Eshâb-ı Kirâmın Fazileti Ve Hazreti Muâviye
11 Haziran 2017
Şüphe
12 Haziran 2017

MEVLÂNÂ’YA “DÎN FARKI TANIMADIĞI” İFTİRÂSI…

Ahmed SELÂMÎ

 

Bazı modernist, reformist, mezhebsiz, ateist ve locaist global kefere sürüleri ALLÂH DÎNİ İslâmiyyet’i tahrîf, tağyîr, tebdîl ve sulandırmak içün iblisden bin beter ıkınış içindeler. Kasım’ın 10’unu kamalistler, Muharremîn 10’unu Şiiler nasıl “matem” havalarına bürüyerek İslâmiyyet’de olmıyanları O’na yükleme cinâyeti işliyorlarsa; Aralık ayında da “Şeb-i Arûs Törenleri” diyerek Mevlâna Celâlüddîn-i Rûmî Rahmetullâhi Aleyh Hazretleri’nin Hakk’a vüsûlü’nü, aynı cinâyetler içün kullanan siyâsî ve hatta global şebekeler vardır!. Resmî ve gayr-i resmî dalâlet şebekeleri ile külâh geçiren nice tasavvuf komisyoncusu sahne öküzleri de, bu günlerde Konya başda olmak üzere pek çok şehirde ifsâd faaliyyetlerine devâm edeceklerdir…

Devlet-i Ilmâniyye dembokrat ve cumhûriyetçilerinin, evvelâ büyük bir allâme, velî ve mutasavvıf olan Hazret-i Mevlânâ’yı anlamaları, takdîr etme ve sevmeleri muhaldir! Kendisini Allâh, Rasûlü, Kur’an ve Şerîat’da “fenâ” bulacak kadar Mutlak Dîn İslâmiyyet’de eritmiş bir Mevlâna’yı, dünyâ kefere-fecere ve münâfıklarının anlaması cidden muhâldir; ve bunun zıddını iddia etmek de, eşyânın tabîatına mutlak bir mübâyenet ortaya koyar… Nasıl olur da, “İslâm” denildiği zaman tüyleri diken diken olan o bâlâda zikretdiğimiz adam ve madamların ve “çağdaş putperestlerin”, Mevlânâ gibi İslâm’dan başka hiçbir şeyi olmıyan velî bir MÜSLÜMANI sevmeleri, göklere çıkarmaları, yürekden saymaları, örnek alınacak insan diye takdîm etmeleri ve O’nun içün nice masraf ve gayretler sarfederek “Tes’îd Merâsimleri” peşine düşmeleri mümkin olur!?. İşte eşyânın tabiatına zıddıyet dediğimiz ana nokta burasıdır…

Bu, Mevlânâ âşığı gibi görünen içimizde ve dışımızdaki dünyâ sahtekârları, kendi sapık ve (küfür)den ibâret felsefelerini o Hazret’in üzerinden, O’na söyleterek propaganda etmektedirler ki, aşşağılaşma, istismâr ve şerefsizliğin, hulâsa “dîn yıkıcılığının” en çukur noktası da budur…

“Yakdı nice canlar ki o nezâketle tebessüm,

Şîrin dahî câna kastetmesi gülerekdir.”

Yûnüs Emre, Hacı Bektâş-ı Velî, Ahmed Yesevî gibi kimi “vahdet-i vücûd” mesleğindeki Zevât-ı Kirâmı dillerine dolayan bazı adam ve madamların hiçbiri, samîmî müslümanlık tarafdârı değildir; ve bunların topu da, kendi felsefelerini aynen Mevlânâ’da olduğu gibi bu velîlere söyletmenin ve onlar üzerinden beşeriyete bulaştırmanın sahtekârlarıdır…

Yehûdîlerin Hazret-i Mûsâ’ya, Nasrânîlerin Hazret-i Îsâ’ya (Aleyhimesselâm) Efendilerimize söyletmeleri gibi…

Şii ve alevîlerin, İmâm-ı Ali Kerremallâhu Vechehû ve Oniki İmam Hazrâtına  söyletmeleri gibi…

Kamalist zibidilerin de, Kamal Paşaya söyletdikleri nice nutuk, vecîze, intihâl, ta’bîr, efsâne, hurâfe ve esâtîr olduğu gibi…

Bütün bunlar, kalbinde “Hesab Günü” îmânını cezm ve yakîn derecesinde taşıyamıyan, bundan mutlak ma’nâda mahrûm Âdemoğlu denen mahlûkun, nefs denen kuvvesinde, Kelâm-ı Kadîm ka’bîriyle “hevâsını ilâh” yapma meyli ve esâreti bulunmasından peydahlanmaktadır…

Tesbitlerimiz yanlışsa, o zaman neden Mevlânâ ve benzeri zevât-ı kirâm’a gösterdikleri “hayranlık, takdîr ve âlî hissiyât ve merbûtiyyetin”  binde birini, başka sayısız İslâm büyüklerine, hatta yüzbinlerce PEYGAMBERÂN-I IZÂM (Aleyhimüsselam) Hazerâtına göstermezler?. Çünki onlara kendi sapıklıklarını “söyletdirmeleri” çok zordur…

Bütün dünyâ iblisleri ve yerli politika echelleri ile tasavvufu ucuzlatıb sahne varyeteciliği derekesine sukût etdiren “tasavvuf pazarlamacısı” şarlatan köçeklere bunlar sorulsa, verecekleri cevab aslâ bulunamıyacakdır?.

Arzdaki bu kabil şeyâtînü’l-ins, acebâ bir İmâm-ı A’zâm, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâtürîdî, Eş’arî, İmâm-ı Gazâlî, Abdülkadir-i Geylânî, Şâh-ı Nakşîbend, Ahme’r-Rufâî, İmâm-ı Rabbânî Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn Hazerâtı gibi daha binlercesinden, 2-3’ünü bile değil, hiçbirini bir kerecik ağızlarına dahî almakdan, neden lâ’netli şeytan gibi kaçarlar?

Neden?

Neden, Mevlânâ gibi 3-4 zevât-ı Kirâm?

Neden, Mevlânâ’ya söylemediklerini söyletirler de, söylediklerini söyletmez bu iblis dünyası?

İşte Hazret-i Mevlânâ’nın, O’na söyletilmiyen SÖYLEDİĞİ:

“MEN, BENDE-İ KUR’ÂNEM, EĞER CÂN DÂREM,
MEN, HÂK-İ REH-İ MU….ED MUHTÂREM.
EĞER NAKL KUNED CÜZ İN KES EZ GÜFTÂREM;
BÎZÂREM EZ U VEZ ÂN SUHEN BÎZÂREM…”

“Bu canım var oldukça, ben Kur’ân’ın bendesiyem,
Mu…med Muhtâr’ın yolundaki toprağıyım.
Benden kim, bunlardan başka bir söz naklederse;
Bîzârem onu söyleyenden, hem o sözden bîzârem…”

Şimdi resmî TV’lere kadar, İslâmiyyet’den  yepyeni bir “din=religion” uydurmak içün nice politikacı muharrifler, mal bulmuş mağribî gibi Mevlânâ’ya ne hezeyân ve küfürler söyletiyorlar… Hazret, bir gün, başına bu kahpelik ve hâinliklerin geleceğini, “kerâmet” olarak apaçık kendisine bildirilmiş olacak ki, bunların topundan da “bîzâr olduğunu=RAHATSIZLIĞINI” mısrâları ile asırlar öncesinden, asırlar ötesine beyân buyurmuşlardır…

Böyle büyük bir velîyi “bîzâr eden” rûh ve ma’nâ eşkıyâlarının; ve işi sahne varyeteciliğine döken kavuklu-külâhlı külhanbeyi ve tasavvuf kâtili ve “yol kesici” artistik roller yüklenmiş soysuzların, o velîden aldıkları “beddualar” da, mücrim ve mürtekîblerini ne hâllere sokacakdır, ALLÂH bilir!

Hele hele şu iğrenç söz ki, son günlerde Mevlânâ gibi “Kur’an BENDESİ=kölesi” ve “Mu…….d Muhtar’ın yolunun toprağıyım” buyuran bir Allâh DOSTUNA nisbet edilir, buna Kâinât bile lâ’net eder:

“DÎN, DİL, IRK FARKI GÖZETMEZDİ!”

Dil ve ırk farkının gözetilmiyeceği bedâhaten ortadadır da…

“Dîn farkı gözetmemesi”, işte bu, tam münâfıkça atılmış iğrenç bir iftirâdır!. “Dîn farkı gözetmekden” yani her inanca aynı kıymeti biçme ve onlara “müsâvât” ne kadar “dembokrasi dîninin” zâhire akseden lâzım-ı gayr-ı mufârıkı (!) ise, “Dîn FARKI GÖZETMEK” de, kendisinden başka “bütün dinlere HAKK olduğunu IZHÂR” içün gelen İslâmiyyet’de o kadar olmazsa olmazdır; ve İslâm, bu “FARK gözetmeme” nakîsa, habîse ve illetinden mutlak olarak münezzehdir… Bütün şeytanlık, Mutlak HAKÎKAT olan İslâmiyyet’i, bu mevki’ ve tahtından indirerek, diğer bütün beşeri dinlerle aynı hizâda ve aynı keyfiyetde görmek ve göstermek; binnetîce, derecesini TENZÎL etmek  projesi etrafında dönüb dolaşmaktadır…Onu, hümanizma sapıklığından ibâret, sıradan, basit; ve “mutlak HAKK ve HAKÎKÂT” olma iddiası bulunmıyan, (serbest piyasa dîni) göstermek…

Global şeytanlarla onların kuyruğundaki laik-dembokratik cumhûrî yalakaların Lozan’dan beri hedefi işte budur…

Bunu, 27 sene CHP diktatörlüğü ile asarak keserek yakıb yıkarak vahşîce ve fir’avnî usûllerle yapdılar. Bu, halka çok ağır gelince de; aynı projeyi, DP, AP, Anavatan P, SP, FETÖ ve en sonda da AKP ile “dembokrasi” davul zurnaları çalarak devam etdirmiş ve etdirmektedirler… Batarken acıtıb hissetdirmiyen, batdıkdan sonra ise adam ve madama kadar herkesin anasını ağlatan “İngiliz yumuşak dikeni” usûlü…

İnsanlar arasında din farkı gözetmeden hepsine “hümanist bir felsefe (!) ile” bakmak; ve onları “laik-dembokratik cumhûriyet ilkeleri” doğrultusunda bütün inançlarıyla aynı kıymetde bilmek; global dinsizliğin, dinleri ve bilhassa mutlak hakîkat olan ALLÂH DÎNİ’ni dışlama ve O’nu ademe=yokluğa mahkûm etmek, en temel politikasıdır… Bir müslümanın, “müslümanım” deyişi ile ortaya koyduğu binlerce hakîkatdan en başda gelenlerinden birisi şudur:

“Ben, öyle bir î mân manzûmesini seçdim ve ona cezm ve yakîn derecesinde bağlandım ki, “imân-ı şer’î” ile küfür, mü’minle kâfir ve HAKK ile bâtıl mutlak olarak ayrılmışdır; ve ben bütün kıymet hükümlerimi, bu ana esas üzerine binâ eder; ve topyekûn varlığı, bu hakîkatlar terâzisinde ölçerek netîceye bağlarım!”

Sıradan ve en sondaki bir müslüman içün bile mutlak ölçü ve i’tirâf bu iken, zirvelerdeki bir MEVLÂNÂ içün O’nu bunlardan müstağnî imiş gibi küfre ve bâtıla çekib, “hümanizma” denen ve Kâfir Batı’nın iğrenç dinsizliğini aksetdiren felsefesine “tarafdâr ve muhâfızmış” gibi; ve O VELÎYİ, olduğundan nâmütenâhî FARKLI bir keyfiyetin içinde göstermek, O’na hakâret, bühtân, kâfirlik ve düşmanlığın en sinsi ingilizcesi ve iğrenç olanıdır…

Böyle mutlak bir KÜFRÜ Mevlânâ gibi allâme bir “Kur’an KÖLESİNE ve Fahr-i Kâinât Aleyhisselâm’ın ayak bastığı toprağa” kendini nisbet eden bir tarîkât pîrine isnâd etmek ve O’na söyletmek, küfrün en şenîi ve denîinden başka bir halt olamaz!

Kur’ân-ı Azîmüşşân, hiçbir kâfire:

 “Müslümanla Gayr-i Müslim arasında fark gözeteceksin, onların inanç ve değerlerine aynı kıymetde bakmıyacaksın!”

Dememiş; ve onlardan böyle bir şey  istememiş; ve onlara, Şerîat’a îmândan başka bir mükellefiyyet de yüklememişdir…

ANCAK, Haşr Sûresi’nin 20. Âyet-i Celîlesi gibi nice âyetlerle  HÂLIK-I KÂİNÂT ALLÂH AZZE ve CELLE, bütün Peygamberân-ı Izâm Hazerâtı ile istisnâsız bütün mü’minleri, böyle bir FARK gözetmekle yani “iki tarafın da değerlerine aynı kıymeti biçerek bakmamak” husûsunda, MUTLAK MA’NÂDA MÜKELLEF KILMIŞDIR… Bu emri beğenmiyen ve dembokrasi veya herhangi bir felsefe netîcesi olarak kâle almıyan veya inkâr edene, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Şerîat hukûku 15 asırdır:

 “SEN MÜSLÜMAN DEĞİLSİN ÎMÂNA GEL; VEYA, İSLÂM’DAN DEFEDİLDİN TECDÎD-İ ÎMÂN ET!”

 Buyurmakda; ve Kıyâmet’e kadar da, ins ü cinne bunu emredecekdir…

Mevlanâ gibi KUR’AN’ın “KÖLESİYİM, MU……ED MUHTÂR’ın yolunun (Şerîat’ının) toprağıyım” diyen bir velîye, KUR’ÂN’ın HAŞR SÛRESİ 20. Âyetini ve bütününü inkâr etdirenler, nasıl müslümanlık (!) iddasında bulunurlar, buna inanmak muhâldir…

İşte bugün, Konya merkez olarak, İslâmiyyet’i, yahudinin Tevrat ve İncil-i Şerîfleri tahrîfleri gibi bozma peşinde olan dünya GLOBAL şeytanları, Anadolu’muzun göbeğinde böylesine cirit atar hâle gelmişlerdir…

Haşr 20:

“ASHÂB-I NÂR (cehennem halkı) İLE ashâb-ı cennet MÜSÂVÎ OLMAZ.”  (Elmalılı, c.7, s.4864, tab’-ı evvel)

Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin emr ü fermânı olarak da, her müslüman, sabah ve akşam namazlarından sonra bu 20,21,22,23 ve 24. âyetleri, (HÜKMÜNE) îmân ederek okumak mecbûriyyetinde…

Tefsîrinden:

“Cehennemlikler ile cennetlikler ise DENK OLMAZ. FAZÎLET VE RUCHÂNIN HANGİ TARAFDA OLDUĞUNA GELİNCE, (……………..) ANCAK ASHÂB-I CENNETDİR….” (a.g.e s.4866)

Ö. Nasûhi Efendi Tefsîrinden:

“Ateş ashâbı ile kendi kötü amellerinden dolayı nâr-ı cehennemi müstahik bulunanlar ile, cennet ashâbı, kendi nezîhâne îmânlarından, hâlisâne amellerinden dolayı cennet nimetlerine namzet bulunan zâtlar, M Ü S Â V Î=Eşit  olamaz. Aralarında HİÇBİR vechile bir BERÂBERLİK, BİR DERECEDE BULUNMAK TASAVVUR OLUNAMAZ.”   (c.8, s.3682, 1966 tab’ı)

Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân’ın satırları:

“….cehennemin musâhiblerinden olanlarla ibâdet ve tâatle meşgûl olmuş ve kulluğunu bilmiş ve tarîk-ı Hakk’ı tutmuş olmasıyla cennete istihkâk kesbedib ebedî cennetde kalanlar ve cennetin musâhibleri MASÂVÎ OLMAZ.” (c.13, s.472, tab’. 1341-1343 Evkâf-ı İslâmiyye matbaası)

Kelâm-ı Kadîm, “Allâh kâfirleri ve zâlimleri muhakkak ki SEVMEZ!” diye nice âyet-i kerîmeleriyle “Dîn FARKI gözetilmesini; ve onlardan, FARKLI değer hükümlerine sâhib olunmasını” müslümanlara kat’iyyen emrederken, bir müslümanın, hele hele Mevlânâ gibi  allâme bir zat-ı şerîfin ALLÂH AZZE ve CELLE’ye karşı bayrak açarcasına:

 “Sen, kâfir ve zâlimleri ister sev ister sevme, biz gâvurun hümanizmasına ve onlardan müdevver îmânî, ibâdî, ahlâkî, siyasi, hukûkî, ictimâî ve iktisâdî sistemlere kendimizi KÖLE yapmışız; onlarla kendimiz arasında aslâ “DÎN FARKI” ve değerler ayrılığı göremeyiz; gebersek de bu cehennem yolundan, bu laik dembokratik cumhûrî bataklıkdan aslâ dışarı çıkamayız!”

Demelerini beklemek, zerre kadar mümkin olabilir mi?

Ankara politikacıları eğer bu zihniyetle “dindâr gençlik” yetiştireceklerse, bu dînin öyle bir tek gence bile tehammülü olamıyacağı bedâhat derecesinde ortadadır!.

Mevlânâ ihtifalleri üzerinden yürütülen İslâm yıkıcılığının hangi usûl ve üslublarla götürüldüğüne dikkat edemiyen; ve bu milletin dînî hisleri dumûra uğramış politikacları, gayguy san’at (!) çıları, külâhçı ve külhanbeyi tavırlı sahne soytarısı tasavvuf kemirgenleri ve her kalıba giren softa ve yobaz takımı echelleri, bugün, kendilerini hangi münkirlerin münkirleştirdiğini bile görüb fark edemiyecek kadar raydan çıkmışlarsa; hâlâ “müslümanım” diyerek göz külleme ve papağanlıkları, onları cehennemin (esfeline) doğru yol almakdan kurtarabilecek midir?…

 ASLÂ…

Gâfillere hidâyet!

Hâinlere ve sû-i kasdında muannidlere lâ’net ve cehennem!

(İlk intişârı: 11.12.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir