(6) Merhûm Büyük Üstâdı Yâdederken…
30 Aralık 2008
(2) Büyük Mürşidimiz Merhûm Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretlerini Yadederken…
17 Temmuz 2009

Mürşid-i Merhûm Ahmed Zıyâüddîn (Kuddise sırruh) Hazretleri Hicrî 1228, efrencî takvimle (1813) târihinde Gümüşhâne’de tevellüd buyurmuşlar; hicri

BÜYÜK MÜRŞİDİMİZ AHMED ZİYÂÜDDÎN GÜMÜŞHÂNEVÎ HAZRETLERİNİ YÂDEDERKEN…

BÜYÜK MÜRŞİD-İ KÂMİL ŞEYH AHMED ZIYÂÜDDÎN GÜMÜŞHÂNEVÎ (KADDESALLÂHU SIRRÂHU’L-ÂLÎ) HAZRETLERİNİ, ÂHIRET-İ DÂR-I NAÎM’E RIHLETLERİNİN 116. SENE-İ DEVRİYELERİNDE RAHMET, MİNNET, HASRET VE İHTİRÂMÂTIMIZLA YÂDEDERKEN…

(1) 

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

1813

Mürşid-i Merhûm Ahmed Zıyâüddîn (Kuddise sırruh) Hazretleri Hicrî 1228, efrencî takvimle (1813) târihinde Gümüşhâne’de tevellüd buyurmuşlar; hicri (7. Zilka’de.1311), efrencî takvimle (13. Mayıs. 1893)de de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemişlerdir…

Ancak Merhûm Hazret-i Şeyhin vefat târihleri, 1988 târihinde tab’ edilen “Câmi’u’l-Mütûn” nâm eserlerinin tercemesine (mukaddime) yazan Ubeydullâh Küçük tarafından, (25. Mayıs. 1893) olarak gösterilmektedir…

Üstâd-ı Mükerrem Necib Fazıl Bey Merhûmun Hakk’a urûc edişleri de efrencî takvime göre (25. Mayıs. 1983) târihinde vâki’ olmuşdur ki, yukarıdaki ikinci kayıd esas alınırsa, gününe kadar arada tam 90 sene vardır… Yıl farkını ortaya koyan da, sâdece 8 ve 9’ların yer değiştirmesinden ibâret!.

(Gerek Büyük Âlim ve Velî Fahrü’l-Meşâyih Gümüşhânevî Hazretlerini ve gerekse Büyük Üstâd ve Mücâhid Necib Fâzıl Beyi en kalbî ihtirâmatımızla yâdederken; Kâriîn-i Kirâmımızın da, bir ömür boyu nice çileler çekerek bizlere Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunu teslîm buyuran selefimiz hazerâtının ervâh-ı şerîfelerine Kur’ân-ı Mübîn, Yâsîn ve Fâtiha-yı şerifeler ihdâ eylemeleri hassaten niyâzımız olur…)

Gümüşhânevî Hazretleri 5 yaşlarında Kelâm-ı Kadîm’i okumaya başlarlar ve 8 yaşlarında ise Kelâm-ı Kâdîm, Delâil-i Hayrât, Kasîde-i Bürde ve Hizbü’l-A’zâm kırâeti içün icâzet alırlar…

10 yaşlarında ise, ticâretle iştigâl eden pederlerinin Trabzon’a nakl-i mekân edişleri ile, oradaki ulemâdan Şerîat ilimlerinin tahsîli

1831

18 yaşlarında pederlerinin ticârî işleri içün İstanbul’a geliş; ve fakat Şerîat ilimlerinin ve seyr-i sülûklarının itmâm ve ikmâli içün Trabzon’a dönmeyiş…

 İstanbul’da garîb, bîkes; ve şerîat, ilim, îmân ve tasavvuf aşığı bir kul olarak da, rızâ, tevekkül, teslîmiyyet ve gayretin evc-i bâlâsında bir keyfiyetle Rabbine ubûdiyyet…

İlk menzil, melce’ ve sığınak, Bâyezîd Medresesi’nde küçük bir hücre… Burada Allâh dostu sâlih bir kulun muâvenet ve ma’nevî terbiyesinde hedefine yürüyüş… Bu sâlih kulun rahmet-i Rahmân’a kavuşmasından sonra da, Mahmudpaşa Medresesi’nde yine küçük bir hücreye nakl-i mekân…

Burada da, tekke menşe’li hem âlim ve hem de sûfî zâtlardan tam istifâde buyururlar…

Gümüşhânevî Hazretleri bir gece âlem-i menâmda büyük bir ma’bed içerisinde ve cemaat arasında oturdukları bir gün, muhîtı saran ve bütün canlıları kasıp kavuran bir yangının çıktığını; ve alevlerin ma’bedi sardığını, kurtuluş imkânının kalmadığını anlayan cemaatin de, canhıraş feryadlarla sağa sola kaçıştıklarını görürler. Bu sırada kendilerinin ise, belki bir çıkış yolu bulurum ümidi ile gözlerini gökyüzüne ve kubbeye doğru kaldırışları… O an, kubbenin tam ortasından aşağıya sarkıtılmış bir zincir gözlerine ilişir… Hemen o zincire yapışarak semâya doğru yükselir ve bâdireden böylece kurtulurlar…

Uyandıkları zaman korku ve haşyet içindedirler… Rüyâda gördükleri ulu ma’bedi kısa bir zaman sonra bizzat göreceklerdir. Ders için gitdiklerinde, rüyâdaki ma’bedin burası olduğunu büyük bir hayret ile müşâhede ederler ki, o da, Süleymâniye Câmi-i Şerifinden başka bir yer değildir… Mahmudpaşa medresesindeki tahsillerinden sonra da, diğer medreselere fâikiyyeti müsellem ve ihtisâs derecesinde tedrisde bulunan Süleymâniye medresesi’ndeki derslerden de tam nasîb alış…

Süleymâniye Câmii, Hazreti sâdece hayâtında değil, vefâtlarından sonra da berzah âlemiyle kıyâmete kadar müsâfir edecekdir…

Zâhirî ilimlerde icâzet verecek derecede ilerleyen ve zamanın önde gelen ulemâ, müderris ve müellifleri arasında yer alan Hazret-i Gümüşhânevî, tasavvuf ilminde de kat’-ı merâtib eylemek (en yüksek makamlara ermek) içün, bu vâdîde de hasret ve iştiyakla yanmaktadırlar…

1844

Bu yılda 31 yaşlarında oldukları halde müderrislik icâzeti alan Hazret, Bâyezîd Medresesi’nde tedrîse başlarlar… Nice müşkillerle talebeliğe başladıkları Bâyezîd Medresesi’nden sonra, Mahmudpaşa Medresesi’nde de tedrîs devâm edecekdir… Akâid, Fıkıh, Hadîs, Tasavvuf ve Ahlâk sâhasında temel İslâm kaynaklarını medresede okutmaya başlarlar; ve bunlardan icâzet verme ehliyet, liyâkat ve dirâyeti ile de hemen temâyüz ederler… Buna, Süleymâniye Kütüphânesi’ndeki icâzetnâme en sağlam delîl bulunuyor… Ayrıca kendilerini te’lif faaliyyetine verirler…

ABDÜLFETTÂH HAZRETLERİ

Hazret-i Şeyh, artık şer’î ilimlerde zirvededirler…

Müceddid-i asr Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî (Kaddesallâhu sırrahul âlî) Hazretleri gibi zamanın dürr-i yektâsı ve dünyâ çapında bir allâmenin en meşhur ve önde gelen halîfelerinden olan; ve Şam’dan mürşidi tarafından vazîfelendirilerek İstanbul’a gönderilen; ve Üsküdar Alaca Minâretekkesinde Hâlidiyye’yi neşreden (Abdülfettâh el-Ukarî) Hazretleri ile, bir sohbet meclisinde tanışan Gümüşhânevî hazretleri arasında, sıkı bir samîmiyet doğar… Mürşidinin “riyâzât olarak” emretdiği kara seyyahatlerini, (yaya olarak) yapmakla da tanınan Abdülfettah Hazretleri, Şam’dan İstanbul’a, âdetleri üzre birkaç kere yayan gelmişlerdir… Ve büyük mürşid ve asrının müceddidi MEVLÂNA HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ (Kaddesallâhu sırrahu’l-âlî) Efendimiz Hazretlerinin Halîfelerinden olan bu ABDÜLFETTÂH (Kuddise sırruh) Hazretlerine, Gümüşhânevî merhûmda dayanılmaz bir intisâb arzusu…

Alınan cevâb, velâyet sırlarıyla örülü ve alabildiğine hikmetlidir:

“-Bu hususdaki nasîb ve kısmetiniz, bizim vâsıtamızla değil; vakt-i merhûnu hulûl edince intisâb edeceğiniz zâtın eliyledir, intizâr üzre bulununuz!”

Böylece, hasret ve çilenin ördüğü bir intizâr devri başlar…

EL-ERVÂDÎ HAZRETLERİ

Bu sırada Mürşid-i Asr MEVLÂNA HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ (kuddise sırruh) HAZRETLERİ, (Ahmed Zıyâüddin Gümüşhânevî) Hazretlerinin irşâdına, halîfelerinden (Ahmed Zıyâüddîn b. Süleymân El-Ervâdî) Hazretlerini şu emir ve ta’lîmatla me’mûr kılarlar:

“-Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhârâ, Mısır, Mekke, Medîne, Hindistan ve diyâr-i Çin’i tenvîr edecek zât içün, İstanbul’a git ve onu ara bul! O’nu irşâd eyle! Zirâ O, bizden sonra sâhib-i zaman ve rehber-i tarîkatdır… O gül, henüz açılmamış bir goncadır; ve her ne kadar o beldeye başka halîfeler gönderilmiş ise de, O’nun nasîbi ezelde sana tevdî’ edilmişdir… Hasret âteşiyle kavrularak mürşid arayan o misk ü anber kokulu velâyet goncasının açılmasına hizmet eyle… Bu hususda sâdât-ı Kirâm Efendilerimizin rûhâniyetleri sana yardımcı olacaklardır…”

1845

Gümüşhanevî Hazretleri 1845’de bir gün, Alaca Minâre Tekkesi’nde, hiç görmediği, fakat içinden çok yakın bir alâka ve sıcak bir mahabbet hissettiği yabancı bir şahısla karşılaşırlar… O zâtın kendilerine:

“-Yâ, Ahmed Zıyâüddîn! Sizin inâbe ve irşâdınız ezelde bana tevdî’ edilmiş olup, sizin için Şam’dan Anadolu’ya gitmek için emir aldım ve geldim!.”

Demesi üzerine, bu hitabtan hayretler içinde kalmışlar; ve o zât ile birlikte Abdülfettâh Efendi Hazretlerinin huzûruna girmişlerdir… Ve Trablus-Şam Müftüsü olarak da tanınan El-Ervâdi Hazretlerine orada intisâb ederek, tarîkât, zikir ve seyr-i sülûk yollarının ta’lîmi başlamışdır…

Hâlidiyye tarîkatının, Çin, Hind, Memâlik-i Osmâniyye ve Anadolu’nun her köşesinde halîfeleri vâsıtası ile temsîl edilen bir tarîkat hâline gelmesine vesîle olan zât, Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri olmuşlardır…

İşte bunun içündür ki, Büyük Müceddid Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, emir buyurarak, halîfesi Trablus-Şam müftüsü El-Ervâdî merhûmu, sırf Gümüşhanevî Hazretlerini irşâd etmek üzere Makarr-ı Hılâfet olan İstanbul’a göndermişlerdir…

Vazîfelerinin hıtâmında, El-Ervâdî Hazretleri İstanbul’da görünmez olmuşlardır…

1846

Bu târihde ikinci vazîfesiyle tekrar ortaya çıkıb görünen Hazret-i Ervâdi, seyr ü sülûkunu tamamlayan 35 yaşındaki Gümüşhanevî Hazretlerine, 1848’de, Nakşîbendiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Hâlidiyye, Halvetiyye, Bedeviyye, Rufâiyye, Şâzeliyye ve Müceddidiyye tarikatlarından “hilâfet-i tâmme” icâzeti verirler; ve bu vasfı ile de Hazret-i Gümüşânevî, “câmi’ü’t-turûk” bir şeyh olmuşlardır…

Hazret-i Ervâdi, iki sene kadar İstanbul’da kalarak Ayasofya Câmi-i Şerîfinde Hadîs-i Şerîf okuturlar. Ayrıca El-Ervâdî Hazretleri, kendi te’lifleri olan 240 eserin de ta’lim ve tedrîsini Gümüşhânevî Hazretlerine havâle ve emânet ederler…

Hazret-i Ervâdî, hadîs ilminde büyük bir âlim olmak i’tibâriyle Gümüşhânevî Hazretlerine hadîs icâzetnâmesi de vermişlerdir. Zülcenâheyn bir zât-ı âli kadîr olan Ervâdî Hazretleri, aynı zamanda şuerâdan bulunuyorlardı. Hazret-i Gümüşânevî’ye Şeyh Abdülfettah Hazretlerine “sohbet şeyhi” olarak bağlanmasını da tavsiye buyuran Ervâdî Hazretleri, tekrar Şam’a avdet buyururlar…

Hazret, (1858’de) Trabluşşam’da 77 yaşlarında oldukları halde Âlem-i Bekâ’ya rıhlet ederler… Türbe-i şerifleri ise, Trabluşşam’daki “Diba” mescidinde olub, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin huzûr ve ruhâniyyet bulub tefeyyüz etdiği mühim ziyâretgâhlarından biridir…

Gümüşhânevî Hazretleri de, Hâlidî âdâb u erkânı mu’cebince üstâd mevkiindeki Abdülfettah Hazretleri’ne son derece riâyetle, aslâ kendiliklerinden ve müstakil hareket etmemişler; ve Hazretin (1281 hicrî, 1864 efrencî)deki vefâtlarına kadar da, her hafta Cağaloğlu’ndan Üsküdar’a giderek ziyâretlerinde bulunmuşlardır…

1848-1875

Bu târihler arasında tam 28 yıl Medreselerde müderrisliğe devam ederlerken, bir yandan da gittikçe ders halkasını genişleten Gümüşhanevî Hazretleri, bir diğer yandan da geceli gündüzlü otuz yıla yakın sürecek olan ilmî eserler tertîb, tasnîf ve te’lîfi ile neşriyât hizmetlerine de başlamış olurlar…

Bütün eserlerini 1848 ilâ 1875 seneleri arasında verdiklerini, eserlerinin tab’ ve te’lîf târihlerinden öğreniyoruz. Müddet-i ömürlerinde 52 civârında eser te’lîf buyurmuşlardır. En meşhur eserleri: “Râmûzü’l-Ehâdîs” başda olmak üzere akâide dâir olan “Câmiul Mütûn Fi Hakkı envâi’s- Sıfâti’l-İlâhiyyeti ve Akâidi’l-Matüridiyyeti ve Elfâzi’l-Küfri ve Tashîhi’l-A’mâli’l-Acîbiyyeti”“Câmiu’l-Usûl”“Fezâilü’l-Cihâd”,“Rûhu’l-Ârifîn”“Levâmiu’l-Ukûl”, “Şerhu Râmûzü’l- Ehâdîs”“Hadîs-i Erbaîn”“Necâtü’l-Gâfilîn”“Mecmuatu’l-Ahzâb Ve’l-Evrâd, ilâ âhirihî….”

Böylece 52 adedine bâliğ olan muhalled eserleri, bugün Süleymâniye kütübhânesini de şereflendirmektedirler…

Büyük Mürşid Hazret-i Gümüşhânevî’nin câlib-i dikkat bir husûsiyyeti olarak şunu da zikretmeliyizdir ki, “Câmi’u’-l Usûl” nâm muhalled eserlerinde, tarîkata (intisâbın) 4 şekilde olacağını beyân buyurmuşlardır. Bu cümleden olarak anlaşılmaktadır ki:

1) Musâfaha yolu ile intisâb: Bu, mürşidden bizzât musâfaha etmek sûreti ile onun huzûrunda ve münâsib görecekleri zikir, ders ve emirleri, samîmiyyetle ve azimle de tatbîk etmek üzre ahz eylemek tarîkidir…

2) Rivâyet yolu ile intisâb: Mürşide vâsıl olunamadığı veya irtihalleri hâlinde, O’nun te’lif buyurduğu kitablarının okunması, bu eserler üzerinde rızâya muvâfık çalışılması, yazılanların hayâta geçirilmesi, onlara bağlanıb îmân, fikir, amel ve ahlâkın bunlarla tezyîn ve takviyesi ve hayâtı istikâmetlendirmesi; ve hatta, teberrüken bile olsa bu eserlerin okunub benimsenmesi sûretiyle (nisbet) zuhûruna gayret üzre bulunarak intisâb… 

3) Dirâyet yolu ile intisâb: Bu da, mürşide âid kitâb, eser ve her türlü matbuanın, matlûba muvâfık bir şekilde şerhi de dâhil anlaşılması için icâbeden taharrî ve tedkîkâtın ciddiyyet ve hassâsiyyetle yapılması ve sonra da neşredilmesi yolları ile nisbet ve intisâb şekli…

4) Mürşide Hizmet yolu ile intisâb: Mürşidin yakîninde edeb ve erkâna riâyetle hizmet ve taallüm ederek; ve nefsin derecelerini (mutmainneye) doğru yükseltmek üzere, duâ, himmet ve rûhâniyyet ni’metleri ile nisbeti yakalamak ve intisâb mazhariyyeti…

Adı geçen eserlerinden yine anlıyoruz ki, tarîkatların çoğunda husûsan Nakşiyye ve Şâzeliyyede (intisâb), bu şekillerin biri veya birkaçı ile yürümektedir. Az da olsa, (mahabbetle) bir hizbi, duâ veya virdi ciddiyyet ve hâlis bir niyetle devâm etdirmek, sahih bir (intisâb) ortaya koymaya kâfîdir…

Yine aynı eserden anlıyoruz ki, mürşidi bizzât görmemek ve huzûrunda bulunmamak, ona mahabbet, nisbet ve (intisâb)a mâni’ değildir; ve müntesibe asıl lâzım olan, Allâh ve Rasûlü’ne tam bağlanma usûlünde en mükemmel vâsıta olarak, mürşidin hayâtından taşan îmân, İslâm, ahlâk, mücâhede ve tüm fezâili nümûne-i imtisâl edinmek… Ve bu tâbi’ olma usûlüne, tam sadâkat ve kararlılık hâlinde kalmak ve bunda tam bir sebât…

Hayatda olmayan bir zâta tâbi’ olmak, onun aslâ maddî cismine değil, Kitâb, Sünnet, icmâ ve kıyâs-ı fukahâ gibi şer’î delillerle aksetdirdiği îmân ve ruh bütünlüğündeki hayat tarzını, maddî ve ma’nevî her noktada tahsîn edib benimsemek; ve tâkat ve nasîb nisbetinde bunlara rapt-ı kalb edib, onun tarîkat ve ahlâkından bize intikâl edib vâsıl olana ittibâ’ ederek, bir bütün hâlinde bu keyfiyeti, mihrâk noktası edinmek… Rasûlullâh Aleyhisselâm’ı ve ashâbı (Rıdvânullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn) Hazerâtını, nasıl cisim ve sûret olarak karşımızda görmediğimiz halde, onlara mahabbet-i tâmme ile bağlı isek, bu da o usûl çerçevesi içinde bir keyfiyet…

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin 15 asırdır üzerinde ittifâk etdiği esas ve temel, (mürşidi), aslâ Allâh’ı ve Rasûlü Aleyhisselâm’ı sever gibi değil; mücerred Allâh ve Rasûlü’ne âid  aşk ve mahabbet yoluna girmek isteyen müntesibe, o mürşidin mükemmel bir delîl, bir hidâyet rehberi, onlara gerçek bir irşâd ehli olması hasebiyle, Rabbin lutfetdiği en mükemmel bir vâsıta bilinmesidir… Mürşid, Allâh ve Rasûlü gibi değil ama, Allâh ve Rasûlü içün ne kadar sevilecek ve tâbi’ olunacaksa, o kadar sevilir; ve kendisine aslâ kopmayan bir bağla da o kadar tâbi’ olunur ve yolu da, aslâ hafife alınmayan bir iz olarak son derece ciddiyyetle ta’kîb edilir…

Mürşidi ta’kîbin sonu, vâsıl-ı ilâllâh olmakdır… Eğer bu olamıyorsa, ya mürşid, mürşid görünen bir şeyh-i nâkısdır ve onunla sohbet semm-i katildir; veya mürid, teslîm olamamış, riyâdan sıyrılamamış bir kâbiliyyetsiz ve nasibsiz, yaban ehli bir nesneden başkası değildir …

1859

Hazretin, içinde 18 bin eser bulunan 4 kütüphanesi vardı. Mahmudpaşa Medresesi’ndeki mekân, sür’atle ziyâdeleşen mürîdânın ihtiyâcâtına cevâb veremez hâle gelince, Hazret-i Şeyh, 1859’dan i’tibâren (46 yaşlarındadırlar) Cağaloğlu’ndaki metrûk vaz’ıyyetde bulunan“Fâtı’ma Sultân Câmi-i Şerîfi”ni tamir, ihyâ ve imâr etmeye ve irşâd faaliyyetlerini de buradan devâm etdirmeye başlarlar… İleride“Gümüşhânevi Dergâhı” olarak ün kazanacak olan bu mekâna, Hazretin hânesini nakli ise 1875 senesidir…

1863

Hazret-i Şeyhi bu târihde, geniş bir maiyyet çevresi ve Sultân Abdülazîz Cennetmekân tarafından emrine tahsîs edilen husûsî bir gemi ile, birinci hacc yolculuğunda ve ilk liman olarak da İskenderiye’ye uğrar görüyoruz…

Mısır Hidivi yapılan adamın, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’den ayrılma hengâmlarına da müsâdif olan bu seyyahatlerinde, İskenderiye ve Kâhire’de birbuçuk ay kadar kalıb Tarîk-i Hâlidiyye’nin neşri ile meşgûl oldukları gibi, muhtelif zevât-ı kirâmla da tanışmışlardır… Hidiv İsmâil Paşa gibi ingiliz oyunlarına gelen düşük adamların ziyâret tekliflerini ise, Şeyh Hazretleri her def’asında kabûl buyurmamış ve reddetmişlerdir… Devlet-i Aliyyeye sadâkatları bilinen Mekke Şerîfi Abdullah Paşanın ise, Şeyh Hazretleri ile görüşüb, duâ ve himmete mazhar oldukları bilinmektedir…

1864

Ahmed Zıyâüddîn Hazretlerinin müstakil tarîkât neşrine başlamaları ise (1281 hicrî, 1864 efrencî) târihinde yani İstanbul’daki Hâlidî Halîfesi Abdülfettah El-Ukarî Hazretlerinin vefâtından sonra başlar. Bu sırada 51 yaşlarındadırlar…

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin Trabzon’un Of ilçesinin Çıraklık karyesinde 1865’te 800 kitaptan müteşekkil bir kütübhâne te’sîsi de, kendilerinin ilme ne kadar ehemmiyet verdiklerinin bir hüccet-i kâtıasıdır…

1870

Erzurum Yâkutiye mıntıkasında 1870’te kurdukları 1876 kitablık Zıyâiyye Kütüphânesi, Of, Gümüşhâne ve Trabzon’da açtıkları binlerce ciltlik dört kütüphâneleri de, Hazret-i Şeyhin ilim ve irfan neşrine verdiği fevkal’âde ehemmiyeti gösterir. Bu kütübhâneleri kendi keselerinden verdikleri altunlarla kurmuşlardır. Ne kadar esef edilse yeridir ki, (93 Harbi) ve ondan sonraki harblerde bu mıntıkalar, zâlim ve vahşî Rus ayılarının işgâline uğramış; ve insanlıkdan nasîbi olmayan Moskof sürüleri, bu nâdîde ve kıymetli eserleri, adı geçen kütübhânelerden yağma edib memleketlerine ve bilhassa Leningrad kütübhânesine taşımışlardır…

Anadolu’da hükûmet olduğunu zanneden acûzelerin hiçbiri de, 130 seneden beri bu eserlerin ve benzeri şekilde Haçlı gâvurların memâlik-i Osmâniyye’den yağmaladıkları kütübhânelerin peşine düşüb, bunları aslî sâhibi olan millet-i İslâmiyye’ye tevdi’ etmek ve sâhiblerine döndürmek necâbet ve asâletini bir türlü gösterememişlerdir… Bunlardan geçdik, bu cihân, nice târihî arşiv, vesîka, resmî zabıt ve kütübhâne âsârının, Bulgar gâvuru gibi mahlûkların kâğıt fabrikalarına vagonlarla taşınıb, onlara kilo fiatıyla satıldıklarına bile şâhid olmuşdur…

Tabii bütün bu kabil hâinlikler ve Millet-i İslâmiyye ve Hılâfet-i Osmaniyye’ye karşı irtikâb edilen bu tür tenkil (soykırım) cinâyetleri, târihe (lâ’netliler gürûhu) olarak geçeceklerin cemâzilevvelleri ve neseb keyfiyetleri olsa gerekdir…

1875

Evvelâ tekke içün husûsî bir mahalle pek fazla rağbet etmeyen Gümüşhanevî Hazretleri, sayıları zamanla artan müridlerinin ihtiyâcına cevab verebilmek içün, o sırada ibâdete kapalı ve metruk (terkedilmiş) bulunan; ve bugünki İstanbul Vilâyet binâsının karşı tarafında yer alan (Fâtıma Sultân Cami-i Şerîfini), tekke olarak onarıb ihyâ etmişlerdir… Câmi, 1875 yılında yeni müştemilât, binâ ve hücrelerin ilâvesi ile birlikte, tam bir tekke-dergeh hüviyeti kazanmışdır. Hazret-i Şeyh, Mahmudpaşa Medresesi’ndeki mekânlarını da bu târihden sonra, Cağaloğlu’ndaki bu dergehe nakletmişlerdir. Hazret-i Gümüşhanevî, metruk halde bulunan Fâtıma Sultan Câmi-i Şerîfinin ta’mîrâtı ile bilâhare ilâve edilen dergeh müştemilâtının bütün masraflarını, ihvân ile bizzât kendileri karşılamış, tekkeyi de vakfetmişlerdir…

Hazret-i Şeyh, dergâh bünyesinde te’sîs buyurdukları bir matbaa ile de eserlerinin çoğaltılıb, bunların da bilâücret tevziinden son derece meserret duyan sâhib-i mürüvvet nâdîde bir şahsiyyetdir…

Gümüşhânevî dergehinin giriş kapısı üstünde de, şu beytin nakşedildiği ma’lûmdur:

“Nakşîbendi dergehidir bu makâm-ı dilküşâ,

İşte meydân-ı mahabbet, gel azîzim merhabâ…”

Mürşid-i Mübeccel Gümüşhânevî Hazretleri’nin, pek nâdîde, asîl ve vakûr (meşreb-i güzîdelerini) ise, kaynaklar şu kıt’a içinde hulâsa etmeye çalışırlar: 

“Ashâbıma da’vâ-yı mükâfât itmem,

Düşmenime kasd-ı mücâzât itmem,

Her kârımı ma’bûduma tefvîz etdim;

Besdir bana Hakk, gayra münâcaat itmem…”

1876

Hicrî 1294 de ise, yine bu takvime göre 66 yaşlarında oldukları halde, Şeyhu’l-Harem-i Nebevî (Medîne Muhafızı) Emin Paşa Hazretlerinin Kerîmeleri, Tâcü’l-Muhadderât Hâce Havvâ Seher Hanım Hazretleri ile ilk ve son olarak tezevvüc buyururlar… Merhûme, irtihâl-i dâr-ı naîm oldukdan sonra Süleymâniye Câm-i Şerîfi’ndeki medfen-i mahsûsuna defnolunmuşlardır ki, Hazret-i Şeyh ile yanyana bulunmaktadırlar. Kabr-i Şerîflerindeki kitâbede  ise aynen şöyle yazmaktadır:

“Hüve’l-Bâkî!

Hakk-perestim, arz-ı ihlâs etdiğim dergâh bir,

Bir nefes ayrılmadım tevhîdden, ALLÂH bir…”

“Muhaddisîn-i Kirâmdan, Kutb-ı Rabbânî, Ârif-i Sübhânî, Gavsü’l-Vâsılîn Gümüşhânevî el-Hacc Ahmed Zıyâüddîn Efendi Hazretlerinin zevce-i tâhiresi ve Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Hacı Emin Paşa kerîmesi, tâcü’l-muhadderât, Hâce Havvâ Seher Hanım’ın rûhuna El-Fâtihâ. Hicrî 1 Zilka’de 1329, efrencî 12 Eylül 1911 cumartesi.”

1877-1878

İlimde ve tasavvufta en yüksek mertebelere çıkan Gümüşhanevî Hazretleri, zarûrât-ı dîniyyenin de en mühimlerinden olan Dîn-i İslâm yolundaki cihâd farîzasını, bizzat cebheye giderek ve orada muhârebelere bizzât iştirâk ederek de ifa etmişlerdir…

Hicrî takvime göre 67 yaşlarına vâsıl oldukları ve izdivaclarının ertesi yılı olan 1877’de, “doksanüç harbi” diye meşhûr Osmanlı-Moskof harbi patlar… Bu harbe iştirâk içün İstanbul’dan hareketle, Batum cebhesinde müritleri ile birlikte bilfiil harbe katılmışlar; ve bir süvârî kıt’ası teşkîl eden 80 atlısı ile Trabzon üzerinden Kars cebhesine ulaşmışlardır… O senenin 9 Eylül’ünde başlayan harbe, Ramazan ayına kadar da devâm eden Kumandan Hazret-i Gümüşhanevî, harbin duraksadığı bir sıradaOf’a gelmişlerdir…

Bayram sonu tekrar Batum cephesine giderek harbe muhârib ve müsellâh olarak bırakdığı yerden bizzat iştirâk ile cihâda devâm etmişlerdir…

Gavsü’l-Vâsılîn Gümüşhanevî Hazretleri, müridleriyle birlikte 1877’deki Osmanlı-Rus harbinde bizzât harbetmek suretiyle de, Hâlidiyye’nin (cihâd) gibi büyük bir farîzanın edâsında ne kadar dikkatli, ciddî, samîmi ve mutlaka edâsı icâbeden bir emr-i Dîn olduğu imanını, fiilen de isbât etmişler ve yolundakilere bizzât nümûne-i emsâl teşkîl etmişlerdir. Bu cihâd farzı ve askerî rûh, Birinci Cihan Harbinde ve hıtâmındaki Osmanlı-Yunan Harbi sırasında da, Anadolu’daki bütün cebhelerde çarpışan nice Halîdî-Nakşibendî müntesibîni şeyh ve mürîdân tarafından devâm etdirilmişdir. Yunanlıların Anadolu topraklarından atılmalarında bu (Sarıklı Kahramanlar)ın cansiperâne direnişleri olmasaydı, bu harbin kazanılması aslâ mümkin de olamazdı… Uydurma ve düzme târihleri değil de, yaşanan canlı târihleri mikyâs alan târihçiler, bunları vesîkalarıyla kısmen de olsa artık neşre muvaffak olabilmektedirler… (Sarıklı mücâhidlerin) yalınız yunan keferesinin değil, bütün haçlı sürülerinin Anadolu’dan temizlenmesindeki gayretleri ve samîmiyyetleri, bir takım hâin mihraklar tarafından bugün küllense de, ileride mutlaka ve bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkacakdır… Münferid bir misâl olarak zikretmek îcâbederse, Fransız keferelerinin Zonguldak işgâlini bile kahreden yumruğun sâhibi, biiznihî Teâlâ, Hâlidiyye’nin Bartın Müftüsü merhûm ve mağfûr Muhammed Rif’at Efendi Hazretleri’nin olduğu, devrin meşhûr kumandanlarından gelen şükran telgraflarıyla bile sâbit târihî hakîkatlar cümlesindendir…

Memleketin gerçek kurtarıcıları olan bu zevât-ı kirâm, ne acı bir nankörlükdür ki, harbin kazanılmasından daha 2-3 sene geçer geçmez“Tekâyâ ve zevâyânın seddine dâir” kânunlar çıkarılarak, Bartın Müftüsü gibi (sarıklı mücâhidler) vaaz kürsülerinde iken, sanki vatanın düşman işgâline uğramasına(!) ramak kalmışlığı haber veriliyormuşcasına; ve hem de bunlar, çok âciliyyeti varmış gibi telgraflarla önlerine konularak, o (sarıklı mücâhidlerin) 1925’den 1932’e kadar felç illetine dûçâr olmalarına, binnetîce tenkîline (soykırımına) sebeb olunmuşdur…

 1908’lerde ittihadçı (İT) tâifelerinin (idâmlıklar listelerine) de“hılâfetçi” suçlamaları ile alınan Bartın Müftüsü gibi bu kabil sarıklı Hâlidîler, bin müşkille ve o da binde bir nisbetinde o kıtâl ve itlâf (soykırım) sehpâlarından kurtulsalar bile, sonunda gene aynı eşirrânın (felç ederek, zehirleyerek, ipe çekerek, sürerek, malları müsâdere edilib aç-sefil bırakılarak tenkîl etme=soykırıma uğratma)cinâyetlerinden kurtulamamış, milletin gerçek halaskârları oldukları halde de, binlercesi, bu kabil işkencelerle şehîd edilmişlerdir…

Büyük (Mücâhid Kumandan) Hazret-i Gümüşhânevî, 93 Harbisırasındaki bu gidiş gelişleri esnasında da, bütün gayreti ile ilim, îmân, şerîat ve tasavvuf yolundaki çalışmalarını aslâ duraksatmamış, bir tarafdan Karadeniz şeridi üzerinde muhtelif şehirlerde medreseler açmış, binlerce talebe okutmuş ve yüzlercesine de icâzet vermişlerdir. Halidîyye’nin İstanbul’da kökleşmesi ve İslâm coğrafyası ve Anadolu’ya yayılmasında Gavsü’l-Vâsılîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin gayret ve hizmetlerinin başta geldiği, bütün kaynaklarda ittifakla beyân olunmuşdur…

1878-1879

Hicrî 1294/efrencî1877-78 senesinde de, ikinci hacc seferine çıkan Hazret-i Gümüşhânevî, hacc dönüşü Mısır’da üç sene kadar kalıb Nâsıriyye ve Camiu’l-Ezher’de kendi tasnifleri olan Râmûzu’l-Ehâdîs’i 7 kere okuturlar ve binlerce talebeye 7 kısım hâlinde çeşitli şer’î ilim dallarında icâzet verirler… Sâdece (hadîs) ilminde 200 talebeye icâzet verdiklerini görüyoruz… Mısır’da 5 büyük zâta da tarîk-i Hâlidiyye’nin neşri ile (irşâd) içün (hılâfet) verdikleri bir vâkıadır…

Hindli (Delhi’li) meşhur âlim ve “IZHÂRÜ’L-HAKK” nâm meşhûr ve muhalled eserin müellifi Rahmetullâh Efendi Hazretleri de, bu 5 kişiden biri olarak Hazret-i Şeyh’den irşâd içün (hılâfet) alırlar; ve Hind kıt’asındaki İngiliz müstemlekeciliğinin yem olarak kullandığıhristiyanlığı, Hazret-i Gümüşhânevî’nin emir ve himmetleri ile büyük bir bozguna uğratırlar… Hindistan’ı istilâ peşindeki haçlı misyonerlerine, ellerindeki kitabların asliyeti kalmamış muharref nesneler olduğunu i’tirâf etdiren; ve memleketindeki müslümanlara istiklâl rûhunu aşılayan büyük mücâhid Rahmetullah Efendi Hazretleri de, bir Hâlidî halîfesi olarak bugün sağ olsalardı, “Hoşgörü-diyalog” diye yehudi-haçlı reklamcılığı için “bu kitâbîlerin(!) de dîni hakdır!” deme derekelerine düşerek hezeyanlar gaseyân eden ve yırtınıb duran (hoşfendi diyasporası ve samanaltı gürûhunu) ve FBI, MOSSAD, Vatikan ve Brüxelle gibi dünyâ fitne mihraklarının parmaklarıyla oynatılan aşşağılıkları da, nice i’tirâflara gark ederek herhalde yerin dibine geçirirlerdi…

Netîceten:

Bütün hayâtlarını, gerçek İslâmiyyet’in ilim, îmân, amel ve tasavvufî hakîkatları ile bilinib yaşanmasına ve irşâdına hasreden büyük kumandan ve mücâhid Gavsü’l-Vâsılîn Hazret-i Gümüşhanevî, kendisini,“Tarîkaten Nakşîbendi, meşreben Şâzelî” olarak ifâde buyurmuşlardır. Müridlerine de, Nakşîbendiyye ve Hâlidiyye usûlü üzere zikir ta’lîm ve“hatm-i hâce” icrâ ettirmişlerdir ki, yetiştirdiği 116 halife ve milyonu geçkin mürîdleri ile de, iç ve dış insî şeytanlara göz açtırmamak husûsunda ve (Hılâfet-i Osmâniyye’nin) yanında çok büyük hızmetler ifâ buyurmuşlardır…

VERESETÜ’L-ENBİYÂ

Büyük Mürşid Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin Veresetü’l-Enbiyâ oldukları, bütün târihçe-i hayatları ile bedâhaten ortada bir hakîkatdır. Peygamberler Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nin yolunu, bütün Nakşî silsilesinin altun halkaları gibi kendileri de, îmânî, ibâdî, amelî, ahlâkî, siyâsî, iktisâdî, ictimâî ve hukûkî bir bütünlük ve aslâ tecezzî kabûl etmeyen bir yekpârelikle tebliğ buyurub yaşamışlar; ve yaşanmasına da büyük ve sarsılmaz bir îmân, azîm ve gayretle başbuğluk etmişlerdir…

“93 harbi” nâmıyla bilinen Moskof harbine, emrindeki süvârî kıt’alarıyla bizzat kumandan olarak iştirâklerini; ve pekçok yara alarak bu harbden hakîkî bir gâzî olarak çıkıb mücâhedelerine devâm buyurmalarını, ictimâî, siyâsî, hukûkî ve iktisâdî hayatlarında da aynı îmân, azîm ve kararlılıkla devâm etdirmişlerdir. Te’lif buyurdukları akâide dâir meşhûr (Câmiu’l-Mütûn) nâm muhalled eserlerinde, (1409-1988 tab’, s.151) şöyle buyurdukları bütün cihânın gözü önündedir:

“-Cihâda gelince bu, İBÂDETLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR. Bunda hâlis niyet şartdır.”

(Mâba’di var)

(İntişârı: 15.06.2009)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir