangi din veya rejim, ideoloji ve sisteme âid ise) O DÎN VE  D İ Y ÂN E T DE ONA ÂİD OLMUŞ OLUR. BU İSE BÂTIL VEYA HAKSIZ, TAV’AN VEYA KERHEN  (ister-istemez) OLABİLİR.  ONUN İÇÜN BİR ÇOK  BÂTIL VE HAKSIZ DİNLER  VEYA   D İ Y Â N E T L E R   BULUNABİLİR. VE O HÂLDE, ALLÂH DÎNİ DE ALLÂH’A  T E S L İ M İ Y Y E T D İ R. YANİ KEYFE MATTEFAK (rastgele) BİR TESLÎMİYYET DEĞİLDİR.” (1936 tab’ı, 4/2505)

Buyuruluyor ki, “Teslimiyyet neye âid ise, o dîn ve diyânet de ona âid olmuş olur.” Dolayısıyla Layık demokratik cumhuriyete “TESLÎM” olan bir dîn, artık vahye âid değil, “teslim olduğu” devlet, hükûmet, ideoloji ne ise, ONA, onun vuracağı renge, biçeceği şekle, oturtacağı kalıba uyarak ONA ÂİD OLMUŞ OLACAKDIR… Yani vahye müstenid olmakdan çıkacak, akla, nefse, hevâ ve hevese, politikacılara, iktidarlara, darbecilere, heybecilere, decâcile, cebâbire, zalemeye kadar bütün ins ü cinnin şeytanlıklarına ve tahrîf ve tahrîblerine, yaz-boz tahtası yapmalarına TÂBİ’ olacakdır. Bugün AKAP hükûmetinin avcundaki DİB ve onun sarık-cübbeli başkanı A. Erbaş’dan bir misâl verilecek olursa, aşılığının nesebi gayr-i sahih corona aşısı içün, bakınız NOKTASINA KADAR aynen ne savuruyor:
“Oruçlu iken aşı olabilir miyiz şeklinde çok yoğun bir şekilde sorular almaktayız. Din İşleri Yüksek Kurulumuzun da (evet, pek de yüksekdir) açıkladığı gibi GEREKTİĞİNDE ORUÇLU İKEN AŞI OLMAKDA BİR SAKINCA YOKDUR. VE BU DURUM ORUCU BOZMAZ.” 

İşte “Müslüman gençlik” yetiştirecek, “Ümmetin Lideri” denilen İmam-Hatib Liseli Raizlerin, başörtüsü cihadından “modern ve modatapar başbezleri” ile pek de muzaffer çıkan kişilerin cemaat-i ılmâniyyesi bulunan AKAP nâm partinin elinde İslâm, hangi kes-biç ve ekle-çıkar-dik muâmelelerine tâbi’ tutuluyormuş, görelim!. Halbuki, bu mevzû’ ile alâkalı makâlâtımızda, 15 asırlık ehl-i sünnet ulemâsından yapdığımız iktibâslarla kat’iyyen isbât edilmişdir ki, şırınga (enjektör) ile vücûda verilen her madde, sıvıksı ve cıvıksı her herze,  orucu köküne ve dibine kadar da îzâle edib yırtmakda ve bozmaktadır… Rejimin kerhen başkan yapdığı ve sonra zehirlediği ve basıldığı günden 1949’a kadar 13 yıl yasaklanıb zındandan çıkarılmıyan Elmalılı TEFSİRLERİNİ bu felâketden kurtarıb Üniversite talebelerine ücretsiz dağıtan Merhûm Ahmed Hamdi Akseki; ve 60 darbecilerinin tahakküm ve tasallutuna ancak sekiz ay dayanıb sonra “başınıza çalın” diyerek DİB başı olmakdan istifâ edib hürr kalan Merhûm Ömer Nasûhî Efendiler, eserlerinde “aşı orucu bozar ve 61 gün cezâ olarak (kefâreten) oruç tutulur” buyururlarken, şimdinin nevzuhurları acebâ kendilerini İmâm-ı A’zam mı görür olmuşlar, bu üçbuçuk usûl kânûnu bulunmıyan kesân, hangi asrın Müctehid-i mutlağı=Müctehid fi’d-dîni oluvermişlerdir?!. Ahmed Hamdi Efendi Reisliğinden 70, Ömer Nasûhî Efendiden 61 yıl geçince, AKAP’ın bay raizleri, Allâh Azze ve Celle’nin dîni İSLÂM ile, böyle pek rahat ve onu Martin Luter gibi de reformize ederek “Hangi cins ve tür hızmet etmenin peşinde” bulunur oluvermişlerdir?!. Şimdi bu insan irâdesine tâbi’ olarak yaz-boz tahtasına çevrilen din, DİB başının dili ve onun bilmem ne gurulunun ağzında “İslâm” adını taşıyorsa, buna “Aklı başında yani ÂKİL veya mü’min” bir Müslümanın, “İSLÂMİYET” demesi, zerre kadar mümkin midir?.

Netîcede, Müfessir Merhûm’un tam isâbetle buyurduğu gibi “DİNSİZLİĞE MÜSÂVÎ BİR AHLÂKSIZLIK” başka nasıl ortaya çıkacakdır?. Nitekim bütün peygamberlerin şeriatları da böylece vahiy olmakdan çıkarılmış, ins ü cinnin uydurmalarına inkılâb etmiş, tahrîf, tağyîr, tebdîl ve tahrîblerle, beşerî, felsefî, bâtıl ve şeytânî, teslisci, Mesih ve Üzeyr Aleyhimesselâm’a “İbnüllâh” diyecek kadar şîrâzesini kaybetmiş yollardan ibâret hâllere getirilmişlerdir…

Müfessîr Merhûm devamla buyurur:

“HÂSILI BİR DÎNİN HAKK OLABİLMESİ, HAKK SIFÂTI İLE İTTİSÂFA (vasıflanmıya) HAKK KAZANABİLMESİ, HAKK TEÂLÂ’YA İZÂFET-İ KÂMİLE (Allâh’a tam bağlanma) İLE HAKK DÎNİ OLABİLMESİNE (beşerî ideoloji ve sistem ve rejimlere izafetinin-bağının aslâ bulunmamasına) MÜTEVAKKIFDIR. BU DA MEBDE’ ve GÂYESİ BÜTÜN NAZARINI HAKKA TEVCÎH VE TAHSÎS EDEREK HER ŞEYDEN EVVEL HAKK TEÂLÂ’YI VE HUKÛKUNU (Haçlı Garb’ın veya aklın  hukûkunu değil) TANIYIB, ONA TESLÎM-İ NEFS EYLEMEK…….İLÂHÎ OLAN BU HUKÛKUN MUHÂFAZASININ DA HAKKULLÂH OLDUĞUNU BİLİB, İBÂDULLÂH’IN VE HATTA HER ŞEYİN HAKKINI EMR-İ HAKK DÂİRESİNDE  İHKÂKA (hakkını almasına) HİZMET ETMEKLE OLUR…………. ONUN İÇÜN HAKK DÎNİ OLMIYAN, YANİ HAKK İLE ALÂKADÂR OLMIYAN, HAKK MES’ELESİNİ HÂRİCİNDE TUTAN VEYA HAKKA İHTİSÂSI BULUNMIYAN, EMR-İ HAKK OLMIYAN BİR DÎN, HAKK DÎN OLAMAZ. ÎCÂB-I HAKKA TÂBÎ’ OLMIYAN, (Allâh’dan başkasına veya her hangi bir rejim, devlet veya hükûmete tâbi’ olan) HAKK DÎNİ İHKÂK ETMİYEN (Hakk dînin hakkını vermiyen) BİR   D İ Y Â N E T   DE, HAKK-I DİYÂNET (Hakîkaten bir diyânet) OLMAZ. HALBUKİ BURADA MEVZU-I BAHS OLANLAR, (âyetin bildirdiği kişiler) HAKK DÎNİNİ KABÛL ETMEZLER, HAKKA TESLÎM OLMAZ, HAKK VE HAKKÂNİYET TANIMAZ, HARAM-HELÂL SEÇMEZ, HUKÛKA TECÂVÜZ EDERLER. HEM ÎZÂH OLUNACAĞI ÜZERE YALINIZ İBÂDULLÂH’IN HUKÛKUNA DEĞİL, ALLÂH’IN HAKKINA, ALLÂH’IN HAKKI OLAN DÎNİN HAKKINA BİLE TECÂVÜZ EDERLER.” (1936 tab’ı, 4/2506)

Demek ki 1924’de kurulan DİB denilen yerin BAŞ VAZÎFESİ, eşyâya, DÎNİN HÂKİMİYYETİYLE hükmetmek değil; DÎNE, eşyânın hâkimiyyeti ile hükmetmekdir!. Allâh ve RASÛLÜ’NÜN irâdesine göre yani vahye göre bir İSLÂM yerine, 1789’da, Fransız aklının ortaya çıkardığı “Cumhûriyet felsefesine” göre bir DÎN îcâdetmek.. ve buna da, zorla “Müslümanlık” dedirtilen bir “ulus=halk=kalabalık” teşkîl etmek…

Bugün Türkiya’daki adı “İslâmiyyet” olan, ekseriyete âid dîn, adı ne kadar böyle de olsa, kendisi ve keyfiyeti, özü ve zâtı i’tibâriyle insan akıl ve felsefesine dayanan, vahyin dışında beşerî bir dindir…

Kamalizma, Allâh Azze ve Celle’nin vaz’edib Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’ın TEBLİĞ buyurduğu İslâmiyyet’i tamâmen silib ilgâ edemiyeceği kanaat ve kararına vardıktan sonra, resmî dîn olarak “Hıristiyanlığı” dayatamıyacağını ve ikinci şık olarak da İslâmiyyet’i tamâmen yasaklıyamıyacağını  da anlayınca, adı gene “İslâm=Müslümanlık” olarak bırakılan, kendi inşâ’ edeceği bir dîne geçmeyi esas almışdır… Adının değiştirilib “Türkün Dîni Kamalizmdir” veya “şamanizimdir” diyenlere veya bazı şeflere göre hareket edilseydi, halkın şiddet ve nefretle reddine muhâtab olacak bir dîn ihdâs ve î’câd edilmesi olur, bu da, rejimin hayâtını ciddî mikyasda tehlikeye atabilirdi!.

(Mâba’di var)t.t.

 

4 Comments

  1. Mesul olduğunla meşgül ol dedi ki:

    ALLAH CC razı olsun hocam.

    Ellerinizden öperim.

  2. Davud dedi ki:

    Gűnűműzde I’tikâdî ve fikrî meseleleri tahlil edib “İSLAM” hakikatinin bir ALLAH DÎNİ olduğunu műdellel olarak akl-ı selîm sahiplerinin őnűne koyan fevkalâde bir makâle.
    Hocam!
    Allah kaleminize kuvvet, fikrinize genişlik verip, őmrűnűzű uzun ve sıhhatli kılsın.
    Bu makâleyi okuyan akl-ı selîm sahiplerine, altını çizdiği satırları akşam – sabah tekrar okuyacağını űmit ediyorum.
    Ayrıca bu makâle yeni okuyuculara da ulaştırılmalıdır!

    • amir dedi ki:

      Hakîm ve Hâkim-i Zülcelâl Azze ve Celle cümlemizi rızasına muvafık yaşatsın ve dücihan bizleri beraber haşreyleşin aziz karındaşım…

Mesul olduğunla meşgül ol için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir